En önemli yanılgılarımızdan birisi, fiziksel olmayan bedenlerimizi fiziksel değerler, duyular ve kriterlerle algılamaya çalışmaktır. Bunun sonucunda, bilgimiz ve algımız sınırlı ve yetersiz kalacağından çözümlemelerimizin de değerlendirmelerimizin de yanıltıcı olması kaçınılmazdır. Halbuki salt maddi dünyanın değerleri ve yargılarıyla ruhsal dünyamızı anlamak mümkün değildir. Bu nedenle onun dışavurumlarıyla ruhsallığımızın doğasına erişmeye çalışırız.

İşin bir başka ilginç yanı da şu: Kaba materyalistler ruhsallığı küçümsedikleri için bu dünyayı layıkıyle yaşayamazlar, aynı şekilde spiritüalistler de fiziksel dünyayı anlayamayıp maddeyi güya boşverdikleri için. Yani her iki taraf da bilerek veya bilmeyerek, ama pratikte yaşamın bir yönüne teslim olduklarından farkındalıklarını yitirmiş durumdadırlar.

Kimi bilimadamları eksik ve yetersiz duyularımız ve algılarımızla, sınırlı fiziksel bilgimiz ile ve onların neden olduğu kısıtlamalar sonucu,  ‘bugünkü’  bilgimize göre henüz yeterince anlaşılamamış veya çözümlenememiş bir olayı ya da olguyu (kendilerince fiziksel kabul edilemediğinden olsa gerek) hemen yoksayıyorlar. Oysa ki gerçekte bu da inkârın,  ‘bilimsellik’le kamufle edilmiş bir başka türü olmuyor mu? Daha düne kadar atomaltı parçacıklar bilinmiyordu, yani yokmuydular; veya yeni gökadalar keşfedilinceye kadar  ‘hepsi bu kadar, başka da yoktur’  diyebilir miydik; denilse idi bilimsel kabul edilebilir miydi? Yani henüz bilinemeyeni yoksaymak bilimsellik olabilir mi? O halde yapılması gereken şey, hiç durmaksızın araştırmaya devam etmek olmalıdır.

Örneğin yaradılışa ve ruha ilişkin eski efsaneler ve Ortadoğu kökenli dinsel inançlar birbirlerine o kadar benzer ki, bugün bile gerçekte yaşayıp yaşamadığı bilinemeyen Musa’nınkine çok benzeyen öyküler,  ‘Zeitgeist’ta  da ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere, hemen tüm eski söylencelerde mevcuttur. Aynı şekilde  ‘Nuh Tufanı’  da.

Mısır mitolojisine göre tüm insanlar Osiris ile İsis’ten ve onların oğlu olan Horus’tan türemişlerdir. Sumer efsanelerinde Enki ile Ninti vardır ve efsane  ‘cennetten kovulma’ya  kadar hemen hemen bütün tektanrılı Ortadoğu dinlerinin kutsal kitaplarındaki seyri izler. Zaten Tevrat’a bu kaynaklardan ve özellikle de onun ‘Zebur’ olduğu kabul edilen en eski bölümünden; sonraki  ‘ibrahimî’  dinlerin kutsal kitaplarına da Tevrat’tan aktarılmış olduğu çok açıktır.

Budizmde de eski Mısır inancında da ruh, tıpkı ego gibi mutlak gerçek değildir; her ikisi de sonradan meydana gelmiş bileşim ve oluşumlardır. Ruhun ardında ve bir bakıma onun da oluşumuna kaynaklık eden başka cevherler ve daha süptil olan enerjiler vardır ve söz konusu geçici-bireysel ruhun ne kadar saf veya rafine olacağını belirleyen de bu enerjilerdir. Ruhun saflığı, oluşumuna bu tür enerjilerin ne ölçüde katılabilmiş olduğuna ve bu sayede  ‘tanrısal öz’e  ne kadar yaklaşılabilmiş olunduğuna bağlıdır.

Bilimin amacı, kendi kendimizi bilebildiklerimizle sınırlamak ve ona dayanarak bağnazca inkârlara zemin hazırlamak değildir.  ‘Şimdilik ancak bu kadarını biliyoruz’  demenin (ki doğrusu da zaten budur)  ne sakıncası olabilir?

Fred Alan Wolf ruhu, kuantum fiziğinde madde ve enerjinin ortaya çıktığı dalga fonksiyonuna dayandırır; bu konuda sanki ulaşabildiğimiz kesin bir yargı varmış gibi davranmamamızı, bilimin er geç imdadımıza koşacağını öngörür; o zamana kadar ne söylenirse söylensin bunun ancak bir  ‘avunma’  olacağını anlatır. Ayrıca  ‘öz’ün, yani bizim tanrısal cevher dediğimiz şeyin, boşluğun enerjisinin sanal titreşimi, ruhun da bu sanal titreşimlerin zaman içindeki yansımaları olması gerektiğinden sözeder. Bunlar bir mistiğin değil, dünyaca ünlü bir kuantum fizikçisinin görüş ve değerlendirmeleridir. Bununla da yetinmeyip benliğin, ruh-madde etkileşiminden kaynaklanan ve Buda’nın da sözünü ettiği  ‘yanılsamalar’  olduğunu söyler ki, bu uzun yıllardır bizim de (Dördüncü Yol) tamamen doğru kabul ettiğimiz görüştür. Biz de yıllardır Nagarjuna, Bodhidharma, Krishnamurti, Dalai Lama, Osho… gibi, hattâ daha da açıklayıcı biçimde özetle “Ego, bilinçsel olamaz; ancak ve kesin olarak, doğallığına müdahale edilip çarpıtılmış bir zihin ve ruhsallık sürecidir”  deyip duruyoruz. Ego’yu ortaya çıkaran şey, gündelik yaşamda gerçeklik sandığımız, oysa ki tamamen dışsal etki ve oluşumlara bağlı süreçler ve onların yanında kendini güvende hissetme duygusu, korkularımız ve çıkar düşüncesidir. Tabii bunların tümü de sanal olduğundan benlik ya da ego da tamamen yapay ve yanıltıcı bir oluşumdur. Dolayısıyla bunlarla sarılıp sarmalanmış, ya da oluşumu bunlara bağlı ve bağımlı hâle gelmiş olan ruh da, ancak geçici bir yansıma ya da bir başka ifade ile sanal bir süreçtir. O nedenledir ki biz de asl’olanın benlik ya da onun etkisinde kalabilen ruh değil, ama kesinlikle bilinç olduğunu ifade ediyoruz.

Ego’dan kurtuluş, insanın bu dünyada  ‘yaşarken’  kendi kendisine verebileceği en büyük ikinci ödüldür. Birincisini biliyoruz; meditasyon. Sahte benliğimiz ve ondan kaynaklanan bencillik, şefkatin, sevgi ve merhametin filizlenip gelişmesinin önündeki en büyük engeldir. Ego, bir bakıma gerçek benliğimizi bulamadığımız, ona erişemediğimiz için, tarafımızdan yaratılmış ve çevremizin, toplumun istediği biçimde şekillendirilmiş olan sahte merkezimizdir. Ama o güçlendiği ölçüde gerçek benliğin farkındalığını engeller durur.

Yanılgılardan kurtulmanın, şiddetsizliğin, özgür olabilmenin ön koşulu egosuzluk, yani sahte benliğin aşılmış olmasıdır.

Wolf’ün eksik bıraktıklarını tamamlayarak sürdürelim: Ruh ve benlik arasındaki interaktif ilişki ne kadar güçlenir, insan yaşamında önem ve ağırlık kazanırsa bilinç o kadar gölgelenir, hattâ sonunda erişilmez olur. Bu çok özel durumu şimdilik şöyle bir izahla bitirebiliriz: Beden-ruh ilişkisi çözüldüğünde ilk yokolacak olan benliktir. Ruh daha uzunca bir süre genedoğumlarla, yani yeni bedenlenmeler veya reenkarnasyonlarla tekâmül yolunda (tabii ki yeni astral ve eterik etkileşimlerle) varlığını sürdürecektir. Ancak her zaman asl’olan, bütün diğer oluşumların yönlendiricisi ve gelişimlerinin dayanağı olması gereken, kaynağı tanrısallıktan gelen  ‘bilinç’tir. Ruhun diğer bedenlere (astral, eterik… vd), ama daha da çok fiziksel bedenin ruhsal bedene ihtiyacı vardır. Çünkü onsuz hayatiyetini sürdüremez. Aynı durum diğer bedenlerimiz arasındaki bizim bir türlü farkedemediğimiz ilişkiler için de geçerlidir. Ama bilincin hiçbir bedene ihtiyacı yoktur. Oysa ki bütün bedenlerimiz, tanrısal yolda ilerleyebilmek için bilince ihtiyaç duyarlar. Onlar duyarlar da, içinde bulunduğumuz boyutun koşulları gereği ve bir türlü fiziksel bedenin ötesindekileri farkedemeyişimiz nedeniyle, çoğu kez ona ulaşamazlar. O nedenle Wolf’ün hemen tek ciddi yanılgısı, ruhun varlığını sonsuza dek bozulmadan ve hiç değişmeden sürdüreceğine inanması ve başkalarını da buna ikna etmeye çalışmasıdır. Halbuki biz diyoruz ki, dışsal etkenlerle sürekli etkileşim ve bunun sonucunda da değişim, başkalaşım ve gelişim halinde olan bir varlık, sürekli  ‘kendisi’  olarak kalamayacağı için, böylesine bağımlı ve etki altındaki bir oluşumun da hiç değişmeksizin sonsuza kadar varolacağından söz edilemez. Zaten bütün oluşmuş, yani bileşenleri olan nesneler gibi değişimini ve gelişimini sürdüremez ise, daha genel bir ifade ile  ‘kozalitenin gereklerini yerine getiremez ise’  o da varolmaya devam edemeyecektir.

Şimdi gelelim Aristo’dan beri süregelen bir tartışmaya… “Bedeni hareket ettiren ruh mudur?”. Eğer öyle ise, fiziksel olarak veya mevcut bilgi ve olanaklarımızla henüz kavrayamamış olsak bile, onun da bir gücü hattâ bir de alanı, hacmi, yani bedeni olması gerekmez mi? Eğer fiziksel bir nesne başka bir fiziksel nesneden bağımsız hareket edebiliyorsa (ki öyledir), herhangi bir dışsal etkileşim ya da iletişim olmaksızın o nesneyi hareket ettirebilen gücü, enerjiyi acaba o nesne kısmen ya da tamamen kendisi üretebilir mi? Öyle ise o fiziksel nesnenin fiziksel anlamda yaşamsallığı sona erdiğinde onda mevcut olan,  ‘ona verilmiş’  ya da kısmen veya tamamen onun  ‘üretmiş’  olduğu bu  ‘hayatiyet unsuru’  nereye gitmektedir? Ayrıca o hayatiyet unsuru hiçlikten varolmayacağına göre, onun oluşumuna katılan bileşenler nelerdir, nasıldır, nereden gelirler?   Yanıt ancak ve ancak  ‘boşluk’tan geldikleri ve o durumda da boşluğun sandığımız gibi  ‘boş olmadığı’dır. Bir adım daha atarsak, adına ne derseniz deyin (âhiret, âraf, spatyom… vb) gibi apayrı bir başka evren olmayıp, aksine halen de iç içe olup etkileştiğimiz, sürekli yaşayan, simetrik, ardışık, paralel… evrenler sarmalının mevcudiyeti noktasına varıyoruz. Onun için birliği idrak edebilmiş büyük mistikler  “Ben hiç doğmadım ve hiç ölmeyeceğim”  derler; ve yine onun içindir ki fiziksel veya görünür anlamda yaşıyor olmayı da, bizlere göre fiziksel olarak  ‘ölmüş’  veya  ‘ölümlü’  olmayı da önemsemezler. Görevlerini yerine getirdikten sonra gönül huzuruyla  ‘gitmeye’  her an hazırdırlar. Onlar için ölüm de, yeniden doğuşlar da birer  ‘vuslat’tır. Ancak nitelik bakımından  ‘zihin ağırlıklı’  olan, eksik bilgiye dayalı ve koşullu idrakimiz bizlerin böylesine özgür ve farkındalıkla düşünebilmemize engel olur. Bilincin ağırlıklı olarak etkili olması halinde akıl, zekâ, idrak ve sezgi tanrısallıktan daha fazla nasibini almış olacaklarından, rafine edilmiş ve yüklerinden arınmış zihin de vahdaniyete ve tekâmülün farkındalığına açık olacaktır.

Platon da bedenlenmiş her ruhun bozulma riski ile karşı karşıya olduğunu, ama yapılan yanlışlar ya da ahlâki hataların onu yine de yokedemeyeceğini söylemişti. Çünkü  ‘gerçekliği geçici’  olan dünya yaşamı, aynı zamanda da  ‘yanıltıcı’  idi. Platon’un yanılgısı, beden ile ruhun birbirlerini karşılıklı olarak etkileyebileceklerini kabul etmemesi olmuştur. Ayrıca, kendi gününde by noktada ruh-zihin-bilinç ayrımının henüz yeterince ve doğru yapılamamış olduğunu ve bugün de hâlâ çok kişide olduğu gibi  ‘karıştırdı’nı  düşünüyoruz. Kaba materyalistlerle ateistlerin büyük bir bölümü ruh kavramının ölüm korkusundan doğan zihinsel bir yanılgı olduğunu söylerler. Ancak bugün de ruh kavramının ne sadece materyalist bilimadamları gibi fiziksel, fizyolojik hattâ nöro-fizyolojik süreçlerin sonundaki bir oluşum olarak; ne de parapsikologlar gibi hiç bozulmayan, aslî tanrısal unsur biçiminde tanımlanması yeterli olamıyor. Tabii bugünkü trajedi aslında biraz da günümüz bilimadamlarının ruhsal konularla yeterince ilgilenmemelerinden, psişik konularla uğraşanlarınsa bir kısmının meseleye dinsel yaklaşması, ama her hâlükârda çoğunluğunun bilimsel gelişmelere sırt çevirmiş olmalarından kaynaklanıyor. Her iki tavrın da gerçek anlamda  ‘bilimsel olmadığı’nı  belirtmeliyiz.

Platon’a göre, bedenlenmiş olan ruh şaşırır, bocalar. Aynı zamanda da sınırlanmış olduğundan, kaçınılmaz olarak özgür idrak becerilerini büyük ölçüde yitirir (herhalde koşullanmışlıktan yakınıyor). Ve beden-ruh ilişkisinde madde ya da maddi dünya ön plana çıktıkça ruh kendine yabancılaşmaya başlar. Zamanla, geçici bir süre için de olsa, kaynağını unutur. Burada Platon hakkındaki son yorumlar bize ait; yani o tamamen bu sözcüklerle açıklamıyor olsa da, anlattıklarından bugünkü bilgilerimize göre bu anlam çıkıyor

Düz mantığa göre bir şey ya vardır, ya da yoktur. İşte Aristo’nun zihinleri bozan ya da tembelliğe iten bu katı yorumu ancak  ‘görelilik’  kuramıyla aşılabilmiş; daha önce Newtoncu materyalizmin eksikliği izafiyetle giderimişse de o da yeterli olmamış ve ancak  ‘kuantum’un  ortaya çıkmasıyla daha doğru ve özgür düşünme, yorumlama ve tahminlerde bulunabilme olanağına erişilmiştir. Kuantum sayesinde en azından duyuların ve gözlemin yeterli olmadığı durumlarda algı-ötesi’ni yoksaymamayı öğrendik. Şeylerin gözlemlenmeden ve deneyimlenmeden de bilinebileceğini  ‘gördük’. Soyuta giderek daha bilinçli biçimde aşina olmaya başladık ve bundan da önemlisi artık kütlesi ölçülemeyen şeylerin de varolabileceklerini anladık. Bu, insan düşüncesinde, görelilikten hemen sonra gelen en büyük devrimdi… Ne yazık ki yazılı ve görsel medyaya mahkûm olan bizler, onun, siyasetçilerin ve dinadamlarının belirlediği yapay gündemlerle zamanımızı boşa harcayıp dururken, bizlere bağışlanmış olan kendimizi bilme, doğayı ve evreni tanıma (ve tabii bu arada tekâmül) potansiyelini de hoyratça tüketip duruyoruz.

Bu noktada, Aristo’nun açtığı tartışmaya  ‘Dördüncü Yol’un  ve  ‘sufîliğin’  müşterek yanıtı şöyledir:  Bedeni bilinç gerekmeden de hareket ettirebilen enerjiler, en alt düzeydeki  MEKANİK ENERJİLER’dir. Sonra, bizler geliştikçe bu sürece akıl, zekâ… gibi araçlarla  ‘yapıcı’,  ‘hayatî’; ve her ikisinin birden kavranıp özümsenmesinin ardından  ‘otomatik’; ve onlara bir üst enerji olan  ‘duyusal’  enerjinin de bir ölçüde katılımı ile  HAYAT ENERJİLERİ  dahil olur… Daha yüksek aşamalarda ise sırasıyle;  ‘şuurlu enerji’  ve  ‘yaratıcı enerji’nin  kapıları açılır… İşte bu,  ‘aydınlanma’nın  başladığını gösterir… Sonrakileri anlamaya ve anlatmaya idrakimiz de, erişkinliğimiz de yetmez; izin de vermez… Zaten sözcükler murâd edilen ile maksûdu izahta biçâre kalmış ise, kalem neylesin…

Aramızdan kaçımız herhangi bir durumdaki duygu yoğunluğumuzu ve bunların örneğin kızgınlık, heyecan, tutku, kıskançlık… gibi dışavurumlarını bir kez olsun derinliğine inceleyebilmişizdir. Oysa ki eğer onlara gerçekten  ‘dokunabilirsek’, onları  ‘dönüştürebiliriz’  de… Bu örneği vermemizin nedeni bütün o belirtilerin  ‘duygusal’,  sürecin ise tamamen  ‘ruhsal’  olması ve eğer başarılabilirse önce bir  ‘uslamlama’, ardından da  ‘bilince yönlendirme’nin  mümkün olduğunu gösterebilmek içindir. Yani adına ruhsal denilen süreçler gibi, ruhsal altyapımızda da sadece  ‘ruhsal’  olmak ve  ‘ruhsallığı yüceltmek amacıyla’  övgüler düzmenin anlamı ve değeri yoktur. Çünkü o kendiliğinden iyi veya kötü olarak nitelenebilir birşey olmadığı gibi, her türden içsel ve dışsal etkileşime de açıktır. Yani ruhsallığın havuzunda boğulabilir, ama onun sağladığı olanaklarla kulvarlarından harikulade sonuçlar da çıkarabilirsiniz. Ama ilkinde ya savrulan bir yaprak gibi kaderinize razı, veya bilinçsizce bir çırpınma içindesinizdir; ikincisinde ise bilgi, akıl ve irade sizin ellerinizde ve kontrolünüzdedir.

Özetle, Platon sonrası yorumlar, özellikle Aristo’nun ruhu da bir madde olarak kabul eden görüşünün Batı dünyasında etkili olması, en azından birkaç yüzyıl boyunca Batının düşünsel gelişiminin materyalistik bir seyir izlemesine, Doğununsa metafizik ve mistik çizgilerde kalmasına neden olmuştur. Ta ki İsa’ya kadar.

İsa düşüncesi Doğu ile Batı geleneklerini kısmen birbirine yaklaştırmış veya bu iki dünyanın birbirini daha iyi anlayabilmelerine imkan sağlamıştır. Zamanla her dinsel gelenek gibi hristiyanlık da çağının gerisinde kalmış, İsa’nın hiç de istemeyeceği biçimde hoşgörüsüz hâle gelmiş, birleştirici olma yerine kendi dışındakilere zulmeden bir anlayışa dönüştürülmüştür. Örneğin, insanlığın bir bölümüne büyük kötülükler yapıp, adeta soykırım uygulayarak yüzyıllarca süren acılara neden olan Haçlı Seferleri’nin mimarı, katolik/hristiyanların başındaki din adamı Papa 2. Urban’dır. Müslümanları ve yahudileri acımasızca katletmek; erkek, kadın, çocuk demeden kılıçtan geçirmek hristiyanlığın ilkeleri ya da İsa’nın öğretileri arasında var mıydı? Bunu kimse sorgulamadı… Ama bütün bunlar din adına ve ‘Cennetin Krallığı’ uğruna yapıldı. Yani Haçlı Seferleri de  ‘organize hristiyanlığın cihadı’  idi.

Reform, Rönesans ve Aydınlanma Çağı, Batı düşüncesinin bir yandan aklın yoluna girmesini sağlamış iken, öte yandan da pozitivizm ile birlikte materyalist görüşlerin yeniden ağırlık kazandığı bir döneme geçilmesine imkan vermiştir.

Maalesef ruhsal yollar ve konularda yazıp-çizenlerin bir bölümü, kendilerince doğru kabul ettikleri yol ve yöntemleri, genelleme yaparak herkese fütursuzca tavsiye edebiliyorlar. Oysa ki her insan farklıdır, hiç birinin bir eşi daha yoktur. Duyuları, duyguları ve algılarıyla; edinmiş olduğu doğru veya yanlış sınırlı bilgileri, kanaati, oluşturulmuş olan zihinsel yapısı, zekâsı ve yetenekleriyle; hattâ tahammül gücüyle dahi farklıdır. O nedenledir ki başlangıçta, iyi yetişmiş ve kendini özgürce geliştirebilmiş hoşgörülü bir eğitmen ya da öğretmene ihtiyacı vardır.

Deneyimli ve uzman kişiler, başlangıçtaki yöntemi ve uygulamanın dozunu tayin eder; herkese ayrı ayrı ve tahammül edebileceği kadar yardımcı olur, gerektiğinde uyarır. Ama bir sonraki aşamada konuya dahil olması gerekecek olan uzman, öğrenciyi doğru zamanda ve doğru yerinden yola çıkarabilecek olan kişi olmalıdır. Bir yerden sonra da tamamen özgür bırakabilmelidir.

Ruhsal yolda eğitmen, öğretmen veya usta, öğrencisine aslâ biçim vermeye, onu şekillendirmeye çalışmamalıdır. Yapılacak en doğru şey  onun  ‘kendini bilme’sine  yardımcı olmaktır. Bozulmamış ve saf haldeki gerçek doğasına erişebilmesi, önündeki taşları ayıklayıp zihnindeki tozu-toprağı temizlemesine yardım etmekten başka birşeyi kendine görev edinmemelidir. Buda’nın, Tao’nun, Bodhidharma’nın, Ahmet Yesevî’nin, Mevlânâ’nın, … hattâ Gurdjieff, Krishnamurti ve Osho’nun yöntemleri de bundan farklı değildiler… Ortak yönleri tutkuları dönüştürme, egodan sıyrılarak içindeki cevhere yönelme, bir anlamda kafanın yanında ve ondan da çok kalbi öne çıkarma, doğallık, bütün canlılara saygı ve şefkat duyma; bunlar için de tekâmüle inanmaları ve insan sevgisine dayalı engin bir hoşgörüye sahip olmalarıdır.

Onların söylemleri görünüşte farklı olabilir. Çağa ve yaşadıkları ortama göre, toplumlarına hakim olan inançsal yapılanmaya göre değişiklik de gösterebilir. Ama tümünün de söyledikleri, ortaklaştıklarıdır önemli olan. O da insanın doğayla ve evrenle, bedenin ruhla, zihnin bilinçle bütünleşerek nihayetinde  ‘tek’  hâle gelebilmesidir. Çelişkileri ortadan kaldırıp yapay ben’i dönüştürecek, sizi varoluşla birleştirecek olan budur. O yöntemin resmî adının veya ona verilen ismin, unvanın hiçbir önemi yoktur. Dervişlik, sufîlik, bilgelik, üstadlık, ermişlik… hepsi bundadır.

Çevrenize dikkatle bakınız; egosu güçlü olanların bir türlü ne mutlu ne de kendinden hoşnut olmayı başarabildiklerini göreceksiniz. Aslında bu çok doğaldır. Ego’ya saplanıp kalmak bir zihin hâlidir, onun buyruğu altındasınızdır; o an özgürlüğünüzü yitirmişsinizdir, doğal olamazsınız; çünkü yapay benliğiniz öne çıkmıştır. Sürekli yarışma, rekabet ve doyumsuzluk içindesinizdir ve ışıltı, coşku ya yokolmuş ya da yerini hırslara, tutkulara bırakmıştır. Böyle bir durumda mutlu olabilmek olanaksızdır. Toplumun ıstıraba ilgi göstermesi, hattâ prim vermesi de iyileşme sürecini uzatır durur… Çünkü sizin mutlu olmanız da, coşkulu ve mutlu görünmeniz de başkaları için kıskançlık nedenidir. Mutluluk birey olmakla mümkündür, o vakit zamanın da, içinde bulunulan ortamın da, onu sürekli tâciz etmeye çalışan çevrenin de önemi kalmamıştır. Çünkü mutluluk aslâ bir zihin hâli değildir ve dışsal nedenlerden etkilenmez. Mutluysanız, sizde diğerlerinin farkına varamadığı birşey olduğunu farketmişsinizdir.

Osho,  ‘nasıl mutlu olunacağını öğrenmelisin’  diyor ama, bu sözde bir eksiklik olmalı. Çünkü bunun  ‘nasıl’ı  da, ona varılabilme biçimi de kişiden kişiye değişir; yani kimilerinin yaptığı gibi  ‘On Derste’,  ‘Yirmibir Günde’… gibi süre ya da tekrar sayısı verilerek topluca reçetelendirilemez. Aksi halde,  ‘doyum’la  ilişkili ve belki daha ılımlı olan başka bir zihin hâlini (feragat, tevekkül… gibi) mutluluk sanma yanılgısını sürdürüp dururuz. Bize göre mutluluk için gerekli asgari koşullara veya onun yansımalarına değinmek, izlenecek yolu ise herkesin kendisine bırakmak daha doğrudur. Seçenekler de sunulabilir ve belki bu daha iyi olabilir. Çünkü, hep söylenir ya, ilk denemede okyanustan  ‘inci çıkaramama’  ihtimali hayli yüksektir ve herşeye rağmen öncelikli olarak dalmayı iyi bilmek gerekir… Bu tür deneyimlerin de, varılan sonuçların da herhangi bir inancın mensubu ya da ona yakın olma, veya inançsızlıkla da bir ilgisi yoktur. Bu süreçte öyle zihinsel birikimler açığa çıkıyor ki, örneğin çok ama çok kısa bir sürede tüm geçmişiniz gözünüzün önünden gelip geçebiliyor. Başka türlü hiçbir biçimde hatırlayamayacağınız geçmişteki olaylar (hattâ hiç bilmeyip deneyimleyemedikleriniz de) ayrıntısına kadar hatırlanabilir hâle geliyor. Yani gri-beyaz hücrelerin ilişkisi ve etkileşimi hayli üst düzeye çıkabildiği gibi, bu hücreler etraftaki başka titreşimleri de algılayabiliyorlar. Bu müthiş bir kapasite kullanımına tekabül eder ve buna  ‘hiçbir şeyin yokolmadığı’  bir tür zihnin veya  ‘hâfızanın sakınımı’  denilebilir.

Bu tür deneyimlerin sonrasında daha önceden duymadığı, bilmediği, bilmesi de mümkün olmayan bir takım özgün ya da ulaşılamayacak bilgilere  ‘erişmiş’  olarak eski yaşamlarına dönenlere dair pek çok örnekolay var. Mesele ulvî ya da dinsel olup olmaması değil, bilimsel gerçekliğidir… Şimdi nörpsikiyatristler, biyo-kimyacılar, nöro-parapsikologlar hep birlikte bu konu üzerinde çalışıyorlar…

Kuşkusuz ki mutluluk, değer yargılarıyla, onların ussallaştırılıp ehlileştirilmiş olmalarıyla da ilgilidir. Buradaki daha doğru niteleme  ‘dönüştürme’  olmalıdır. Kaldı ki bu da yetmez, ama yola çıkma aşamasında veya çıkar çıkmaz halledilmesi gereken bir sorundur. Çünkü herşey  ‘doğru bakış’la başlar, ki bu  Sekiz Katlı Yüce Yol’un birinci basamağı olan  ‘doğru görüş’e  (samyag drishti)  ulaşabilmeyi mümkün kılar. Daha ilk basamakta yanlışlık yapılırsa, sonraki yedi basamak çıkılamaz.

Aslâ bir reçete gibi düşünülmeyeceğini varsayarak; yani sadece örnek bir aşamalar sıralaması olarak, acılarımızı dönüştürüp mutluluk yolunda ilerleyebilmemize yardımcı olabilecek, diğer adı da  Sekiz Basamaklı Yüce Yol  olan gelişim zincirinin aşamalarını şöyle sıralayabiliriz: .Doğru Görüş (doğru zihinsel çözümleme),  .Doğru Düşünme,  .Doğru Dikkat,  .Doğru Konuşma,  .Doğru Edim/Yaşama Saygı,  .Doğru Çaba/Doğru Enerji Kullanımı,  .Doğru Yoğunlaşma (‘süreksizlik’, ‘özsüzlük’ ve ‘Nirvana’ üstüne konsantrasyonlar),  ve  .Doğru Geçim ve Geçim Aracı.

Bu sıralama değişebilir; ama kesin olarak bildiğimiz  ‘doğru görüş’ün  ilk sıradaki yerinin değişmediği ve tüm sürecin interaktif olduğudur.

Oysa ki inancınız  ‘dayatılmış’  ve  ‘kodlanmış’, yasaklar ve korkularla donatılmışsa; ibadetleriniz yapaysa, şekilci, yüzeysel, sıradan ve binyıllardır hâlâ basmakalıpsa, bu dünyada gerçek anlamda özgür ve mutlu olamazsınız. Çünkü size dayatılmış, adetâ üzerinize bir üniforma gibi giydirilmiş ama aslında gerçekle bir ilişkisi olmayan o  ‘yapay kendiniz’i  bir türlü aşamazsınız. Buna müsaade edilmez. Kuşku duymak dahi en büyük günahlardandır. Bu durumda size nihai hedef olarak sunulan cennetinizin de ısmarlama, coşkusuz ve durağan olması kaçınılmazdır. Ya ondan sonrası… sonrası yoktur. Her şey orada biteceği için burada gerçeği aramazsınız. Olanca zihinselliğinizle ve ısmarlama vaadlerle, teselli bulacağınıza dair koşullu inançlarınızla şuursuzca avunur, geçip gidersiniz… İşte bu nedenlerle dinsel zihnin, aynı zamanda da tarafgir ve egoist bir zihne dönüşmesi kaçınılmazdır.

Doğada tekâmül gibi bir amacı olan, olması gereken tek canlı insandır. Diğerleri bir biçimde yaşamlarını sürdürür, doğal koşulların belirlediği kaderlerinin kendilerine çizdiği yoldan giderler. Onların da hisleri, içgüdüleri ve kendilerince akılları vardır; ama insan gibi,  kendilerini geliştirebilmek için bilinçli olma imkan ve zorunlulukları  yoktur. Hayatta kalma, beslenme ve yaşamlarını sürdürme onlar için yeterlidir. Peki bu kadarını yeterli görme  ‘insan’a  yakışır bir yaşam anlayışı olabilir mi; ya da arada bir fark olması gerekmez mi? Yani eğer böyle bir imkan varsa, mutlaka kullanılmalıdır; çünkü böylesi bir imkanın bize boşuna değil de, kullanılması ve değerlendirilmesi için verilmiş olduğu muhakkaktır. O halde herhangi bir biçimde kendimizi geliştirme yükümlülüğümüz söz konusudur.

‘Ruhsallığı yaşıyoruz’  derken yaşamın amacını kaçırmak, onun yoğunluğunu ve derinliğini farkedememek, aslında yaşamı ıskalamak ve onu bileşenlerden sadece birisi olan ruhun, sözde ve yanıltıcı biçimde yüceltilmesi demek olan ruhçuluğa feda etmektir. Yani bu durumun, pratikte kaba anlamda  ‘maddeci’  olmaktan hiçbir farkı yoktur. Çünkü her iki türden takıntı durumunda da yaşamı doyasıya yaşayamazsınız. Bırakın doyasıya yaşamayı  ‘sıradan’  biri gibi de yaşayamazsınız. Dinselin kutsal kitabındaki sutralarının ya da dinkoyucusunun buyruklarının yerini yaşamınızda bu kez bilmem hangi  ‘plan’a  ait falanca  ‘tebliğ’deki  bir başka uydurma hüküm ya da klişe bir yorum almıştır. Ortak yönleri, dinsel için hazırlanmış yorumlarla spiritüalistlerin yorumlarının gerçekte egoların tatminine; kendilerini daha doğru, haklı ve değerli görmelerine; hattâ içlerinden bazılarının da da  ‘yüce’  ya da  ‘kutsal’  gösterilmelerine yöneliktir. Ve ortaklaşılan bir husus da  ‘biat kültürü’dür. Her ikisinde de bir tür eş-dost reklamı ve içlerinden bazılarını neredeyse  ‘aziz’  ya da  ‘üstün insan’  ilan etme dahi vardır. Berikiler de bu yaftalarla övünüp dururlar. Halbuki yaşamları boyunca insanları ayrıştırmış, kategorize etmişlerdir; onlara göre tek doğru yol kendilerininkidir. Bunlar aydınlıktan da günışığından da; deniz kenarlarından, yüksek dağların yamaçlarından veya tepelerinden de korkarlar. Onların krallıkları kapalı mekânlar, loş ışıklar, daha doğrusu karanlıklardır… Tıpkı zihinleri gibi… O nedenledir ki hiçbir zaman açıktan açığa, doğrudan ve özgürce tartışamazlar. Zaten akla olduğu gibi bilime de sırt çevirmişlerdir; ama yaşayamadıkları, daha doğrusu hiç bilmedikleri bir dünya hakkında kolaylıkla hüküm verebilirler.

Her insan uyanabilme yeteneğine ve aydınlanma kapasitesine sahiptir. En kötüsü ise uyanmakta olduğunu sanırken başka bir uykuya alabildiğine dalmakta olmasıdır.

Bir başka kötülük de insanın tıpkı bazı uyarıcılara alıştığı gibi uyandırıcılara ve aydınlanma unsurlarına da alışıp bu kez onları kanıksaması veya yeterli görmesidir. O vakit böylesi bir durum, gerçekte durağanlaşarak başka tür bir uyku hâline dönüşmüşlük demek olur.

Bizlerden çok farklı bir algılama boyutuna veya düzeyine ulaşmış olanlar için ruh ve madde aynı kaynaktan gelir. Yani ruh çok farklı ve özel bir madde, diğer maddeler ise ruhsallık özelliği farklı oran ve biçimlerde azalmış ama yine de aynı kaynaktan gelen, ancak en kaba halden en inceye değişen oranlardaki enerji oluşumlarıdır. Ruha nüfuz edilirse o süptil maddesi görülebilir, maddeye nüfuz edildiğinde ise içindeki enerji açığa çıkarılabilir.

Burada sorulması gereken bir soru var. Bir tohum veya meyve çekirdeği canlı mıdır? Hayatiyete veya canlılığa dair potansiyeli içinde taşımasından sözetmiyoruz. O zaten mevcuttur, ama bizatihî ‘kendisi’ canlı mıdır? İkincisi, uygun toprak, sıcaklık, nem ve ışık şartları bir tohumun ağaç olup yeniden meyve vermesine nasıl yeterli olabiliyor? Fiziksel olan bu unsurların onun gelişip, örneğin bir üzüm çekirdeğinden kısa sürede kocaman bir asma hâline gelerek tekrar salkım salkım üzümler vermesini nasıl sağlayabiliyor? Botanik bilimiyle de, bağcılık teknikleriyle de bunu açıklayamazsınız. Çekirdeğin, genetik kodları, ırk özellikleri… vb. bilgileri içinde barındırdığını biliyoruz. Demek ki daha tohum veya çekirdek oluşurken içinde bir mikro hard-disc ve ona yüklenmiş bir program söz konusu. Bunlara da kabul; ancak bu program uygun koşullar altında doğru çalışırken dahi sadece toprağı, nemi, ısıyı ve ışığı bünyesine alarak her defasında yeniden ve yeniden üzüm oluşturabilir mi; yani sadece bunlar yeni salkımların oluşabilmesi için yeterli midir? Yoksa görünen doğanın programladığı üzüm çekirdeği, bünyesine doğanın görünen elemanlarından başka, henüz görüp bilemediğimiz başka şeyler de alıyor olmasın? Bu görünürdeki temel bileşenlerden herhangi birisi eksik, yetersiz ya da niteliksiz ise tohum bundan olumsuz etkilenir; hayatiyeti de, ürünün kalitesi de tehlikeye girer. Tabii bir de herşey uygun koşullar altında sürüp gitmiş olsa dahi her canlı gibi onun da doğal ömrü var. Önce yeşerir, fidan olur; sonra genç bir ağaç hâline gelir, olgunlaşır; sonunda meyve verir, verimliliği en üst düzeye çıkar; ama daha sonra yaşamsallık inişe geçer, yani geriye dönüş başlar. Bu durum bütün canlılarda aynıdır.

Bütün bu sürecin aksamadan devam edebilmesi için; lif oluşumları, gövde, dallar, yaprak, çiçek ve meyveler için hazır bir programın olması, ayrıca onları oluşturacak bilgi birikiminin bünyesinde mevcut bulunması gerekir demiştik. Dahası da var; toprak, nem, sıcaklık ve ışık yetmeyeceğinden, tohumun doğadan gereken bileşenleri de seçip alarak, hem gelişimi için kendisine hem de ürünün kalitesine katabilecek laboratuvara… ve bütün bunlar için de hem kendine göre bir bilince hem de onun yanında bir gizilgüce sahip olması gerekmez mi?

‘Canlı’  dediğimiz bütün yaşayan-görünür-geçici  unsurların tümünde kalıcı olandan izler bulunur. Bunu görebilmek, farkedebilmek hem yetişkinlik hem de bilgelik ister. Herşey tek bir varoluşun eseri ve armağanıdır. Onun her yerde olduğunu kavrayabilmek için önce kendi sınırlarımızı aşmalı, egonun ürünü olan aptalca kibrimizi bırakıp birliğin yoluna girebilmeli, nihayetinde kendimizden bile vazgeçebilmeliyiz. Buradaki  ‘kendimizden vazgeçmek’, aslında  ‘kendimiz sandığımız şeyden’  vazgeçmektir. Çünkü ondan vazgeçmedikçe  ‘gerçek-kendi’mize  erişemeyiz. O nedenledir ki klasik dinlerin ibadeti, kendini biryerlere daha çok ve sıklıkla, ama hep aynı biçimde hatırlatma, duyurma, yaptıklarını ön plana çıkarıp durmaksızın yakarma gayretkeşliği iken; gerçek dindarın dualarının ve eylemlerinin amacı, kendisi için hiçbir şey talep etmeksizin kendini bilme ve tüm yaşayan-hisseden varlıklar için şefkat ve merhamettir. Sonunda birliğin içinde kaybolmak, hattâ yokolmaktır. Benliğin yokluğu, küçük bir bölümü  ‘gerçek kendi’ne ait olan, yani ancak  “cüz’iye”si  orada yer alan o sonsuz varoluşun birlik ve bütünselliğinin farkına varabilmiş olmak demektir.

Bazen içsel yaşama ilişkin her şey sözcüklere dökülemez ve o zaman marifet söze dökülebilenlere bakarak, anlatılamayanı anlayabilmek oluverir. Şiirde de müzikte de böyle değil midir? O nedenle düşünce dünyasının büyük üstadları semboller ve alegoriler yanında sıklıkla şiiri ve bazen de müziği kullanmışlardır. Böylesi bir anlatım yeteneğine ve zenginliğine erişebilmek, daha da önemlisi önceden böylesi bir anlayışa varabilmek, katılaşmış ya da kalıplaşmış zihinlerin işi olamaz.

Yersiz, zamansız veya yetersiz sözcüklerin içsel anlamı bozma veya çarpıtma olasılığı hayli yüksektir. Böyle durumlarda  ‘sessizliğini korumak’  en iyisidir. Üstelik o vakit söylenecek olan daha çok sözcük daha fazla şey ifade edemeyecektir. Tao düşüncesinin, yazılı hâliyle yaklaşık ikibin beşyüz, Zen felsefesinin binbeşyüz yıldır sarsılsa da ayakta kalabilmelerinin nedenlerinden birisi de budur. Söylenecek her fazla söz ve gereksiz nitelemeyle, tanımlama çabası ve yargılamalarla aslında onları kısıtlamış; boşu boşuna gürültü çıkarmış ve onların saflığını, güzelliğini, kendine özgü estetiğini bozmuş olursunuz. Böylesi bir tavırla Tao’ya, Zen’e, sufizme hiçbir şey olmaz da, siz yanılmış olursunuz… Ve rûhu yüceltip kişiliği geliştirmesi gereken tekâmül yolunun doğru tavrı bu olamaz.

Sınırlı ya da sonlu olan şeylere ne kadar sahip olsak da (ki bu bile yanılgıdır), onları ne kadar çok toplayıp biriktirsek de, maddesel güç ve iktidarımızın sınırlarını ne denli geliştirebilmiş ve olanaklarımızı artırabilmiş olsak da sonsuz olanın zerresine bile ulaşmış sayılmayız. O, fiziksel olarak da, maddi değer olarak da kazandığımızı ya da eriştiğimizi varsaydığımız herşeyin ötesindedir. O nedenledir ki sonlu olanlarla ölçülebilmesi veya değerlendirilebilmesi mümkün değildir. Böyle bir durumda maddi şeylere ve değerlere ne kadar çok bağlanırsak, ruhsal anlamdaki yoksulluğumuz o kadar artacaktır. Halbuki tanrısal olanı ne kadar kavrayabilirsek varoluşun anlamına o kadar varabilmiş ; gerçekliğimizle ilişkimizi o kadar artırabilmiş ve  ‘yolda’  o kadar mesafe almış oluruz. O nedenledir ki  ‘yol’da statik ya da maddi-fiziksel değer ve ölçülerle kıyaslanabilir veya tartılıp ölçülebilir bir amaç veya hedef yoktur; ondan dolayıdır ki  “hedef, yolun kendisidir” denilmektedir. Herhangi bir gönül ehli için, ya da spiritüel-zihinsel-bilinçsel tekâmül için hiçbir çıkar gözetmeksizin  ‘yolda olmak’  yeterlidir.

İnayet Han diyor ki;  “İnsanın aynı hedefe varabileceği pek çok yol vardır, hattâ hiç hayal edilemeyecek yollar bile vardır”.  Bir hint-islam düşünürü olarak şu söz de onundur:  “… takdir eden hiçbir yürek, İsa’nın hayatını insanlığı kurtarmak için verdiğini inkâr edemez.”  Ve yine ondan ilham alarak şunu farkediyoruz ki, yaşamı daha doğru anlamadıkça gerçekte onun bizden ne istediğini de bilemeyiz. Yaşamın aslâ karşı konulamayan genel kuralları herkes içindir. Ama özel olanlar, farklı olanlar için doğanın da yaşamın da ayrıcalıklı gibi görünen farklı kuralları vardır. Duyumları, algıları, düşünce ve yorumlarıyla fark yaratanların, sahte benliği çoktan aşabilmiş olanların sıradanlardan farklı olması gerekir; ki onlar da zaten öyledirler.

Egomuz ne kadar ön plana çıkarsa farkındalığımız o kadar azalır. Çünkü yapay birşeyle uğraşmaya ve sürekli onunla başetmeye çalışırız. Çoğumuz bunu başaramayız ve ipler onun eline geçer. İşte o zaman, sonunda acı çekmenin kaçınılmaz olduğu bir süreç başlamış demektir. Üstelik ego dediğimiz sahte benlik, zihnimizi de bozup ayartarak onu kendi mahpusanemizin gardiyanı yapmıştır.

Sıradan bir zihin gerçeğin içimizdeki yansımasını farkedemez. Hele de bir takım dogmalarla çevrelenmiş, yapay inançlarla hasara uğramışsa bunu başarabilmesinin imkânı kalmaz. Daraltılmış ve özgürlüğü kısıtlanmış bir zihin doğal olarak sınırlı zihindir. Aynı şey kısmen ruh için de geçerlidir. Ancak ruh, zihin gibi kalıcı biçimde sınırlandırılamaz. Benzer bir işlem uygulanmaya çalışıldığında o ancak bir süreliğine bedene  ‘hapsedilmiş’  sayılabilir; tıpkı günışığından yoksun bırakılmış, taş duvarlar ve demir kapıların arkasına gizlenmiş gibi. Zihinden farkı, en ufak bir ışığa veya uyarıcıya karşı dahi, zihinle kıyaslanamayacak kadar çabuk ve olumlu tepki gösterebilmesi; bilince yönelme yeteneğinin daha oluşumundan itibaren kendisinde mevcut bulunması; potansiyel olarak eterik, astral ve kozal… bedenlerimizle işbirliği yapabilme becerisine sahipliği; ve bütün bunlar nedeniyle de, olgunlaşabilecek esnekliği bünyesinde taşımakta olmasıdır.

Ruhsal bakımdan güçlenen insan, gelecek korkusundan da, o güne kadar sahip olabildiği maddi değerler konusundaki endişelerinden de kurtulabilmiş insandır.

Ruh konusunun tamamen çözümlenmesine, iki bakımdan çok az bir süre kaldığı anlaşılıyor. Bunlardan birincisi kuantum fiziğindeki gelişmelerdir. İkincisi ise, kadim büyük bilgelerin açtığı; zamanla Doğunun ve Batının büyük düşünürleri ve gerçek spiritüellerinin aydınlattığı ve nihayetinde Ian Stevenson gibi cesur araştırmacıların iyice belirginleştirip anlaşılabilir hâle getirdiği reenkarnasyon konusunda sağlanmış olan aşamalardır. Şimdiyse artık bir araya gelmenin ve tabuları yıkma zamanının geldiği görülüyor. Zaten karşılaştığımız her zorluk, bilinçlenme yolunda kendimizi deneyimlemenin ve gelişmenin fırsatı değil midir?

Hepimiz aynı kaynaktan geliyoruz, ama aynı kalıptan çıkmadık. Oluşumumuzda başlangıçta ne vardı, daha sonra neler karıştı, halen de neler karışmaya devam ediyor? Belirleyici olanlar bunlardır. O nedenledir ki fiziksel görünüm olarak nasıl farklılık gösteriyorsak, ruhsal olarak da farklıyız; tabii zihinsel, astral, eterik… ve bilinçselliğe yaklaşım olarak da…

İşe davranışlarımızı doğru çözümlemeyle başlayabiliriz. Bunun için sadece duygularımızı, özlemlerimizi, tutkularımızı değil acılarımızı ve ıstıraplarımızı da doğru anlamalı ve tarafsız biçimde değerlendirebilmeliyiz. Esasında bu olgunluğa erişebilmek ilk doğru adımı da atabilmiş olmak demektir. O zaman, yönü  ‘zihinden bilince doğru’  olan o gerekli  ‘dönüşüm’  de bir hayli kolaylaşmış olacaktır. İki yönelim birbirinden öylesine farklıdır ki, müdahalesiz durumda iken, yani kendi başına bırakıldığında benlik durmaksızın güçleneceğinden  gerçek-kendi’mizden ve doğamızdan uzaklaşırken; doğru çözümlemelerle bilince yöneldiğimizde hem kendimizi hem de başkalarını daha iyi ve doğru tanımaya başlamış; gerçek ruhsallığa, gerçek doğamızın doğru anlaşılmasına, içsel kısıtlama ve yanılgılardan özgürleşerek farkındalığa yönelmiş oluruz.

Hepimiz  ‘insan olma’  sürecini yaşayan ve o sürecin herhangi bir yerinde yer almış, bu amaçla vücut bulmuş hayatiyet formlarıyız. Bugün buradaki oluşumumuz nasıl geçmiştekinden farklı ise, gelecekteki varoluşumuz da hiç kuşkusuz bugünkünden çok farklı olacaktır. Çünkü doğrusal zaman geçmiş, ortam değişmiş, koşullar farklılaşmıştır. Ortamı ve koşulları ne denli karmaşık olsa da hiçbir şeyin, hiçbir bilginin ve bilgiye esas verinin kaybolmadığı, yokolmadığı evrende varoluşun her unsuru kendi karmasını yaşayacak, ad ve biçim değiştirmiş olsa da varolmaya devam edecektir.

Evren genişlerken, mesafeler hızla artarken, oluşan yani göreceli olarak büyüyen  ‘boşluğu’  dolduran nedir? Omega noktasından sonra, yani genişleme sona erip büzüşme ve bir bakıma  ‘aslına rücû’  süreci başlarken neler olacaktır? Bu kez genişleyen değil, daralan bir fiziksel evren söz konusu olacağına göre bugün bilinen/gözlemlenebilen tek evren formülü yetersiz kalmaktadır… Kaldı ki güneşimizin en fazla altıbuçuk-yedi milyar yıl ömrü kalmıştır. Dünya varlığını o kadar yıl sürdürebilse dahi (ki bu hiçbir biçimde mümkün olamaz) o an geldiğinde, güneş de önce büzülüp sonra patlayarak dünyamızdan geriye kalanı da yokettiğinde neler olacaktır?  Ama zaten o tarihten çok daha önce dünyadaki akıllı yaşam formları çoktan bir başka yere, başka bir dünyaya taşınmış olacaklardır.

Peki onların ruhları, astral ve eterik bedenleri, tıpkı fiziksel bedenleri ve ondan geriye kalanlar gibi burada mı kalacaktır…?

Gelelim günümüze…

Bugün uzmanlar, toplumumuzda acımasızca ama üstü kapalı bir kolektif şiddet hâli içinde bulunduğumuzdan yakınıyorlar. Bunun nedeni ruhsallıktan ya da daha doğru bir ifade ile bilinçten uzaklaşmakta oluşumuzdur.

Siyaset adına, siyasal erk adına her gün gerçekdışı ve uydurma söylemleri mâzur görüyoruz; ülkede işsizlik ve fukaralık artarken, üretim düşerken, kapitalizmin dönemsel ve kaçınılmaz bunalımlarından birisi daha çok ciddi bir biçimde hissedilir ve yaşanırken, dolar milyarderlerimizin sayısı beş yılda 6’dan 18’e, son üç yılda da bu büyük ekonomik kriz ortamında bile 18’den 32’ye çıkabiliyor. Böyle bir durumda toplumumuzda suç oranlarındaki artışı ve ahlaki değerlerimizdeki örselenmeyi neden yadırgıyoruz ki. Her geçen gün kendi kendimize yabancılaşırken; sevgi’yi yozlaştırıp, şefkat’i zayıflık, merhamet’i çocukca bir hayal gibi görüp bencilliklerimiz ön plana çıkarılırken, her gün  ‘aç midelerden sürekli nurtopu gibi suçluluklar doğarken’,  ruhsal bakımdan doğal, özgür ve dengeli olunabilir mi? Unutmayalım ki toplumsal sorunlar gibi, psikolojik rahatsızlıklar da, kalp-damar hastalıkları da, kanser de işte böyle sözde ‘gelişmiş’ diye avutulan ama gerçekte ekonomik, sosyal ve ruhsal bakımdan çöküntüye sürüklenen toplumlarda sıkça gözlemlenen rahatsızlıklardır. Bağımlılık yapan maddelerin yasal ve yasadışı tüketimi durmaksızın artar, çevremizi ve tüm dünyayı her geçen gün sorumsuzca kirletirken; bütün bunların kaçınılmaz sonucu olarak kolektif vicdan da denilen kamu vicdanı nitelik bakımından her geçen gün bozulup tahrip ediliyorsa ve kolektif şiddete yönelim artıyorsa, toplumsal karmamız kötüye gidiyor demektir. Kişisel kusur, kabahat ve suçların, o büyük mahkemeden sonra tanrısal irade tarafından cezalandırılacağına inanılıyorsa, üstü kapatılmış ve başlangıçta görünmeyebilen, toplumsal şiddetin karşılığı olan suçların ve onlara neden olanların da bir gün gelip yargılanarak cezalandırılacaklarına inanmak gerekir. Peki ama bir de bütün bunlara, dillerinden dinsel söylemleri eksik etmeyenlerin yanlış uygulamaları neden oluyorsa…

Temel yanlışlık şurada: Hepimiz aynı gemide olduğumuzdan, toplumdan bağımsız bir özgürlük ve kurtuluş düşüncesi uygun ve uygulanabilir değildir. Ruhsallık, insanın kendisini yaşadığı toplumun sorunlarından soyutlaması olmadığı gibi, aksine o kişinin daha çok katılımını gerektirir. Herkesin yararına olan  ‘aktif ruhsallık’  budur ve her spiritüelin, içinde bulunduğu ve konuğu olduğu topluma karşı sorumlulukları vardır. Yazarlarımız, sanatçılarımız, bilimadamlarımız gibi, her türden uğraş içerisindeki spiritüellerimizin de toplumdan kopuk, ilgisiz ya da habersiz olmaları durumunda olumlu sonuç alabilmeleri imkânsız olacağı gibi, o kişi de kendisini yeterince geliştirebilme fırsatını kaçırmış olacaktır. Ama öyle görünüyor ki, ayakları bir türlü yere basmayan spiritüalistlerle, spiritüellik görünümü altında birer misyoner gibi çalışan bazı din ve inançların ülkemizde  ‘görevli’,  tarikat şeyhi kılıklı mensuplarının böyle bir dertleri yok. Bu açıdan bakılırsa  ‘Greenpeace’, bizdeki bazı hindu özentili aşramlardan çok daha  ‘ruhani’  bir yolu temsil etmektedir.

Şimdi bir kere daha düşünmenin zamanıdır. Ruhsal durumumuz, yönelimlerimiz, dengemiz ve tekâmülümüz ne durumdadır? Bütün bu nimetleri de ıstırabı da hakediyor muyuz? Yani, böylesi bir farkındalığı artıracak biçimde “Ruh eğitilebilir mi?”  denilirse yanıtımız  “Kesinlikle Evet”tir. Çünkü o toplama bir düzenektir; içinde tanrısallığı da zihinselliği de barındırır; her türlü olumlu veya olumsuz etki altında kalabildiği gibi, doğru ve dikkatli bir çaba ile niteliksel bakımdan zenginleştirilebilir, arıtılabilir, inceltilebilir de.

Kadim bilgelik öğretilerinden budizmde ruhtan hemen hiç sözedilmez. Zen geleneği de aynı yolu izlemiştir. Bunun asıl nedeni, ruh söz konusu edildiğinde ardından tecessüs sonucu geleceği belli olan sorular (zaten gelmişti de) ve öylesine muğlâk bir kavramın, bambaşka bir dünya görüşü vazedilip açıklanmaya çalışılırken, zihinleri daha da karıştırıp bulandırma olasılığıdır. İkinci bir nedense, mistik yolda  ‘ruh’  kavramına takılıp kalmanın yararsızlığı ve yanıltıcılığıdır. Çünkü mistik bütün bir varoluşla ilgilidir; ve ona giden yolda, doğrulara erişmede akıl, zihin ve ruh bir yerden sonra engel oluştururlar; bu yolda aslî ve gerekli olan şuur’dur. Ruhla ilgili görevlerimiz vardır. Ama onu abartılı biçimde yüceltir, herşeyin önünde ve üzerinde olduğunu varsayarsak; bu dokunulmazlık izafesi daha sonra onun üzerinde özgürce çalışamama sonucunu doğurur. Mistik yolların tümünde de zihnin bedene, ruhun zihne, bilincin de ruha üstünlüğü söz konusudur ve bilgelik yolundaki olağan tekâmül süreci hep aşağıdan yukarıya doğrudur; tıpkı çakralarda olduğu gibi…

Yetişkin ve olgun bir ruh öznelliğe, egoya ve çıkarlara değil de nesnelliğe ve bilince yönelmiş, zihnin etkilerinden kurtulmuş olduğundan, çatışmadan uzaktır; kendisinin de bir parçası olduğunu bildiği o tek ve bütün olan evrensel birliğe kendini adamış durumdadır. Takdir edersiniz ki bu basit ve kolay birşey değildir ve o, dinsellerin çok öğündüğü şuursuz teslimiyetten çok farklıdır. Anlama ve algılama sınırlarımızın, kapasitemizin çok ötesinde kalan ve üzerinde düşünebilme olanağımız olmayan şeylere, salt başkaları onları öyle tanımladı diye inanmamalıyız. Herkesin görme, anlama ve değerlendirme kapasitesi farklıdır. Bizi herşeyin kaynağına götürecek olan yolda yürüyebilmek özgürlük, kararlılık ve cesaret gerektirecektir. Onun için de önce kendimizle barışık, kendimize karşı özenli ve yeterince şefkatli olabilmeliyiz.

Farklı inançlar ve dinî görüşler arasında uyum sağlama çabası, görünüşte ne kadar iyi niyetli olsa da gerçekte bir başka tür koşullanmaya ortam hazırlamak ve yerleşik hakim inançları güçlendirmek demektir.  ‘Dinler Arası Diyalog’  masalı da, sadece üç klasik-ibrahimî dinin ve o dine mensup dinadamlarının, dinsellerin çıkarlarına yönelik bir projedir. Zaten yüzlerce, binlerce yıl süren çatışmanın taraflarının ne kucaklaşma ne de anlayış birliğine varma ihtimali söz konusudur. Böyle birşey olsa olsa bir yandan işlevselliği diğer yandan popülaritesi gittikçe azalmakta olan üç Ortadoğu inancı arasında bir tür  ‘geçici ateşkes’  ve diğerleri, özellikle de Batıda gittikçe yaygınlaşan kadim Uzakdoğu inançları karşısında zaman kazanma çabası olabilir.

Hiçbirimiz mükemmel olmadığımızdan, yanılgılarımız ve kusurlarımızın da olması kaçınılmazdır. Zaten mükemmel olmadığımız için buradayız ve dinsel kalıp ve kurallara göre zaman zaman kusurlu eylemlerde bulunmamız da kuvvetle muhtemeldir. Asıl yanlış olan, yeterince bilince ve bilinçliliğe erişemediğimiz için bir takım dinsel kuralları ihlâl ediyoruz diye, bundan sonraki yaşamımızın uzunca bir bölümünde, kutsal kitaplarda tanımlanmış olan o infaz yerinde (cehennem) korkunç azaplara garkolacağımıza dair dinsel tehditlerdir. Ve işin garibi, o tehditlerde yer alan azap ve cezalandırılma biçimlerinin tamamı  ‘fiziksel’  biçimde tanımlanmaktadır.

Ruh, sadece bireyselliğini sürdürdükçe  ‘birlik bilinci’nden  nasibini alıp da tanrısallığın yoluna giremez. Burada amacın tanrı ile bir olma gibi anlaşılmaması gerekir. Ama bazı dinlerin kutsal kitaplarında maalesef  ‘cennette tanrının görülebileceği’  yazılıdır. Böylece tanrı kavramı kişiselleştirilmekle kalınmamış; bir de duyularla veya zihnen algılanabilecek; yani belki silüeti, boyutları ve kapsadığı, içinde yer aldığı bir mekânı da olan bir cisme, bir  ‘şey’e  indirgenmiş olmaktadır. Cennette  ‘onu hakeden’  ve sadece o dine mensup olan insanlarla bir arada sonsuza kadar yaşanacaktır; herkes 33 yaşındaki görüntüsüyle  ‘kıyam’  edecektir… vb.

Varoluş durmaksızın sürüp giderken, o sonsuz okyanusta bir anlık bile sayılamayacak çok kısa süreli kişisel ve sahte benliğinin, yani egonun (tabii bu arada hırsların, bencilliklerin, küçük ve basit çıkar hesaplarının) ne değeri olabilir ki…

Gerçekliği anlatabilmek bazen çok zor, yorumlayabilmekse çoklarımız için neredeyse imkânsızdır; o nedenle yanılma ve yanıltma olasılığı hayli yüksektir. Bir kez  ‘yol’a  koyulduktan sonra herkes kendine ışık olmalıdır. Bütün söylemler o andaki bilgi ve idrak düzeyimize bağlı olarak ve az ya da çok çarpıtılarak yorumlanacaktır. Siz neye inanmış olursanız olun bu kaçınılmaz ve karşı konulamaz bir gerçektir. Hattâ o zaman işin içine  ‘kişisel imajinasyonlar’  da girecek ve anlatılmak istenenin doğru anlaşılabilmesini zorlaştıracaktır. Yani kendi yanılgılarımızı çoğu kez kendimiz yaratır, ama böyle olduğunu bir türlü farkedemeyiz. Nihayetinde herkesin kendine göre bir  ‘kapasite’si  vardır. Bu da koşullanma için uygun ortam demektir. Hristiyan azizlerine bakınız; Osho’nun dediği gibi, hepsi de öldükten sonra ve Papa’nın kararıyla aziz kabul edilmiştir. Yani bir fani, ancak öldükten sonra ve yine bir başka faninin onayıyla aziz (o dine göre makbul, örnek ve  ‘kutsanmış’  kişi) olabilmektedir. Bu, tanrı adına karar verme  ‘yetkisine’  sahip olduğunu ve böyle bir şeye de  ‘hakkı olduğunu’  kabul etmektir ki her iki bakımdan da akıldışılığın, saçmalığın ve aldatmacanın daniskasıdır. Ama bunlar hep o  ‘günah çıkarma’yı  kabul etmekle başlamıyor mu? Zaten bir kez gerçekliklerin yerine konulan o kaypak ve kaygan zemine kapıldınız mı nerede duracağınızı kimse kestiremez; ve her yuvarlanmada gerçeğin biraz daha uzağına savrulursunuz. Peki nasıl olur da bir insan, kendisine inanç adına dayatılmış olan bunca saçmalığı ve akıldışılığı terkedemez? Nedeni  ‘korkutulmuş’  olmak ve  ‘zihinsel tutsaklık’tır.  Sahte olduğu üç kez kanıtlanan  ‘Torino Kefeni’nin önünde ağlaya sızlaya dua etmek ve İsa’nın ölümünden yüzlerce yıl sonra dokunmuş olduğu kesinleşen kirli bir bez parçasına neredeyse huşû içinde tapacak hâle gelmek, akıl sağlığı yerinde olan bir insanın yapabileceği birşey olabilir mi?  “Dinsellik ruhsallığa zarar verir”  derken kastettiklerimiz, az ya da çok bütün kurumsallaşmış dinlerde mevcut olan bu tür uygulamalardır. Bütün bu ve benzerlerinin sonunda yapılan şey ne oluyor derseniz, yanıtı bedenin, zihnin oyunlarına esir edimiş olan ruhun hapisanesi hâline gelmiş olmasıdır. Ruh sadık bir yoldaşınız olduğundan sizi öylece bırakarak çekip gidemez de. O halde bu durumdaki ruh için, o bedeni terkedeceği günün  ‘kurtuluş günü’  olmasında yanlış ya da yanıltıcı bir taraf yoktur. Ve o ruh, bu dünyada tekrar bedenlenerek, kendisi için yolun yarısında veya herhangi bir başka yerinde kalmış ya da istemdışı da olsa durdurulmuş olan süreci tamamlamak zorundadır. Oysa ki aynı kaynaktan gelen ruh ile bedenin bütünleşmesinde ruhun özgürlüğü bakımından hiçbir engel bulunmadığı gibi, aksine bilinçli  ‘biraradalık’  evrenin doğru anlaşılması, tekâmül yoluna girilebilmesi ve tanrısallığın kavranabilmesi için de asgari gerekliliktir. Çünkü önce kendimize ve bizi oluşturan unsurlara ilişkin  ‘ayrılık’  duygusunu ortadan kaldırmadan, evrensel ve bütünleşik varoluşun ayırdına varabilmemiz mümkün olmayacaktır. Asıl yanlışlık bu unsurlardan herhangi birisi adına, onu yüceltmek adına bir diğerini küçümsemek veya bizi biz yapan o bileşenden vazgeçmektir. İşte hep söylediğimiz gibi, ruhçuların da, kaba materyalistlerin de temel yanılgılarındaki mantık budur. Bugün burada isek bunu ruhsal, eterik, astral… bedenlerimiz kadar fiziksel bedenimize de borçlu değil miyiz? Bu durum doğru kavranmadıkça gerçek ruhsallıktan söz edilemez.

Bilim, bir bakıma doğayı  ‘kendisinden’  ve  ‘özgürce’  sorgulamaktır; gerçek olarak kabul edilen her şeyden kuşku duyabilmektir; alışılmışın dışında, hattâ ondan çok farklı, kimi zamansa  ‘aykırı biçimde akıl yürütmek’tir. Çünkü bilim  ‘durmaksızın gerçeği arayış’tır. Bilimde ve yaşamda gelişmeyi sağlayan da gerçekliklere ulaşamayı sağlayan da bu anlayış ve yöntemdir. O nedenledir ki bilim, tanrısallığa giden yoldur; tanrının gerçek lisanıdır. Dinseller ise aksine, hakikatin değişmediğine koşullanmışlardır ve kendilerine binyıllar öncesinden intikal eden  sözde-bilgi’lere  ‘işte hakikat!’  derler ve  hiç değişmeyen hep aynı metinleri ya da sözleri tek kutsal gerçek kabul edip sürekli onları kanıt olarak ileri sürerler. Yani onlara göre, (ama her inancın yandaşlarına göre ayrı ayrı olmak üzere, kendi metinleri) tek ve en doğru yazılımlardır. Nedense dinsel bir zihne sahip olanlar, sadece kendilerine ait olduğunu sandıkları metinlere böylesi bir kutsallık ve mutlak değişmezlik hakkı tanır; tüm diğerlerini de yanlış, efsane, uydurma ya da bozulmuş olarak nitelerler.

Peki bu durumda siz, gerçeği arayış yönteminin bilim olduğuna, olması gerektiğine dair tavrınızı; temel saplantısı katı dinsel kurallara sorgusuz sualsiz bağlanmak, onları tek ve  ‘tartışılamaz’, kuşku dahi duyulamayacak en yüce gerçek kabul etmek, buna inancının temeli demek olan  ‘iman’la  bağlanmak, bir de kalkıp bununla öğünmek demek olan her türden dinselliğe karşı,  ‘dinden çıkmış sayılma’  riskini göze almaksızın sürdürebilir misiniz?… Bu tamamen aydınlanma, bilgelik ve bilinçsellik yolunda ne kadar mesafe alabilmiş olduğunuza bağlıdır…

Bir inancın fanatiği ya da sadık bir yandaşı olduğunuzda, diğer din ve inanç sistemlerine mensup olanlara karşı hoşgörünüz ister istemez azalacak, onları tanrının gözünde sizden daha aşağıda, yanlış yoldaki değersiz ya da daha az makbul kimseler olarak görmeye başlayacaksınız. Bu durum dinsellik psikolojisinin işleyiş biçiminin kaçınılmaz bir sonucudur. O nedenledir ki dinler insanları birleştirmeyip aksine ayrıştırmış ve çatıştırmıştır. Çünkü bir kez dinsel olduğunuzda  ‘komşunu sev’  buyruğu havada kalmış olmaktadır.

Yalnız pratikte önemli bir zorluk daha söz konusudur. İnsanın  ‘aydınlanabileceğine’  kuramsal olarak inanıyoruz da, sorun aydınlanmadan çok aydınlanma sürecinin  ‘sürdürülebilmesinde’dir. Çünkü onun  ‘geriye dönmesi’ne  neden olabilecek pek çok çevresel koşul, kendisini çepeçevre sarmaya çalışan olumsuz enerjiler, ailevi zorluklar, geçim sıkıntıları… onu bir tür teta düzeyine ya da sürekli hipnotik transa benzer bir duruma çekmek isteyecektir. Yani nesnelliğin tekrar yitirilebilmesi, bağların ve bağlılıkların yeniden oluşmaya başlaması… gibi olumsuzluklar her an boygösterebilir. Kısa süreli de olsa bir inziva dönemi ve bu süre içerisinde uzun meditasyonlar (özellikle bu dönem için) son derece yararlı olacaktır. Çünkü bu dönem en azından sigarayı bırakmanın ilk günleri ya da alkol vaya madde bağımlılığı tedavisini izleyen ilk nekahat dönemi kadar kritiktir.

Bütün nehirler denize ulaşmak ister, bu yolda çeşitli engeller aşılır. Bunun bilincindeki nehir hem alçakgönüllü hem de coşkuludur; ve tabii ki inançlıdır da, eninde sonunda denize varacağını bilir; yani yolun neresinde olduğunun önemi yoktur, çünkü yol ile nehir bir kez özdeşleşmiştir. Kaynaktan sürekli yeni damlacıklar dalgalara dönüşerek gelirler, onlar da önce nehir olurlar, sonrasındaysa varabilenleri deniz olur… Huzur deniz olmakta, o uçsuz bucaksız bilinçsel bütünlüğe erişebilmektedir. Edimler ve eylemler ancak böylelikle amaç ve anlam kazanabilir. Amaçsız ve anlamı olmayan bir yaşamsa sadece boşa vakit öldürülen, gerçeğin bütünüyle ıskalandığı, yararsız ve bıkkınlık verici; coşkudan, inançtan ve farkındalıktan uzak, derinliği de dinginliği de olmayan tamamen bilinçsiz ve o nedenle de aldatıcı bir süreç olup çıkar.

Doğanın müziğinden, âhenginden ve şiirselliğinden yoksunluk, bütün bunları ve yukarıda sayılanları bilebilecek aklın, zihnin ve zekânın da doğru kullanılamadığının göstergesidir. Oysa ki  ‘bütünsel yaşam’  kendi içinde kusursuzdur ve sadece bilgi ile de, sadece akıl ile de bilinemez. Böylesi bir bütünsel farkındalığa erişebilmek için rafine edilmiş sevgiye ve gelişmiş sezgiye ihtiyacımız vardır.

Günümüzden ikibin beşyüz yıl önce yaşamış Gautama Buda’nın özlü sözleriyle bitirelim:

“Sevdiğimiz, yanımızdan ayırmak istemediğimiz hiçbir şey yok ki bir gün gelip ya onlar bizden ya da biz onlardan ayrılmayalım. Doğanın yapısı böyledir.

Nasıl olur da doğmuş olan, varlığa dönüşmüş, büyüyüp gelişmiş olan birşey, sonunda çözülüp yokolmasın. Böyle birşey olabilir mi?

Sonunda yaşam olarak bizde ne kaldıysa hepsi yokolacaktır; başka türlüsü olamaz…”

Ve son olarak;

“Bütün yaratılmışlar kaçınılmaz olarak bir gün gelip yok olacağına ve hiçbir yaratılmış bunun önüne geçemeyeceğine göre, yaratılmamış olanı arayınız.

O içinizdedir, o her yerdedir…”

Gerçek spiritüellikten nasibini alamamış olanlar bu sözlerin ardındaki gerçekleri kavrayabilecekler midir?