İçimdeki Küçük Kızın Elini Tutma Vakti
Bu yazıya bir tango festivalinde, gece saat 23:15’te başladım.
Dışarıdan bakınca her şeyi yapabilecek kadar güçlü bir kadındım. Ama içeride, o küçük çocuk o kadar kırılgandı ki… Artık onu görmeye karar verdim.
Bugüne kadar o kadar çok yazı yazdım ama kimseyle paylaşmadım. Tıpkı kırgınlıklarımı, içimdeki öfkeyi, acıları paylaşmak yerine üstüne bir kürek toprak atıp o zırhlı maskeyi takıp “güçlü kadın” rolüyle yürüdüğüm gibi. Kendimi her gün biraz daha unutarak, görmezden gelerek, yok sayarak.
Tam da bugün, dolunayın altında, korkularımı yenebileceğim bir kapı araladım kendime.
İşte tam da ben. Küçük Sibel… Korkuyor. Kendinden bile.
Dünyaya öyle bir görüntü çiziyorum ki: korkusuz bir Süpermen. Peki sen neredesin, küçük kız? Hatırlıyor musun ne severdin? Nasıl yürür, nasıl konuşurdun?
Kucağımda, kalbi kalbime değecek kadar yakın, kolları boynumda, ayakları belimde, o güzel boncuk gözlü kız. Kalp atışlarımızın sesi birbirine karışıyor. Gözlerimiz kapalı, sadece dans ediyoruz. Saçlarımızı savura savura…
Ah be küçüğüm, seni orada nasıl unuttum ben. Elini nasıl bıraktım? Nerede unuttum? Nasıl yalnız bıraktım?
Dur, nefes al güzel kızım. Ben buradayım. Artık hep yanındayım.
Seni unuttuğum için özür dilerim. Elini bıraktığım için değil, kendimi bıraktığım için.
Meğer hayat da tango gibiymiş. Biri hep güçlü durmaya çalışınca dans bozuluyormuş. Şimdi adımlarımı senin minik adımlarına uyduruyorum. Ağlamak istediğinde ağlayacağız, susmak istediğinde susacağız. O güçlü kadın maskesini birlikte, usul usul çıkaracağız.
Şimdi yeniden öğreniyorum kendime sarılmayı. Elini tutmayı. Ve belki de ilk kez, gerçekten dans etmeyi.

