Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Geçmiş yaşamlar denildiğinde, hep kendi hikayem aklıma geliyor.  Ruhsal yolculuğa ilk başladığı dönemlerde, karşınıza görüntüler gelmeye başlar ve ben bunları uyduruyor muyum? diye sorarsınız kendi kendinize.  1995’te bu yolculuğa başladığımda ben de çeşitli vizyonlar alıyordum.  Sonra 2002-2003’de, dokunduğum insanların geçmiş yaşamlarını görebilmeye ve onların hikayelerini anlatabilmeye başlamıştım.  Bunları uydurup, uydurmadığımı sorguluyordum.  Sonra Reşat bana:  “Geçmiş yaşamları görebilirsin. Onları görmekte çok büyük bir şey yok. Onları herkes görebilir ama önemli olan, onlarla ne yaptığın!” dedi de yerine oturdu bunlar. Bir de herkes der ya:  Ben geçmişte şuydum.  Ben geçmişte buydum. Herkes bir de kral, kraliçe ya da Kleopatra olmayı bekliyor. Ama aslında ya katil ya tecavüzcü ya da tecavüz edilmiş ya da öldürülmüş çıkıyorsun.  Hep kanlı hikayeler keşfediliyor.  Benim hikayelerde de çok meşhur insan çıkmamıştı.

Neyse şimdi konuyu hiç bilmeyenler için geçmiş yaşam  (ruhun enkarne olması) üzerinde durmak lazım.  Ruh, neden enkarne oluyor?  Bir sürü insan için de geçmiş yaşam, saçmalıktan ibaret.  Geçmiş yaşam nedir?  Reenkarnasyon nedir? Var mıdır, yok mudur?  Buradan başlayalım.

Reşat Güner:

Bunu çok farklı şekillerde konuşmak mümkün elbette ama biz burada doğal olarak, şu anda bedenlenmiş ve ruhlara bağlı bir bilince sahip insanlar olarak, tabii ki birinci elden,  gözümüzün önünde olup, biten bazı fenomenlere doğal olarak dayanmak mecburiyetindeyiz.  Nedir bunlar? Öncelikle, geçmiş yaşamlarını gerçekten literal olarak net bir şekilde hatırlayan insanlar var.  İkincisi, bazı öyle durumlar ve öyle yetenekler var ki hakikaten onun o hayat süresi içerisinde oluşturulabilmesi mümkün değil.  Yahut bunun genetik ile izah edilmesi mümkün değil.  Çünkü bakıyorsun ki o yeteneği sergileyen kişilerin ailelerinde onunla ilgili hiçbir yetenek yok.  Ya da ailede son derece yetenekli insanlar var ama kişide öyle bir yetenek görünmüyor.

Bu hatırlamaların yanısıra, en önemli göstergelerden birisi, Regresyon çalışmaları.  Burada bazı problemler var ve bunların kökenine gittiğimizde, bu problemlerle alakalı, son derece mantıklı senaryolar ortaya çıkıyor.  Şimdi, bütün bunlara baktığımızda ki geçmişten gelen bir sürü bilgiyi de buna ekleyebiliriz.  Ruhsal çalışmalar var, alınan bir takım tebliğler ve mesajlar var.

Reenkarnasyon ya da tekrar doğuş, Hint ve Tibet dinlerinin ayrılmaz bir parçasıdır. O dine mensup olan insanların direkt olarak kabul ettikleri öğretiler bunlar.  Aslında insanlığın bütün tarihine bakıldığında, her toplulukta tekrar doğuş bilgisi var olmuş.  Burada biz bir ruhsal gelişimden söz ediyorsak, beden ortadan kalktığında, varlığını devam ettiren bir varlıktan söz etmemiz lazım ki insanlık da tarihi boyunca bilinen bir şey.  Bugünkü modern arkeolojik araştırmalara göre, insanların ölüm sonrası bilincin devamını, yani ruhun devamını kabul etmesi 60.000 yıl öncesine gidiyor.  Yani günümüzde bulunan 60.000 yıllık arkeolojik bazı keşifler var.  Ve oralarda, o buluntulardan yola çıkarak, o zamanki insanların, ölümden sonraki var oluşa inandıkları görünüyor.  Arkeologlar ve Antropologlar bunu ortaya koyuyorlar zaten. Demek ki bu bilgi, çok çok eski zamanlardan beri insanların elinde olan bir bilgi.

Aslında bilgi yerine buna hakikat desek daha doğru olur.  Bizim duyularımızla algılayabildiğimiz dünyanın ne kadar sınırlı olduğunu biliyoruz.  Duyularımızda algılayabildiğimiz bağlantılar da çok sınırlı.  Örneğin:  bir televizyon yayınının nasıl olduğu?  Televizyon dalgaları, radyo dalgaları, cep telefonu dalgaları duyularla hiçbir şekilde algılanabilir bir şey değil. Ama biliyoruz ki arada bir dalga etkileşimi var.  Dolayısıyla biz duyularımız yönüyle bütün etkileşimleri göremiyoruz.  Bu anlamda da geçmiş yaşamlarla ilgili, duyusal olarak algılayabileceğimiz bir şey yok.  Ama eğer görmeyi bilirsek, gözümüzün önünde o kadar çok kanıt var ki.  Bir kere, içsel olarak bunu kendimiz bilebiliriz.  Ya da kişi Regresyon yaşamışsa, o Regresyonu yaşayan kişi için o anılar o kadar gerçek ki…  Ben, kendimden örnek verecek olursam:  Ben, ruhsallıkla ilgilenmeye başladığımda, benim hiç psişik yeteneğim, algım vs. hiçbir şeyim yok.  Çevremde gözlemlediğim şeyler vardı ama merakımı çeken bunlar olmadı.  Ve bir Regresyon yaşayıncaya kadar da geçmiş yaşamla ilgili herhangi bir algım, rüyam falan yoktu.  Benim zihnim çok böyle fantezi kurgulayan bir zihin değil.  Ben daha çok sol beyin baskın bir insanım. Yani işitselim.  Ayaklarım hep yere sağlam bassın isterim.  Ruhsallığı çok uç boyutlarında inceliyoruz ama ben hep bunları, hayatın içerisinde ayakları sağlam yere basan bilgilerle birleştirmeye çalışıyorum.  Yaşadığım şey ise, o kadar gerçek ve o kadar anlamlı bağlar içeriyordu ki…  Bunun ötesinde, o seansı yaşadıktan sonra benim kendi içimde meydana gelen duygusal değişiklikleri, hatta en ufak bir değişikliği onun öncesinde ben hiçbir yöntemle başaramamıştım.  Ama o ilk çalışmadan sonra,  o kadar çok şey değişti ki hayatımda…  Dolayısıyla, bunları yaşayan bir insan için bu anılar gerçek.

Aklı başında bir insan, bunlara baktığında ve bu kadar şeyi birleştirdiğinde, bizim bakış açımızla, bedenden müstakil olarak, yani beden olmasa da varlığını sürdüren bir varlık olduğuna karar verir.  Bunun adına ruh diyoruz ama hani varlık demek daha doğru çünkü ruh, bizim için çok algılanabilir, çok bilinebilir bir şey değil.  Ama bizim, kendine has bir kimliği olan bir varlığımız var.  Ve bu, beden ortadan kalksa dahi, varlığını sürdürüyor.  Bunun en güzel örneği:  Hadi      reenkarnasyon ile ilgili kendiliğinden hatırlamaları, regresyonları bir kenara bıraktığımızda bile, ölüme yakın deneyim yaşayan milyonlarca insan var. Doktorların bu alanda araştırmaları ile saptadığı 10.000’lerce vaka var.  Çok ciddi araştırmacılar bu alanda çalışmış.  Hepsinin ortaya koyduğu kanıtlar şunu gösteriyor:  Ölüme              yakın deneyim yaşayan insanlar,  (klinik olarak kalbi durup ölen insanlar bunlar, ki bazılarının ölüm süreleri 20dk’ya kadar çıkabiliyor.)  o esnada bir deneyim        yaşıyorlar.  Bedenlerini terk ediyorlar.  O odada ne olup, bittiğini, yan odadakileri, ne bileyim aşağıda kendisini bekleyen yakınlarının yaptığı konuşmaları dinliyor.  Onlara şahit oluyor ve sonradan onları anlatıyor.  Kimisi de daha üst bir boyuta çıkabiliyor.  Buradaki fizik mekanı tamamen terk edip, öte aleme gidebiliyor.  Oradaki bir takım varlıklarla, ölmüş yakınları ile karşılaşıyor.  Daha yüksek seviyedeki varlıklarla ya da rehberlerle karşılaşabiliyor.  Bu deneyime sahip olduktan sonra dönüyor.  Ve uyanıyor.  Sonra bunun anısını anlattığında diyor ki:  Ben çok iyiydim.  Ben ölmedim ki… Sıklıkla da ameliyatını yukarıdan olduğu gibi izliyor ve doktorların ne yaptığını ve aralarında ne konuştuklarını dinleyebiliyor.

Bizim de yıllar içerisinde canlı olarak karşılaştığımız 4-5 tane vaka var.  Ve bu vakalar da çok dönüştürücü.  Regresyon nasıl büyük bir dönüşüm meydana getiriyorsa, ölüme yakın deneyimler de bunları yaşayan insanlar üzerinde çok büyük dönüşüm meydana getiriyor.  Hatta bunun bu tarafını araştıran doktorlar da var.  Nasıl bir dönüşüm etkisi meydana getirdiğine dair.  Regresyon da buna çok benzer bir etki meydana getiriyor çünkü Regresyonu layıkı ile yaşayan birisi, şunu çok net anlıyor ki:  Aaaa, ben daha önce defalarca yaşadım ve yok olmadım.  İşte bu anılar, şu an benim kimliğimi oluşturuyor.  Biz bunları Regresyon yaşasak bile tabii ki çok detaylı bir şekilde hatırlamıyoruz. Çünkü neden?  Bu hayata konsantre olmak mecburiyetindeyiz ve şu anki kimliğimiz, kendine has bir kimlik.  Bu kimliğin diğer anılarla çok fazla kirlenmesine gerek yok.  Gereği kadarını zaten biz, bir birikim olarak yanımızda taşıyoruz.  O zaten bizim çeşitli konulardaki yeteneklerimizi yani zekamızı oluşturan şey bu aslında.  Çünkü aslına bakarsanız zeka dediğiniz şey, tamamen o tecrübelere dayalı bir şeydir.  Niye bazı insanlar doğuştan bazı konularda zeki?  Çünkü O’nun o konuda tecrübesi var.  O yüzden…  Yani, zeka dediğimiz şey, bir konudaki imgeleme çabukluğudur.  Çünkü herkes her konuda zeki değil.  Bunu biliyoruz.  Eğer bir insan, bir konuda zeki ise onunla ilgili imgelemeyi, zihninde çok hızlı çevirebiliyor demektir.  E, bu da daha önceki öğrenmelere ve tecrübelere dayanıyor.

Dolayısıyla biz, gördüğümüz bunca vakaların sonucunda, artık şuna eminiz ki: Varlık, bir şekilde beden olmasa da varlığını sürdürüyor, bilinç varlığını sürdürüyor ve bu tecrübeleri bedenden bedene naklediyor.  Bunun amacı da bizim Evrim dediğimiz, ya da eskilerin Tekamül dedikleri Ruhsal Gelişim, genel anlamda Evrim süreci diyebileceğimiz bir süreç.  Çünkü bir hayat içerisinde öğrenilebilecek şeyler, son derece sınırlı.  İlkel bir çağda dünyada yaşamış birisinin çok fazla bir şey öğrenebilmesi mümkün değil.  Burası da varlıkların gelişimi için bir deneyim alanı…  Bol, bol her türlü şeyi deneyimliyoruz.  Ölüyoruz da, öldürüyoruz da, işkence de görüyoruz, işkence de ediyoruz, kadın da oluyoruz, erkek de oluyoruz.  Ve bunların içinde çok farklı rolleri de her şeyiyle deneyimliyoruz.  Bütün bunların birikimi de zaten şimdi “Ben”  dediğim şeyi oluşturan bir bütün.

Herkesin zihninde canlanan soru: Neden bu düzen böyle? Ben, bunun bizim bilebileceğimiz bir şey olduğuna inanmıyorum.  Tekrar doğuşu çok farklı modellerle ele almak mümkün.  Bu anıların hatırlanması meselesine çok farklı yaklaşımlar var.  Gerek kendiliğinden hatırlama vakalarına, gerek se Regresyonda ortaya çıkan anılara farklı teorilerle yaklaşan insanlar var. Ama sonuçta bu bir bakış açısıdır.  Bence en kestirme yol, beden olmasa da varlığını sürdüren o bilinç sahibi varlığın (bunun adına ister ruh, ister bilinç deyin) varlığı.  Bu, farklı bedenlerde deneyimlerini sürdürmeye devam ediyor.  En kestirme model bu.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş:

Çeşitli belgesellerde, ölüme yakın deneyimler için, beynin oynadığı oyunlar denir.  Benim bir arkadaşım bir belgesel anlatırdı:  “Bir adamın başına bir başlık takıp, beyninin bir kısmını uyarıyorlarmış, bu da ona bu odada birisi varmış hissi veriyormuş.”  Yani, öz olarak bunların hepsinin beynin oyunu olduğunu söylüyorlar.  Şu örnek aklıma geliyor ve biraz değişik olacak ama: Masturbasyon yaparken de bedenini uyarıyorsun ama orada bir kadın olmuyor.  Senin orda belli bir siniri uyarıyor olman demek, o olduğu anlamına gelmiyor.  Sen sonuçta, ruhun bedene bağlanan noktasını buluyorsun.  Yani bilim adamları, ölümden sonraki yaşam deneyiminde o tetikleyen noktayı keşfetmiş olabilirler.  Hani beynin bilmemne tarafındaki nokta, ölümden sonra yaşam deneyimini yapıyor.  Ama bu şu anlama gelmiyor:  Bu onun sonucu olarak ortaya çıkan bir deneyim değil.  Sen, teknik olarak oradaki mekanizmayı çözüyorsun.  Az önceki konuşmanızda, beden hatırlıyor dediniz.  Nasıl hatırlıyor?

Reşat Güner:

Oraya geçmeden önce bir şey söyleyeceğim:  Bazı ölüme yakın deneyimlere halüsinasyon deniyor.  Bunun böyle olmadığını gösteren çok net veriler var.  Çünkü ölüme yakın deneyimde kişi, bedeninden ayrılıyor ve örneğin hastanenin üst tarafında, bir çıkıntının üzerinde duran bir ayakkabıyı görüyor. O, ancak dışarıdan görülebilecek bir şey çünkü binanın içinden, hiçbir yerinden görünebilecek bir şey değil.  Uyandıktan sonra da doktora rica ediyor ve diyor ki:  “Orada ben bir ayakkabı gördüm.  Gidip, bakar mısınız?”  Doktor, çatıya çıkıyor ama göremiyor.  Sonra öyle bir açı yakalıyor ki tek bir yerden onu görebiliyor.  Ve ancak karşıdan bakıldığında görülebilecek bir şey bu.  Veya buna benzer öyle çok algılamalar var ki bunların halüsinasyon olması mümkün değil.  Dikkatle incelenirse, bunun halüsinasyon olmadığını gösteren çok fazla vaka var.  Tabii ki beyin devreye girecek.  O kişi uyandıktan sonra beyninde kalan anıları anlatacak tabii ki.  Beyninde yer eden, iz bırakan bir anıyı eğer beraberinde getiremezse ne anlatabilir ki?  Hiçbir şey anlatamaz.  Zaten o deneyimlerin bazıları çok aşkın.  “Anlatabileceğim hiçbir şey yok!”  diyor.  Eğer, o seviyede bir yere gittiyse, imge yok ki orada.  “Müthiş bir huzur vardı   ve ben sadece bunu deneyimledim.”  Bu kadar.  Ameliyatlarda da bunu deneyimliyor insanlar.

Hasan Sonsuz Çeliktaş

Hiç astral deneyim yaşadınız mı?

Tülin Etyemez Schimberg

Evet.

Reşat Güner

Tabii ki.

Hasan Sonsuz Çeliktaş

Orada da havada süzülüyorsun, çok huzurlu hissedersin.  Bedene girdiğinde, bir anda herşey ağırlaşır.

Reşat Güner

Gayet tabii.  Ama biz şu anda bunu beyinle temsil etmek zorundayız.  Bu konuyu daha sonra daha detaylı konuşacağız.  Beyinde kalan anıları burada anlatmak mecburiyetindeyiz.  Beyin burada alıcı  gibi bir şey aslında.

Tülin Etyemez Schimberg

Aslında belki şunu baştan belirtmemizde fayda var:  Biz zannediyoruz ki, bedenin içerisine, ister ruh diyelim, ister varlık diyelim.  Bedri Ruhselman’ın “İlahi Nizam ve Kainat” ile ilgili bilgileri bize, daha çok varlık kavramını getirdi.  Şimdi bizim varlığımız, direkt bu bedenin içerisinde değil.  Sanki bir endüksiyon gibi yani bir tesir…  Bizim öz varlığımızın, bedenimiz üzerinde bir tesir mekanizması var.  Tesiri çektiği anda ne meydana geliyor?  Yani fişi çektiğiniz anda beden, kendi o atomsal, maddesel yapısına geri dönüyor.  Tıpkı  Matrix’teki gibi.  Hani orada da fişi çekiyorlar…

Demek ki bir tesir mekanizması ile işliyorsa her şey, aktarılan şeyler de bir tesir olarak aktarılıyor.  Önceden beri Dr. Bedri Ruhsalman’ın da Yeni Ruhçuluk   kavramlarını araştırırken getirdiği bir psişe kavramı vardı.  Yani bizim hem bir fiziksel bedenimiz var.  Aynı zamanda bir duygu bedenimiz var ve aynı zamanda bir düşünce bedenimiz var.  İşte buna ara ara katman bedenler: Mental, Kozal, Astral, biyoenerji dediğimiz bu kavramlar.  Pek çok ölçümler yapılıyor şimdi.  Biz bir olay, bir travma yaşadığımız zaman, fiziksel bir travma varsa ve diyelim ki bacağınızla ilgili bir travma, o sizin enerjetik bedeninize işleniyor.  Ama o olayın aynı zamanda sizin taşıdığınız bir duygusu da var.  Diyelim ki oradaki duygu, çaresizliğiniz. Hem fiziksel travma, hem çaresizlik duygunuz ve bir de bunun beraberinde getirmiş olduğu düşünce de olabilir.  Yani:  “Hiçbir zaman oraya bir daha gidemeyeceğim.  Bunu başaramayacağım.  Onları bir daha göremeyeceğim.”  gibi…

Mesela, geçmiş yaşamlardan bir köle hayatınızı düşünün.   Sizi aldılar, kasabanızdan ya da köyünüzden kopardılar, elinizi kolunuzu bağladılar ve bir gemiye kapattılar.  Ve siz, eliniz kolunuz bağlı kırbaçlanırken öldünüz.  Bu anıda: Fiziksel olarak el kol bağlı olma durumunuz var. Ve fiziksel bedeniniz bunu psişenize geçiriyor.  Yani beden psişesinde, o bağlı oluş halini taşıyor.  Bununla birlikte sen hiçbir şey yapamadan yani kendini savunamadan öldün ve çaresiz bir haldeydin.  İşte içinde taşıdığın duygu da çaresizlik.  Ama öldüğün anda son düşüncen, son duygun (ki bu çok önemlidir.)  köyünde bıraktığın hamile karın, oradaki çocuklarındı.  O halin sana getirisi de ne?  “Onları bir daha hiç göremeyeceğim.”  Ve bütün bunlar, bir kompleks halinde taşınıyor.  Ve diyelim ki sen, bu hayatında ayağını burkuyorsun ve ayağınla ilgili fiziksel bir problem yaşıyorsun.  O problem, senin aynı zamanda çaresizlik duygunu tetikliyor.  Ve aynı zamanda o kompleksin içerisinde “bir daha onları göremeyeceğim, O’na kavuşamayacağım.”  Ya da birdenbire sebepsiz hüzün yaşıyorsun.

Mesela bir danışan geliyor ve diyor ki:  “İçimde hep anlamlandıramadığım bir hüzün var.” ,  “Kendimi, buraya ait hissetmiyorum.” , “Kendimi, aileme ait hissetmiyorum.” , “Derin bir yalnızlık içerisindeyim.”  Bütün bunlara bakıyorsun ki;  Hem fiziksel, hem duygusal hem de düşünsel yapıda izler var.  Psişe, fiziksel yapı ortadan kalkmış olsa bile, bu atomsal yapı (ki bizim öte alem dediğimiz şey de bir madde.)  ortadan kalkmasına rağmen, psişenizdeki daha süptil maddesel yapıda  (ki bunu astral beden olarak da adlandırabilirsiniz) o bilgi taşınıyor.

İlahi Nizam ve Kainat kitabı bize harika bir model sundu. Biz, bunlar başka türlü nasıl aktarılabilir, buradaki mekanizmalar ne olabilir? derken, kitapta beyin hücresi varlıklarından bahsettiğini gördük.  Ve diyor ki:  Beyin hücresi varlıkları, bizim bu hayatımızda yaşadığımız her şeyi bilinç dışına kaydediyorlar.  Ve daha sonra siz öldüğünüz zaman, fiziksel bedeniniz, eski atomsal yapısına dönse bile, beyin hücresi varlıkları, sizin o yaşanmış deneyimlerinizi bilgi olarak taşımaya devam ediyorlar.

Reşat Güner:

Çok güzel bir model verdi bize gerçekten de.  Çünkü bizim, kişiliğin ölüm sonrası devamı konusunda iyi bir model bulamamıştık gerçekten.  Benim yıllardır üzerinde düşündüğüm konuydu.  Evet, ölüm sonrası kişilik özellikleri ve kimlik özellikleri devam ediyor belli ki.  Ve bunlar başka bir bedene aktarılabiliyor.  Bunu görüyoruz.  Ya da hassas bir kişi, ölmüş bir kişiyle temasa geçtiğinde, O’nun bütün kişilik özelliklerini algılayabiliyor.  Ya da O’nun aracılığı ile bir mesaj aktardığında bunu görebiliyor.  Ama nasıl oluyor da bu devam edebiliyor?  Bedenden çözüldükten sonra, o kimlikten çözüldükten sonra.  Bu bizim yıllardır cevaplayamadığımız bir soruydu.  Bu kitaptaki bulduğumuz en önemli cevaplardan biri bu.  Çünkü varlık, o hayata ait beyin hücrelerinin varlıklarını bir arada tutmaya devam ediyor.  Ve o şekilde de kayıtları kendinde saklamış oluyor.  Biz, bir sonraki bedene bağlanırken de, bir sonraki beyinin hücrelerine o varlıklar enkarne oluyor.

Tülin Etyemez Schimberg

Tesirsel olarak aktarılıyorlar.  Mesela, İlahi Nizam ve Kainat bir şuur, bir bilinç modeli getirdi.  Orada diyor ki:  Sizin bir bilinciniz var ve bu yaşamla ilgili her şey bir köprü olarak bilinç dışınıza kaydoluyor, daha sonra kişi öldüğünde, bilinç altı denilen bir sistemde, bütün geçmiş enkarnasyonlarının; bir muhasebeden geçirilmiş, bir kıyaslanmış,  hayat değerlendirmesinden geçirilmiş   haliyle  (yani:  ne yaptım, ne ettim?  Neyi planlamıştım, ne kadarını yaptım? şeklinde)  o öz bilgiler, bizim hani tekamül dediğimiz, ruhsalvari gelişimimiz dediğimiz, daha doğrusu bu hayatımızın sonucunda süzerek çıkardığımız “öz”  yani deneyimin sonucunda bizim öz bilgilerimize aktarılıyor.  Bu arada Tesir mekanizması nasıl oluyor?  Hani diyoruz ya:  Vazifeli varlıklar, evrenden gelen tesirler ya da merkür geri gitti ve bütün işlerim karıştı! , şimdi mars geri gidecek…  Düzlem içerisindeki bu bir sürü tesirler olmakla beraber, ruhsal sistem içerisinde de birçok şey tesirler etkisinde ilerliyor.  Onlar için güzel bir model sahibi olmuş olduk.  Kitap, aynı zamanda:  Bir varlığın şu anki bilinç düzeyine gelmesi için en az 500 ila 700 arasında enkarnasyon geçirmiş olması gerekir.  Diyor.  İlle de 500 enkarnasyon olacak diye kesin bir şey yok ama biz Regresyon deneyimlerimizden de görüyoruz ki:  Varlığın, iyi olduğu, kötü olduğu hayatlar var.  Bazen hiç bir şey olmayan hayatlar var.  Aksiyona girdiğiniz hayatlar var.  İntihar ettiğiniz hayatlar var.  Bütün bu döngüler içerisinde varlık, çok büyük bir tiyatro sahnesinde…  Ve herkes de rolünü çok güzel oynuyor.  Sonra o oyun bitiyor.  Tüm oyuncular, hep beraber arka tarafa geçiyorlar ve:  “Sen bunu yapacaktın” , “Sen şunu yapacaktın” Kimisi, öldüreni, kimisi Kralı, kimisi hizmetçiyi, kimisi köylüyü oynuyor.  Onun içerisinde her bir rolde, o oynanan rolün getirmiş olduğu bir yaşam, bir hayat deneyimi var.  Sahnenin arkasına gittiğinde, işte bunun muhasebesini, değerlendirmesini yapıyorsun.  Baktın ki o rolü iyi oynayamadın ve birtakım eksiklikler kaldı, haydi tekrar oyuna giriyorsun.  Bakıyoruz ki, bazen benzer döngülerle ve benzer bir şeyi öğrenebilmek için defalarca hayata geliyoruz.  Taa ki onu öğreninceye kadar.  Taa ki onun bilgisini alıncaya kadar.  İşte bize hep insanlar gelirler ve derler ki: “Ben, hayat amacımı öğrenmek istiyorum.” , “Bu hayata niye geldim, vazifem ne?  Onu öğrenmek istiyorum.”  Bazen belki bizim o andaki hayat planımız, sabrı öğrenmek.  Ya da şefkati açığa çıkartmayı öğrenmek.  Ya da gücü kötü kullandığınız hayatlarda yarattığınız karmik döngülerle de gücün aslında ne demek olduğunu öğrenebiliyorsunuz.  Mesela İlahi Nizam ve Kainat’ta:  eksi ve artı kutuplar  (eksi kutup nefsaniyet, artı kutup vicdan)  arasında sürekli yaşadığımız gidiş ve gelişler var.  Nereye kadar?  Taa ki dengeyi buluncaya kadar. Senin dikkatimi çeken ve başından beri söylediğin bir şey var:  “Şimdi artık daha mutluyum.”  Genelde gelişim, zikzak çizerek bir aşağı bir yukarı gösterilir.  Ne çok yukarıdasındır, ne de çok diptesindir.  İşte biz, sürekli bu geliş ve gidişler içerisinde yaşarız.  Ve olay, belli bir süre sonra nötrleşmeye başlar ve iniş çıkışların yükseklikleri azalır.  Yine iniş ve çıkışlar vardır ama artık içimizde; daha dengelenmeler, daha merkeze yaklaşmalar, daha orta noktaya yaklaşmalar olur. Ve bunun içerisinde, şunu görüyoruz ki:  Evrende çok müthiş bir sevgi sistemi işliyor.  Çünkü varlık onu yaşadıktan sonra yukarıya çıktığında, kendi öz varlığına geri döndüğünde, deneyimden başka bir şey yok.  En kötü, en feci, en kurbanı oynadığı hayatlarda bile, dışına çıktığı zaman sadece deneyim var.  Ve bunu oluşturan muazzam bir sistem var.  Düşünebiliyor musunuz ki:  Öyle bir yapı içerisinde, hiç bir kimsenin ihtiyacı, bir başkasınınki ile çelişmiyor.  Her şey bir denge içerisinde.  Senin ihtiyacın ile benim ihtiyacım birbiriyle örtüşüyor ve müthiş bir yardımlaşma ve dayanışma meydana geliyor.  Ama bu düzlemde, bazen görüyorsun ki sana en büyük kötülüğü eden, sana en büyük düşmanınmış gibi görünen, yayı geren bir mekanizma olup, eğitiminde sana yardım ediyor.  Maalesef bu sistem içerisinde biz, biraz fazla rahat olduğunda yayılıyoruz.  Ve varlık o zamanlarda fazla çaba göstermiyor.  Ne zaman ki onu sıkıştırıcı etkiler geliyor, işte o zaman bir çaba ve uğraş göstererek, içinden pek çok şey öğrenerek çıkıyoruz.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Hani insanı en çok geliştiren kişiler, onu hayatında en zorlayan kişiler oluyor ya… Genelde bu kişiler; ya eş, ya baba ya anne olur ya da patronlar olur. Az önceki modelde bahsettiğiniz, beyin hücreleri varlıkları, muhtemelen soru işareti yaratacaktır.  Konuyu biraz daha açabilir miyiz? Tam anlayamadım.

M. Reşat Güner

Tabii ki elimizden geldiğince.  Biz de halihazırda anlamaya ve hazmetmeye çalışıyoruz.  Buradaki model aslında çok karmaşık değil.  Holografik bir model var ve sizi izleyen pek çok kişi bunu biliyordur diye tahmin ediyorum.  Hologramda, bir görüntü plakanın üzerine, holografik olarak kaydedildiğinde, o plakanın üzerinde bir takım karmaşık desenler meydana gelir.  Sonra, lazer ışını verdiğinde, diyelim ki bir bardağın üç boyutlu görüntüsünü elde edersin.  Fakat hologramda şöyle bir özellik var ki bu çok ilham verici bir model:  Bu plakayı ortadan ikiye kırdığında, resmin yarısını değil, yine bütününü elde ediyorsun.  Ama flulaşıyor.  Parça küçüldükçe, flulaşıyor.  Ama hologram plakasını ne kadar bölersen böl, her parçadan bütünün görüntüsünü elde edersin.  Dolayısıyla, bu modelden yola çıkarak, enteresan sonuçlara ulaşmış iki tane bilim adamı var.  Birisi Karl Pribram Nörofizyolog.  Beynin çalışma prensipleri ile ilgili olarak bu holografik modelden yararlanmış.  Diğeri de David Bohm, çok önemli bir fizikçi ve evrenin nasıl işlediği konusunda holografik modelden çok ilham almış.

Şimdi bu bakış açısı ile bakarsak, içinde yaşadığımız gerçeklikte, pek çok şey bu modelle işliyor.  Yani her parçanın içerisinde bütüne ait bilgi var.  Nasıl ki bizim bedenimizdeki herhangi bir hücrenin DNA’sının, bedenin bütününe ait bilgiyi taşıdığı gibi. Evrende her şey böyle bir sistemle çalışıyor. Bunu başka bir açıdan incelersek:  Biz, parçaları görüyoruz.  Örneğin şu bardak bir parça, insan kendi içinde bir parça  (insanın bir bütünlüğü var fakat bu bütünlük, daha küçük parçalardan oluşuyor.)  Ama diğer taraftan da kendinden daha geniş bir bütünün parçası.  Bizim görebildiğimiz ve algılayabildiğimiz her şey işte…  Atomlardan, galaksilere kadar her şey, hem kendi içinde küçük parçalardan oluşuyor, hem de kendinden daha geniş bir sistemin parçası.  Örneğin insan bedeni.  Atom molekülleri oluşturuyor, moleküller hücreleri, hücreler dokuları, dokular organları, organlar sistemleri, sistemler de organizmayı oluşturuyor.   Bunların her bir katmanını aldığımızda;  molekül de kendi içinde bir bütün ama hücrenin bir parçası olduğunda anlamlı oluyor.  Hücre de kendi içinde bir bütün ama dokunun içerisinde olduğunda işlev görebiliyor.  Bunu sonsuza kadar götürebilirsin.  Buna, Arthur Koestler Holon adını vermiş.  (Holon Yunanca Holos kelimesinden gelmektedir.  Daha büyük başka bir bütünün de parçası olduğu anlamını vermek için “on” eki ile birleştirilmiştir.)  Bir hücre de kendi başına Holon.  Çünkü kendinden geniş bir sistemin parçası.  Aynı şekilde, bedenimizdeki her hücrenin varlıksal olarak bir karşılığı var.  Her hücrenin bir ruhu var!  Öyle deyim.  Yani, enerjetik bir karşılığı var.  Zaten son zamanlarda, fizik alanındaki kuantum gibi buluşlardan sonra, anti madde kavramı ile buna benzer sonuçlar elde edildiğini düşünüyorum.  Beyin hücreleri, bedendeki en gelişmiş, hücreler,  en bilinçli hücrelerdeyim; çünkü bilincin taşıyıcısı onlar.  Nöronlar.  Sadece beynimizde değil, vücudumuzdaki sinirlerde ve kalpte de, bağırsaklarımızda da pek çok nöron sistemi var.  Beyindeki her bir nöronun bir varlığı var.  Ve bunların toplamı, kişinin şu andaki bilincini, kişiliğini ve kimliğini oluşturuyor.  Fiziksel düzeyde edinilen tecrübeler ki bütün tecrübelerimiz, nöronlarda bir hareket meydana getirir ki bu da beynimizde bilinçli bir algılamanın meydana gelmesine sebep olur.  Bu, beyinde duyu organları aracılığı ile bir ateşlenme ile ortaya çıkar.

Dolayısıyla, nöronların elde edindiği bu tecrübeler de onların her birinin varlığına aktarılır ve onlar, bu bilgiyi kendi içlerinde depolarlar.  Bütün nöronlara ait varlıkların toplamını da senin, bütün tecrübelerini barındıran bir bellek gibi düşün.  Beyin ölüyor fakat beyin hücrelerinin varlıkları yok olmuyor.  Hatta beyin hücreleri belli bir yaştan sonra ölmeye başlıyorlar.  Ve tahminimce, onlardaki bilgiler de diğer hücrelere aktarılıyor ve bu da beyin hücrelerinin varlıkları vasıtası ile oluyor. 
Sonra ölüm tam anlamı ile gerçekleştiğinde, bu varlıklar artık bedenlerinden çekilmiş oluyorlar.  Beyin hücreleri varlıkları, genel anlamda bizim kimliğimizin bütününü oluşturan varlığın alt sisteminde.  Ve onlar varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar.   Varlık, tekrar bedenlenmeye karar verdiği zaman, (kendine göre bir plan yapıyor, bir anne baba seçiyor v.s)  O bedenin anne karnında beyin ve sinir sistemi oluşurken, yavaş yavaş önceki beyin hücrelerinin varlıkları, kendi yeni bedenlerine enkarne olmaya başlıyorlar.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Enerji olarak durdukları için enerji olarak da bağlanıyorlar.

M. Reşat Güner

Aynen öyle.

Tülin Etyemez Schimberg

Her şey bir enerji değil mi zaten?

M. Reşat Güner

Ve bilginin (enformasyonun)  bir yaşamdan diğer yaşama aktarımı da bu şekilde gerçekleşiyor.  Yalnız burada enteresan bir nokta var ve hep sorulan soru:   “Bu kadar insan, bu kadar hayat yaşıyor, ama nüfus artıyor!”  “Eeee, o zaman ne oluyor, ruhların sayısı mı artıyor?”  Nizam ve Kainat, bu konuyu da açıklamış oluyor aslında çünkü:  Beyin hücreleri varlıkları, belirli bir gelişim aşamasından sonra, sürekli olarak o varlığa bağlı olarak varlıklarını sürdürmüyorlar.  Beyin hücresi varlıkları da belli bir aşamaya geldikten sonra, o varlığı terkediyorlar ve her biri kendi başına bir bedeni idare edebilecek bir varlık haline gelmek için başka sistemlerde enkarnasyona başlıyorlar.  Başka organizmaların bedenlerinde yani.  Ve o şekilde gelişe gelişe, gelişe gelişe, o beyin hücreleri varlıklarının her biri, kendi başına bir insan bedenini idare edebilecek varlık haline geliyor.  Bu tamamen, onun içindeki deneyim ve bilgi birikimi ile alakalı bir şey.  Bu şekilde de yaratılış, kendisini sürdürmüş oluyor.  Böyle saçaklanarak… Tabii ki daha önümüzdeki zamanda, daha farklı modeller eminim ki gelişmeye devam edecek.  Fakat biz, holografik olarak baktığımızda, her parça bütünün bilgisini taşıyor ve bu şekilde evren kendi kendisini sürdürüyor, çoğaltıyor ve evrenin içerisindeki varlıklar bu şekilde giderek çeşitleniyor ve çoğalıyor.  Böylece de bilgi hiçbir zaman ortadan kaybolmuyor.  Çünkü evrenin kendi içinde bir ekonomi var ve mutlak anlamda bir entropi  (Her şeyin yıprandığını söyleyen yasadır.)  yok.  Entropi olsa, şu an evren olmazdı zaten.  Evet, maddenin içerisinde belli oranda entropi eğilimi var.  Dağılma eğilimi, çözülme eğilimi var ama bu bir yere kadar.  Bir yerden sonra bunu bir arada tutan ve organize eden ve negatif entropi yaratan bir güç var. Entropi, dağılma demek.  Yani bir bardak sıcak çayı koyduğunda, bir süre sonra soğur.  Değil mi?  Sistem kendi dengesini buluncaya kadar, her madde çürür.

Tülin Etyemez Schimberg

Öldüğümüz zaman ne oluyor?  Entropi oluyor.  Madde atomlarına ayrılıyor, çürüyor ve kendi özüne dönüyor.  Aslına dönüyor.  Çünkü artık tesir yok.  Fişte enerji yok, elektrik yok.  Lamba sönüyor artık.  Lambayı yakan ne?  Ona gelen bir tesir ve enerji akımı.  O akımı kestiğin anda ne oluyor?  Lamba; artık eski, kendi orijinal maddesel yapısına dönüyor.

M. Reşat Güner

Cansız dediğimiz madde cansız mı?  Asla değil.  Çünkü elementlerden oluşuyor.  Şimdi biz maddenin bilinçsiz olduğunu söyleyemeyiz ki. Niye 100 küsur tane element var ve bunlar neden hep aynı kalıp içerisinde duruyor?  Bu da bir bilinç…  Ama kendi seviyesinde.  Biz bilinç dediğimiz zaman:  Akıllıca iletişim ve etkileşimde bulunan bir varlık anlıyoruz.  Bize göre bilinç.  Tabii insani düzeyde bilinç, dünyadaki diğer bütün canlılara göre çok gelişmiş ve üst seviyede.  Ama her şey bundan ibaret değil.  Maddenin de kendine has bilinci var ve madde, bizim görebildiğimiz  ile sınırlı değil.  Yani zaten maddenin görebildiğimiz kısmı, çok küçük bir kısmı.  Göremediğimiz maddeler var. Bizim varlığımız da aslında madde.  İşte ruh dediğimiz şey…  ama çok Süptil (Mikro düzeyde fiziksel ve ruhsal etkilere yol açan enerji akışı), vibrasyonu (titreşimi) çok yüksek.  Ama sonuçta o da madde.

Dolayısıyla, inşallah ileride daha güzel modeller bulacağız ve daha güzel açılımlar meydana gelebilecek.  Zaten gerçekliğin kendine has bir yapısı var.  Biz bunu anlamak için kendi aklımızca birtakım modeller geliştiriyoruz.  Bilim bundan ibaret.  Bilim, gerçekliği anlamak için geliştirilen modellerdir.  Ve şu an bilimin geldiği seviye, insan aklının, insan bilincinin, insan zihninin ulaştığı seviyedir.  Ve bunun içerisinde baktığımızda hiçbir şey, bizim aklımızla, zihnimizle,  sınırlı değil.  Bunların öncesinde biz var olmadan önce evren var zaten.  Dünyada hayat ortaya çıkacak şartlar oluşmazdan evvel her şey vardı zaten.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Model deyince aklıma geldi.  Hani bazı izleyicilerimizin aklına:  Neden model arıyorlar?  Ben, İletişim Fakültesi mezunuyum ve fakültedeki akademisyen hocalarım da sürekli olarak insanlar arasındaki iletişimlerin modellerini arar ve araştırırlardı.  Şu anda biz, spritüelin akademi kısmı ile ilgilenen arkadaşlarla birlikte olduğumuz için ve onlar akademisyen gibi baktıkları için model, model diyorlar.  İlk başlarda fakültede teorilere şöyle bakardık:  “Ya arkadaş, bize bunları anlatacağına, daha kolay, gündelik şeyleri anlatsana.”  Ama bir yerde teoriyi oturtmadan, pratiğe geçemiyorsunuz.  Ben bunu ancak mezun olduktan sonra anlayabilmiştim.   Teorisiz pratik, tek bacağı eksik olmaya benziyor.  İki ayağınızı da yere koymanız için bu teorilere ve pratiklere ihtiyacınız var.

M. Reşat Güner

Kesinlikle…  Biz, önceki programda Regresyon hakkında konuştuk.  Biz, insan bilinci ile ve onu dönüştürmeyle uğraşıyorsak,  elimizde sağlam bir model olması lazım.  Elimizdeki harita ne kadar genişse;  yapabileceğimiz müdahaleler ve meydana getireceğimiz dönüşüm, o kadar kuvvetli olur. Küçücük bir modelle hareket ediyorsak, bu kadarcık bir saha içerisinde hareket edebiliriz.  Ama bizim modelimiz kocamansa, bu kaç misli genişlik anlamına gelir…  İnsan bilinci geliştikçe tabii ki.  Şimdi çok daha güzel ve çok daha iyi imkanlar var.  İnşallah, bizden sonraki nesiller, bunu daha da ileriye götürecekler.  O zaman:  İnsan varlığını, insanın nasıl bir gerçeklik içerisinde yaşadığını çok daha iyi anlıyoruz.  Ve bu, şu anda bana göre her şeyden daha önemli.   Çünkü şu an yakındığımız bütün problemlerin arkasında, insanın kendi varlığının anlamını doğru düzgün bir yere oturtamaması yatıyor.  Şu anda pek çok insan, bu tarz bir varlıksal kriz içerisinde.  Yani varoluşsal kriz içerisinde.

Tülin Etyemez Schimberg

Depresyonların bu kadar artması… Yani biz ne istiyorduk:  bir arabamız olsun, bir evimiz olsun diye uğraşıyorduk.  Bunlara sahip olduk ve daha iyisini aldık ve daha iyisini aldık!  Ve şimdi baktık ki hiçbiri bizi tatmin etmedi. Halbuki, onun bizim varlığımıza birşey getireceğini ve mutlu olacağımızı zannediyorduk.  Çünkü aslında varlığımızın gerçek ihtiyacı çok daha farklı.  İşte biz madde ile eş koştuğumuzda ne yapıyoruz?  O olmadığımız, alamadığımız zaman da “Peki, ben neyim?”  Yani Regresyon aslında insana onu getiriyor.  Ya da daha basit bir şekilde söylemek gerekirse: bütün bu modelleri ve her şeyi bir yere bırakalım, tekrar doğuşa ya da reenkarnasyona hiç inanmayalım ve öyle bir şey olmadığını düşünelim ve en basit şunu söyleyebiliriz:  Bu dünya üzerinde yaşananların hepsi, şu andaki mevcut yaşayanları etkiliyor.  Yani geçmişte benim atalarımın yaşadığı olaylar, (ki Genetik bilimi diyor ki:  7 jenerasyon atalarının DNA’sını taşıyorsun.”  Bu ne demek?  Sen, aynı zamanda atalarının bitmemiş işlerini de taşıyorsun.  Bunu sadece anne baba, anne baba diye hesaplayıp 2 üss 4 kişi.  Bir de onların saçaklanmalarını düşünürseniz, bu daha da katlanır.  Biz de şu anda bu çalışmaları niye yapıyoruz?  Daha iyi ömürler yaşayabilmek için.  Bu hayatımızı daha iyi canlandırabilmek için.  Öyle ya da böyle, geçmiş hayatların ya da değil.  En reel, en önemli olan hangisi?  Bu hayat!  O zaman, bu hayat içerisinde yüklerimizden arındıkça, yüklerimizi hafiflettikçe, ister geçmiş yaşam de, ister anne karnı de, ister çocukluk de, ister ataların de…  Sen bütün bunları temizlediğin, kendi içinde bütünleştirdiğin ve dönüştürdüğün zaman sen de:  2 üssü 4 kişinin, önündeki 7 neslin, jenerasyonun atasısın.

Hani hep: “Bu dünya nasıl değişecek?” , “Ne yapacağız?” , “Ya, ben tek başıma ne yapabilirim ki?”  Diye hep sorarız. Açarız televizyonu ve o karmaşaları, savaşları ve döngüleri gördüğümüz zaman, umutsuzluğa kapılırız.  Halbuki, aslında bütün orada görünenler, bizim içimizdeki parçaların çatışmaları.  Mikrodan makroya yansıyor.  Böyle olunca ne yapacağız?  Biz, kendimizden başlayacağız.  Biz, kendi içimizde değişimi sağladığımızda zaten o, dünyaya da aynı zamanda holografik olarak yansıyacak.  Biz içimizde entegre olduğumuzda ve bütünleştiğimizde, başkalarının da bütünleşme şansını arttırıyoruz.  O anlamda nesillere aktardığımız bilgiler, farklılaşıyor ve değişiyor.  Bu anlamda biz, birey olarak çok şey yapabiliriz.  Ama bunu nasıl yapacağız?  “Sen, etrafındaki eşini, çocuklarını, kardeşini değiştirebiliyor musun?”  Hayır!  Kendimizi değiştirmek bile ne kadar çok çaba istiyor.  Direniyoruz.  İki adım ileri bir adım geri geliyoruz.  Burada yapacağımız tek şey, önce kendimizden başlayacağız.  Ve biz bunu zaten kendimizde yaratabildiğimiz zaman ve bunu derin dönüşümlerle sağlayabildiğimizde, bütüne de yansımış olacak.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

O kadar güzel söyledin ki…  Bunun üzerine ne eklenir?

M. Reşat Güner

Ben sadece şunu söyleyeceğim:  Tülin’in söyledikleri bende bir şey çağrıştırdı. Şimdi, ruhsal gelişimin en önemli anahtarlarından bir tanesi ve pek çok farklı ruhsal öğretilerin ve geleneklerin söylediği şey:  Kişinin burada ŞİMDİ’yi mümkün olduğunca deneyimlemesidir.  Burada, gerçekten bütün halimizle ŞİMDİ’yi yaşayabilmek için geçmişte takılı kalmış bazı parçaları temizlememiz lazım.  Bunları temizlemediğimiz zaman, ŞİMDİ’yi yaşamak, sadece zihnimizdeki kavramsal bir  hayalden ibaret kalıyor.  Ama orada halledilmesi gereken bazı parçalar halledildiğinde ve gereken bütünleşme, entegrasyon sağlandığında, işte o zaman biz layıkıyla ŞİMDİ’yi yaşayabilir hale geliyoruz.  ŞİMDİ’nin gerçekten içinde olabiliyoruz ve onu sindirebiliyoruz.  Çünkü öbür türlü, farklı parçalar, farklı yönlere çeker.  Çünkü hepimizin içinde bir sürü kimlik var, farklı kişilikler var.  Bunların herbiri ayrı yöne çekerken insan ŞİMDİ’yi yaşayamaz ki.  ŞİMDİ ile ilgilenemez, onun içinde var olamaz.  Ama bu bütünleşme gerçekleştiğinde işte o zaman gerçekten ŞİMDİ’yi deneyimlemek ve gerçekten insanın kendi içinde var olan o huzuru derinlemesine deneyimleyebilmesi ve hissedebilmesi mümkün olur.  O yüzden bu çalışmalar çok çok önemli.  İnsanın kendi varlığını anlaması, tanıması ve kendi üzerinde çeşitli yöntemlerle çalışmasıdır.

Hasan “Sonsuz” Çeliktaş

Ben, bu çok güzel söyleşi için her ikinize de çok teşekkür ediyorum. Dilerim yeni söyleşilerde buluşabiliriz.