Nedense birbirimizle bir türlü gerektiği gibi iletişim kuramıyor, doğru ilişkide zorlanıyor ve iletişemediğimiz için de yeteri kadar anlaşamıyoruz. Bu durum hem bütün toplum kesimlerinde hem de ailelerde, meslek örgütlerinde, siyasal ve toplumsal kurumlarda böyle. Oysa ki iletişimsizlik ayrışma, bölünme ve çatışmaların nedenidir; doğru iletişim ise anlama, bilme, gelişme ve uyum içinde yaşamanın.

İlişki ve iletişim varoluşun gereği olma yanında katılmamız gereken yaşamın da vazgeçilmezlerinden biridir. Zaten biz istesek de istemesek de her an birşeylerle  ‘ilişki’  hâlindeyizdir de, kuşkulu ya da tartışmalı olan, gerçek anlamda  ‘iletişim hâlinde’  olup olmadığımızdır. Ama şurası kesin ki, ilişki sorunu yaşayan kimse doğru ve düzenli iletişim de kuramayacaktır. Çünkü iletişim  ‘iki yönlü’  olduğundan, o süreçte aynı zamanda birşeyleri yansıtmak, ifade etmek, hattâ paylaşmak zorundasınızdır.

İlişki ve iletişim kendimizi tanımamızı, bilmemizi sağlayan araçlardır. İletişimsiz varolanı, varoluşu ve varlığı kavrayabilmemiz de mümkün değildir. Bütün bir toplum ilişkilerle ve iletişimle yaratılmıştır. Toplumsal çevreyi, yasal düzeni, ekonomik yapıyı geçmişin ilişkileri oluşturmuş; hattâ inançlarımıza, değer yargılarımıza, beğenilerimizden korkularımıza kadar her şeyi ilişkilerin pratiği ve onlarla oluşan iletişimimiz biçimlendirmiştir. Bu sürecin farkına varılabilirse, onun doğru yaşanması, aşılması ve geliştirilmesi de mümkün olabilir.

İlişki ve iletişimde yalnızlaşmanın, böylesi bir yaşamla yüzleşememenin, önlem alınmadığında giderek toplumdan dışlanmayla sonuçlanması kaçınılmazdır. O zaman da  ‘deneyimsiz’  kalırız ve dışlanma giderek  ‘tecrit’e  dönüşebilir.

İletişim sağlanamıyorsa sorun bizdedir. Nedenleriyse;

. Eksik ve yanlış bilgilenme,

. Düşünsel ve inançsal koşullanmışlık,

. Hoşgörü eksikliği ve tahammülsüzlük,

. Analitik ve diyalektik düşünme yeteneğinin yitirilmiş olması,

. Kendini yeterince tanıyıp bilmeden, başkaları ve diğerleri hakkında hüküm verme tezcanlılığı,

. Yaşam koşulları,

. Çevrenin kalitesi,

. Karşılıklı güven yitimi,

. Aşırı stres ve  ‘yüklenilmiş korkular’,

. Zamanlama  ya da  yöntem yanlışlıkları  ile

. Kişisel çıkarların ön planda olmasıdır.

Bütün bunların sonucunda da çabucak parlayan, kavgacı insanlardan oluşmuş bir toplum olup çıkıyoruz.

Oysa ki gerçeği arayan insan önce kendisi ile, sonra doğayla ve nihayet diğer kişilerle doğru iletişimde bulunabilmelidir. Bu temel ve doğal bir gerekliliktir. Kendisiyle barışık olmayan kendi gerçekliklerini doğru bir bakışla ve özgürce değerlendirip irdeleyemez, toplumun ve doğanın gerçekliklerini anlayamaz; o nedenle de herkesin ayrı bir dünyası olduğunu idrak etmeden başkalarıyla doğru ve düzeyli bir ilişki kuramaz. Çünkü içsel bilinci gelişmemiş olduğu için toplumsal bilinci de gelişmemişir.

İletişmeden paylaşamayacağımız çok açık… Aslına bakarsanız iletişimsizliğin önemli nedenlerinden birisi  ‘korku’dur. Tabii korkuya dayanan metazori işbirliği ile, çıkara dayanan türde işbirlikçiliğin, kastettiğimiz anlamdaki iletişimle bir ilgisi yoktur. Onlarda çoğu zaman menfaat birliği, sahip olma isteği, kimi yerde baskı, bazen teşvik ya da kaçınma; ama kesin olan şu ki tümünde de  ‘zihinsellik’  vardır. Zihinselliğin olduğu yerde ise içsel ve çelişkisiz, yani gerçek anlamda özgürlükten sözedilemez. O vakit çıkarcılığa, ya da hiç değilse faydacılığa bağlı bir ilişki var demektir.

Anlama ve anlatma yeteneklerimiz ne kadarına imkan veriyorsa, ancak o kadarını anlayabilir ve anlatabiliriz. Zihnimiz engeldir, inançlarımız engeldir, duyularımız ve onlara bağlı algılarımız engeldir; hattâ kullandığımız dil dahi en önemli engellerden birisidir. Bazen sözcükler yanıltıcı bir biçimde benzeşebilir, hattâ aynı da olabilirler; ama çoğu kez kastedilenler bambaşkadır. ‘Anlatan’ da, ‘anlatılan’ da, ‘anlayan’ da, ‘anlaşılan’ da pekalâ farklı olabilir. İletişimden yoksunluk beraberinde karşılıklı-doğru-etkileşime de engel oluşturuyor; bu da karşılıklı-bağımlılıkların farkındalığını engelliyor. O zaman da bu durumun doğal sonucu empati yoksunluğu olarak boygösteriyor. ‘Anlayış’ eksik olursa ‘arayış’ın da eksik, koşullu ve yanlış olması kaçınılmazdır. Bu durumda yöntemin ne denli doğru olduğunun önemi kalmadığından, ona hiç değinmiyoruz. Demek ki arınmaya da, dünyanın doğru anlaşılıp doğru değerlendirilmesine de önce kendimizden başlamamız ne denli zorunlu ise, başkalarıyla ilişki kurabilmek için de işe yine kendimizden başlamamız o kadar gereklidir. Bağımlılıklarımızı, zihnimizi ve aklımızı kısıtlayan nedenleri doğru bir gözlemle farkedip doğru değerlendirebilmeliyiz. Sadece dünyaya ayak uydurmuş, bulunduğu fiziksel, ruhsal ve sosyal ortamın ötesine geçememiş birisi olarak kalırsak ne kendimizi ne de çevremizi değiştirebiliriz. Başka türlü olabilmek için önce başka türlü düşünebilmek gerekir. İletişimsiz insan, ya da iletişim yeteneğini geliştirememiş kişi, doğal olarak  ‘karşılaştırma’  ve  ‘yeniden değerlendirme’  becerisini de yitirmiştir. Ailesine ve yakın çevresine yeterince saygı göstermeyen, otoriter, hattâ despotik tavırlar içerisinde olan birinin kültürel, siyasal, inançsal ve toplumsal özgürlüklerden sözetmeye hakkı olamaz.

Oysa ki iletişim ve iletişebilmek, bizi zihinsel ve ruhsal bakımdan  ‘büyütecek’  olan şeydir. Dünyanın ve yaşamın bilinip öğrenilebilmesini, anlamına varılabilmesini sağlayacak araçtır.

Düşünme biçimimizden sonra, yaşamımızı en çok değiştirebilen ya da yaşamımız üzerinde en çok etkisi olan şey iletişim biçimimizdir. İletişim, daha bilinçli ve kaliteli bir yaşam sürebilmemiz için de gereklidir. Çünkü doğru iletişim insanı olgunlaştıracak, anlayışını geliştirecek ve farkındalığında artış sağlayacak olanakları hazırlayacaktır. İletişim  ‘doğru gözlemleme’yi  gerektirir. O da  ‘doğru bakış’  ve  ‘doğru görüş’ten  sonraki aşamadır. Buradan, öncelikli olarak kendimizin doğru gözlemlenmesi düşüncesine varırız.

İletişim türlerinin en riskli olanı aslında  ‘sözlü iletişim’ dir. Çünkü konuşmalarımız içsel dünyamızı yansıtırlar, kimi zaman da gerçek duygularımızı ele verirler. Onlar çoğu kez içsel dünyamızın dışa açılan pencereleridirler.  Mevlânâ, “Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol!” derdi.  Bir Çin atasözünde ise şöyle denir: “Sevinçli ânında vaadde bulunma;  öfkeliyken de cevap verme.”

Gerçekte neyi ve ne kadar bildiğimiz bir yana, onlardan ne anladığımızın farklılığı da oldukça önemlidir. Çünkü düşüncenin sembolleri olan sözcüklere verdiğimiz anlamlar farklılaşabiliyor. Buna bir de sözcük dağarcığımızın (kelime haznesi) almakta olduğumuz eğitim nedeniyle zaten ne denli kısıtlı olduğunu da eklerseniz; birbirimizi yeterince anlayıp anlaşabilmekte nasıl güçlük çekeceğimiz kolaylıkla anlaşılabilecektir.

Temel yöntem yanlışlarımızdan birisi de, önce üzerinde anlaşabileceğimiz konuları araştırıp onlara yoğunlaşarak fikir birliği oluşturmak yerine, anlaşmazlık konularımızı biraz da abartarak öncelikle ele alma alışkanlığımızdır. Yani daha işin başında çelişkileri öne çıkarma, yanlış kabul ettiklerimizle işe başlama eğilimindeyiz ki, aslına bakılırsa bu da bir tür davranış bozukluğudur. Çatışma konularına öncelik vererek onlarla işe başladığımız sürece iletişim kuramaz, düşüncelerimizi açıklayamaz, kendimizin ve diğerlerinin doğru dönüşümüne yardımcı olamayız. Yaşamın, biz kabul etmesek de kendi gerçekleri vardır ve onlara  ‘münazara mantığı’  ile yaklaşmak yarar sağlamaz. Kaldı ki böylesi bir fanatiklik bilgeliğe de erdemliliğe de engeldir. Zaten istesek de gerçeği tutsak edemeyeceğimizden, yaptığımız şey ancak sanal-gerçekliklere kendimizi tutsak etmek olacaktır. Yani gerçeklerden kaçmaya çalıştıkça özgüvenimizi yitirir, zihinselliğe gömülür, böylelikle de gelişimimize ve aydınlanmamıza engel oluruz. Çünkü gerçeğe erişimin doğasında önyargılar ve zihinsellik değil, özgürlük ve farkındalık vardır.

İlişkilerde zaman zaman düşkırıklıkları yaşanabilir. Yıllarca doğru sandıklarımızın yanlış, haklılığımızınsa yerinde olmadığının farkına varmak bizi rahatsız etmemeli; aksine, doğruya eriştiğimiz için sevindirebilmelidir. Yani doğruyu bulmanın coşkusu, yanılgılardan kurtulmanın hoşnutluğunu artırabilmelidir. Böylesi bir anlayış hem bağımlılıklarımızdan kurtulabilme gücümüzü artıracak hem de varoluşla bağlantımızın sürekliliğini sağlayacaktır.

Kimi zaman gerçekler çekilmez ya da katlanılmaz olduğunda gerçekdışılıklara yöneliyor, bir takım hayallerden, ruhsal kurgulamalardan ya da sanal-gerçekliklerden medet umar hâle geliyoruz. Kimileri de eksik bilgi ile ve büyük umutlar ya da özlemlerle gerçekdışılıklara yönelebiliyor. İmgelem gerçeği üretemez, sadece  ‘erişim’e  yardımcı olabilir. Zihnin ürettiği hiçbir şey yoktur; o ancak koşullu değerlendirme sürecine katılır. Varsayma, varolmayla karıştırılmamalıdır. Kaldı ki zihin yol da göstermez; ancak akıl ve zekâya elindeki verileri sunabilir; bu süreçteki katkısı, önemi ve değeri, onun nasıl biçimlendirilmiş olduğuna bağlıdır.

Doğru ilişkide zorlanma nedenlerinden birisi de karşımızdakini dikkatle dinlemememizdir. O zaman  ‘tek yönlü’  bir süreci sürdürmüş oluruz ki buna ilişki denemez ve o süreçten de doğru bir iletişim oluşamaz. Böylesi bir durum esasında içsel çatışmalarımızın henüz üstesinden gelemediğimizi, içsel barış ve huzura yeterince erişemediğimizi gösterir. Doğru iletişim kuramadığımızda, karşımızdakini yeterince izleyemediğimiz için anlamakta zorlanırız. Anlayamadığımız sürece tekrar tekrar zihnimize dönmemiz kaçınılmaz olur; ve nedense böylesi iletişimsizliğin kusuru da hep karşı tarafa çıkarılır.

Yukarıda sayılan eksikliklerimiz nedeniyle tartışma âdâbında da noksanlarımız oluyor. Kimi fikirleri vaktiyle nasıl üzerinde hiç düşünmeden kabul ettiysek, bu defa da pek çok yeni fikri üzerlerinde kafa yormaya gerek duymaksızın kolaylıkla reddedebiliyoruz. Oysa ki görmezden gelmek de, yoksaymak da onların gerçekliğini ortadan kaldıramayacaktır. Bu konuda Sören Kirkegaard’ın unutulmaz yorumu şöyledir: “İnsan iki şekilde yanılabilir; ya gerçek olmayan bir şeye inanabilir, ya da gerçek olan bir şeye inanmayı reddedebilir.”

Önkabullerin ve düşünmeksizin dışlamaların en çok gözlendiği iki alan din ve siyasettir. O nedenledir ki pek çok sosyal kulüpte, toplulukta ve insanların bir arada bulunduğu ortamlarda,  ‘burada din ve siyaset konuşulmaz’ kuralı konulmuştur. Pek de haksız olmadıkları gibi, çoğu durumda haklılar da. Yeterince gelişememiş zihinlerde bu iki faktör insanın kendisini tanımasına engel olduğu gibi, yanlış yönlendiren etkenler de olabilmektedir. Gerek toplumsal ilişkilerimiz sırasında, gerekse de internet ortamındaki tartışma ve sosyal paylaşım etkinliklerinde insanlarımızın en tahammülsüz ve hoşgörüsüz olduğu konuların başında maalesef din ve siyasetin geldiğini görüyoruz. Gerçekten de, kişilerin yeterince olgunlaşmadan katıldığı ortamlarda inançlardan, din ve siyasetten konuşmak oradaki toplumsal huzuru bozmakta, ayrışma hattâ çatışmalara neden olmaktadır. Böylelikle esasında kişilerin iletişimini artırması gereken bu konular, pratikte kitlesel iletişimsizliğe, hattâ çatışmaya neden olan iki temel konu hâline gelmiş olmaktadır.

Bir asker ülkesinin, siyasetçi de liderinin ve partisinin haklılığını sorgulamaksızın savunmak zorundadır; aynı şekilde dinsel de sorgulamaksızın inanmak… Tarihte büyük çaptaki insan kayıplarının ve kitlesel ıstırapların iki temel nedeni olmuştur. Din ve siyaset…

İletişim kaçınılmaz olarak bütün bildiklerimizden, deneyimlerimiz ve inançlarımızdan, önyargılarımızdan; kısacası toplam edimlerimiz, kültürümüz ve zihnimizden etkilenecektir. Yani bütün bunlar gerçekte koşullu, kişisel/öznel varlığımızın dışa yansımaları olup bunların etkisiyle oluşan iletişim biçimimiz ise aslında aynamızdır.

Yanında kendinizi rahat ve özgür hissettiğiniz kimselerle çok daha kolay iletişim kurabilirsiniz. Ama işin içine yapay saygı, tedirginlik, abartılı korku ve endişe girdiğinde iletişim olanakları kısıtlanmış olur. Bu durum her türlü ilişki ve iletişim için geçerlidir. Yani gerçekte çoğumuz insan doğasının karakteristik özelliklerini yeterince bilemediğimiz için  ‘iletişemiyoruz’. Doğru iletişim kurmayı başarabilen, ilişkilerin yönetiminde yanlış yapmamayı öğrenmiş olan kişidir. Yani iyi bir iletişimci aynı zamanda iyi de bir planlamacı ve stratejisttir. Dahası o bir  ‘sorun çözücü’dür  ve birikimi de deneyimi de bunu sağlamaya uygundur.

İletişimcinin bir diğer özelliği de çabuk ve doğru karar verebilmesidir. Bunun içinse yeterince enerjik ve  ‘donanımlı’  olmalıdır.

İletişim eleştiriye, yeni çıkarımlamalara ve yorumlara açık olabilenlerin işidir; yani özünde  ‘demokratik bir süreç’tir. Uygar ülkelerde ve toplumlarda zaten böyle olmuştur da bizde, iletişimde bulunmaya çalışanlarla doğru ve demokratik iletişime engel olmaya çalışanların arasındaki çatışma halen de sürmektedir. Özgür düşüncenin ifade edilmesinin engellendiği topluluklar ve toplumlar zaten gerektiği gibi  ‘iletişememekte’  ve bu durumun olumsuz etkileri de er ya da geç hissedilmektedir. Gerçek iletişim ancak erdemli insanların üstesinden gelebileceği ciddi bir iştir. Konfüçyüs’ün nitelemeleriyle harmanlarsak,  ‘mağrur bir zengin’  ile  ‘dalkavuk bir yoksul’un,  ya da  ‘buyuran’  ile  ‘buyurulan’ın  ilişkisi ancak  ‘sözde-iletişim’  olabilir.

*****

Akla ulaşabilmek için önce zihinden geçmek gerekir, oradan da zekâya erişebilirsiniz. Bunların her birini nasıl kullanabildiğiniz ruhsal gelişmişliğinize bağlıdır. Eğer arınma ve tekâmül yolunda yeterince mesafe alabilmişseniz, zekânızın yardımıyla bilinçliliğe de yönelebilirsiniz. Ama bu, her yeni duruma koşulsuz, önyargısız ve özgürce açık olabilmeyi gerektirir. Bu da yukarıdaki faktörlerin güçleri ve işlem kapasiteleri kadar, onların nasıl eğitilmiş olduklarıyla da ilişkilidir.

Orta öğretim çağındaki öğrencilerin aralarındaki sözlü iletişimde kullandıkları sözcüklere kulak kabartın. Sonra da en çok kullandıklarını sıralayın, içiniz acır. Toplu taşıma araçlarında farkettirmeden defalarca izledim. En çok kullandıkları sözcüklerle ilgili olarak ortaya çıkan sonuç maalesef şöyleydi:  Geri zekâlı, salak, aptal, öptüm, kendine iyi bak, denyo, hastir, l’an, oğlum, kızım, yavşak… Sıklık sırasına göre hemen sonra gelen sözcük grubu da hiç iç açıcı olmayıp;  manyak, sığır, öküz, serseri, hıyar… diye gidiyordu.

İletişime engel olan şeyler, sınırlı bilgimiz, tutum ve kabullerimiz, kusurlu davranışlarımız, tutkularımız ve özlemlerimizle koşullu beklentilerimizdir. Bunlara bir de inançlarımızı ve politik farklılıklarımızı eklersek meseleyi iyice zorlaştırmış oluyoruz. Saplantılar, önyargılar bir kez oluştu mu, onları umursamamak da, bir süreliğine onlardan özgürleşebilmek de hayli zordur. Temel çözüm onları tümüyle aşabilmek olmalıdır. Ama kesin olarak bildiğimiz şey, bütün bunların, yaşamı cehenneme çevirmek için fazlasıyla yeterli olduğudur. Kısacası iletişim, bir bakıma bireysel aklın önce kişilerle, sonra topluluklarla ve daha sonra da toplumla iki yönlü bağlantısını kurabilmesidir.

Meseleye toplumbilim açısından baktığımızda nasıl olup da gereği gibi iletişemediğimize hiç de hayret etmemek gerektiği, bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor.

. Kadına ve çocuğa en çok şiddet uygulanan ülkeler arasında başta geliyoruz. Aile içi şiddetin böylesine yoğun olduğu bir ülkede insanlarımızın kendine ve başkalarına yeterince saygılı olmalarını beklemek mümkün değildir.

. Farklı inançların mensuplarına karşı da maalesef en hoşgörüsüz ülkeler arasında yer alıyoruz. Onlara baskı uyguluyor, hattâ canlarına kastediyoruz.

Güya laikiz; ama sözde resmî olmayan  ‘yaygın dinsel inancın propagandası’na, konsolide devlet bütçesinden 7 bakanlığın toplam ödeneği kadar kaynak ayırıyor, bu amaçla dünyanın en kalabalık ve masraflı resmî din örgütünü (Diyanet İşleri Başkanlığı) teşkilatlandırıyoruz. O da olmadı, okullarımıza  ‘zorunlu din dersi’ koyuyoruz. Körpe zihinlerin küçük yaşlarda biçimlendirilmesine yönelik bu tür girişimler, diğer sakıncaları yanında, ileri yaşlardaki iletişimsizliğin de temel nedenlerinden birisidir. Kaldı ki, ondan sonra da dinadamları ile siyasetçilerin toplumumuzda nasıl olup da böylesine etkin olabildiklerine şaşmamak gerekiyor.

Oysa ki;

. Yaşama koşulsuz ve önyargısız katılma,

. Zihinlerimizi kutsallığa ilişkin yapay kavramlarla bulandırmama,

. İnsanları korku ve endişelerle de, kendileri tarafından biçimlendirilmiş üniform bir ebedî âlem söylemi ile de baskı altına almama esas olmalıdır.

. ‘Bilmeden’,  ‘anlamadan’,  ‘yorumlayamadan’,  ‘özümseyemeden’,  hattâ  ‘hissedemeden’… onca büyük sözler etmenin sayılamayacak kadar çok zararları vardır.

. Mensupları ya da yandaşlarına edilgenlik, kadercilik, bağımlılık ve miskinlik telkin eden; törenselliğe boğulmuş, sözde-ruhsallık taslayan, sıradan, yapay ve taklitçi öğretiler zihnin olağan dengesini bozmaktan başka birşeye yaramazlar. Kaldı ki insanları ayrıştırıp egolarını güçlendirmeleri de en zararlı yan etkileridir.

O nedenle iyi bir iletişimci, bir şeye gereklilik, vazgeçilmezlik ya da kutsallık izafe etmeden önce, olanca özgürlüğü ve tarafsızlığı ile yaşamın kendisine; daha sonra tüm koşullanmışlıklarından kurtularak bilimselliğe; nihayetinde de şefkat ve sevecenliği ile  ‘insan’  kavramına yönelebilmiş olmalıdır.