Herkesin yazılı medyada taktir ettiği, severek, keyifle yazılarını takip ettiği bir veya birkaç yazar vardır. Sabah uyanırsınız büyük bir merak ve keyifle elinize alırsınız gazetenizi ve ilk olarak o keyif aldığınız yazarla başlarsınız güne. İşte benim de her hafta Perşembe günlerim böyle keyifle başlıyor. Çünkü o gün tüm yazılarını, paylaşımlarını büyük keyifle okuduğum “Çekirge”nin günü.

Zeynep Bölükbaşının Hürriyet Gazetesi, Kelebek ekinde, “Çekirge” adlı köşesi ile hayattan güzel renkler ve Kişisel Gelişim konularını paylaştığı yazıları ile kocaman bir gülümseme ve pozitif bir ruh hali ile merhaba diyorum güne. Bu kadar kaotik medyaya rağmen uzun bir süredir rating, okunma oranı derdine, telaşına ve yarışına girmeden güzel çizgisini koruyarakpaylaşmaya devam ediyor bizlerle huzuru, sevgiyi, farkındalığı, insanın kendini keşif macerasını sevgili Zeynep Bölükbaşı.

Kişisel Gelişim konuları üzerine bir çay saati yaptık kendisi ile. Buyrun siz de katılmak ister misiniz? Aman uyarayım çaya şekere hiç gerek yok zira Zeynep Hanımın yazıları kadar tatlı sohbeti ile çayın tadı damağınızda kalacaktır eminim 🙂

Neslihan: Yazılı medyada Kişisel Gelişim konuları ile ilgilenen, köşesinde yer veren, bu konuda bilgiler paylaşan ender yazarlardansınız. Hani sayalım desek bir elin parmağını bitiremeyiz. Bu konulara genel olarak tepkisi olan, yer yer duvar çeken, yer yer dalga geçen bir medya içinde siz halen inatla Kişisel Gelişim konularını ele almaya, paylaşmaya devam ediyorsunuz, hem de tüm içtenliğinizle. Bu kadar engele rağmen nasıl devam edebiliyor bu inat?

Zeynep Bölükbaşı: Biraz da okuyucuların inadı ile devam ediyor, interaktif bir şey bu. Benim içimden geliyor, ben bu konularda yazmak istiyorum. Bana ne yazmak istersin dediklerinde moda yazmak isterim, güzellik yazmak isterim demedim. Zaten onu yazan pek çok arkadaşımız var, gayet de başarılılar. Ben kendimden yola çıktım vebu konularla ilgilendiğim bir dönemdi. Kişisel Gelişim konularını insanların da artık hayatlarına, sohbetlerine kattığını, daha yakında ilgikendiğini gözlemledim. Yapabileceğimi düşündüm, zamanı gelmişti.

N: Peki medyanın Kişisel Gelişim konularına bu giden gelen tutumu neden acaba? Yer yer bu konularla dalga geçerken, bazen de mesela son günlerde”Secret-Sır” kitabına gösterdiği garip, fazlası ile yakın ilgi gösterebiliyor.

Z.B: “Secret-Sır” örneğini ele alırsak haber değeri olduğundan bu derece ilgi gördü. Olaya haber olarak yaklaşmak başka bir şey, bunu bir hayat tarzı olarak yaşamak, olaylara böyle bakmak başka birşey. Kimseyi suçlamamak lazım aslında. İnsanların işleri ile hayatları aslında biraz daha farklı. Gazeteci gözü ile baktığımızda Kişisel Gelişim konuları birer haberdir aslında. Diğer haberler gibi bakar, değerlendirir ve yazarsınız. Ama benim köşem için bu geçerli değil. Ben bunu bir hayat tarzı olarak algıladığım için, asla bir haber olarak görmedim, bunu büyüteyim daha göz boyayım diyebakmadım. Ancak medyada genel olarak haber olarak bakıldığı için yaklaşımlar da o yönde gel gitlerle oluyor. Yani kimse derin olarak içine girmiyor, anlamaya çalışmıyor. Aynı siyasi haberler gibi, haberi yapanın siyasetçi olması gerekmediği gibi. Ama tabii ki bu konuda biraz bilgisi olması gerekir. Tamamen bilgisiz ellerde yazılırsa o zaman zaman örneklerini gördüğümüz spekulasyonlar ortaya çıkar. İsmi üstünde kişisel konular bu konular, bir de üzerine bilgisiz kişiler yazdığında o zaman yoga din midir, değil midir bunu tartışmalar çıkıyor ortaya.

N: Bilgisiz kişilerin konuları irdelemesi yanında diğer gözüme çarpan problem, medyada zaman zaman bazı görüşler moda haline getirilmeye çalışılıyor ki son günlerde Kişisel Gelişim konularında bunu çok görmekteyiz. İşin özü, gerçeğinden tamamen kopuk sadece bu magazinsel modaya uymak için insanlar ilgi duymaya başlıyor konulara. Ve bu modadan büyük beklentilerle bir kitap okuyup, bir seminere giderek herşeyin sihirli bir değnek değmiş gibi farklılaşacağına, tüm hayatlarının değişeceğine inanıyorlar. Ve sonuç hüsran! Tıpkı kendini, vücut yapısını bilmeyen pek çok insanın sırf moda diye kendine uygun olmayan kıyafetlerle ortada dolaşması gibi hüsran!! Ve maalesef her moda nasıl dönemsel ise, belli bir zaman sonra geçmeye mahkumsa, aslında insanın özü, kendisi ve temel yapısını anlatan, insan varoldukça onunla varolacak, farkındalığını arttıracak, kendini tanımaya ve geliştirmeye yönelterek daha huzurlu, mutlu, başarılı birer birey olmalarına pusula olacakbu konular da bir balon gibi sönecek!!

Z.B: Evet, kesinlikle katılıyorum. Aslında baktığınızda insanlığın geldiği son durum gerçekten içler acısı; sürekli tüketim içinde, maddiyat içinde, korkunç yoğun hayatlar içinde yaşamaya, varolmaya çalışıyorlar. Baktığınızda insan son hali ile doğasına karşı gelerek yaşamaya çalışıyor. İnsanın biraz daha yavaşlaması, doğa ile uyumlu bir hıza gelmesi lazım ki denge içinde yaşayalım. Bu gereksiz hızın yarattığı olumsuzlukları hayatlarımızın her aşamasında görüyoruz.

N: “Hız felaket getirir” diye boşuna dememişler. Bu hızdan dolayı sürekli arayış içinde, kaybolmuş, mutsuz, huzursuz, geçimsiz ve doyumsuz insanlar dolaşmaya başlıyor etrafta.

Z.B: Maalesef çağımızın getirdiği bu hız beraberinde felaket ve cahillik de getiriyor. İnsanlar bir kitap okusun, bir seminere gitsin tüm mutsuzluklarından, sıkıntılarından kurtulsun diye bekliyor. Sonuç alamayınca da hemen kitabı, semineri suçlamaya geçiyor. Kendine dönüp bakmayı düşünmüyor. Aynayı kendine tutmayı akıl edemiyor maalesef.

N: Tabii bir de şu açıdan da bakmak lazım. Malum Kişisel Gelişim konuları moda olmaya başladığından beri maalesef sadece ticari amaçlı, insanları sömürmek amaçlı, hiç bir emek vermeden almayı bekleyen pek çok eğitmen de türedi. Nasıl bir kitap okuyup hayatını değişmesini bekleyen insanlar varsa bunun yanında 2 kitap okuyup, 2 seminere gidip bir de kendine “Guru, Hoca, Eğitmen…” ünvanını takıp, iki güzel lafla insanları etkileyip eğitim vermeye başlayan kimseler de var. Konuştuklarından ayrı hayatına baktığınızda gözünü para bürümüş, içi boş, egosu yüksek, eline aldığı şeyi ezberleyip, ona buna güzel eklerle anlatan ki ben bunlara “copy-paste tipler” diyorum, bu tipler doğal olarak Kişisel Gelişim konularının da imajını zedeliyor. Eh, bu tiplerin ağına düşen de ister istemez bir süre sonra isyan etmeye, gerçek gelişiminden kopmaya başlıyor.

Z.B: Evet bu örnekler de var maalesef etrafımızda. Ben bu nedenle çok fazla konuşmamaya çalışıyorum. Kendimi geliştirmek vemerakımı gidermek için seminerlere gidiyorum,kitaplar okuyorum. Ve özellikle katıldığım seminer ve toplantılarda gördüğüm insanlar gerçekten çaresiz durumda,beklentileri çok yüksek ve açlığı suistimal edenler de var. Bunları da görmek lazım. Ben konuşmak istemiyorum derken, ben bu işi konuşmak, satmak, pazarlamak için yapmak istemiyorum. Ben gerçekten çok samimi bir iş yapmaya çalışıyorum. Ve bence beni okuyanlara bu samimiyetim geçiyor, bunu hissedebiliyorum. Omlar da beni anlıyor. Ben açıkçası hayret ediyorum hangi cesaretleinsanlar 2 kitap okuyup, yurtdışına seminere gidip, gelip insanların hayalleri ile oynayabiliyorlar. Hakikaten bu büyük cesaret, büyük sorumsuzluk bana kalırsa! Ama tabii bunu genele yaymamak lazım. Olayın sadece kötü tarafını göstermemekte fayda var. Her iki tarafını da bilmek ve görmek lazım. Çünkü hayat zaten denge üzerine kurulu. Herşeyde olduğu gibi iyi tarafı olduğu gibi kötü tarafı da olacaktır. Dengeyi yakayalabilmek çok önemli.

N: Kısacası okuyucularımıza “taklitlerinden sakınınız” diyoruz. Peki, bir de Kişisel Gelişim ve spiritüel konularının ücretli olmasına dair eleştiriler yapılıyor. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?

Z.B: Daha önce bir röportajımda söylemiştim, tabii ki yoga hocaları, reiki, NLP hocaları olacak ve tabii ki onlar verdikleri eğitimden para kazanacak. İngilizce öğretmeni ders verirken para kazanmıyor mu? Resim hocası kazanmıyor mu? Yoga Hocası, Reiki, NLP eğitmenleri hepsi eğitim almış insanlar ve aldıkları bu eğitimleri başkalarına aktarıyorlar. Bunun tabii ki bir karşılığı olacak.

N: En azından bir zaman, emek ve eğitimleri alabilmek için onlar da bir para harcıyorlar ve iyi niyetle bu paylaşımı yapıyorlar. Sonuçta bu eğitimlere katıldığınızda verdiğiniz ücret emeğe ve zamana verilen ücret.

Z.B: Kesinlikle bu çok önemli, bunun altını özellikle çizmek istiyorum çünkü sanki “amme” hizmeti olarak yapılması gerekiyormuş gibi düşünüyor insanlar. Bana da bu konuda bazen yorumlar geliyor “ama yoga dersinden para alıyor” gibi. Ben de “tabii ki alacak neden almasın, vaktini veriyor, bir emek harcıyor, seninle ilgileniyor, neden almasın” diyorum. Resim hocası alıyor, yoga hocası almasın. Ingilizce hocası alıyor, yoga hocası almasın. Fitness hocası alıyor, yoga hocası almasın. Böyle bir mantığa karşıyım ben. Bunun bir bedeli olmalı ama tabii ki makul ve mantıklı seviyede ve doğru ellerde. Kimdir bu doğru eller? Bundan 5 sene önce olsaydı “ayy nereden bulacaksın düzgün, konusuna hakim biri” diyebilirdiniz ama artık bilgi de, bilgi paylaşım kaynakları da çoğaldı. Pek çok kaynaktan bilgi edinebileceğiniz, haberleri yapılan çok düzgün hocalar var. Bunlara ulaşmak zor değil. Bir de bana kalırsa insanların kaybettikleri iç seslerini duymaları çok önemli. Diyelim bir derse gittin, o ortamı, hocayı sevdin mi sevmedin mi? Sevmediysen çık git, o senin için doğru hoca değildir. İç sesine kulak ver, onu dinlemeyi bilmek lazım.

N: Ücretleme konusunda eleştiri yapanlara ben soruyorum: “Bu konuda kitap da okuyorsun değil mi?” Cevapları “Evet” oluyor. “Peki kitaba neden para veriyorsun? Evet verdiğin ücretin bir kısmı baskı masraflarına gidiyor ama bir kısmı ki büyük kısmı yazara gidiyor. Ne farkı var? Neden seminere giderken söyleniyorsun da, kitap alırken bayıla bayıla ödüyorsun parayı?” İnsanlar kitap alırken emeğe ödeme yaptıklarını kabul ediyor da, kitapla aynı konuda seminere giderken isyan ediyorlar, anlamış değilim!

Z.B: Sanırım bizim ülkemizde bilgi, fikir çok da kıymetli bir şey değil herhalde. Yani üzerine para ödenecek bir şey değil. Fikir de, bilgi de herkeste o kadar çok var ki!! Bu mantıkla yaklaşıldığı için bence böyle bir bakış açısı var. Bu tamamen benim görüşüm, karşı çıkan olabilir tabii kiama bence doğru bilgiye, fikre, emeğe biraz daha fazla saygı göstersek, destek versek alan da veren de daha memnun olacak. Ayrıca baktığınızdadersler çok da pahalı değil. Çok düzgün hocalardan, düzgün merkezlerde her bütçeye uyan alternatifler var. Bazı merkezler Türkiye’de konuya hakim çok fazla hoca olmadığından bazen yurtdışından hoca getiriyor. Gelen hocanın getirilmesi, konaklaması, v.s den dolayı bu dersler diğerlerinden biraz daha pahalı olabiliyor.

N: Hatta bazen gönülden gelerek hiç para almadan paylaşım yapan eğitmenler de duyuyor, görüyoruz. Bu onların kişisel tercihi. Belki maddi imkanları geniş, ihtiyacı yok veya hayat felsefesi bunun üzerine kurulu, sonuçta onun kişisel tercihi ama bu kişiden dolayı herkes eğitimleri ücretsiz vermeli demek çok yalnış olur.

Z.B: Ha bir de şu var. Bazen de diyorsun ki şu merkezde şu eğitim ücretsiz olarak veriliyor. Bu sefer de insanlar “hımmm acaba neden ücretsiz, burasınereye hizmet ediyor, altında yatan birşey mi var” filan gibi yorumlamaya başlıyorlar. Bunun sonu yok ki, paranoya gibi birşey.

N: Herşeyin altında birşey, bir art niyet arayarak insanlar zaman kaybediyor. Önünde duran hazineyi açmak yerine, pas geçip neden bu hazine tahta kutuda, neden metal değil, rengi neden sarı gibi gereksiz şeylere takılıyorlar. Gazali’ninbir sözü var çok hoşuma gider “Cevizin kabuğunu kırıp, özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk sanır” diye. Kişisel Gelişim ve Sipiritüel konularda en çok yapılan hataları bu söz ile şöyle özetleyebiliriz sanırım; Birileri keyifle cevizin içinin tadını çıkarırken , bazıları ya kabukla oyalanıyorlar ya da yanlış düşünce veya yönlendirme ile kabuğu dişleri ile kırmak istediğinden dişlerini kaybediyorlar!

Z.B: Çok güzel bir söz ve ben de çok beğenirim. Pek çok yerde seminer ücretli olsa da ücretsiz tanıtım toplantıları oluyor, en azından ona katılarak fikir edinebilirler. İnsanlardaki bu yüzeyselliğe takılma problemi belki de bu batı medeniyetinin getirdiği bir şey. Aslında bizim kendi kültürümüz, tasavvuf çok derin bir kültür. Yüzeysellik yok. Eskide insanlar böyle yaşamıyorlarmış. Keşke bunları fark edebilsek ve modern hayatlarımızın içine bir şekilde harmanlayabilsek. Önemli olan dağlara çıkıp ermiş olmak değil, önemli ve değerli olan burada bu modern ve hızlı hayatın içinde huzuru ve mutluluğu yakalayabilmek. Ve bunu başkalarında, başka yerlerde değil kendi içinde arayıp, yaşayabilmek.

N: Hatta bence ermek bile önemli değil. Sadece huzur ve mutluluğu yakalayabilmek bile büyük bir başarı ve kademe. Ama yapmacık, gösterişsel bir huzur ve mutluluk değil bu bahsettiğim, saf ve asıl olan, her bir hücrende, her bir an yaşayıp, hissedeceğin ve yansıtacağın bir huzur ve mutluluk bu. Eğer bunu başkalarında veya yerlerde ararsanız zaten hep arar konumda olursunuz ve hep kendiniz dışında birşeylere, birilerine bağımlı olursunuz. Halbuki huzur ve mutluluk bağımlı olmak değil tam tersi özgür olmaktır.

Z.B: Bağımlı olmadan iç sesini dinleyebilmek, olumlu olabilmek. Bazen bana çok Polyanna olduğumu söylerler. Hiçbirşeye kötü yönünden bakamıyorum ama bu içimden gelen bir şey, bir zorlama değil. Ne olursa olsun hep güzel bir şey bulabiliyor ve şükredebiliyorum bunun için. Ve sonucunda da ödüllerimi aldığımı düşünüyorum. Bu tabii sadece bana has birşey değil, bu şekilde hayata bakan, yaşayan herkeste aynı şeyleri görüyorum, ödül alıyorlar sonunda.

N: Çekim yasası işliyor diyorsunuz yani. Yani yeni moda adı ile “Secret”!!

Z.B: Şu an herkes “Secret-Sır” tan bahsediyor. Ben de yazılarımda bahsettim. Aslında bence “Secret-Sır”rın en büyük Sırrı içinde Sır olmayışı. Anneannem bana öğretti; “iste kızım, Allah sana verir”

N: Daha Secret, Çekim Yasası filan icat olmamışken anneannenizin söylediği öğüde benzer ne çok söz, öğüt var aslında kültürümüzde, geleneklerimizde. “Ne ekersen onu biçersin”, “Bir şeyi 40 kere söylersen, gerçekleşir” … gibi. Secret, Çekim Yasasından farkı ise bu sözler, öğütler, iyi bir satış, pazarlama stratejisi ile hikayeleştirilmedi, kitaplaştırılmadı, pazarlanmadı!!

Z.B: Evet, yoksa hiçbir farkları yok.

N: İşte “Secret-Sır” gibi kitaplarda medyanın ağzını sulandırıyor, bilmem kaç milyon satmış. Daha önce konuştuğumuz gibi haber olarak bakıyorlar. Bu kadar ilgi, alaka ile sonraki adımda ise bazı sit-com’larda, filmlerde komedi unsuru olarak kullanılıyor. Bu da imajı zaten zedelenmiş Kişisel Gelişim konularına sanki bir darbe daha vuruyor. Ne dersiniz?

Z.B: Ben açıkçası çok fazla darbe yediğini düşünmüyorum. Kaldı ki konu edilmesi, espri unsuru olarak kullanılması dikkat ediliyor demektir, ben bunu kötü bulmuyorum. En azından bu yolla insanlar birşeyler öğreniyorlar. Hiç bilmeyen en azından ismini duyuyor, kelimenin varlığını öğreniyor. Ancak dergilerle ilgili olarak, gazetelerden farklı olarak daha uzun süre evlerimizde kalan, daha eğitici yayınlar bence. Bir dergici olarak şunu söyleyebilirim; dergilerdeki yaklaşım negatif yönde değil, hatta benim gibi bu konularla ilgilenen o kadar çok dergi çalışanı var ki. Neticede dergilerdeki haberler hayatın yansıması. Dolayısıyla bilen, yaşayan insanlardan bu konular dergilerde yansıtılıyor. BugünNewsweek’ten, Vogue’a kadar pek çok derginin içinde bu konulara ayrılmış Holistik bir bölüm mevcut. Yogasından, organik beslenmeye kadar herşeye yer veriliyor.Ve bu bence çok önemli ve pozitif bir gösterge bu konulara verilen değer açısından. Ancak Türkiye’de özellikle gazeteler baktığınızda onlar bu konuları bir süre daha haber olarak ele almaya devam edecekler, fazla içine girmeyeceklerdir diye düşünüyorum.

N: Aslında zaman zaman büyük medya gruplarında, çok değerli köşe yazarları bazen yazılarında bu konulara yer verebiliyorlar. Bir gün geliyor sevginin gücünü yazıyor, içimizde yatan sevgi kaynağını, hazinesini, sevginin sihirli değneğini anlatıyor, yeri geliyor azmin zaferine, içinde yatan güç ve kendine inanma konularına değiniyorlar. Ama 2 gün sonra bakıyorsun bu konuda doğru dürüst çalışmalar yapan birilerini ele almış, yerden yere vurmuş ya da yazı konusunda bu konuları Ti’ye almış olabiliyorlar.

Z.B: Bence o insanların biraz kafası karşık herhalde, onlara birşey söyleyemem. Ama şunu da unutmamak lazım ki yazılar kişilerin bir şekilde kendi yansımasıdır, ben buna inanıyorum. Bence bu kadar medya üzerine düşünmemek lazım. Çünkü insanlar çok akıllı ve ne isterse, kendi için ne gerekirse onu yapıyor ve bu hareketi ile zaten medyayı yönlendiriyor. Zaten medyanın görevi budur. İnsanlar ne yapıyorsa onu takip etmek, onu haber yapmak. Konuştuğumuz konu Kişisel Gelişim, son derece öznel bir şeydir, kimne kadarını almak istiyorsa o kadarını alır ve bunda özgürdür. Dolayısıyla kimsenin yargılama, yönlendirme hakkı yoktur. Eğer benim ihtiyacım varsa, öyle hissediyorsam istediğim kitabı okur, istediğim seminere giderim. Medyada bazen örneklerini gördüğümüz bir takım genellemelerle konuları malzeme yapmayı çok doğru bulmuyorum. Medyanın yapması gereken sadece bilgi vermek olmalıdır. Ancak bu işin uzmanları ile yaptığımız söyleşi ve röportajlarda onlarla bu konuların eleştirisini yapabiliriz.

N: Medyadaki bir başka yanlış görüş ise ki sadece yazılı medya değil tüm medya için söylüyorum bu konuya ilginin, takipçisinin az olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle de bu konuda oluşabilecek projelerde fazla destek vermek istemiyorlar. Mesela ben ve bir arkadaşım bu konuları ele alacağımız bir radyo programı hazırlayıp sunmak istediğimizde radyolarla görüşürken bu sıkıntıyı çok yaşadık. “Bu konulara çok ilgi olduğunu düşünmüyoruz, dinleyici kitlesi az” cevabı ardı ardına geldi. Ve sonunda bizi ve bence varolan kitleyi Kasım 2004-Mayıs 2005 de Açık Radyo, Ocak 2007-Temmuz 2007 arasında ise Radyo Pink anladı ve 4.Boyut adlı programımıza yer verdiler.Siz ne düşünüyorsunuz hem medyadan hem de bu konuları işleyen bir olarak?

Z.B: Ben medyanın bu görüşüne katılmıyorum. Aslında çok büyük bir kitle takip ediyor, hem de büyük bir ilgi ile. Bana sadece İstanbul’dan değil, Türkiye’nin her yerinden mailler geliyor. Yazılarım ilk başladığında merak ediyordum kimler ilgilnecek, okuyacak, kimlere ulaşabiliyorum acaba diye ama gerek mail, gerekse telefon, fax ile bana heryerden o kadar çok ulaşan oldu ki, halen de oluyor, ben bile şaşırdım. Beni sima olarak tanıyan pek yok. Çekingen bir yapım var ve o şekilde tanınmayı istemiyorumve bazı ortamlarda ismimi veya köşemin ismini (Çekirge) söylediğimde o kadar çok tanıyan çıkıyor ki.

N: Siz de varolan potansiyeli farketmişsiniz, ne güzel. Darısı tüm medyanın başına 🙂

Z.B: Doğal yaşamı tercih eden, şehir hayatlarında yaşayan, huzurunu birinci sıraya koyan, kendini tanıma arayışı içinde olan oldukça yüksek bir nüfus olduğunu özellikle belirtmekte fayda var.

N : Benim gözlemlediğim ve kendimde de yaşadığım Kişisel Gelişim ve sipiritüel konularla genelde insanlar hayatlarında yedikleri bir darbe ile sormaya başladığı sorularla tanışıyor. Sizin nasıl oldu tanışmanız ?

Z.B : Çok doğru bir tespit yapmışsınız. Ben de aynı şeyi gözlemledim, gelen darbe ile insan kendini aramaya, hayatı sorgulamaya başlıyor ve farkındalığı artmaya başlıyor, dolayısıyla bu konularla tanışıyor. Benim hızla ilgili bir sorunum oldu. Hiperaktivite sorunum vardı çocukluktan gelen bir şey. Ama yaş ilerledikçe hayatımı zorlaştırmaya başladı. Birşeylerin yanlış olduğunu hissetmeye başladım ve yavaşlamam gerektiğini hissettim. Ama bunu nasıl yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Yeniliklere açık bir yapım var zaman içinde Yoga, Tai-Chi, Meditasyon gibi konular ilgimi çekmeye başladı. Aslında bu konular daha öncede duyduğum konulardı ama birden ihtiyaç ile ilgimi çekmeye başladı.

N : Algıda seçicilik başladı yani.

Z.B : Evet. Bu konuları araştırırken geçen dinginlik, huzur kelimeleri adeta cezbetti beni. Önce Yoga denedim ama nedense çok sevemedim başta. Daha sonra meditasyon yapılan merkezlerdeki seminerlere katılmaya başladım. Daha sonra bir haber yapmak için gittiğim Motus Wellness Center de Tai-Chi hocam Sermet Tezel ile tanıştım. O sırada Tai-Chi dersi vardı ve oradaki o hareketler, dinginlik beni inanılmaz etkiledi ve kendi kendime « benim bunun içinde olmam lazım » dedim. Ve hemen akabinde hocamla konuşup her hafta Büyükada’da ormanın içinde Tai-Chi derslerine katıldım. Bir yandan Tai-Chi öğrenirken, diğer yandan orada doğanın farkına vardım, çok güzel insanlarla tanıştım. Yaklaşık 2 yıl tai-Chi derslerinden sonra Yogayı tekrar denemek istedim ve bu sefer çok hoşuma gitti ve Yogaya devam ettim. Ve gerek Yoga olsun, gerek Tai-Chi ve gerekse katıldığım diğer seminerlerden öğrendiklerim hepsinin bana ayrı ayrı faydaları oldu. Herbiri bir diğerini tamamladı adeta. Hiçbirini diğernden ayıramam ve hepsi benim için çok değerli. Bu bilgilerle, eğitimlerle hayatın hızlı koşuşturmasında kendim için bir şey yapmanın, kendime zaman ayırmanın ne kadar önemli ve keyifli olduğunu gördüm ve bendeki pozitif etkilerini yaşadım.

N : Hazır bu bilgilerle yaşadığınız pozitif etkiyi konuşurken son dönemlerde Kişisel Gelişim konularına özellikle tıp dünyasından gelen bir « afyon » benzetmesi ve eleştirisi oldu. Bu konuları içeren kitapların, seminerlerin kişiye bir yararı olmadığı gibi adeta afyon etkisi yaptığı, yararının geçici olduğunu ve bağımlılık yaptığını ileri sürüyorlar. Tabii bu eleştirileri yapan sevgili tıp camiası kendi keşfi ve %100 kabul ettiği « Plasebo Etkisini » de bir şekilde inkar da etmiş oluyor, farkında değiller herhalde !! (Plasebo etkisi : İlaç olmadığı halde hastalara hastalıklarını iyileştirecek eni bir ilaç olarak tanıtılarak verilen boş haplar, hasta üzerinde %70’e varan ölçüde iyileşme etkisi yaratması. Yani kısaca inancın iyileşmede etkisi) Kişisel gelişim konularının hangi tarzı, metodu olursa olsun tümünün ortak paydası kendine inançtır. Kişisel gelişim konularına bu enteresan eleştirinin, insanların bu konulara ilgisinin artttığı ve özellikle Psikoloji alanındaki sevgili doktorların muayene kuyruklarının azalması akabinde gelmesi ise çok ilginçtir !! Siz ne diyorsunuz bu konuya ?

Z.B : Ben şahsen bu eleştiriye katılmıyorum. Ne yani antidepresanlara mı bağımlı olalım o zaman. Zaten bağımlılık çok kötü bir şey. Niye bağımlı olalım ki. Bu kadar zayıf mıyız ki birşeylere bağımlı olmak zorundayız. İlaca değil de Reiki’ye mi bağımlı olmuşuz ? Ha bu eleştiri bazen örneklerini gördüğümüz, gerçeklerden uzaklaşarak bir hayat süren, Kişisel Gelişim konularının ne olduğunu anlamadan, cahilce tamamen bir ilüzyon, hayal alemi içinde yaşayanlar içinse haklı olabilirler bu zaten bir hastalıktır ve evet tedavisi gerekir. Ama bizim burada konuştuğumuz ve olması gereken normal bir yaşantı içinde mutlu, huzurlu olabilmek. Hayatın tüm hızına rağmen dengede kalabilmek.

N : Zaten herşeyi dengesinde yaşadığınızda hiçbir şey sizi ne hasta eder, ne de bağımlı.

Z.B : Türkiye’de şu anda bu konular yasal değil, belkide sorun oradan kaynaklanıyor. Bildiğim kadarı ile şu an Türkiye’de tamamlayıcı tıp alanında sadece akupunktur kabul edilmiştir. Herşeyin zamanı gelmesi gerektiğine inanıyorum, akupunktur dışında diğer konuların da kabul göreceği zaman gelecektir. Hayatta inandığım tek bir şey varsa o da Holistik yaklaşımdır. Herşeye 2 yönüyle de bakabilmek. Tek bir yönden bakış veya doğru olmaması. Yani ne sadece doğu tıbbı ne de sadece batı tıbbı. Bu ikisinin beraber çalışması. Bence bu anlamda Mehmet Öz gerçekten çok değerli yaklaşımlar ve çalışmalar yapıyor.

N : Bahsettiğiniz Holistik görüş olmadığı sürece sanırım bu haksız ve tek taraflı eleştiriler devam edecektir.

Z.B : Tek yönlü bakış açısının kimseye faydası olacağını zannetmiyorum. Ve eminim bu eleştirileri yapan kişiler bir gün kendi başlarına geldiğinde ve Batı Tıbbının çaresiz kaldığı noktada onlar da kendi tabirler ile « afyon » etkisine başvuracaklardır. Bu konuları çok tuhaf şeylermiş gibi karşılanmasını anlamıyorum. Dünyayı sadece gördüğün kadarı ile algılamak, herşeyi bir tesadüf olarak algılamak mümkün müdür ? Her gün tesadüfen güneş doğuyor ve batıyor. Tesadüfen mevsimler oluşuyor, hayvanlar alemi kendi içinde yaşıyor. Yani herşey bu kadar tesadüf olabilir mi ? Mümkün değil. Hayatta hiçbir şey tesadüf değil.

N : İşleyen muhteşem bir sistem var ve biz kabul etsekde etmesekde bu sistem tıkır tıkır, olması gerektiği gibi işliyor. Ya sistemin akışına uygun kürek çeker, rahat edersin ya da terse kürek çekerek telef olur gidersin!! Akışı yakalayabilmen için de biraz evvel dediğiniz gibi Holistik bir bakış açısına ve herşeye açık olman lazım.

Z.B: Bu farkındalığı yaratbilmek için ise 5 duyumuzu açık yaşamakta çok fayda var.

N : 6. duyu gönül gözümüzle birlikte.

Z.B: Kesinlikle, evet. Ve bu şekilde yaşamaktan kimseye zarar gelmez.

N : Medyanın fazla farkında olmadığı bu konularla ilgilenen nüfusun bir parçası olarak okuyucularınızla paylaştığınız bilgileri hayatınıza geçirebiliyor musunuz ?

Z.B : Genel olarak uzun süreli hiçbir seminer veya workshopa katılamıyorum. İşim gereği zaman problemim var, düzenli bir hayatım yok. Ancak ne olursa olsun hayatıma sürekli dahil ettiğim bazı uygulamalar var. Mesela bence güne başlangıç çok önemli. Güne her zaman nefes ve bir takım hareketlerim vardır, onları yaparak ve pozitif bir düşünce ile başlarım ki sonraki getireceği ne varsa onu daha pozitif karşılayabilmek için.

Zamanım yettiğince, imkanlarım doğrultusunda kendimi geliştirmeye, seminerlere katılmaya, kitaplar okumaya, yabancı kaynakları takip etmeye çalışıyorum. Ve bu ömrümün sonuna kadar da böyle devam edecektir.

N : Köşenizin ismi« Çekirge » , nereden geldi ?

Z.B: Çekirge eşimin bulduğu bir isim. Beraber düşünmüştük. Beni tanıdığı, ne yapmak istediğimi bildiği için Çekirge’yi önerdi. Sade, tamamen beni anlatan bir isim seçti. Çünkü hayata böyle bakıyorum. Gözümü kapayacağım ana kadar ben bir öğrenciyim. Hiç bir zaman ben oldum diyemem.

N: Bence hiç kimsenin dememesi lazım. Şu sonsuz ve sınırsız yaradılışta kısacık hayatlarımızla neyi anlıyor, çözüyor ve olabiliyoruz ki. Olan tek şey sürekli gelişim ve fark etme, özümseme olabilir bence.

Z.B: Çok doğru. İşte gelişmek öyle bir şey. Değişmek çok kolay ama gelişmek o kadar kolay değil. Değişimin de hangi yönde olduğu da çok önemli ve benim de çok önemsediğim bir şey. Biraz evvel dediğim gibi sürekli öğreniyorum. Bu nedenle Çekirgebeni ve hayat felsefemi yansıtan bir isim oldu.

N : Peki, bayağı bir dedikodu yaptık, çekiştirdik. Biraz da bu tatlı, keyifli sohbetimizi başkaları ile paylaşmamıza vesile olacak olan derKi’ye gelelim. derKi’yi takip ediyor musunuz?

Z.B: Kurulduğu günden beri takip ediyorum. Çok faydalı, keyifli bir site. Şu an yaşayan bir hale geldi sanki ilk çıkış haline göre.

N : Evet zaten sloganımız da değişti. derKi « yaşayan insanların buluşma merkezi » oldu.

Z.B : Çok beğendim yeni sloganınızı, kim bulduysa tebrik ederim gerçekten çok uymuş. Yaşayan ve yaşadığını fark eden insanların buluşma merkezi olarak görüyorum derKi’yi. Hatta herkese açılış sayfası yapmalarını öneriyorum. Böylece güne derKi ile daha keyifle başlasınlar diyorum. Ve emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

N : Çok teşekkür ederiz bu güzel yorumlarınız ve öneriniz için. Tüm bu sohbetimize başka eklemek istediğiniz bir şey var mı ?

Z.B : Evet, bir önerim daha var. Herkese sizin internet radyonuz (www.newagenesli.com, NEW AGE RHYTHMS) aracılıyla New Age müzik dinlemelerini tavsiye ediyorum. Özellikle çalışırken tavsiye ediyorum, hem ruhunuzu besler, hem de çok güzel konsantrasyon sağlarsınız. Radyonuzu takip eden pek çok tanıdığım var ve sürekli çevrelerine tavsiye ediyorlar. Malum hayat hızlı ve iş yaparken konsantre olmak, huzurlu çalışabilmek çok zor.

N: Çok teşekkürler, çok memnun oldum beğeninizi paylaştığınız için.

Z.B: Müziğinden, sporuna, düşünce tarzından, nefesine kadar bir hayat tarzı bu konuştuklarımız. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, bize uzaylı gibi bakılmasın lütfen. Böyle konuştuğumda zannedilmesin ki ben hiç mi üzülmüyorum, hiç mi sıkıntı yaşamıyorum, ağlamıyorum. Tabii ki herkes gibi yaşıyorum, ben de mücadele veriyorum. Ama ben herşeyi bu dünyaya ait görüyorum. Eğer mutsuzluk yaşıyorsam bunun peşinden mutluluk geleceğine inanarak yaşıyorum. Ve bu çok güzel bir duygu. Hangi ruh durumu içinde bulunursanız bulunun, bir sonraki adım hep farklı olacaktır. Onun için hep umut dolu olmakta fayda var. Ve bunu destekleyecek şekilde beslenin, müzik dinleyin, yaşayın. Bu bir bakış açısı, bir hayat tarzı. Bunu yakalayanlar mutlu olacaktır eğer amaçları bu ise hayatta.

N : Herşeyi çok güzel özetleyen bir paylaşım oldu bu son söyledikleriniz. Çok teşekkür ederim, yüreğinize, ağzınıza ve zamanınıza sağlık. Umuyorum çok kimseye ulaşır bu tatlı, içten ve paylaşım dolu sohbet ve umuyorum yine biraraya gelerek artık eleştirileri değil, tüm insanlıkta gelişen farkındalığı, mutluluk ve huzuru konuşma fırsatımız olur.

Neslihan Yavuzer Behmuaras