Bir önceki yazımın temel fikri ”Kazandığınız Herşeyde Başkasının Payı Vardır” idi. Bu yazımdaysa önceki fikri biraz daha açmak isterim. Belki de hepimize zor gelebilecek olan ama hepimizin, her anlamda kesinlikle daha bereketli bir ömür yaşaması için en temel şartlardan biri olan vericilik üzerine biraz konuşmak isterim. Çünkü ne olursa olsun, istediğimiz kadar alıcılık konusunda sıkıntılar yaşıyor olalım, bizler YAŞAM NEFESİ ile ilk hediyemizi aldık ve halâ bugünleri görüyorsak, verici konumda da durabiliriz demektir. Tabii doğmuş olmak demek ve her gün nefes alıp veriyor olabilmek YAŞAM NEFESİNİ, daha doğrusu doğumdan sonraki ilk çığlığı atabilmiş olabilmemizin kesin göstergesi olmayabilir. Fakat bu başka bir konu. 60 yaşına gelip de halâ annesinin karnından doğamamış, ilk yaşam çığlığını atamamış insanlar aramızda geziniyorlar buna emin olabilirsiniz.

Bir Tutam Şarkı Sözü: Gideni Boşver, Gelene ”Hoşgeldin” De Başka Çaresi Yok

Esasen yaptığımız her alış-verişte elimizdeki paraya veda ederiz, ondan vazgeçeriz. Bu veda edişler ve vazgeçişler ise daha büyük mutluluklara gebedir. Paramıza veda ederken arkasından mutlu bir şekilde el sallarsak, biz de o paranın bizim üzerimizdeki yükünden özgürleşmiş oluruz ve o para da gideceği yeni duraklarda bizim onda bıraktığımız yükten özgürleşmiş olur. Böylece daha büyük özgürlükler, daha büyük mutluluklar getirebilir. Gidene elveda diyebidiğimizde ise, yerine gelecek belki daha büyük, belki daha küçük her ne varsa ona alan da açmış oluruz. Böylece giden, bizim ruhumuzdan özgürleşir ve biz de gidenin ruhundan özgürleşiriz. Harcanılan, kaybedilen ve bir şekilde dolandırılarak bizden alınan paranın yası tamamlandığında, artık yenisinin kapısı ve mutluluğu açılır. Bu bizim için giden paranın ruhsal yükünden özgürleşmektir. Fakat eğer paranın bizden gidiş şekli ”adaletli” değilse, gittiği kişinin ne yaşayacağını biz bilemeyiz. Her nihayetinde ”adalet” kavramı bizim insan algımızdan çok daha ötededir. Paranın bu şekilde çıkabileceği yolculuğun sonuçları çok da kestirilebilir sayılmaz.

Evren boşlukları sevmez. Eğer elinizden çıkan paraya ruhunuzdan bir elveda diyebilmişseniz, onun yeri açılacaktır. Ardından evrende boşluk olmadığı bilgisine dayanarak bir şeyler orayı dolduracaktır. Genelde evinizdeki boşlukların şekline göre oralara bir şeyler yerleşebilir, değil mi? Buzdolabının içerisine çamaşır makinesi yerleştirildiğini göreniniz olduğunu sanmıyorum. Buzdolabının içine, ancak yiyecekler ve içecekler konulur. İçinde olanlar çıkartılıp tüketildiğindeyse yerine yenileri gelir. Boşluklar bir şekilde dolacaktır.

Bir Aşk Hikâyesi: Tüm Güzelleri Severim

Düşünün ki bir hayvansever, bu dünyadaki bütün köpekleri çok seviyor. Evinde beslediği köpeğine nasıl davranıyorsa, diğer bütün köpeklere de aynı şekilde davranmaya özen gösteriyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, görsün ya da görmesin, bir şekilde evinde besliyor olsun ya da olmasın, bütün köpekleri seviyor. Yan komşunun köpeğini seviyor, veterinerdeki köpeği seviyor, karda donmakta olan köpeği seviyor, kuduz köpeği seviyor… hepsini ama hepsini seviyor. Bir şekilde de, inanılmaz bir şekilde, bütün köpekler de onu sevebiliyor. Çünkü o hayvansever köpek gördüğünde ne zaman sevebileceğini, ona nasıl yaklaşabileceğini, bazen hiç yaklaşmaması gerektiğini birkaç saniye içinde anlayabiliyor hale gelir ve ona göre davranır.

İşte parayla aramızdaki ilişkinin de en temel noktası budur. Bizim olsun ya da olmasın paranın her şeklini seversek eğer, bir şekilde o da bizi sevmeye başlayacaktır. Fakat hayvansever örneğinde olduğu gibi ne zaman sevmemiz gerektiği, ne zaman sevmeyi bırakmamız gerektiğini ve ne zaman yaklaşmamamız gerektiğini öğrenmek çok önemlidir. Çünkü para da ısırır ve ısırdı mı acısı çok uzun süreler geçmeyebilir. Para Kodları ile ilgili ilk yazımdaki Fafnir’in başına gelenleri tekrar okumakta fayda var.

Başarılı iş adamları bütün parayı severler. Kendi ceplerindeki parayı, çalışanlarına verdikleri parayı, bizlerin cebindeki parayı, yola düşmüş olan parayı. Bütün paraları severler ve bu nedenle bir şekilde ona yaklaşabilecek yolu bulurlar. Tabii bu örnekle birlikte bizlerin klasik deyişleri gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Birkaç tanesini sıralayalım mesela:

  • Çok para haramsız olmaz.

  • Parayla saadet olmaz.

  • Azıcım aşım dertsiz başım.

  • Para insanı bozar.

Bu listeyi uzatmak mümkündür fakat kişilerin akıllarında en çok ilk madde yer eder. Tek bir örnekle bunun cevabını vermek kolaydır. Geçenlerde haberlerde bir dolandırıcının 3 tane yaşlının evinden çaldığı altınları ve nakit parayı gördüğümde ben bile şaşırmıştım. Ben bile diyorum çünkü maddi geliri sıradan düzeyin yukarısında olan bir ailenin çocuğuyum ve genel olarak rakamlar beni şaşırtmaz. Şaşırtmasının sebebiyle teyzelerden çıkar miktarlardı. Birinden 300.000TL (üçyüz bin), bir diğerinden 70.000TL (yetmiş bin) ve bir diğerinden 30.000TL (otuz bin) gibi rakamlara varan altın ve nakit çıkmıştı. Bir ekonomik kriz var sanıyoruz değil mi? Bize ait olsa da, olmasa da parayı sevmeyi öğrenmek, refah içinde yaşayabilmenin ilk kuralıdır. İkinci kuralsa, sevdiğimizden vazgeçmek ya da bizi ısırmasın diye onu kendi yoluna gönderebilmektir.

İnce Bir Ayrım: Bize Ait Olanlar ve Bize Emanet Olanlar

Belki de şimdiye kadar çok fazla değinilmemiş bir konsepte bu yazıda küçük bir gönderme yapmak önemli. Aslında çok da değinilmemiş sayılmaz ama çok farklı kelimelerle anlatıldı. Ben de şimdi kendi kelimelerimle anlatıp farklılığa biraz daha fark katmak isterim. Rengarenk bir toblaya katılan kendimce bir renk.

Bize ait olan nedir? Gerçek anlamda, en saf ve yalın şekilde bize ait olan nedir desem pek çok cevap çıkardı sanırım? Kimileri belki yüzbinlerce lira ödeyerek aldıkları evlerini ve arabalarını düşünecekler, kimileri çocuklarını düşünecekler, kimileri işlerini, kimileri direkt olarak birikimlerini, kimileri bahçelerine ektikleri portakal ve limon ağaçlarını, kimileri yaşamda edindikleri bilgilerini ve tecrübelerini düşünecekler… Belki kaslı vücuda sahip erkekler o vücutlarını düşünecekler, belki Türk kasına sahip olanlar da göbeklerine bakacaklar. Hanımlar kıyafet dolaplarını karıştırıp, makyaj malzemelerinde küçük bir seyahate çıkacaklar. Cevaplar kişiye göre değişebilirdi… ama ben hepsine HAYIR demek istiyorum!

Bize ait olan şey, başka hiçkimseye, hiçbir koşul altında devredemeyeceğimiz birşeydir. İstesek de istemesek de sadece ve sadece bize ait olan şeydir. Bir noktadan düşünmemiz gerekirse organlarımız, annemiz, babamız, çocuklarımız, eşyalarımız… herşeyi başkalarına verebiliriz.

Bize ait olan tek şey ZAMAN’dır. Bizler, bize ait olan ZAMAN’ı kullanarak emeklerimizi paraya, ilişkiye, sosyal sorumluluk projelerinde katkıya dönüştürürüz. Ne istersek ya da ne yapabileceksek ona dönüştürürüz. Fakat işin çok ilginç bir tarafı da var: Bize ait olan ZAMAN da kısıtlı… fakat ne olursa olsun bize ait.

Bunun dışında bize gelen her şey emaneten devraldığımız şeylerdir. Bahsettiğimiz gibi ZAMAN başka şeylere dönüştürülebilir. Kuaföre gidip de bir saç traşı için ayıracağımız ZAMAN, yeni bir saç stiline dönüşür. Özenle bakımına ZAMAN ayırdığımız bitkilerimiz güzel çiçeklere ve ağaçlara dönüşebilir. Eğitimlere gitmek için ayırdığımız her saniye bilgiye dönüşür. Çalışmak için ayırdığımız her saniye paraya dönüşür. Fakat bunların hiçbirini bir şekilde geri dönüştürerek daha fazla ZAMAN elde edemeyiz. ZAMAN herşeye dönüşebilir fakat bildiğimiz hiçbir şeyi eksilen ZAMAN’a dönüştüremeyiz ve böylece ZAMAN limitimizi arttıramayız.

ZAMAN’ı dönüştürdüğümüz herşey ise bize emaneten gelir. ZAMAN’ımız bittiğinde, onu dönüştürdüğümüz hiçbir şey bize kalmayacaktır. Çünkü onları kullanabileceğimiz ZAMAN’ımız kalmamıştır. Elde ettiğimiz herşey bir şekilde başkalarına doğru akmaya başlayacaktır ya da çürüyüp yok olacaktır ki, bu noktada çürüyen her şeyin de başka bir şeylere katkı sağladığı gerçeğini unutmamak gerekir.

Dokunulmazlık: Bir Kültür Karmaşası

Bizim ülkemizdeki politik kültürde dokunulmazlık ancak ve ancak siyasi gücü elinde tutan kişilere ya da çok büyük ekonomik kuvvete sahip kişilere özgüdür. Ama başka bir noktadan baktığımızda, özellikle Hindistan gibi kast sisteminin aktif olarak var olduğu kültürlerde, ”dokunulmaz olanlar” ancak ve ancak büyük günah veya ayıp işlemiş olanlardır. Rahiplik gibi, asilzadelik gibi sosyal seviyelerden düşmüşlerdir. Bu büyük günahları ve ayıpları yüzünden kirlenmişlerdir ve artık hiçbir insanın onlara dokunmaması gereklidir. Dokunanın da kirlenme ihtimali vardır çünkü. Bu kişiler daha sonrasında bizim bildiğimiz anlamıyla ”dilencilere” dönüşürler.

Dilencilere para verin. Daha doğrusu dilencilerle para paylaşın. Bunu kesinlikle yapın! Dilenciler toplumun ve toplumsal algının ”dışlanmış ve aşağılanmış” bireyleri olarak kabul edilir ve o şekilde bir enerjiyi bu dünyada taşır ve demirlerler. Bu demektir ki, bir dilencinin gözlerinin içine bakıp, onu gerçek anlamda görüp, ardından acımadan sadece 1 TL bile vermeniz, sizin kendi ruhsal ve bilinçaltı alanınızdaki ”dışlanmış ve aşağılanmış” bireyleri onurlandırmanızdır ve onları artık görebilmeye başlamanızdır. Daha fazlasını vermek zorunda değilsiniz çünkü inanın, o kişiye aynı gün içerisinde en azından 20 kişi daha minimum 1TL verecektir. Burada bizim yapmamız gereken tek şey dilencinin içinde bulunduğu kaderden dolayı veya seçtiği yaşam biçiminden dolayı daha fazla dışlayıcı davranmamak, hor görücü olmamak ve onun sayesinde kendi ruhsal alanımızdaki tıkanmışlıkları rahatlatmak. Hayatımızın belli noktalarında belki de biz de bu dilenci gibi bir şeyler için ”dileniyor” olabiliriz ve karşımızdaki dilenciye bizimle eşit bir insan olarak merhametli bir şekilde yaklaşabilirsek, bir gün bir şeyler için dilenen kendimize de merhametli şekilde yaklaşabiliriz demektir. Her ne yaparsanız yapın, unutmayın ki yatırımız kendinizedir.

Asla bir dilenciye, yardım kuruluşuna veya bağış kaynağına katkıda bulunurken ”acıma” duygunuzun öne çıkmasına müsade etmeyin. Acıyarak ”Tüh tüh, çok yazık garibime..” demek, bilinçaltında çok daha sinsi bir cümlenin kibar bir şekilde dışarı çıkışıdır: ”Aman neyse iyi ki benim başıma gelmedi de senin başına geldi!” Bir başkasına yaşadığı kaderden ötürü acımak hiçbirimizin haddine değil. Ama bir şekilde çok kuvvetli duygulanımlarınız varsa ve kendinizi bu olayın duygusal yükünden çıkartamıyorsanız, profesyonel yardım almanızı tavsiye edebilirim. Büyük ihtimalle şahit olduğunuz bu sahne, sizin ruhunuzda henüz kapanmamış bir yaranın kabuğunu soyacak ve burnunuzun direklerini sızlatacaktır.

Bağışların minik miktarlarda olması, dolandırılmak gibi kötü bir talih yaşamanızın da önüne geçecektir. Eğer bir kuruma daha çok bağışın akmasını istiyorsanız çevrenizi bu kurumdan haberdar edin. Gerisini onlar halledecektir.

Para kabul etmiyorlarsa, ya da sizin kendi bakış açınızda paranız kabul edilemeyecek kadar küçük bir miktar ise, o parayla yararlı bir şeyler satın alın ve satın aldığınız bu şeyi takdim edin. Bunu yaparken de paranın kabul edilemeyecek kadar küçük bir miktarının hiçbir zaman olmadığı bilgisini hatırlayarak bir ara bu konuda bir çalışma yapmaya özen gösterin ve bakış açılarınızdan kurtulun! Az miktar para da kısıtlı bir bakış açısıdır. Bunun da iyileştirilmesi sizin hayatınızdaki pek çok alanda yardımcı olacaktır.

3 Çember: Sürekli Bir Bilgi Gelişimi

Her ne iş yapıyorsanız, para kazanmak için yaptığınız o iş, iç çemberdir.

Para akışını devam ettirmek için, bu işin dahil olduğu sektöre dair daha büyük bir anlayış geliştirmelisiniz. Bu orta çemberdir.

Bu akışın son basamağı ve dış çemberi ise, Para ve Refah bilincinizdir ve bilginizdir. Kendinize açacağınız tüm olasılıkları bu dış çember ile taçlandırırsınız. Parayı bir yatırım haline getirmek, paranın kendisi ile daha fazla para satın almak bu bilgi ve bilinç ile mümkündür.

Bu nedenle sürekli olarak yeni beceriler ve yeni bilgiler edinmek, bizim para kapımızı açabilecek en büyük kapılar haline dönüşür. Sektörü takip etmek, sektöre dair yenilikleri takip etmek, sürekli faal ve yeniliğe açık olmak, ZAMAN’ı yeniliğe uygun kullanmak hep bizi kazançlı çıkaracaktır.

Para Algısı ve Refah Bilinci ise biraz daha enteresan bir konu. Pek çoğumuz PARA diyince sadece Türk Lirasını düşünebiliyoruz. Henüz para algımızın sınırları sadece bu kadarla sınırlı kalabiliyor. Fakat bu algıyı biraz daha genişletebilmek mümkün elbette. Öncelikle ZAMAN’ı kullanma bilgeliğine ulaşabilen herkes, onu bir şekilde paraya dönüştürebilme bilgeliğine de erişecektir. Bunun dışındaysa dünyanın diğer para birimleriyle tanışmaya başlamak önemlidir. Dolar ile, Euro ile, Sterlin ile, Frank ile, Riyal ile… daha da ötesi Altın ile, Yatırımlar ile, hisse senetleri ile de tanışmaya başlamak önemlidir. Bu dünyada o kadar çok para var ki! Elbette herkes bütün bu para birimleriyle bir şekilde ruhsal kontağa geçip, onları hayatlarına çekebilecek diye birşey yok. Fakat bir adım atmak, globalleşen dünyamızda ve markette bizim de söz hakkına sahip olmamızda güzel bir başlangıç olacaktır.

Yine burada bir uyarı vermek önemli! Bu noktadan sonra kazançlarınızda yabancı banknotlar yer alabileceği gibi, borçlanmalarınızda da yabancı banknotlar yer alabilir. Bu nedenle bu bilinç genişlemesini yaşamaya karar verirseniz iki kere düşünmenizde fayda var. Her büyüme çabasının riskleri ve dibe vuruşları olma ihtimali vardır. Krizleri yönetebilmek her zaman kıymetlidir.

Yeni Strateji: Sosyal Sorumluluk Projeleri

Şimdilerde sürekli büyüme, genişleme ve kazanç halinde olan büyük şirketlerin en önemli stratejilerinden birisi de Sosyal Sorumluluk Projeleri üretmektir. Kazancının belli bir bölümünü bu gibi proje yatırımlarına ayıran şirketler, böyle tanıtımlar sayesinde marka imajlarını güçlendirmekte ve kendi tanıtımlarını çok daha geniş kitlelere ulaştırabilmektedir. Hatta ve hatta şirketler Sosyal Sorumluluk Projesi üretimi için uzmanları kadrolarına dahil ederek bu işte uzmanlaşan kişileri aramaktadırlar.

Fakat herşey bir tarafa, sosyal sorumluluk projelerine dahil olabilmek ve katkı sağlayabilmek için büyük bir şirket sahibi olmanıza ya da orada çalışmanıza gerek yok. SSP’ler (Sosyal Sorumluluk Projeleri), her anlamda kendimizi ayağa kaldırabildikten sonra doğaya ve insana yapmaya çalıştığımız her katkıyı gösterir. Bu yaşamda daha büyük bir rol alarak, daha fazla şeye el atabilmemize yardımcı olur. Böylece YAŞAM’ın çok farklı yönleriyle de karşılaşabiliriz. ZAMAN’ımızı, bir şekilde emeğe dönüştürdükten sonra, bu emeğe ihtiyacı olanlara ulaşabiliriz. Kazandığımız parayla yeni ufuklar açacak projelere çok minik miktarlarda da olsa katkılarda bulunabiliriz.

Ne yazık ki sistemde oldukça büyük bir para ve bereket akışı dengesizliği bulunmakta ve hepimiz bu akıştaki dengesizliğin bir parçası halindeyiz. İnsanlığın tarihi kadar eski bir bozukluk söz konusu ve pekçok kişi elindekinden vazgeçemediği için bu dengesizlik hiçbir şekilde yeniden düzene giremiyor. Bu noktada bizim için küçük ama insanlık için büyük bir adım atmanın vakti gelmiş demektir. Yapabiliyorsanız bu projelerde gönüllü olarak çalışmaya başlayın. Direkt olarak dahil olun. Engelliler, göçmenler, düşkünler, yetimler, yaşlılar… hepsinin size anlatacak hikâyeleri ve sizi büyütecek enerjileri var. Eğer direkt olarak SSP’lere dahil olamıyorsanız, 1 lira da olsa destek çıkmayı unutmayın ve çevrenizde 1 lira verebilecek başka insanlara ulaşarak onları da cesaretlendirin. Herkesin bu yaşamda takip edebileceği bir lidere ihtiyacı vardır. Böylece herkes liderlere dönüşerek, başka insanları kendi peşlerine takabilecektir.

Geniş Bir Yürek: Bir Emanetin Yolculuğu

Melike Akkan Mackowiak hocamız, ki facebook’ta kendisini ”MAM İyileştirici Güçler” olarak bulabilirsiniz, bizlere her türlü çalışmada evini açmış, inanılmaz ev sahibeliği ve yürek açıklığıyla hepimizi tıkabasa doyurmuş, elinin altındaki herşeyi bizlerle paylaşmıştır . YAŞAM , yürek açıklığıyla bu kadar verici olan birini her zaman ödüllerle ve hediyelerle alıcı konumuna yerleştirmesini de bilir. Bereketi bile bereketlensin dileklerimi bir kere de buradan yazmış ve kendisine iletmiş olayım.

Bir gün yine kendisiyle oturmuş muhabbet ederken ona döndüm  ve ”senin bana bir şey vermen gerekiyor” dedim. Bir anda bu ağzımdan çıkan kelimelere ben de şaşırmıştım. Hiç huyum değildir öyle medyum gibi bir anda bir şeyler gevelemek. ”Ev senin. İstediğini alabilirsin Mazlum’cum” dedi yine o kocaman yüreğiyle. ”Hayır” dedim, ”sen kendi ellerinle bana birşey vereceksin.” Melike hocamızın yuvası doğal taşlar, melek bibloları, spiritüel kitaplar ve pek çok manevi anlamda dikkat çekici objeye ev sahipliği yapar. Gitti, dolapların arasında biraz gezindi, gözlerini kapattı… ardından elini taşların arasına atarak, neyi bile çektiğine bakmadan bana bir taş verdi. Daha o anda, taşı elime alır almaz tüylerim diken diken olmuştu. Bana yemyeşil ve bir mandalina boyutunda Florit taşı vermişti. Şaşırdım, gözlerim doldu ve heyecanlandım çünkü bir süredir yeşil floritin ruhsal özelliklerini araştırıyordum ve taşın kendisine çekim yaşıyordum ama henüz bulamamıştım. İşte, Melike hocamızın bana emaneten verdiği o taş, şimdi başka birinde emanet olarak duruyor. Melike hocamızın kendisine de bu buradan bilgiyi ileterek, emaneti bizlere kadar yurt dışından taşıyarak getirdiği için teşekkür ederim. Emanet hakkaniyetli sahibini bulana kadar gerektiği kadar dolaşacaktır. Bizim emaneten taşıyıcısı olduğumuz herşey, biz de teslim etmeye hazırsak asıl sahibine doğru yolculuğuna başlayacaktır.

Bu yazımı doğumumla birlikte tepeme yerleşmiş ve beni gözetleyen, demoklesin kılıcı gibi dürüstlüğü ve hakkaniyeti sağlayan, gerektiğinde beni eşek gibi çalıştırıp, gerektiğinde başkaları vasıtasıyla yola sokan Karmanın ve Zamanın Efendisine (Satürn) ve onun hayatıma soktuğu bilgilere ve bilgelere adıyorum. Para ile ilgili olmaktan ziyade, ZAMAN ile ilgili bir yazı oldu. Fakat ZAMAN herşey ile birebir ilintilidir. Güneş doğup battığında, Ay doğup battığında ve her ikisi arasında geçen zamanlarda, Karmanın ve Zamanın Efendisine selam olsun ve herşeyin tepesinde olan Yüce Yaradan’a şükürler olsun.