Ruh eşi kavramındaki en büyük yanılgılardan biridir senin için tasarlanmış ve büyük buluşmayı bekleyen bir eş ruhunun varlığına inanıyor olmak. Bu illüzyon mevcut ve süregelen ilişkileri felce uğratan, zihni keder ve umut duygularıyla geçmiş-gelecek arasında sürükleyen en büyük kayboluştur.

Herkes ve her şey senin ruhunun eşidir. Ruhunun bütünlüğünü bozacak, birini diğerinden ayrıcalıklı ve özel kılacak bir tasarım yoktur. Ruh eşini bulma inancı, çocukken dinlediğimiz büyük zorluklar neticesinde kavuşan prens ve prenses masallarının yetişkin zihnine uyarlanmış halinden başka bir şey değildir.

Eş ruh olabilme hali, sen eşleşmeye izin verdiğin her ruhla ortaya çıkar. Buna mükemmel izdivaç denir. Senin diğeriyle tam bir meditasyon halinde bütünüyle kendinden geçtiğin bir an’ı ya da an’ları yakaladığında gerçekleşir. Biçimin, cinsiyetin, rollerin, kimliklerin hiçbir önemi yoktur. Değişkenlik gösterir, bir kişi ya da nesne değildir eş ruh. Kişiye saplantılı olduğunda diğer tüm fırsatları kaçırırsın.

Aradığın sadece o kusursuz bütünlük halleridir ve bunu tecrübe ettiğin durum ya da kişilere yapıştığında, anlam yüklediğinde, gücünü ve gerçekliğini dışarıya vermiş olursun. Verdiğin güç ile diğerini özel kılan zihnin, onunla iletişimin farklı hallerini tecrübe ettikçe büyüyü bozar ve ruhunun tek ve ayrı olduğunu düşündüğü eşini aramaya devam eder.

Kendi gücünden ve eşsizliğinden şüphe etmediğinde diğerini de aynı kusursuzlukla algılayabilme bilincine erişirsin. Bu seni biçim ne olursa olsun hep aynı Aşk alanında tutar. Mevlana Şems’e aşık olmadı, Şems aracılığı ile yüreğindeki aşkın yücelmesine ve ifade bulmasına izin verdi. Şems Mevlana’ya meydan okuyan ve nefsini parçalayan deneyim alanları yarattı. Eğer arzuladığın bu ise, egonu aradan çekerek Öz’ün ile kavuşmak, Bir olmak ise bırak Şems sana gelsin. Bilmiyorsun ki seni yücelten bu aşkı sana yaşatacak olan Şems kimdir ve hangi çetin sınavlarla sana gelmiştir? Teslim olmadan bunu bilemezsin.
Birileri ruh eşi kostümü giyerek sana aşkı getirmez, sana aşkı veremez. Aşk sende uyanmış, harekete geçmiş ve dışarıda nesnesini yaratmıştır. Bu yaratım zihinsel kriterlerinin ve eş seçme programlarının devreye girdiği bilinçaltından gelir. Gerçekleşen tevafuktur, gökten zembille inen hiç kimse yoktur.

Aşk kendin üzerinden diğerini, diğeri üzerinden kendini anlama ve kabul etme sanatıdır. Bu sanatla büyür ve nihai amacına ulaşır. Kendi gizemine ulaştığın ve yüreğindeki kilitli kapıları açabildiğin bir geçit olarak diğerini deneyimlersin. Amacından şaşmadan, kendine dönüşü ve tamamlanışı unutmadan aldığın yolda diğerine saplanıp kalmaz, obsesif ve agresif düşüncelerle uğraşmak zorunda kalmazsın.

Genel aşk anlayışında kişilere takıntılı ya da kendi yalnızlığına terk edilmiş durumlar söz konusudur. Yalnızlık bir mahkumiyettir, özgürlük ise tek başına olabilme gücünden gelir. İkisi arasındaki fark büyüktür. Kendini yalnızlığa mahkum etmeden de tek başınalığın tadına varabilirsin. Ve sen hiç de bir meczup olmak zorunda değilsin. İlahi aşkın meczuplukla ilişkilendirilmesi, el ayak çekilip her şeyden soyutlanma algısı kendini aşka tümüyle bırakmandaki en büyük engeldir.

Tantra, aşkı duyular üzerinden deneyimlemen ve duyularda derinleşerek (köklenerek) öteye geçmen konusunda seni eğitir. Bu, ruhsal vizyonun konusunda sana net ve berrak bir görüş alanı sunar. Hissettiğin, gördüğün, duyduğun, kokladığın ve tattığın her şeyde sevgiyi fark etmeni sağlar. Ulvi olanı uzaklarda aramak yerine mevcut olanın içindeki ulviliği görmeni ve kavramanı mümkün kılar.

Eşsiz ruhunu, ruh eşi ile sınırlandırma. Bırak bilincin genişlesin, yayılsın, ait olduğu yere, yuvaya geri dönsün. Eve dönüşte bırakmadığın eller, vazgeçmediğin yürekler varsa bunun adı sadakattir. Şeklen ve fiilen nerede ve kiminle olduğunun, ne yaptığının zerre önemi yoktur. Yeter ki sevgini birinden esirgeyip diğerine giydirme. Yeter ki birine olan yakınlığın diğerine koyduğun mesafeden oluşmasın. Yeter ki her yöneliş, bir terk edişten doğmasın. Yeter ki her birlik, bir ayrılık yaratmasın.

“Engellediğin kendinden başkası değildir.”