Yok canım ben değil, geçen gün danışmanlığını yaptığım birisi kurdu bu cümleyi. Çatlasanız hangi cinsten gelip hangi cinse geçmek istediğini söyleyecek değilim. Zaten konumuzun da bununla ilgisi yok.

Muhtemelen yukarıdaki paragrafı okuyunca, çoğunuz maviden pembeye dönüşüm hikayesi beklentisi içine girmiş olabilirsiniz lakin ısrar etmek durumundayım ki, yazının gerçekten bununla alakası yok. (Belki de vardır kimbilir?)

Konumuz aslında önyargılar ve bakış açısı.

Birisi size böyle bir cümleyle giriş yaptığında yakın arkadaşı olmanız/ homofobik/muhafazakar/aynı yoldan geçmiş olmanız gibi etkenlerle vereceğiniz cevap/tavsiye/tepki değişiyorsa sizden danışman olmaz baştan söyleyeyim. Hobi olarak fikir beyan eden berber, her konuda akıl yürüten kaportacı Hilmi Usta, dert dinleyen barmen, ya da kahve bahane dedikodu şahane ortamlarının kapı komşusu Ayşe Teyze olabilirsiniz lakin.

Danışman statüsünde ise işlere biraz daha geniş açıdan (en az 120 dereceye filan tekabül ediyor sanırım, bilimsel olarak kanıtlayamasam da) bakılmak durumunda.

Keza, cinsiyet, din, ırk vs ayrımlarla ilgili kırmızı çizgileriniz varsa, bir an önce silip sınırları genişletmeden, sözün özü önyargı oluşturması muhtemel ne varsa ardınızda bırakmadan danışmanlık hizmeti vermek pek mümkün değil.  Bırakmadıkça, bu sizi en iyimser ihtimalle bütünü kavramaktan alı koyarken, kötü durum senaryosunda da yargılayıcı ve kısıtlı bakış açınız sebebiyle, danışanınızın  haklı bir “Beni bir sen anladın ama  sen de yanlış anladın” tribine maruz bırakır.

Önyargılar, paradigmalarımız bizi “Kör adamlar ve fil” meselindeki gibi kısıtlı bir inanca sürükler ve nihayetinde sabitleştirdiğimiz o inançla, ancak bizim inanç kalıbımıza birebir uyan kişiler haricinde kimseye bir hayrımız olmaz. Hoş, onlara da yardımımızın dokunacağı şüpheli ya neyse. Biz hikayemize bakalım:

Altı kör adam vardı ve öğrenmeye çok hevesliydiler.

Nasıl olduysa “fil” diye bir canlının olduğunu duymuşlardı ve bu canlının neye benzediğini öğrenebilmek için birisine danıştılar. Danıştıkları kişi “Filin vücuduna dokunarak nasıl bir canlı olduğunu öğrenebilirler” düşüncesiyle kör adamları filin yanına götürdü.

İlki file yaklaştı ve dokunma fırsatı bulamadan karnına çarpıp “Tanrım bu fil, duvardan başka bir şey değil” dedi.

İkinci dişine dokunup ve kararını verdi, “Bu şey oldukça düzgün, sivri ve yuvarlakça. Fil denilen şey, mızraktır aslında”.

Üçüncü hayvana sokulup kıvrımlı hortumunu tutunca zekice atıldı, “Anladım, fil olsa olsa bir yılandır”.

Dördüncü, filin dizine sürünce elini, “Ağaçtır” deyip, sabitleştirdi fikrini.

Beşinci, kulağına erişip şöyle söylendi: “En kör adam bile ne olduğunu bilir, fil yelpazedir”.

Altıncı, filin çevresinde taranırken tesadüfen kuyruğuna dolanıp, “Anladım bu fil düpedüz bir halattır”, sonucuna vardı.

Bu altı kör adam, her biri kendi fikrinde katılaşan ve ısrarını arttıranbir kavgaya tutuşurlar.

Her biri düşüncelerinde kısmen haklı ve aslında her biri kesin yanlış.

Hikaye burada bitti ama hala birinci paragrafta takılı kalanlar için bir tüyo vereceğim:

“Ne önemi var?”