Konya’yı ziyaret edenlerin bir numaralı ziyaretgâhı yeşil kubbesiyle Mevlânâ Celaleddin Hazretlerinin türbesidir. Her yıl bu ziyareti gerçekleştiren binlerce kişiden pek azı ise Mevlânâ’ya uğramadan önce daha küçük, kenarda kalmış ve gösterişsiz bir türbeye de uğramayı edepten sayarlar. Burası Mevlânâ’nın dostu, mürşidi, yoldaşı Şems-i Tebrizî’nin türbesidir. Mevlânâ’nın mertebesini hakkıyla bilenler Şems-i Tebrizî’yi es geçemeyeceklerini, onsuz bir Mevlânâ tahayyül edilemeyeceğini, birini anarken diğerinin görmezden gelinemeyeceğini gayet iyi bilirler.
Mevlânâ’dan beslenenler Şems’i keşfediyorlar

Mesnevi, Divan-ı Kebir ya da Fih-i Mâfih okunduğunda nasıl akıllara bu eseri vücuda getiren Mevlânâ geliyorsa, Mevlânâ anılınca da bir eser olarak bildiğimiz  Mevlânâ’ya dönüştüren Şems-i Tebrizî’nin gelmesi kadar doğal bir şey olamaz.  İşte son dönemlerde dünyayı kasıp kavurmaya başlayan Mevlânâ fırtınası eserlerinin Kuzey Amerika’da best-seller olmasıyla kalmadı, Mevlânâ’ya ve “Aşk-ı İlahî” merkezine oturan tasavvufi öğretisine olan küresel ilgi, ister istemez onun ilham kaynağı, mürşidi, sırdaşı, dostu ve ateşleyicisi Şems-i Tebrizî’ye de yöneldi. Mevlânâ’yı anlamak için Şems-i Tebrizî’yi tanımak gerektiği düşüncesinden yola çıkarak düzenlenen, ülkemiz ve dünyadan tasavvuf uzmanlarının katıldığı Türk Kadınlar Kültür Derneği’nce düzenlenen “Güneşle Aydınlananlar- Uluslararası Şems-i Tebrizî  Sempozyumu” bu yönde bir açılımdı ve tasavvuf tarihinin anahtar kişiliklerinden biri olan Şems-i Tebrizî’yi masalsı ve sisli bir dünyadan bir parça daha görünür alana çıkarıyordu.

“İlahi Aşk”ı anlama hususunda Mevlânâ’yla dünyada oluşan ilginin giderek insanları onun ateşleyicisi Şems’e doğru yönlendirdiğini tasavvufu kitlelere en iyi sunan isimlerden tasavvuf araştırmacısı Cemalnur Sargut da kabul ediyor. “Sadece Elif Şafak’ın popüler romanını ‘Aşk’ı okuduktan sonra ‘kimdir bu Şems-i Tebrizî, bize onu tanıtın lütfen” diyerek en az yüz kişinin kendilerine başvurduğunu belirtiyor. İnsanlar onu yeterince tanımıyor ancak Mevlânâ vasıtasıyla “ilahi aşk” diye bir şeyin farkına varanlar ister istemez onu bu mertebeye çıkaran Şems’i de tanıma ihtiyacı hissediyorlar.

Şems-Mevlânâ: İlahi aşkın yol haritası

“Gerçek şu ki, herkes Mevlânâ ve Şems’i bildiğini düşünmekle beraber, insanlığın büyük çoğunluğu Mevlânâ ve bilhassa Şems’in tüm insanlığa ilahi aşk ve sırları anlama yolunda bir yol haritası sunan ilişkisi hakkında çok az şey biliyor… Bu haritayı bilmemiz gerekiyor ve bunun yolu da her yönüyle sıra dışı bir Allah dostu olan Şems’e odaklanmaktan ve imkansız olsa da anlamaktan geçiyor.” Şems sempozyumuna katılan uzmanlardan birinin bu samimi görüşleri belki de her şeyi özetliyor.

Anne Marie Schimmel’in ifadesiyle Şems-i Tebrizî, bilgili bir din âlimi olan Celaleddin Rumi’yi dünyanın en büyük mistik aşk şairine çeviren kişi… Ama Cemalnur Sargut’a göre ise  “gerçekte ne Mevlânâ bir şair, ne de Şems-i Tebrizî tuhaf bir derviş… Her ikisi de bugün anlatıldığından, konuşulduğundan ve tanıtıldığından öte kişilikler…”.  Günümüze kadar gölgede kalan Şems-i Tebrizî’nin artık ortaya çıkma ve kendini aleme gösterme zamanının geldiğini düşünen Sargut’a göre 7-11 Aralık tarihlerinde İstanbul ve Konya’da Türkiye ve dünyadan önde gelen Şems-i Tebrizî uzmanlarının katılımıyla düzenlenen sempozyum da Şems Hazretlerinin artık ortaya çıkarılması için bir adım oldu.

Şems-i Tebrizî, genel olarak, entellektüel ve akademik Mevlânâ’yı vecd halinde bir şaire dönüştüren eğitimsiz gezgin bir derviş olarak düşünülür”.Japon araştırmacı Masataka Takeshita genelde zihinlerde yer alan Şems algısını böyle ifade ediyor.Oysa gerçekte devrinin önemli ve itibarlı bir âlimi olan Mevlânâ gibi donanımlı bir şahsiyeti cezbedebilen ve bambaşka bir gönül sultanına dönüştüren Şems’in sıradan ve cahil bir derviş değil, bir mânâ okyanusu olduğunda hemfikir tüm tasavvuf uzmanları…Şems’in Makâlât’ının çevirmeni Mehmed Nuri Gençosman da” gerçekte Şemsin yeni fikirler, prensipler ve öğretim sistemi getirmiş keskin görüşlü bir bilgin” olduğunu vurguluyor. “Şüphesiz Tebrizli Şems hiç sıradan biri değildi” diyen İranlı Nasır Şemsi’nin ifadesiyle “Anlayışsızların gözünde olağanüstü, doğa ötesi ve hatta saçma görülen pek çok şey yapabilen”  bir insan Şems. İşte uzmanlarının gözünden anlaşılması imkansız ama sıradışı bir Allah adamı olarak Şems ve önemi….

Çocukluktan başlayan müşahadeler

Bir anlamda eseri Mevlânâ’nın gölgesinde kalan ama başka bir açıdan da görüşleri ve nâmı Mevlânâ vesilesiyle günümüze kadar yaşayan Şems-i Tebrizî’nin fevkaladelikleri daha çocuk yaşlarından başlar. “Şems’in çocukluk ve gençlik yıllarında gizemli bir hayat sürdüğü, yüksek mânevî kabiliyetlere sahip olduğu, çokça riyâzette bulunduğu, semâ yaptığı, çeşitli müşahedelere mazhar kılındığı, medrese eğitiminden uzak durduğu”na işaret ediyor Dr. Semih Ceyhan. Sohbetlerinden derlenmiş Makâlât adlı eserinde de çocukluğunda göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini, kabirdekilerin hallerini müşâhede edebildiğini söyler. Daha çocukluktan göz perdesi açıktır ve diğer insanları da kendisi gibi sanarak gördüklerini anlatınca Şeyhi Ebubekir Sellaf onun müşahedelerini başkalarıyla paylaşmasını yasaklamıştır. Cemalnur Sargut’un dediği gibi Kendi ifadesiyle Şems, tavuğun altında ördek yumurtasıdır”. Yani kendini yetiştirenlerin ancak kıyısında kaldığı mânâ ve keşif okyanusunda yüzebilmektedir. Daha sonra öylesine bir mânâ ilmine sahip olacaktır ki “Bu ilim medresede elde edilemez. Belki altı bin yılda, yani altı kere Nuh Peygamber ömrü boyunca da elde edilemez”  der.

Dinin mânâ güneşi

Şemseddin yani dinin güneşi lakabıyla anılan bu zat 1185 yılında İran’ın Tebriz şehrinde dünyaya gelir ve  Mevlânâ Muhammed ismi verilir. Zamanının ulaşabildiği bütün tasavvuf büyüklerinden, şeyhlerden ders almak için diyar diyar dolaşan Mevlânâ Muhammed’e Tebriz’in uluları Şemseddin Perende (Uçan Şemseddin) ya da Kâmil-i Tebriz lakabını da verirler. Sürekli ve ateşli bir arayış içinde olan Şems kemâle ulaştıktan sonra da arayışını devam ettirir ve bu arayış onun “Ben bu dünyaya sadece onun için geldim” dediği Mevlânâ Celaleddin’i bulup, kendi edindiği ilim, kemal, yakîn, marifet ve ilahî aşkı ona tattırıncaya kadar devam eder. Mevlânâ ile olan alışverişleri ancak üç yıl kadar sürer ve onun bambaşka bir Allah dostu olarak Şems’le beraber ulaştığı ufkun nurlarını saçacak hâle gelmesiyle son bulur. Döneminin önemli bir akademisyeni, rektörü olan Mevlânâ’nın Şems’le beraber dönüşümünün yarattığı dedikodu ve çekememezlik ortamıyla beraber Şems’de bir daha ortaya çıkmamak suretiyle sırra kadem basar. Kimileri onun bir suikaste kurban, kimileri ise diyar diyar dolaşarak Hindistan’a kadar gittiğini söyler. Bugün Konya’daki kabrin yanı sıra, Niğde’de, Tebriz’de bir mezarlıkta ve Pakistan’ın Multan şehrinde ona atfedilen kabirleri vardır. Neticede Şems yaşarken sırladığı kendi şahsiyeti gibi ölümünden sonra da kabrini sırlandırır.

“İki denizin buluşması”

1244 yılının Konya’sı, dönemin en önemli siyasi çalkantılarının merkezidir. Ama aynı yıl Konya, etkileri günümüze kadar sekiz  asır süren ve etkileri giderek de büyümekte olan bir karşılaşmanın da sahnesidir. Bu karşılaşmanın gerçekleştiği 29 Kasım 1244 tasavvuf tarihinde de büyük bir dönüm noktasına şahitlik eder.  Bu anlamda Kur’an da geçen “iki denizin buluştuğu” yer ibaresinin mazharı 1244’de Konya olur ve biri aşk ve marifetullah okyanusu, diğeri dönemin zahir ilimlerinin denizi Celaleddin Rumi’nin buluşmalarına şahitlik eder. Bu buluşmanın ardından bir daha hiçbir şey eskisi olmayacak ve tasavvuf tarihinin en sıra dışı ikilisiyle beraber mânâ anlayışının da seyri değişecektir.

Dönemin ilim kültür başkenti Konya’nın göz bebeklerinden Celaleddin Rumi yanında ilim erbabı olmak üzere at üzerinde şehrin sokaklarında ilerlemektedir. Önüne çıkan garip görünümlü bir yabancı atının yolunu keser ve bu âlime hayatının anlamını değiştirecek bir soru sorar:  “ Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayazıd-ı Bistamî’mi?”.  Molla Celaleddin bu küstahça soruya kızgınlıkla cevap verir: “ Tabii ki peygamberimiz büyük. Bayazıd-ı Bistamî onun yanında kim oluyor ki…”. Garip yabancı bu cevaba yeni bir soruyla karşılık verir: “Peki ulaşılabilecek en son noktaya vasıl olduğu halde neden Peygamberimiz ‘Ya Rab, seni hakkıyla bilemedim’ derken, ondan daha düşük makamlara ulaşan Bistamî ‘Benim şanım ne yücedir’ dedi?”.

Bu sıra dışı sorunun sahibi, tasavvuf tarihinin en sıra dışı şahsiyetlerinden biri olan Şems-i Tebrizî’dir. Kalıpları yıkan Şems bu soruyla beraber Mevlânâ Celaleddin’in hayatına öyle bir girer ki, Mevlânâ’nın bütün kalıpları da bu süreçle beraber yıkılacak ama yıkılmakla kalmayacak bambaşka bir mertebede yeniden inşa edilecektir. Celaleddin’in iltifat gören ilmi bu sorunun derinliği karşısında sarsıntıya uğrar ama cevapsız da bırakmaz:  “Hz. Muhammed’in hafsalası bir okyanus misali ilahî feyzi ve marifeti almakta ama yine de dolup taşmamaktadır. Bu sebeple o ilahi rahmete mazhar oldukça Allah’ın büyüklüğünü daha iyi idrak etmekte, kul olarak kendi acziyetinin de daha çok farkına varmaktadır. Oysa büyük bir veli olan Bayazıd-ı Bistamî göl misali dolup taşmakta ve bu taşkınlıkla kendini kaybetmektedir”.

Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan buluşma

Gerçekte ulaştığı makamında kendisini anlayacak kimseyi bulamayan Şems’in duasıdır bu buluşma. “Bana sevgililerinden birini göster karşılığında canımı veririm’ demiş ve karşılığını Mevlânâ’yı bularak almıştır.Adının Şems-i Tebrizî olduğunu öğrendiği bu zatın cevabı kadar nazarının da etkisiyle üzerine değişik bir hal gelen ve bu cevap ve nazarla irşat olan Celaleddin artık ondan ayrılamaz. İsimleri birlikte yüzlerce yıl anılacak bu iki zatın adına aşk denilen marifet ve Allah’a ulaşma macerası da böylelikle başlar. Bu macera devrinin kitabî bütün ilimlerini hatmeden Mevlânâ’nın kitaplarını suya atarak, bambaşka bir ilim deryasına dalmasıyla devam eder. Aklî ve naklî ilimlere zaten vakıf olan Mevlânâ, dostu ve mürşidi olan Şems’in irşadıyla akıl üstü ilimlere, hâl ve makamlara yelken açar. Döneminin gözde zahir âlimi Celaleddin Rumi’yi bildiğimiz Mevlânâ’ya çeviren bu buluşma olur.  Bu aşk ve irşadın sonunda bambaşka bir insana dönüşen Mevlânâ verdiği eserlerle asırlarca milyonlarca insana ders verirken kendisi de aslında Şems-i Tebrizî denilen Allah dostunun bir eserinden ibaret olur. Mevlânâ çağları aşan bir şöhretin sahibi olurken, Şems kendi isteği gereği ismini ve niteliğini eseri Mevlânâ’nın gölgesinde saklı tutar.

Buluştukları tarihte Şems 60, Mevlânâ 38 yaşındadır. Üç yıl süren beraberliklerinde Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in deyimiyle Şems, Mevlânâ’ya öyle bir âlemin sırlarını açar ki, o güne kadar bildiklerini neredeyse yok hükmüne getirecek maşukluk yani “Allah sevgilisi” olma makamına vardırır. O zamana kadar bu mertebe çok özel erenlerin durağı olmuş ama bunun sırrı insanlığa açılmamıştır. Şems-i Tebrizî’nin dostluğu ve mürşitliğiyle Mevlânâ önce Allah aşıklığına ardından da ondan da üstün, kulakların işitmediği “Allah Maşukluğu” mertebesine ulaşır. Gerçekte ise  “Aşık da, maşuk da, aşk da O’dur”. Aşığı olduğu Mevlânâ’nın türbesinin yanında sönük kalan mezarı gibi kendi kimliği de asırlarca gölgede kalan Şems’in en büyük eseri budur. Bir insan-ı kâmil (olgun insan), bir mürşid-i kamil olarak Şems Mevlânâ’ya ayna olmuş ve kendi aynasında ona aslını göstererek görünüşte kendisine, gerçekte ise aslına aşık olmasını sağlamıştır. İnsanlığa verilecek mesajını eseri olan Mevlânâ üzerinden vermiştir böylece Şems.

İlahiyatçı Dr. Mustafa Çakmaklıoğlu bu buluşmayı şöyle açıklıyor: “Yaratılışı ve melâmet tavrının gereği olarak sembollerle konuşan, anlaşılması zor sorular soran; kısacası kıyafeti, davranışları ve sözleriyle sıra dışı bir kişiliğe sahip olan Şems bu ilk karşılaşmada ve diyalogda Mevlânâ’nın ilmî pâyesini ve tasavvufî tavrını irdeler, daha başka tavırlara dikkat çeker mahiyette sorular sorarak onu hayrete sevk etmeye çalışır”.

Şems bir ateşleyiciydi

Sadece medresenin, kelâm ya da fıkıh âlimlerinin şekilciliği ve resmiyetinin değil, çeşitli sebepler dolayısıyla bunların tesiri altında kalmış bir tasavvuf anlayışının da Mevlânâ’yı tatmin etmeyeceğini ihsas ettirmeye çalışır. Sultan Veled, Mevlânâ’nın Şems’le değişim yaşadığını ve bir üstâd, bir hoca, bir şeyh iken aşk yolunda tekrar bir mürîd ve öğrenci olduğunu anlatır. Sultan Veled’in ifadesiyle, görünüşte ikidirler fakat mânâ îtibârıyla bir cana dönmüşlerdir zîrâ “aşk erleri, bölük-bölüktür ama hepsi de bir denizin dalgalarıdır”.

Sûfîlere göre insan-ı kâmil, cilâlanarak kir ve paslardan temizlenmiş kalbi ilâhî hakikatlerin ve tecellîlerin, melekûtî sırların yansıdığı bir ayna konumundadır. İşte Rabbânî tecelliler bu gibi temizlenmiş aynalarda tezahür eder. Sûfî, bu tecellileri ya kendi temizleyip cilaladığı aynasında ya da Mevlânâ’nın Şems’te tecrübe ettiği gibi bir insan-ı kâmil’in hakikatinde müşahede eder. Mevlânâ Hakk’ın bu sonsuz güzellikteki tecellilerini bir insan-ı kâmil olarak Şems’in hakikatinde tecrübe etmiştir.

Herkesin tanıdığı ve bildiği Mevlânâ’nın ateşleyicisi olmuş ve herkesi aydınlatacak kandili ateşleyen ama bunun sonucunda kendi varlığını da yok eden kibrit olur Şems. Neticede kandili herkes görür ama onu ateşleyen kibrit gözlerden uzak bir kenarda sönüverir.

Dr. Arif Naushahi de ülkesi Pakistan’da şairler için salt aşkın sembolü olarak görülen Şems’e Tebrizî’yi bir ateşleyici olarak değerlendirenlerden. Ona göre Şems-i Tebrizî künyesi Tebriz’den değil  “Tapriz” ‘den geliyor “yani ateş veren, ateşleyici”.

1247 yılında Mevlânâ ile olan sırlı dostluğunun anlaşılmaması ve dedikodu kazanının kaynamaya başlaması üzerine ondan ayrılarak uzaklara gitse de ya da iddia edildiği gibi öldürülse de Mevlânâ’nın eserleri vasıtasıyla şöyle bir mesaj bırakır: “Beden itibarıyla ondan ayrıyım ama, ikimiz de bir nuruz. Ey Talip! İster onu gör, ister beni. Ben O’yum O da ben.”

Ancak Şems insanlığa anlatacaklarını da Mevlânâ vasıtasıyla anlatacaktır.Kendi ifadesiyle, henüz çocukken yaşadığı bir manevi tecrübe sonrasında “…artık hiçbir şey söyleyemeyen, bir daha ağzı açılmayan, ama bütün içi sözlerle, deyimlerle, mânâlarla dopdolu olan” Şems için Mevlânâ âdetâ lisân olur ve ondaki sırlara tercüman olur”. Şems’in hocalarından Baba Kemal ona bunu çoktan müjdelemiştir: “Allah sana öyle bir sohbet arkadaşı verecektir ki o, ilk ve son hakikatleri senin adına dile getirecektir”.

Mevlânâ Şems’te, yani kâmil bir insanın gönül aynasında, kendisini evrenselleştiren ilâhî aşkı, ilâhî isim ve sıfatların mükemmel bir tezahürünü tecrübe etmiştir. Dolayısıyla bu buluşmada tezahür eden ilâhî bir tecellî ile Mevlânâ’nın ezeli benliğinin önündeki engeller yıkılmış ve onun kalp aynasına yansıyan hakikatler her dil, din ve ırktan insana ulaşarak evrensel bir boyut kazanmıştır.

Sıra dışı bir kişilik

Dr. Semih Ceyhan onu şöyle tarif ediyor: “Sipehsâlâr’a göre Şems, kerametlere meyli olmayan, kara keçe giyip kendini halktan gizleyen, daima mücahede halinde bulunan, tâcir kıyafetiyle devamlı seyahat eden, medrese ve tekkelerden ziyade kervansaraylarda konaklayan, içinde bir şey olmadığı hâlde kaldığı hücrenin kapısını sağlam bir kilitle kilitleyen, sırlarla dolu, şalvar uçkuru örerek geçimini sağlayan bir derviştir”. Abdülbaki Gölpınarlı, Şems’in gittiği yerlerde Kalenderî zâviyelerine uğramaya itina gösteren, semâ yapan, kalendermeşrep bir sûfî olduğunu kabul etmekle birlikte gezgin Kalenderîler gibi dilenmediğini, esrar içme âdetinin bulunmadığını, bu sebeple onun için “Melâmetî” nitelemesinin daha uygun sayılacağını ifade eder.

Yard. Doç. Mustafa Çakmaklıoğlu: “Şems de kişilik olarak; cezbeli bir ruha sahip, başkaları üzerinde rûhânî tesir uyandırabilen, yorumları ve sözleriyle insanları şoke eden, kolay anlaşılamayan, tanınmaktan kaçan, devrindeki birçok şeyhle görüşmesine rağmen hiçbirine bağlanmayan ve çok sık yer değiştiren, Melâmî-meşrep bir sûfî olarak resmedilir. Coşkun tavırlarıyla hiç kimsenin kınamasından korkmayan, ilahî aşkın erdirici sır olduğunu benimsemiş, insan-ı kâmil’in gaye varlık olduğunu düşünen, şekil ve merasimden uzak, sürekli taklitten kaçınıp tahkike ermeyi öğütleyen bir sûfî görünümündedir. Kısacası kendi şehrinde bile garip, babası bile kendisine yabancı”  bir kişiliktir Şems.

Bu değişik kılıklı sufi, Üstadı Selebâf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Şam, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a kadar dolaşır. Onun bu seyahatleri zamanın abdal ve kutuplarının sohbetine katılmak, mânevî feyizler kazanmak ve gerçek dostu bulmak arzusuyla gerçekleştirdiği söylenir.

Bağdat’ta ve Kayseri’de Evhadüddîn‑i Kirmânî ile Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî; Dımaşk’ta Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Şam’da Kadılkudâtı Şems-i Hûyî, dehrî filozoflardan Şehâb-ı Herîve; Sivas’ta kelâm âlimlerinden Esedüddîn‑i Mütekellim ile sohbette bulunur, onların derslerine katılır. Mevlânâ’nın ifadesiyle Şems tasavvufun yanı sıra kimya, nücûm, riyâziyât, ilâhiyât, hikemiyât, mantık, hilâf ve nârenciyât ilimlerinde de mahirdir, yani sanıldığı gibi başı bozuk bir gezgin değildir. Ama o tüm bunları geri plana almıştır. Sebebini şu ifadelerinden anlamak mümkün: “Gübre içinde kımıldayan bir böcek bile ister ki Allah’ı görsün ve bilsin…”.

Müridlere değil, şeyhlere mürşit

Şems Sempozyumunda konuşan Semih Ceyhan onu şöyle tarif ediyor: “Eseri Makâlât’taki ifadelerine bakılarak Şems’in melâmet tavrı baskın olan, ilâhî ve insanî muhabbeti her şeyin başı sayan, şeriatın ancak tarikat ve hakikatle anlaşılabileceğini söyleyen, dili zikreden, gönlü şükreden, vücudu sabreden âriflerin gerçek hikmete sahip bulunduğunu savunan, nübüvvet ve velâyet makamının yüceliğini lâyıkıyla ispat edemeyen nazar ehlinden uzak duran, semâ ehli, celâl yönü ön planda bir cemâle sahip Muhammedîmeşrep bir sûfî olduğu söylenebilir”.

Çok kimseye aykırı gelen tavırları ve çıkışlarıyla Şems kendisine mürit olmak isteyen pek çoklarını kabul etmez. Bağdat’ta karşılaştığı Şeyh Evhadüddin Kirmanî onun derinliğini görerek bağlanmakta ısrar edince Şems sıra dışı imtihanlarından “Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler” . Kirmanî kabule yanaşmaz. “O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmani’ye “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar. “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems Hazretleri:  “Bana arkadaş olamazsın . Bütün müridlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürit değil, şeyh arıyorum. Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikâti arayan kâmil bir şeyh!..”

Dr. Semih Ceyhan bir mürşit olarak tavrının da farklı olduğuna işaret ediyor: “…Mevlânâ’nın ifadesiyle ricâlullahın sohbetine eriştikten sonra bilgilerinin hepsini defterden silmiş, aklî ve naklî ilimlerden sıyrılıp tecrîd, tefrîd ve tevhid âlemini tercih etmiştir. Şems-i Tebrîzî, seyahatleri boyunca karşılaştığı şeyhleri ve âlimleri melâmet tavrının bir gereği olarak gerçeklerin ortaya çıkması için imtihanlara tâbi tuttuğunu, velâyet tavrı baskın olanları şeriatla, şeriat tavrı baskın olanları velâyetle denediğini, bunların teslimiyet ve hakikat arayışlarının eksik olduğunu, cedelle vakit geçirdiklerini, hiçbirinin kendisini tatmin etmediğini, gerçek şeyhliği ve dostluğu Mevlânâ’da bulduğunu ifade eder”.

Tanıştıktan sonra manevi derinliğinin hayranı olduğu Şems’e yöneldiği için Mevlânâ’nın medresedeki derslerini bırakması, Şems’in isteğiyle babasının divanını okumayı ve okutmayı terketmesi, halktan uzaklaşıp bütün zamanını Şems’in sohbetine ayırması, bazı müritlerin şeyhlerini kendilerinden ayıran, kim olduğunu bilmedikleri Şems’e karşı kin beslemelerine ve Mevlânâ’nın vaazlarından mahrum kalan halk arasında çeşitli dedikoduların yayılmasına yol açar. Ama döneminin en gözde ilim erbabı arasında olmasına rağmen Mevlânâ için aradığı tüm soruların cevabını bulan ve ona manevi haller yaşatan, manevi makamlara çıkmasına vesile olan Şems artık vazgeçilmezdir. Söylendiğine göre Şems’i anlayan bir tek Mevlânâ olur. Mevlânâ’ya göre Şems’in sırrı mutlak vahdet sırrıdır ki bu sırrı idrak etmek için mahv ve fenâ ehlinden olmak şarttır.

Sınır tanımayan anarşist ruhlu bir sufi

Şems’in aykırı tavırlarının hikmetini yine Dr. Çakmaklıoğlu’nun şu ifadelerinden öğreniyoruz:   “Sûfiler, belirli dönemlerde normatif geleneğin baskısı altında, özellikle kelam ve fıkıh tarafından  özgün görünümünü gizlemek durumunda kalmışlardır. Melamî bir tavır olarak Şems’in ahvali ve sözleri tasavvufu bu tür bir baskıdan ve resmiyetten özgürleştirmeye matuf gözükmektedir… Şems, sınırsız saf bir tasavvufî tecrübe, aşk ve vahdet tecrübesi için bütün bu engelleri yıkmaya, bütün bunların bu yolda bir örtü olduğunu gösterme çalışıyordu”.

Cemalnur Sargut’a göre  Şems’i diğerlerinden ayıran çok sıra dışı bir özelliği de var. Ona göre Şems bir anlamda anarşist ruhlu bir sufi: “Şems’i bilmek insanı gerçekten hiç bilmediği bir âleme götürür. Mesela kalıpları hiç sevmeyen, Müslümanlığın kalıplaşmış hallerinden hoşlanmayan insan Şems’in kalıp yıkan o anarşist ruhundan çok hoşlanarak, hem dinin hem anarşinin mânâsını öğrenir. Bu mânâda anarşi bir şeyi yıkmak demek değil, yıktığı şeyi var etmek demektir”.

Şems’i Mevlânâ’nın güneşi olarak niteleyen Camille Adams Helminski ise onun bir başka yönüne dikkatimizi çekiyor: “kendi yapmayacakları şeyi söyleyen” şeyhler, hakimler ve imamlar hakkındaki eleştirilerine… Şems bu noktada din adamlarını da gözünü kırpmadan yerden yere vurur: “Dini okullarda eğitim görürler;şöhret kazanmak ve öğretmenlik yapabilmek için… İnsanın iyi amel etmesi gerektiğini söylerler; cemiyetlerde makam sahibi olabilmek için…”.

Ona göre Şems bazılarının zannettiği gibi kimseye hesap vermeden yaşayan aykırı bir sufi değil, din adına yapılan yanlışlara pervasızca dokunan hâkim bir kişidir: “Dünya lokması için neden ilim tahsil edersin?! Bu ip bu kuyudan çıkmak içindir, başka bir kuyuya düşmek için değil! Şu sorulara kendini sıkıca bağla: “Ben kimim ve özüm nedir? Buraya neden geldim ve nereye gidiyorum? Köküm nerededir? Ve şu anda neyle meşgulüm ve yüzümü nereye çevirmem gerek?”

Şems’in sırrı

Doç. Dr. Hülya Küçük ise Şems’in Mevlânâ dışında kimse tarafından anlaşılamamış ve müşahade edilememiş en derin yönüne, sırrına vurgu yapıyor: “Mevlânâ’ya göre Şems, Vahdet-i Mutlak (Allah’la mutlak anlamda bir olma hali)  sırrına mazhardır”. Ve bu esrarın açılaması için Avni Konuk’a referans veriyor: “eğer bu sır kıssa ve hikâye libaslarından çıplak olarak, apaçık bir sûrette zâhir olursa, nazarında senin senliğin kalmaz; ve senin kenârın ve etrâfın olan taayyünât âlemi de ortadan kalkar ve senin rûhun ile cisminin arasında râbıta olan aklın da zâil olur”.

Mevlânâ, kendisini “Hakk’ın nûrlarına vâkıf” görürken, Şems’i, “Hakk’ın sırlarına vâkıf” olarak görür. Şems’e göre ise Mevlânâ, “sırrının temizliğinden dolayı sarhoş olan”dır. Mevlevîliğin bânisi olan Sultan Veled’in ifadeleriyle “ikisi de Hakk’ın ezelî mâşûklardandır. Hak duâlarını müstecâb kılmış, azâb korkusundan emîn kılmıştır. Onların Hak’tan aldıkları ders bambaşkadır”. Hülya Küçük bu sırra şu ifadelerle açılım getiriyor: “Sultan Veled’e göre sır kapısını bâzen bir başka velî ile buluşma açabilir. Çünkü ancak bu buluşma ile hakîkî yol bulunacak, seyr ü sülûk tamâm olacak ve kemâle varılacaktır. Nitekim Mevlânâ, Şems ile buluşunca, “sırlar ona gün gibi âşikâr olmuş”, bu buluşma ile “görülmesi mümkün olmayanı görmüş, “işitilmesi mümkün olmayanı işitmişti”.

Küçük’e göre Sultân Veled’in, bütün sûfîler arasında Şems-i Tebrîzî’ye verdiği özel yeri, Allah âşıklarının üç derecesinden ve bu mertebelerin gizliliğinden söz ettiği anekdotta da bulmak mümkündür: “Bu anekdotta Sultân Veled, Allah âşıklarını üçe ayırır ve “en aşağı makam”  diye nitelediği birinci makāmı, Hallac’a ve “orta derece” şeklinde nitelediği ikinci makamı, adı ve sanı hiç kimseye ulaşmayanlara, en üstteki son makamı ise   “server-i pâdişâhân-ı ma‘şûkān” diye vasıflandırdığı Şems’e verir”.

Aykırılıklarına rağmen dinde sabit kadem

Ancak hem kendi hem de sonrasındaki dönemlerin insanlarına anlaşılmaz ve aykırı gelen tüm söz ve tavırlarına rağmen Hülya Küçük’e göre Şems son derece dindar ve Sünni bir sufi… Necmüddîn Kübrâ gibi ‘Ben Hudâ’yım’ diyenler ve  Allah hakkında uygunsuz konuşanlar için “Küfür söylemiştir” derken, Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî’yi dahî “namaz kılmama”sından ve kendisine zaman zaman laf atıp “namaz kılman sana perde olmuyor mu” demesinden dolayı eleştirmektedir. Sanıldığının tersine dinin farzlarına sıkı sarılan bir tasavvufçudur. Makâlâtında kendisinin namaz kılmaktan mutlu olduğunu söyleyen Şems’e göre   “namaz ve ibâdetle meşgul olmak mutluluk nişânesidir”.  Ancak görünüşte namazda yavaş davrandığı için kendisini bidatçilikle suçlayanlar olmuştur.

Bununla beraber bir dönem Erzurum’da müderrislik yaparken içki içmeden duramadığını, içmediği zamanlar felçli gibi bir titremeye tutulduğunu da kendisi itiraf eder. Ancak sonraları bu davranıştan vazgeçtiği gibi yakınlarına da bunu yasaklar.  Şems-i Tebrizî, insanın hakikati görmesine engel olan perdelerin kalkması için dindarlığı tavsiye eder. : “ “Perdenin kalkmasını ve O’na kavuşmayı isteyen, güzel ameller işlesin” der.

Kendini gizlemekle bilinen Şems bazen de konuşur, Allah ile insan ilişkisinin sırrına erenlerden olduğunu açıklamaktan geri durmaz :“Hak Taâlâ bu sırrı kulundan esirgemedi. Hangi sırrı setr etti ki!” . Ancak kendisine açılan sırları açıklamayı ehline açıklamaktan da geri durmaz.  “Bana sır söyle” diyen birisine: “Ben sırrı sana söyleyemem. Sırrı o kimseye söyleyebilirim ki onda onu değil kendimi göreyim. Sende seni görüyorum, kendimi değil” dediğini aktarır. Çünkü o, “Bir âşık gereklidir ki sırrı onunla birlikte öğrenelim” düşüncesindedir.

Doç. Dr. Hülya Küçük Şems’in kendi divaneliklerini de saklamadığını ifade ediyor. Hatta “günümüzde ‘Study of Madness’ (Delilik Etüdleri) diye araştırma dalları olduğunu ve Şems, Mevlânâ gibi mistiklerin de bu dalın araştırma konuları dâhilinde ele alındıklarını” belirtiyor.

Felsefecileri hem sever hem döver

Japon Tasavvuf uzmanı Prof. Takeshita Masataka insanların Şems-i Tebrizî’yi, değil felsefe, hiç bir dini ilimle ilgilenir görünmeyen bir adam olarak bildiklerini  ancak  Makâlât’ında sıkça felsefecilerin hakkında değerlendirmelerde, bazen övgü bazen eleştirilerde bulunduğundan bahsediyor. Ona göre  “Onüçüncü yüzyıl Anadolu’sunda, kalender ya da baba denilen ahlaksız eğilimleri olan bir çok cahil, gezgin derviş ortaya çıkmıştı ve Şems-i Tebrizî çoğu kez bu dervişlerden biri zannedildi”. Oysa “Makâlât’taki sohbetleri değerlendirdiğinde, onun yüksek eğitimli olduğunu, çoğu kez felsefi konularda tartıştığını, kadim ve İslam felsefecilerinin isimlerinden bahsettiğini ve felsefeye yönelmiş ilahiyatçı olan Şehabeddin Nişaburî ile yakın arkadaşlığı olduğunu “söylüyor Takeshita.

Herşeyden önce Şems, eğitimsiz, okuma yazma bilmeyen bir derviş değildir. O, Sufi şair Irakî gibi akademik kariyerini terkedip gezgin dervişlerin yaşantısına katılan dervişlerdendir. Bir Kur’an okulunun öğretmenidir. Fıkıh ve ilahiyat konusunda eğitim almıştır. Ne de olsa ben bir fakihtir ve kendisi kuvvetle reddetmesine rağmen, başkaları tarafından mantıkçı diye nitelendiği de olur.

Felsefecileri eleştiren Şems’e göre “Tek bir Allah sevgilisi, Eflatun’u bütün ilimlerden boşaltabilir.” Yine de onlara değer vermeyecek kadar bağnaz değildir. Ona göre Eflatun, büyük âlimleri temsil etmektedir. Sokrat ve Hipokrat, İhvan-ı Safa ve başka filozofları tazimle anar. İslam dünyasında felsefenin azılı şekilde eleştiriye tabi tutulduğu bir devirde Şems de yeri gelip onları eleştirmekle beraber Allah, peygamber, ehl-i beyt ve sırların yanında Sokrat, Hipokrat, İhvan-ı Safa ve Yunan filozoflarının hikayelerine de yer verebilen bir tasavvuf eridir.

En çok methettiği felsefeci Şehabeddin Nişaburî ile çok farklı düşünmelerine rağmen iyi dost olmuştur.  Takeshita, Şems’in , Şihab’ın çoğu felsefi düşüncesini kabul etmemesine rağmen, ondan hep sevgi ve hürmetle bahsettiğine de ayrı bir vurgu yapıyor. Hatta ondan, “hoş kafir” diye bahseder… Şems, felsefecilerin abartılmış ve basmakalıp düşünceleriyle alay etmekten de çekinmez. Ona göre insan aklının sınırları vardır ve rahmani ilham akli düşünceden üstündür. Ona göre “Felsefeci ancak kendi yazdığını, kendi bildiğini okur. Yani o, her neyi bilmezse onu olmaz sanır. Ona göre kendi inancı dışında olan şeyler afettir”.

Asırlarca meyve veren dostluk

Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Dr. M. Mustafa Çakmaklıoğlu iseMevlânâ ile Şems’in karşılaşması kadar dikkat çekici, üzerinde konuşulan ve tartışılan, sonuçları bakımından hayli verimli ve bir o kadar da düşündürücü bir buluşma ve dostluk olmasa gerek” kanaatinde.  Ona göre bu buluşma “Şems ve Mevlânâ’daki tesirlerinin yanında tasavvufi bir tecrübe olarak da günümüze kadar eşsiz semereler vermiş” bir konu… “Bir taraftan bir fakih, kelâm âlimi, müderris ve bir vâiz olarak kendi yöresinde meşhur Celâleddin Muhammed’i; bir Mevlânâ, eşsiz bir aşk sûfîsi ve şâiri olarak yaşadığı coğrafyanın sınırlarının çok ötesine taşıyarak evrenselleştiren; diğer taraftan Tebriz’in, ilmî münazaralarla ve eser tedvînâtıyla çok fazla meşgul olmayı sevmeyen Melâmî-meşrep, özgür ruhlu, gezgin sûfîsini bir aşk ve irfan Güneşi/Şems olarak dünyaya tanıtan” bu buluşma herkesin tartışılması gereken bir şey.

Çakmaklığolu’nun ifadesiyle “ bu iki sûfî arasında sıra dışı bir dostluğun müşâhedesi,  kimin hoca kimin öğrenci ya da kimin şeyh kimin mürit olduğuna dair bir karar verilemiyor oluşu” da bu buluşmanın sıradan târihî bir karşılaşma, aralarındaki sohbetin de sıradan ilmî-entelektüel bir münâzara olmadığının göstergeleri…Ona göre Şems ve Mevlânâ buluşmasını üç evrede özetlemek mümkün: “1. İlkkarşılaşma: Hayret. 2. Buluşma: Vuslat, uzlet, terk, sohbet, aşk, fenâ, vahdet. 3. Ayrılık: Sükût, uzlet, keder, sema’, şiir.

İlahi aşk ve mutlak birliğin somut hali: Şems

Şems-i Tebrizî, Mevlânâ için saf aşkın, müşahede âleminde tecessüm ve tezahür etmiş hakikî bir görünümüdür ve aynı zamanda vahdet sırrını da hakikatinde barındırır. Avni Konuk da Şems’in vahdet-i mutlak sırrı olduğunu şu şekilde açıkça ifade ediyor: “Şems hakkında apaçık konuşmak, onun sırlarından bahsetmek sırr-ı vahdet-i apaçık söylemektir ki bu da fitneye, kana, kavgaya sebeptir”. Zîrâ aşk mertebesi mutlak vahdet mertebesini ifade eder. Buradan yola çıkarak Çakmaklıoğlu Şems’in en önemli hususiyetini vurguluyor: “Bütün bunlardan bir insan-ı kâmil olarak Şems’in, hakikati ve rûhâniyeti îtibâriyle önemli bir husûsiyetini öğrenmekteyiz: Ezelî, ilâhî aşkın ve vahdet-i mutlak sırrının somutlaşmış şekli olması”.  Mevlânâ ise Şems-i Tebrîzî’nin şahsında hem ontolojik, hem epistemolojik ve hem de estetik açıdan vahdeti tecrübe etmiştir.

Ve devam ediyor:“Zaten o, farklı bir çok husûsiyetine ve bir çok ilimde vukûfiyetine rağmen ricalullahın sohbetine eriştikten sonra hepsinden sıyrılıp tecrid, tefrid ve tevhid âlemini tercih eden bir sûfî olarak tasvir edilir”.Kısaca aşk ve vahdet âdetâ Şems’le aynîleşmiştir.

Mevlânâ ile Şems ilişkisi bir başka açıdan da Musa a.s. ile Hızır a.s. ilişkisine benzetilir. Adeta bu ilişkinin detaylım açıklaması, genişletilmiş yorumu gibidir. Sultan Veled, her ikisinin sohbetini Musa-Hızır ilişkisine benzetir. Artık aşk ve vahdet-i mutlak sırrı kendisinde tezahür eden Şems, Mûsâ-i Kelîm makamında bulunan Mevlânâ’ya Hızır olmuştur.

Şems sempozyumunda Selçuk üniversitesi Mevlana Araştırma Merkezi Müdürü Osman Nuri Küçük “Hızırlık” durumunu şöyle ifade ediyor:Şems’in döneminin toplumsal normlarına genellikle zıt hareket etmesi, pek fazla kişiyle arkadaşlık etmeyişi, genelde yalnız oluşu gibi özellikleri, yaptıklarından dolayı kendini insanlara ve onların teamüllerine uygun bir sorumluluk içinde görmeyen Hızır’ı akla getirmektedir. Çünkü Hızır’ın dikey boyuttan yönlendirilen davranışları yatay boyutun toplumsal teamül ve normlarına zıttır, alışılagelen bilgi kalıplarının ötesindedir”.

Mürşid-i Kâmil

Osman Nuri Küçük tasavvufun püf noktalarından olan mürşid-i kâmil konusuna da Şems üzerinden değiniyor: “Mevlânâ gibi Şems’in de tasavvufî seyr ü sülûkun gereklerinden biri olarak üzerinde durduğu öncelikli konulardan biri sâlikin olgunlaşmak için bu yolda kendisine rehberlik yapacak kâmil bir pîre duyduğu gereksinimdir. Şems’e göre kişi manevi yolda tekamüle erişmek için ne kadar mücadele edip çalışsa da ledün ilmine erişmiş bir Allah dostunun kılavuzluğunda çalışmadan bu maksadını gerçekleştiremez”.

Şems’e göre kâmil pîr, sâlike eksikliklerini gösteren bir ayna gibidir. Sâlik o kâmil prototipe bakarak kendi eksiklerini fark eder ve bunları tezkiyeye çalışır. Zira insan, zahiri varlığındaki dağınıklıkları ve kirleri aynaya bakarak fark ettiği gibi iç dünyasının çarpıklık ve hastalıklarını da gönlü her türlü manevi kirden arınarak saf bir hale gelmiş kâmil insan aynasında fark edebilir. Çünkü eksik ve kusurları giderebilmenin öncelikli şartı bunların fark edilmesidir. Bu yüzden Şems şöyle der:

“Bütün Peygamberlerin öğütlerinin özeti şudur: Kendine bir ayna ara”.

Küçük bu durumu şöyle açıyor: “Mutlak mânâda insan-ı kâmilin prototipi Hz. Muhammed (sav) iken her devirde Muhammedi kaynaktan aldığı nuru taşıyan kâmil bir Allah dostu bulunmaktadır. Tasavvufi düşüncede asrındaki tüm velilerin önderi olarak kabul edilen bu en kâmil Allah dostuna “kutup” denilir”.

Menkıbe

Bir gün Şemsin yolu Bağdat şehrine düşer. Orada meşhur sofilerden Şeyh Evhadüddin Kirmani’yi bulup neyle meşgul olduğunu sorar.

“Ayı leğendeki suda görüyorum” diye cevap verir Kirmani.

Şems Hazretleri bu cevap üzerine:

“Boynunda çıban yoksa neden başını kaldırıp da onu gökte görmüyorsun? Kendini tedavi ettirmek için bir doktor bulmaya bak. Böylece, neye bakarsan gerçekten bakılmaya değer olanı onda görürsün” der.

Kirmani Hazretleri Şems’in ellerine sarılıp müridi olmak istediğini söyler. Şems’in cevabı kesindir: “Sen benim arkadaşlığıma dayanamazsın!”

Ama, Evhadüddin, ısrarlıdır. Nihayet, Şems, Bağdat pazarının tam ortasında birlikte şarap içmek şartıyla kabul edeceğini söyler. Evhadüddin “bunu yapamam” deyince,

“O zaman benim için şarap bulup getirir misin?” sorusunu yöneltir. Onu da yapamayacağını bildiren Kirmani’ye “ben içerken bana arkadaşlık eder misin? ”diye sorar. “Edemem” yanıtı üzerine artık Şems Hazretleri, “ Erlerin huzurundan ırak ol!”diye bağırır. “Bana arkadaş olamazsın . Bütün müridlerini ve dünyanın bütün namus ve şerefini bir kadeh şaraba satmalısın. Bu aşk meydanı erlerin ve bilenlerin işidir. Ve şunu da iyi bil ki ben mürid değil, şeyh arıyorum. Hem de rastgele bir şeyh değil, hakikâti arayan olgun bir şeyh!..”

Bir gün, Hz Şems, Hz Mevlâna’ya “bir testi şarap getir” dedi. Hz Mevlâna “hayhay” diyerek bir Rum meyhanesine gitti. Bir testi şarap istedi. Şarabı aldı cübbesinin kollarının arasına koydu, tam çarşının ortasında testi düştü kırıldı.

Hadis hocası ve rektör olan bir kişinin şarap testisi taşıması anlaşılamaz… Bütün halk koşup geldiğinde yere dökülen şarap gülsuyuna dönüşmüştü. Bütün çarşı gülsuyu kokuyordu… Hz Mevlâna bir şarap daha almak için şarapçıya gittiğinde şarapçı elini ayağını öperek, kelime-i şahadet getirerek, “Sultanım senden sonra dükkanımdaki bütün şarap küpleri gülsuyu oldu” dedi ve müslüman oldu. Hz Mevlâna büyük bir coşkuyla Hz Şems’in yanına gitti.

Filozoflara ders veren sufi

Şems-i Tebrizî’yi en iyi anlatan menkıbelerindendir… Onu sınamak ve sorgulamak için  üç soru sormak üzere toplanır felsefeciler. Temsilcileri aracılığıyla ona üç soru sorarlar : “Allah var diyorsun, ama biz göremiyoruz. Onu gösterirsen inanırız”. “Allah kendisi de ateşten olan Şeytan’a ateşle nasıl azap edebilir?”. “Madem herkes ahirette yaptıklarının karşılığını alacak, o halde neden din insanları her istediklerini yapmaları için bırakmıyor?”.

Ardı ardına bu soruları dinleyen Şems, hiç konuşmaz ve yerden aldığı bir kerpiç parçasını doğruca felsefecinin kafasına indirir. Bu durum karşısında davalık olurlar ve kadı önüne çıkarılırlar. Felsefeci kendisine vurup canını yaktığı için şikayetçi olur. Durumu açıklamasını isteyen kadıya Şems savunmasını  şöyle yapar: “O bana üç sual sordu, ben tek hareketle hepsini cevapladım”. “Nasıl yani?” diyen kadıya açıklaması ise şu olur:“Bana, Allah’ı göster inanayım, dedi. Madem şimdi başım ağrıyor diyor, başının ağrısını göstersin, ben de inanayım. Şeytana ateşle nasıl azâp edileceğini sordu. Ben de ona topraktan yapılmış kerpiçle vurdum. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Demek ki toprak toprağa azap ederse, ateş de ateşe edebilir.  Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın diyordu. Benim canım da onun başına vurmak istedi ve vurdum. Madem öyle diyor, şimdi ne diye hesap soruyor?”.

SÖYLEŞİ

Cemalnur Sargut –Tasavvuf Araştırmacısı

“Kalıp yıkan anarşist ruhlu sufî:Şems”

Şems-i Tebrizî Hazretleri nasıl birisiydi. Siz onu nasıl anlatırsınız?

Hz. Şems aslında Allah’ın güneş tecellisidir. Yani Onu herhangi bir vücut içinde düşünmemek lazımdır. Güneş tecellisi nasıl yakıcıysa ve gözlüksüz bakılamazsa, Şems de o tecellinin gözlüksüz zuhurudur. Bu sebeple ona bakacak bir gözlük gerekir; bu gözlük de Hz. Mevlâna’dır. Dolayısıyla Hz. Şems Allah’ın çok yüksek seviyede celâlinin tecellisini cemale yönlendirmiş, yani celâli cemale çevirmiş bir sultandır.

Onun mübarek vücudu aslında tevhit anlayışının ışığıdır. Şöyle düşünebiliriz: Nur suresinin 35. ayetinde insanı kâmil anlatılırken “O bir kandildir, onun vücudu o kandilin kabıdır, içinde yanan ışık ise Doğu’dan ve Batı’dan eşit uzaklıktaki zeytin ağacından aydınlanır” deniliyor. İşte buradaki ışığı yakan zeytin ağacı manasına gelen Hz. Şems’tir. Şems Hazretlerinin vazifesi tevhittir; her yerde ve her şeyde Allah’ı birlemektir. Işığı da ancak bu tevhit anlayışı yakar. Dolayısıyla Şems tevhidi temsil etmektedir. Dolayısıyla normal bir insan vücudu içerisinde Şems’i düşünmek abes olur.

Kendini daha önce bilinen hak dostlarına benzememekle de tavsif eder. “Mevlâna Kur’an da ve hadiste gösterilen hak dostudur ama ben daha şanslıyım ben dostun dostuyum” derken kendi makam ve mevkiini, her yönden dostluğu sağladığını yani Habib makamında olduğuna işaret eder. O Allah sevgilisidir.

Onun peygambere, Ahlâk-ı Muhammedi’ye duyduğu aşk ve peygamberin şeriatına duyduğu hürmet –burası çok önemli çünkü olduğundan başka türlü anlatıldığı oluyor- onun nasıl bir insan olduğunu tanımak açısından da kolaylık sağlar. Hz. Şems asla şeriatın dışında bir adam değildir. Bilakis, Hz. Mevlâna ile konuşurken bir iki defa namazı kaçırmış olmanın acısını çok kereler izhar etmiştir.

Başka bir açıdan o, çok büyük bir âlimdir. Hiç de söylendiği ve zannedildiği gibi manevi ve maddi ilimden uzak değildir. Makâlât’taki ifadelerinden Eflatun’u, Calinus’u, Sokrat ve Hipokrat gibi eski büyük âlimleri çok iyi tanımaktadır. Felsefeciler hakkında geniş bilgisi vardır. Devrinin âlimleriyle uzun münazaralarda bulunduğunu da biliyoruz. Ağzına geleni söyleyen bir sultan olduğu için son derece rahat konuşur. İbn-i Arabî’ye söyledikleri unutulur gibi değildir. “ Sizin de hiç şeriatla ilginiz yok efendim”…

Şems Hazretlerinin bugüne kadar kendisini gizlediğini, geri planda tuttuğunu görüyoruz. Neden?

Allah’ın çeşitli tecellileri vardır. Allah cemal tecellileri içinde celâli ile tecelli ettiği zaman inanlar tarafından anlaşılır hale gelir. Çıplak celâl tecellisini insanlar anlayamazlar… Şems Hazretleri de Allah’ın çıplak celâli tecellisidir. Meşrep olarak da kendisini örtmeyi sevdiği ve meşhur olmaktan hoşlanmadığı için ve ayrıca bir Allah dostu olarak “onlara ölü demeyiniz, onlar ölü değildirler” sırrı uyarınca ölmediği için sadece kendi döneminde değil daha sonraki devirlerde de devamlı kendisini gizleyerek bu güne kadar tasarrufatını sürdüregelmiştir.

Şems ve Mevlânâ Hazretleri’nin ilişkisinin boyutları, aralarındaki aşkın niteliği, tüm bunların nasıl seyrettiğini izah edebilir misiniz?

Mürşit aşkını tanımayan insanlar bu tarz bir ilişkiyi yanlış değerlendirebilir. İnsanlar mürşit aşkını tanımıyorlarsa, mürşidin insan üzerinde yaptığı etkilerden bîhaberlerse bu aşkı anlayamazlar. Çünkü mürşit gelir, insanı tutar ve cehennemden çıkarır ve insanı cennetin içine sokar. Bu halde insan cenneti tanıdıktan sonra arasıra cehenneme kaçamak yapsa da cennete geri döner. Şimdi siz içinizde bu muazzam huzuru sağlayan kişiye âşık olmaz mısınız? İnsanlar sıhhat kazanınca doktorlarına âşık oluyor bazen, ders veren öğretmenlerine âşık oluyorlar… Neden ? “Bana bir şey öğretti” diye. Öğrettiğine âşık oluyorlar aslında. Doktorun verdiği sıhhate âşık oluyorlar aslında. Dolayısıyla, insanın mürşitte âşık olduğu şey onun ney gibi oluşudur. Onun insana kendi hakikatini gösteren o muazzam aynalığıdır. Dolayısıyla insanı cehennemden cennete götürür.

Onlar yalnız irşat ederler. Hiçbir şeyin peşinde değillerdir. Ücret de istemezler. İşte bu bakımdan Şems, Mevlânâ’yı hâlâ takılı kaldığı dünya âleminden, rektörlükten, bilgiden, ilimden, âlimlikten, sevilmekten, mürşitlik hevesinden, -kendini bir şey sanmaz o sultan ama- bilgisinin fahrinden, bu gibi şeylerin hepsinden aldı, çıkardı, kurtardı. Bu âlemde hiçbir makamın, mevkiinin, mürşitliğin hatta peygamberliğin dahi önemli olmadığını sadece Allah’la ilişkinin, tertemiz kalple Allah’ı sevmenin önemli olduğunu gösterdi, yaratılmışı yaratandan ötürü sevmenin zevkini ona yaşattı. Onu bu âlemden iç âlemine, yani dünyadan ahretine döndürdü. Hakikatin içine soktu.

Efendim, Şems Hazretlerini farklı ya da sıra dışı kılan yönlerinden en fazla ön plana çıkabilecek olanları sizce hangi özellikleridir?

Bir kere, Şems Hazretleri Allah’la her daim beraber olan bir Sultan… Bu gerçi bütün kâmil mürşitlerde, şeyhlerde var olan bir özellik… Fakat onun daim beraberliği diğer şeyhlerdeki gibi olmayıp, insanlardan kaçma yoluna itmiş. Böyle bir hususiyeti mevcut…. Makâlât’ında kendisini şöyle anlatıyor: “Allah’ın huzuruna çıktım, melaikeye ‘Açın bana huzuru’ diye bağırdım. Melaike ‘olmaz’ dediler.  O zaman dedim ki ‘Allah’a onda hiç olmayan şeylerle geldim’. Melaike dediler ki ‘Ya şeyh, biliriz ki biraz değişiksindir. Ama siz de bilirsiniz ki Allah’ta olmayan hiç bir şey yoktur’. ‘Bendeki Allah’ta yok, açın huzuru dedim tekrar. “’Neyle geldin ya şeyh dediklerinde ‘Dua ve niyazla geldim, bunlar Allah’ta yoktur, O’nda istek yoktur” dedim.

İşte böyle cesurca konuşan bir sultandır, Allah’ın huzuruna çıkarken kendinden emindir Şems. O ömrünün Allah’ı için, peygamberi için harcamış, Allah için baş vermeye de razı olmuştur. Bu denli kellesini vermeye razıysa yaptığı iş celâlli de olsa hoştur.   Bir yerde kendisini şöyle anlatır:”Mevlânâ’nın yüzü çok güzeldir. Bizimse hem güzel hem çirkin… Fakat bizim yaptığımız daha doğrudur çünkü biz kime çirkin yüzümüzü, kime güzel yüzümüzü açacağımızı çok iyi biliriz”.

Diğer din mensuplarını kucaklayan, onlara muazzam hoşgörü gösteren müsamahakâr bir sultandır. Ama bunun yanında Allah ehline asla hoşgörü göstermiyor. Onlara karşı son derece sert… Mevlânâ’nın huzuruna girip, ellerini vurarak Mevlânâ ayet okuduğu sırada “Allah’ın dedikodusunu yapmaktan vazgeç” diyebiliyor. Diyor ki:”Sen bunların nasıl uygulanacağını yaşayarak göstermezsen, okuyarak ancak Allah’ın dedikodusunu yaparsın”.  Şems olmasaydı eğer, Mevlânâ çok büyük bir âlim olurdu, ama bir gönül sultanı değil sadece büyük bir âlim olurdu.