Biz Türkler duygusal insanlarız. Duygusalız da aklın mantığın katılmadığı duygusallık, faydadan öte zarar getiriyor bizlere. Ani tepkiler, reaksiyonlarla esen rüzgarlara göre hareket ediyoruz, bir o yana savruluyoruz bir bu yana. Hele ki ilişkilerimizde her şey birbirine geçmiş vaziyette. Neyin ne olduğunu ayırt edemiyoruz. Arkadaşlık, akrabalık ile iş yapmayı birbirine karıştırıyoruz mesela. İyi arkadaşımızla iş yapmaya kalkıyor, sonunda da işi de batırıyoruz, arkadaşlığı da. Hele ki akrabaysa iş yaptığımız daha da karışıyor işler. Çünkü net sınırlar koymayı beceremiyoruz, burası arkadaşlığımız, burası işimiz gibi.

Bunu evliliklerimizde daha da yoğun yaşıyoruz. Evlilik olunca konu, bir de üzerine çocuklar olunca her şey iyice karışıyor. Evli ve çocuklu bir çiftin esasında üç temel rolü var: 1) Eşlik, yani karı koca, yani cinsel enerjiyi paylaşan kadın erkek 2) Anne Baba, çocuklarının ebeveyni olma. 3) Arkadaşlık, yani esasında birbirleri arasında, cinselliğin karışmadığı iletişim biçimi.

Şimdi bunlardan 1 nolu olanı sıklıkla bitiyor. Çünkü evlilikle birlikte başka roller de giriyor: Aynı evi paylaşan olma. Parayı idare eden olma. Ailelere karşı yükümlülükler… Bunların dengelenememesi ki Türk toplumunda sıklıkla birbirine girer hepsi. 1 numarayı eritiyor. Bir süre sonra evli çift birbirlerini kadın erkek olarak görememeye başlıyorlar. İşte bu noktada, her şey birbirine giriyor. Çünkü bir önceki kuşakta 1 nolu birlikteliğin bitirilmesi demek, 2 ve 3’ün de bitmesi anlamına geliyor neredeyse. Hele ki Türk filmlerinin de etkisiyle sanki kadın erkek ayrılınca, anne babalık da bitecek, hele ki arkadaşlık hiç kalmayacak gibi bir anlam çıkıyor. Bu yüzden aileler şiddetle karşı çıkıyorlar ayrılığa, bahanesi de çocuklar oluyor. Halbuki kadın erkek enerjisi bitmiş bir çift, birlikte sevgi üretemiyor. Cinselliği yaşayamadığı için de gerilim artıyor ve evdeki kavgalar da yükseliyor. Bu kavgalar esnasında çocuklar hırpalanmış ne gam. Türk toplumuna göre dışarı bir şey yansımasın da içerde ne olursa olsun.

Aman elalem duymasın düşüncesi de aslında Osmanlı’daki mahalle kültüründen kalma. Çünkü Osmanlı’da mahalleli birleşip, uygun görmedikleri kişileri mahalleden gönderebiliyor. Bu sebeple, gönderilmemek için aileler dışarıya bir şey yansıtmamaya çalışıyorlar. İşte genlerimizde bunun korkusu yatıyor bizlerde. Ya dışlanırsak… Ama çevremizdeki tüm insanlar elalem diye dışladığımızın, ötekileştirdiğimizin farkında değiliz bile bu arada.

Yeniden evliliğe dönecek olursak, artık şunu iyi kavramamız gerekiyor. Anne babalık, ebedi bir kavram. Yani kadın erkek ilişkisi bitmiş olabilir ve biz hukuken bundan boşanabiliriz, fakat kimse anne babalıktan boşanamaz. Zaten yeni kuşaklar bunun bilincinde. Geriye üç nolu durum kalıyor ki bu çok önemli işte. Çiftin arkadaşlığı, yani birbirleri arasındaki iletişim. Kimi zaman evlilik buna sekte vurur, çünkü kişiler birbirlerini görmeyi başaramazlar. Perdeler iner. Ama derininde ruhsal kontratlardan tutun, karmalara ve dünyadaki bireysel ilişkilere her şey bu 3 nolu maddede yer alıyor. Belki canciğer kuzu sarması olunamaz, ama boşanılsa bile 2 zaten ömür boyu sürecek, 3 ise ne kadar iyi olabilirse o kadar çok beslenir hem her iki taraf, hem de çocuklar diye inanıyorum.

Ayrıca 1 nolu maddeden özgürleşmek de çok şifalandırıcı olabilir her açıdan. Ama onun da çok önemli bir püf noktası var. Her ilişkinin bir hizmet noktası, bir armağanı, bir mesajı var. Siz bu mesajı almadan, yandım Allah! diyerekten boşarsanız birisini, bir süre sonra aynısını hatta daha zorlusunu çekersiniz hayatınıza yüksek ihtimalle. Hatta bu, evlilik için değil sadece, genel geçerli bir durumdur. Üstüste aynı sevgilileri de çekersiniz de anlamazsınız niye hep aynı adamlar geliyor diye. Mesajı alamıyorsun da ondan…

Mesajı alınarak, kutlanarak, kutsanarak tamamlanmış bir ilişkinin ardından “yeni” olan gelir, tekerrür değil.

Kısaca, rollerimizdeki çizgilerimizi net belirleyebilirsek, hayatımız bulamaça değil de bir külahın üzerinde yanyana enfes şekilde duran dondurma toplarına benzer. Yemeye de doyum olmaz…