Sevişmek fiilinin kökünde ‘sev’ var…


Ama sevişmek olarak addedilen eylemin geçekleşmesi için, vuku bulan hadisenin taraflarının bir birlerini mutlaka sevmeleri de gerekmiyor. Zaten o yüzden bu işe, sevişmek haricinde yüzlerce farklı isim verilmiyor mu? Verilen isim ne olursa olsun, taraflar (!) birbirlerini sevsinler ya da sevmesinler; sevişmek pek çok filmin ayrılmaz bir parçası. Elbette grafik cinsellik içeren pornografik yapıtlardan bahsetmiyoruz. Her ne kadar bu satırların yazarı her daim küçümsenen porno filmlerin dahi sanat yapıtı olarak addedilmeleri gerektiğini; ve pek çok “normal” filme göre daha kaliteli ve sanatsal örneklerinin verilebileceğini inansam da bu yazı, pornografik amaçla çekilmeyen filmlerle ve tabii ki öyküye hizmet etmeleri için ekrana yansıyan sevişme sahneleri ile ilgili. Bunun bir nedeni yazının da pornografiye kaçmasını engellemekse, bir diğer nedeni de ‘erotik’ sahnelerin pornografik olanlara nazaran daha fazla tutku ve duygu içeriyor olmasın. Gelin lafı fazla uzatmayalım ve sinema tarihinde sevişme üzerine bir yolculuğa çıkalım…

Tüm zamanların en ateşli sevişmelerinden biri Adrian Lyne’in başrollerinde dönemin seks ilahları Mickey Rourke ve Kim Basinger’ı oynattığı 9½ Weeks (9½ Hafta) adlı filmindedir. Bu filmi zamanında seyrettiyseniz, lütfen filmin konusunu hatırlamaya çalışın… Ne oldu? Hatırlayamadınız mı? Bu çok normal. Ama eminim ikilinin buzdolabının önünde çeşitli yiyeceklerle karınlarını doyuruşlarını (!) ve bunu müteakip yağmur altında sevişmelerini mutlaka hatırlıyorsunuzdur! Paul Verhoeven’in zamanında olaylar yaratan Basic Instinct (Temel İçgüdü) filminin açılış sekansı ise akıllara zarar bir sevişme sahnesi içerir. Kollarından ve ayaklarından yatağa bağlanan bir adam ve yüzünü seçemediğimiz bir kadın hayvani bir şekilde sevişirlerken, hatun kişi bir anda elini yanda duran sehpaya atar ve bir hamlede kaptığı buz kıracağı ile adamcağızı delik deşik eder. Demek ki neymiş? Çok fazla tanımadığımız kişilerle sevişirken kendimizi bağlatmıyormuşuz…

Sadizme adını veren saygıdeğer Marki De Sade’ın unutulmaz eseri Salò o le 120 giornate di Sodoma (Salo ya da Sodom2un 120 Günü) 1975 yılında İtalyan yönetmen Per Paolo Pasolini tarafından sinemaya aktarılır. Ortaya çıkan tam bir olaylı filmdir. Pasolini olayları ikinci dünya savaşı İtalya’sına taşımak dışında romanda bir değişiklik yapmamıştır. Bu da, perdede her türlü sapkın ve iğrenç cinselliğin gösterilmesi demektir ki, o günlerin özgürlükçü ortamı bile böyle bir olayı hoşgörüyle karşılayamaz. Hatta bugün dahi, film pek çok sıkı sinefilin bile zorlukla izlediği bir yapıttır. Ne kadar iğrenç ve sadistçe olsa da, bu filmed izlenenler de sevişmedir netice itibariyle. Bir başka roman uyarlamasında, Brett Easton Allis’in müthiş romanı American Psycho (Amerikan Sapığı) ise filme aktarılırken pek çok açıdan değişikliğe uğrar. Kahramanımız Patrick Bateman’ın yaptığı işler tam manasıyla filmed gösterilmez. Ama iki fahişe ile yatağında seviştiği sahne pek çok derin okumaya da olanak sağlar. Bateman kızlarla sevişirken bir yandan da hadiseyi videoya almakta ve seviştiği kızlardan çok aynaya ve kameraya seksi pozlar vermekte, kaslarını pazularını göstermektedir. 80’ler sonrası kaybolmuş bir kuşağın sevişirken dahi ‘sevişmeyi’ değil egosunu düşündüğünü gösteren bir başka kanıt daha…

Eğer sevişme ve erotik sahne diyorsak, kült seri Emmanulle’i unutmamak gerekir. Diplomat kocasının görevi nedeniyle uzakdoğuda yaşamk zorunda kalan ve gerçek kadınlığını keşfeden güzeller güzeli Emmanuelle özgür seks kavramını beyaz perdede somutlaştırırken başka mesajlar da vermektedir. Çünkü onunla beraber kocası da istediği kişilerle yatmakta, üstelik karısının bu hayat tarzını da onaylamaktadır! İşin ilginci ikilinin bir birlerini çok ama çok sevmeleridir. Belki de film seks ve aşk kavramlarının ayrılması gerektiğini savunan teziyle de önemsenmesi gereken bir çalışmadır, ama o kadar erotiktir ki bu okumaları yapmak zorlaşır. Çünkü izleyici filmin anlamına değil Sylvia Kristel’in güzel vücuduna odaklanacaktır… Gary Marshall’ın hep küçük görülen ama aslında tam bir baş yapıt olan klasiği Pretty Woman (Özel Bir Kadın) Richard Gere ve Julia Roberts’in piyano başında icra ettikleri bir sevişme içerir ki, bu sahne de tadından yenmez. Kafası bozuk beyefendi otelin artık boşalmış barında kendi kendine skoçunu yudumlamakta ve piyanoyu tıngırdatmaktadır. Gecenin bir yarısı yatakta yalnız olduğunu anlayan Vivian, sabahlığı ile aşağı iner ve bir sure sonra ikisi piyanonun üzerinde sevişirler. Bu filmin en güzel anlarından biri olduğu kadar sinema tarihinin de en güzel sevişmelerinden biridir. David Cronenberg’in J. G. Ballard’ın romanından uyarladığı Crash’te (Çarpışma) ise filmin açılışında James Spader ve Deborak-Kara Unger otobana bakan ultra modern dairelerinin balkonunda öyle bir sevişirler ki, izleyicinin ağzı açıkta kalır. Sabahın çok erken bir saatinde elinde sigarası balkona dayanmış şehri seyreden kadının arkasına sinsi bir şekilde kocası yaklaşır ve tenlerin temasıyla malum hadise yaşanır. Bu güzel sevişme sahnesinin ardından başka raylara kayan film, bazı sahnelerde bu sahnenin tam tersine izleyiciyi inanılmaz derecede irkiltir. Misal vermek gerekirse, bu filmde erkeğin trafik kazası nedeniyle bacağına dikiş atılmış kadının yarasının içine penetrasyon olduğunu dair gösteren sahneler mevcuttur! Merkalısına!

Yine de en güzel sevişme sahneleri, bir birlerini tutku duyan insanlar arasında geçenlerdir. Bernardo Bertolucci’nin destansı L’ultimo Tango A Parigi (Paris’te Son Tango) adlı efsanesi örneğin… Marlon Brando ve Maria Schneider Paris’te bir eve kapanır ve her gün sevişirler. Birbirlerinin adları dışında da bir şey bilmezler. Filmin sansür yememiş original versiyonunda, yine her izleyiciye kolay gelmeyecek sahneler mevcuttur. Ama bu öyle bir filmdir ki, hayatta yapmak istemeyeceğimiz şeyler bile son derece erotik ve normal gözükür. Bunda Bertolucci’nin dehası dışında Brando’nun o hayvansı çekiciliği de önemli rol oynar elbette. Stanley Kubrick’in Anthony Burgess’in romanından uyarladığı A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) ise baş kahraman gencin iki kızla odasında seviştiği bir sahne içerir. Kubrick usta bu sahneyei hızlı
çekim ile vermiş üzerine de Beethoven oturtmuştur. Olabildiğine komik ve anlamlı ama erotik mi? O da sizing zevkinize kalmış. Jean-Jacques Annaud’nun Margeurite Duras’nın romanından uyarladığı L’Amant (Sevgili) ise daha çocuk sayılabilecek bir kızla bir subayın yasak ilişkisini anlatır. Duras’nın otobiyografik öyküsü inanılmaz derecede erotiktir. Ama küçük yaştaki bu kızın varlığı, cinselliğin yaş ve sınır tanımadığını bir kez daha hatırlatır, muhafazakarlardan tepki görme pahasına.

Yolculuğumuz kısa sürdü, farkındayım. Çünkü koca bir sinema tarihinde neredeyse sevişme sahnesi olmayan film yok gibi ve bunlar arasından seçim yapmak da çok zor. Biz burada en olaylılarını ve en fazla hatırlananları seçtik. Yine de hatırlatmak da fayda var:

Sevişmek fiilinin kökünde ‘sev’ var…