Kendimden nefret ediyorum. Evet, yanlış duymadınız, kendimden nefret ediyorum ve hatta aynada kendimi görmeye bile tahammül edemiyorum. Sokaklarda yürürken, karşı kaldırımdan, aralarına girmek istediğim insanlar geliyor, ama ben kendimden utandığım için kaldırım değiştiriyorum. Sevgi mi, aşk mı… Onlar da ne? Benim bunlara hiçbir zaman hakkım olmadı ki…

 

 

Kendimden nefret etmeye başlamam, ergenliğe girmemle farkındalık kazandı, yanlış hatırlamıyorsam. İlkokuldayken sınıfın en şişmanıydım ve garip biçimde, en “iri” olmak, o zamanlar hoşuma giderdi. Daha sonra ortaokula geldiğimde, bu kilolar bende öyle büyük bir kompleks yaratmıştı ki, yazının girişinde saydığım cümleler hayatımda var olmaya başlamıştı. Şişman bir insansanız, çevrenizden sürekli öğütler alırsınız: “Bu kiloları ver, tığ gibi delikanlı ol, yoksa kızlar seni beğenmez”, “Beş kilo daha verirsen fıstık gibi olursun” gibi… Toplumun ilgisi hep üzerinizdedir, hele bir de gözlük takıyorsanız: “N’aber lan gözlük?”; “Senin o göbeğine koyarım”; “Şişkooo, şişkooo” vs. vs. Siz, onların gözünde, filmlerde hep aşağılanan, ama çok da üzerine gidilmemesi için sempatik gösterilen tiplerdensindir. Eh, büyüme çağında bu kadar olumsuz mesajı üst üste alınca, doğal olarak bende, “kendimden utanma” tepkisi doğmuştu. Ama açıkçası, kendimden nefret edişimdeki tek nedeni fiziksel görünüşe bağlamak eksik olur. Çünkü, zaman içinde kilolardan kurtulup fiziğimi düzelttikten sonra bile, içimde bu kendini sevmeyiş devam etti. Kendimi, yıllar ve yıllar boyunca sevilmeye değer bulmadım; hatta, harika kız arkadaşlarım varken bile… Onların beni sevebileceğine inanmıyordum hiç ve söyledikleri “Seni seviyorum”lar, içimdeki taştan duvara çarpıp geri dönüyordu. Aslında birkaç kere, bu duvarı zayıflatma çabalarım içinde bazılarına inanmayı denedim ve kendimi açtım. Fakat, insan kendisini sevmeyince, bir başkasının onu sevmesine muhtaç hissetmeye başlıyor kendini. Ne büyük paradoks değil mi? Sevilmeye ihtiyaç duyuyorsunuz, ama sevilebileceğinize inanmıyorsunuz. Sevilmek için binbir takla atıp, birilerinin sizi sevdiğini duymak istiyorsunuz, ama onlar size bunu söylediğinde ya inanmıyorsunuz, ya da ona bağımlı hale gelmeye başlıyorsunuz. Onun size “Seni seviyorum” demesi, resmen uyuşturucu gibi geliyor ve sürekli almak ve ilerde de alacağınızı garantilemek istiyorsunuz. Bu yüzden, “Sonsuza kadar benimle ol!” sözünü isteyip, terk edileceğim korkusuyla tir tir titriyorsunuz. Bu arada, o surların içindeki “sen” öyle bir hapsoluyor ki, günden güne rengi solmaya başlıyor. Aynaya hiç bakmıyor, çünkü gözü devamlı olarak surların dışındakinde. Baksa bile, kendini inandırdığı gibi “yetersiz, eksik” görüyor. Hepimizin içinde var olan sevme gücü sayesinde, başkalarını da seviyor o “sen”, ama bir türlü kendini sevemiyor. Daha sonra, karşına “kendini sevmek” tarzında kitaplar ve yazılar çıkıyor. Orada, benim pek inanmadığım çeşitli reçetelerle karşılaşıyorsunuz: “Bugün aynanın karşısına geçin, on kez kendinize gülümseyin, ben şöyleyim, böyleyim diye tekrarlayın”; “Yolda yürürken çiçekleri koklayın, mutlu olmak için amuda kalkın…”; “İçinize dönün ve kendinize telkinde bulunun…” vs. Yöntemler say say bitmiyor. Ben, kişisel olarak hayatımda hiç bu tarz teknikler uyguladığımı hatırlamıyorum, çünkü tembelim. Ayrıca, bunlar bana yapay ve havada geliyor. Ne demek lan “İçinize dönün”??? Ben sekiz senedir spiritüel bilgilerin içindeyim, bir türlü bunun nasıl “becerildiğini” anlamadım. Daha doğrusu, bunu doğal süreç içinde, tabii ki her zaman yapabiliyorum, ama püf noktası bu işte: Doğal akış içinde. Hiçbir zaman, bu akşam saat 11’de içime dönecem diye bir şey yapamadım. Denesem bile beceremedim, hatta ben, hayatımda meditasyon yaptığımı bile hatırlamıyorum. Bu teknikler faydasızdır demek değil bu, bunu böyle yaşamam, sadece kendi doğal yapım sonucu.

Kendimi sevgiye layık bulmadığımdan bahsetmiştim. Bunu yaşamamın tek nedeni fiziksel değildi elbette, çocuklukta yaşadığım bazı olaylar, benim “güzellikler”e inancımı kaybettirmişti. Sekiz yaşına kadar kreşte büyümüştüm ve hiç de hoş olmayan olaylar yaşamıştım. Öğretmenler bize tekme sille girerlerdi ve ben ağlarken, gözümün önünde hep çiçeklerden, böceklerden, güzel resimlerden oluşan döşemeler, perdeler vs. vardı. Ben bunlara bakıp, bir yandan da ağlarken, “Bunlar güzel görünüyor, ama aslında acı veriyor” tepkisini geliştirmişim ve hayattan zevk alma duyumu köreltmişim. Bunları nasıl biliyorsun ve çocukluğunda oluşan bu yargıyı nasıl yok edebilirsin ki derseniz; orada, dışarıdan profesyonel yardım teknikleri devreye giriyor. Her ne kadar psikoloji ve psikiyatri bilimi çok ilerlemişse de ben tedaviyi pek bilinmeyen bir yöntemde bulmuştum: Reiki ile Bilinçaltı Tedavisi, ki bu tekniği de bir önceki bölümde anlattım. Bu tedavide yaşadıklarımı, ayrıntılı olarak bir sonraki bölümde anlatacağım, ama kısaca özetlersem: Tedavi eden kişi, elli dakikalık seanslar süresince, başınıza Reiki veriyor. Ama olay Reiki vermede değil; Reikiyi verirken, sizin bilinçaltıaltınıza, hatta geçmiş yaşamlarınıza kadar gidiyor ve oralarda sizi engelleyen barikatları görüyor. Onları birlikte yok etmeniz için, çeşitli yönlendirmeler yapıyor ve size olumlu telkinlerde bulunup tedaviyi bitiriyor. Tabii, bunların olduğunu siz tedavi sırasında bilmiyorsunuz, sonradan anlatılmıştı bana, neler yapıldığı. Sevgili Bilge, tedavi masasındaki başıma ellerini koymuş ve benim, elli dakikalık bu süreç içinde duyduğum tek ses, onun nefes alışverişleri olmuştu. Bilincim açıktı ve istediğim zaman soru sorabiliyordum. Tedavi bittiğinde ise Bilge neler gördüğünü anlatıyordu bana. Gördüklerini bana anlattıkça dumura uğradım ve çoğu kez de kitlendim ve ağladım. Bana, her zaman orada olan ve aslında hiç görmek istemediğim şeyleri göstermişti. Evet, ilk duyduğunuzda sizi sarsabiliyordu bunlar, ama ömür boyu bu engelleri taşımaktansa, kısa süreli bir sarsılmayı tercih ederim ki, evrende çok temel bir kural var: Sorunla yüzleşmeden, o kaybolmuyor; çünkü, sizin onu kabullenmenizi istiyor. Kabullenmedikçe engelleniyor ve akamıyor, akamadıkça da birikip gerilim yaratıyor, hatta kararıyor. Böylece, negatif algılanan enerji çıkıyor. Siz ona dönüp baktığınız anda, yüzünüzdeki ışık onu aydınlatıyor ve o “BİR”liğe kavuşuyor.

Bilge’nin yaptığı tedavi, “kendimi sevme” yolunda evrenin bana verdiği bir armağan olmuştu: Siz kendinizi sevmek isteyin, yeter. Bunu sağlama sürecinde, evren size yardımcı olacak yöntemleri nasılsa yolluyor; benim karşıma da bu çıkmıştı. Ama tabii, tüm etkiyi sadece buna bağlayamam. O, artık pişirilmeye hazır bir yemeğin son şeklinin verilme hamlesiydi. Beni etkileyen en büyük motive, içimdeki “Sevmek” ve “Sevilmek” ve buna önce kendimden başlamak arzusuydu. Çünkü, dışarıda sevgiyi aradıkça iyice batmış ve başka da seçeneğim kalmamıştı aslında. Kendi kendime soruyorum bazen, illa hep “Ya herru, ya merru” noktasına mı gelip dayanmamız gerekiyor diye. “Neden illa bıçak kemiğe dayanmadan harekete geçmiyorum ben?”, ya da “Neden illa bir yanlışı anlamam için defalarca tekrar etmem gerekiyor?” Buna verilebilecek tek yanıt, “olması gereken oluyor” olabilir diye düşünüyorum, ama ben de pek emin değilim. Bıçak kemiğe dayanınca oluşan motive o kadar güçlü oluyor ki, dünyayı yerinden oynatabiliyorsunuz, ama diğer türlü henüz rahat olduğunuz için pek sallamıyorsunuz. Sanırım, kanımızda var bu bizim. Neyse, öyle, ya da böyle, çıkış yolu buluyoruz nasılsa… 🙂