Geçenlerde bir gazetede okudum; Kosta Rika’da yaşayan Panchita’nın etkileyici hikayesini: 103 yaşında, ödünç bir kulübede yarı felçli, neredeyse kör bir halde, parasız-pulsuz, malsız-mülksüz yaşarken kendisini ziyarete gelen konuklarını sevgiyle, enerji saçan gülümsemeyle “Görüyorsunuz, ziyaretçi göndererek tanrı beni kutsuyor, Hola Papi!” coşkusuyla karşılayan Bilge Panchita. Onu görenlere, okuyanlara “bizim bilmediğimiz neyi biliyor acaba?” diye düşündürten, yüksek şuurlu bir varlık… İçinde bulunduğu hırpalayıcı koşullardan etkilenmeden, yaşam akışına karşı koymadan, olmakta olana sevgiyle teslim olarak huzur mertebesinde yaşamanın ardında işleyen “şuur mekanizmasını”  merak etmemek mümkün değil. Doğuştan getirilen “varlıksal” bir cevher midir; yana yana hamlıktan pişkinliğe dönüşme simyacılığı mıdır,  hangi metod ile ulaşılır bu “hal”e; ve bu “hal” günlük yaşamda nasıl bu denli kalıcı kılınabilir?

Aynı günlerde başka bir gazetede bu aralar sosyetenin Peru’ya akın ettiğini okudum; “ayahuasca çayı” içmek için… Güney Amerika’nın yolu tutuluyormuş bu “dönüştürücü” çayı içmek için;  Peru ve Brezilya’daki ormanların derinliklerinde düzenlenen bu çay saatlerinin sonunda huzura ve sonsuz bağımsızlık duygusuna kavuşarak başka bir ruhani boyuta geçiliyormuş; bilinçler yükseliyor, benlikler tüm öfke ve üzüntülerden arındırılarak “aydınlanmış” halde memlekete dönülüyormuş. Bir nevi “panchita şuuru”nda yaşamayı deneyimleme çabası diyebiliriz belki de… Daralmış “günlük şuur” halinden kurtularak; değiştirilmiş, dönüştürülmüş, genişlemiş  bir şuur halini yakalama istenci.

Son senelerde büyük bir hızla artan “dönüşüm” sancıları var dünya insanlığının; fizik alemin maddesine doygunluk nedeniyle  günlük yaşama daha fazla “ruhsallık” indirme çabaları, görünenin ötesindeki bir “şey”e, farklı bir “oluş” haline ulaşmanın arayışları, dip dalgası gibi, sandığımızdan daha da derin bir yerlerden yüzeye çıkarak iyiden iyiye görünür oldu.

Doğal olarak yükselen talep arzda da çeşitliliği doğurdu, ortalık “ ruhsal dönüştürücü” metotlar ile doldu; günlük şuurun ötesine yolculuk vadeden  “ayahuasca ile dönüşüm” turlarına kadar genişledi yelpaze.

Panchita şuurunu, ya da “ayahuasca çayı” içilerek elde edilen şuur hallerini anlamak için önce “şuur”un yapısını anlamak lazım; hali hazırda şifreleri çözülmemiş, insan oğlunun kocaman “kara kutu”su şuuru…

Psikodelik bir bitkinin çayı içilerek  yolculuk yapılan yer “şuur haritası”nın nerelerine denk gelir acaba; nasıl olur da  “şuur”un farklı bir bölgesine yapılan sorti sonrası “bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamaz” haline dönüşülür?

Bu konu çok derin; başka bir röportajda uzun uzun ele alacağız, “şuur” hakkında çok değerli araştırmaları, çalışmaları ve tespitleri olan İzmir Ruhsal Araştırmalar Derneği kurucu üyelerinden sevgili Reşat Güner’le bir röportaj hazırlığımız var, derKi için, pek yakında. Bugün hayatın pratiğine daha yakın bir konuda, “dönüşüm”ün günlük yaşam içinde  deneyimlenmesi” , “ruhsallığı günlük yaşama indirme” ve “neyi dönüştürme peşindeyiz” noktaları üzerinde söyleşeceğiz.

Ruhsallık ve dönüşüm hakkında bunca kadim ve modern bilgi raflarda çığ gibi çoğalırken, sahada kişisel gelişim uzmanı, “koç” enflasyonu yaşanırken, ruhsal gelişim için haldır haldır seminerlerde, konferanslarda, Peru yollarında koşturarak aydınlanmayı ararken,  yaşam dersleri içinde, “söylemde değil eylemde ne durumdayız”a göz atacağız sevgili Duygu Güner ile.

Duygu Güner, Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği ile 1983 yılında tanışmış. O yıllarda içine düşen dönüşüm ateşiyle hala pişmeye devam ediyor. Şu anda da İRAD, Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği ile İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma Vakfı (BİLYAY)’nın üyeleri arasında. Ayrıca Tamer Dövücü’nün “Optimum Denge Modeli” eğitimlerinin İzmir organizasyonlarını yürütüyor; her kesimle, ama özellikle gençlerle, yaşamımızda blokajlar yaratan duygu ve düşünce kalıplarını dönüştürme yönünde yaptığı çalışmalarla toplumun “ruhsal dönüşüm” inşaatına tuğla taşıyor.

Jale Eğitim Önder:

Sevgili dostum, söyleşimize hoşgeldin… Önce kurumsal yapılarda uzun yıllar çalışarak yaşlılarımızın ikinci baharlarına moral destek veren, onların ruh hallerini, yaşam algılarını  olumluya dönüştüren çok değerli gayretler ve çalışmalar gösterdin; devamında ergenlerle-yetişkinlerle zihin ve duygu dilini yapıcı bir zemin üzerinde yeniden yapılandırma yönünde özverili çalışmalar yapıyorsun; ve fevkalade yararlı bir proje olan “Optimum Denge Modeli” seminerlerini daha geniş kitlelere ulaştırma çabaların var; biraz da senden dinleyelim, nedir bu “dönüşüm” çalışmaları-çabaları, eskiden de var mıydı bu ihtiyaçlar, bir artıştan söz edebilir miyiz?

Duygu Güner:

derKi’nin çok değerli paylaşımlara vesile olan ortamına bir katkı koyabilmek benim için de çok anlamlı; söyleşi fırsatı için teşekkür ederim. Evet, orijinal ayarlarına “daha yükseklere doğru arayış” hedefi yüklenmiş varlıklar  olarak dünya hayatı üzerinde gelişimimize yol veren bir çok rolü, kimliği bünyelerimizde barındırarak büyük  bir “dönüşüm”e hizmet ediyoruz aslında.   Doğduğumuz andan itibaren bu hayatın gerekliliklerine bazen otomatik, bazen yarı idrakli bazen de idrakli olarak uyma gayretlerine girişiyor ve kendimizce yollar kat ediyoruz. Bu durum dünyanın kaçınılmaz gerekliliklerinin başında geliyor. Böyle öğreniyoruz, böyle büyüyoruz, içinde bulunduğumuz hal her ne ise bu hale ancak bu çabalarla ulaşıyoruz.

Ne var ki, bir yandan büyürken, diğer yandan aslolan yanımız olan ruhsal yanımız gitgide arka planda kalmaya başlıyor; ve onun sesine yavaş yavaş yabancılaşıyoruz. Oluşturduğumuz gerçeklik algısı bizi  sadece etten kemikten oluşmuş,  duyguların ve zihnin yer aldığı bir biyolojik makinayız yanılgısına götürüyor, ruhumuzdan koparıyor. Pek de farkına  varmadığımız yavaş yavaş gelişen bu proses bizi hayatın ve kendimizin oluşturduğu bir kafesin içine sürüklüyor. Ancak her dönemde  bu kafesin ya da bugüne kadar söylendiği gibi bu hapishanenin dışına çıkmaya çalışan, diğer bir deyişle  insanın ve yaşamın gerçek yapısı hakkında farkındalık geliştirerek “uyanış” yolunda özel gayret gösteren insanlar olmuş; ve önemli “dönüşüm”ler elde edilmiş; ve elbette hala da edilmekte. “Dönüşüm” kavramına gizemli, ulaşılması zor anlamlar yüklemeye gerek yok aslında; kişinin hayat yolculuğu sırasında bir şekilde edindiği  kısıtlayıcı sınırların genişlemesi, yanlış öğrenmelerin yerine doğruların konması, benimsediği inanç kalıplarının-sıkı sıkıya sarıldığı  paradigmaların esnemesi, duygularının seviyesinin yükselmesi ve insanın doğal yapısıyla ilgili hakikat bilgisine bir basamak daha yaklaşarak yaşama geniş bir farkındalıkla bakabilme haline ulaşma yolculuğudur “dönüşüm”.

Eski dönemlerde dönüşüm çalışmaları, şuuru genişletmeye yönelik çabalar yalnızca özel topluluklar ve gizli öğreti gruplarında yaşayan insanların becerebildiği bir deneyim olsa da günümüzde artık öyle değil. Özellikle içinde bulunduğumuz çağın gereği olarak ortaya çıkan ihtiyaçlar doğrultusunda  uyanış ve dönüşüm çabaları geniş kitlelere yayıldı. Artık insanlar kapalı kapılar ardında,  gizli öğretiler içinde değil,  uyanış ve dönüşümlerini yaşamın tam da içinde deneyimleyerek farkındalıklarını yükseltmek; algılarını genişleterek çevreleriyle beraber değişmek  çabası içindeler. İçinde bulunduğumuz yaşam koşulları her haliyle bizi buna içsel olarak zorluyor. Bizi bugünlere kadar getiren bilgiler, deneyimler artık yetmiyor. İçinde bulunduğumuz son devrenin zorlayıcı itilimleriyle farkındalık arayışları, dönüşüm çabaları hızla artmaya devam ediyor. Zaman az, dünya ana devrini tamamlamak üzere…

Sonuç olarak, değişen zamanın ve artan gelişim ihtiyaçlarının doğal bir gereği olan  “dönüşüm” çabalarının hızlı bir şekilde artmakta olduğunu söyleyebiliriz; bu aslında doğal bir tekamül süreci ve kaçınılmaz bir yolculuk…

Jale Eğitim Önder:

Yazının girizgahında değindiğim “ayahuasca çayı içerek dönüşmek” sana neler düşündürdü? “Daha yüksek şuurluluk halleri insana havadan, çaydan gelmez; kendi üzerinde çalışmak-çaba ister” diye öğrendik, ne diyorsun bu “kestirme” yollar için?

Duygu Güner:

Farklı bilinç hallerini deneyimlemek özellikle 1960’lardan itibaren Batı Dünyasında moda oldu. Hippi hareketi hem mevcut düzene bir başkaldırı olarak, hem de farklı gerçekliklerin deneyimlenmeye başladığı, ilginç gelişmelere vesile olan bir hareket olarak tarihe geçti. Bilinç hallerini değiştiren çeşitli maddelerin kullanımının bazı insanlar için dönüştürücü,  katalizör etki yaptığı bir gerçek; ama kullanan herkeste aynı etkiyi yapmıyor. Eğer kişi kendi iç dünyasında bir basamak atlamaya namzet duruma gelmişse, küçük bir deneyim bile onun ciddi ölçüde dönüşmesine yardımcı olabiliyor. Ama temelde böyle bir “hazır olma” hali yapılandırılmamışsa, değil “ayahuasca çayı”, Tanrı’yla yüzyüze gelmek bile kişiyi dönüştüremez…

Bence “dönüşüm” ağır ateşte pişmeye benziyor… Dönüşüm yolunda ilerlerken insanın ani değişimler, sıçratıcı deneyimler yaşadığı durumlar olabilir; ama duyguların ve düşüncelerin gerçek anlamda dönüşmesi,  farkındalığın kişide “hal” olarak yaşanması, gösterilen samimi ve ısrarlı çabaların sonucu olarak ortaya çıkar diyebiliriz. Varlığın gelişiminde çabanın rolü gerçekten kaçınılmaz. Emek harcamadan, çaba göstermeden kestirme yollarla kalıcı bir değişim elde edilemez. Her birimiz bir tesirler yumağıyız ve daha yüksek tesirleri alma yolunda, o tesirlere birer anten olma yolunda ilerliyoruz, farkında olsak da olmasak da. Ancak yüksek seviyeli tesirler kendisiyle rezone olabilecek, uyum sağlayabilecek alan ister, onun böyle içsel mekanlara ihtiyacı var kendisini yansıtabilmesi için. İşte dönüşüm ihtiyaçları aslında bu tesirlerin indüksiyonuyla kişide kendini gösterir. İçinde bulunduğu realitenin bilgisi yetmemeye başlar, vicdani itilimler ortaya çıkar ve farklı arayışlar başlar.


Jale Eğitim Önder:

Nice seminerlere katıldık, raflar dolusu kitaplar okuduk, aslında kadim çağlardan beri geçmekteyiz rahle-i tedrisattan; ama öğrendiklerimizi yaşamımıza ne kadar geçirebildik; yaşama indirebildik mi ruhsallığı; bu gün neresindeyiz “dönüşüm”ün?

Duygu Güner:

Dönüşümün göstergesi olan en önemli nokta bu aslında… İnsan pek çok bilgiyi belleğinde depolayabilir; ve isteyen herkes ayaklı bir kütüphane haline gelebilir. Ama bilgileri belleğimizde depolamamız, dilediğimiz an onlara erişebileceğimiz, onları tam anlamıyla kullanabileceğimiz ve o bilgilerin gücünü kişiliğimize yansıtabileceğimiz anlamına gelmez. Sürekli bir şeyleri biriktiren insanlar vardır; onlara “koleksiyoncu” deriz; her şeyi biriktirir, saklar, depolar ama pek kullanmaz. Bu tür depolanmış bilgiler “uyuyan” bilgilerdir, bir anlamda durağanlaşmış enerjiler… Akmayan, çoğalmayan, yansımayan, zenginleşip zenginleştirmeyen… Oysa hayat devingendir, durağanlığı sevmez; insan ise dinamik bir varlıktır; bilgiyi deneyimleyerek, tesirini alarak, o tesiri kendi enerjisine katarak, aktararak öğrenir, gelişir ve de geliştirir. Ve dönüşüm işte o zaman sözden öze taşınmaya başlar.

Hayatın dolaşım sistemine katabileceğimiz birçok bilgiye sahibiz zaten; ve işin ilginç yanı bu bilgiler dışarıdan okuyarak, dinleyerek öğrendiklerimizden ziyade içsel olarak sahip olduğumuz öz bilgilerimizdir. Yani varlıksal yanımız bizi yaşamda ruhsallığa götürecek zengin donanıma sahiptir; ama üzeri kat be kat örtülerle örtülmüş özümüzle hakkıyla tanış olamadığımızdan, bu cevheri parlatmakta ve kullanmakta sıkıntıya düşüyoruz. Kendi üzerimizde yaptığımız her değiştirici, dönüştürücü çalışmanın temeli zaten özümüzdeki o eşsiz tesirlerle yeniden temasa geçme ve üzerilerine yenilerini ekleme çabası değil mi?

Öğrendiklerimizi hayatın içine ne kadar indirdiğimizin sıkı bir  takipçisi olmak, zaman zaman monotonluğundan yakındığımız günlük yaşamın  içinde yeşeren  bambaşka duygu ve düşüncelerin ve “an”ın oluşturduğu “hal”lerin farkında olmak; ve en önemlisi bu hallerle ilgili yapılacak disiplinli-düzenli  çalışmalarla uyanışlarımızı artırmak bizi  ayaklı kütüphane olmanın donukluğundan “dönüşen” dinamik insana dönüştürecek önemli adımlardır.

Aslında en iyi öğretmen hayatın kendisidir… Hayatın içinde farkındalıkla yaşanarak, özden hissedilerek öğrenilen ve varlığımıza mal olan öz değerler çoğunlukla sözcüklerle ifade edilemez. Bu değerleri tesirini bozmadan sözcüklerle ifade etmek mümkün değil. İşin içine kelimeler girince o tesir bozulmaya başlar, kabalaşır, öz yapısı bozulur. Çoğu zaman benzetmelerle anlatmak zorunda kalırız bu hallerimizi. “Yaşayan bilir,” der geçeriz. Kısaca ifade etmek istersek; kendimizi hayatın ellerine ne kadar çok teslim edersek, onun bize getirdiklerini ne kadar iyi okur ve anlarsak, doğru çabaları gösterdikten sonra kendini dayatan gerçekliklere ne kadar teslim olursak o kadar çok dönüşür ve parçası olduğumuz evrensel sisteme o kadar çok uyum sağlarız.


Jale Eğitim Önder:

Hem ülkemize, hem dünyaya baktığımızda sahadaki deneyimler pek de iç açıcı değil… Bunca “aydınlanma” çalışmalarının sahaya yansımasında sıkıntı var gibi gözüküyor. Saha mı çok zor, yoksa insan dönüşmesi güç bir varlık mı?

Duygu Güner:

Aslında herhangi bir zorluk olduğunu düşünmüyorum; bu tamamen nasıl baktığımıza bağlı. Bir meyve ağacının yetişmesi zor mudur?  Zorluk sadece zihnimizin yapıştırdığı bir etikettir. Ağaç doğru yere dikilir ve doğru şekilde bakılırsa, kendiliğinden meyve verir. Zorluk ve kolaylık gibi nitelendirmeler, tüm sıfatlandırmalar zihnimizin ürettiği kavramlardır ve hepsi görecelidir; yani kişiye ve bakış açısına göre değişir.

Konuya bu açıdan bakarak bilgiyi de toprağa ekilen bir tohum gibi düşünelim…

Nasıl ki her toprak verimli, her mevsim ekim yapmak için uygun değilse, her bilgi de herkesin içinde aynı hızda büyüyüp kök salamaz. Nasıl ki her bitkinin içinden geçerek olgunlaştığı aşamalar varsa, her bilginin de içimizde olgunlaşıp varlığımızla kaynaşması için zamana ihtiyaç vardır.

İşte bu süreçte varlıksal olarak  “leb demeden leblebiyi anlar” cinsten olanlar bilgiyi daha hızlı kavrayıp hayatın içine aktarabiliyor. Diğer türlü olanlar da hayatın içinde tabiri caizse “sürüne sürüne” öğreniyor. Yani bir önceki soruya verdiğim cevapta olduğu gibi, hayat çeşitli zorunluluklar öne sürerek kişiye öğrenmesi gerekenleri öğretiyor ve böylece alınması gereken değerler, hiç şüphesiz, er ya da geç alınıyor. Hangimiz hayatın belli bir kesitinde yaşamak durumunda kaldığımız zorlayıcı, hırpalayıcı olaylar karşısında “yok ben bunu yaşamak istemiyorum” diyebildik? Desek bile ne değişti? Önce yaşadık o zorunlulukları; sonra onun içinden öğrenebildiğimizi öğrenerek ya da öğrenemeyerek ardımızda bıraktık yaşanmışlıkları…

“Ruhsal Bilgiler” diye adlandırdığımız temel prensipler -egoizmin karşıtı olan her şey- insanlığa bin yıllardır çeşitli dinler tarafından öğretilmeye çalışılıyor. Peki şu an milyonlarca insan bazı gerçekleri bildikleri halde neden bunun aksine davranıyorlar? Bunun cevabı “varlıksal olgunlaşma” sürecinde yatıyor. Varlık olgunlaştıkça, vicdan düzeyi yükseldikçe, zaten hayatla ve içinde yaşadığı sistemle daha uyumlu bir hale geçer. Uyum seviyesi arttıkça da ruhsal olarak adlandırılan temel prensiplerin yaşam içerisinde uygulaması kolaylaşıyor.


Jale Eğitim Önder:

Daha yüksek bir enerjetik hali deneyimlemeye çalışmanın ve bunu yaşama indirebilmenin en verimli yolları nelerdir?

Duygu Güner:

İnsanlar yüzyıllardır bunu deneyimlemenin çeşitli yollarını aramışlar ve bulmuşlar. Hatta büyük olasılıkla bu yollar insanlara bilgi olarak akıtılmış. Benim vurgulamak istediğim ve çok önemli olduğunu düşündüğüm ana yol “şimdi”ye odaklanmak ve “şimdi”yi farkındalıkla yaşamaktır. Çünkü zaten “uygulama” demek, “şimdi”de olmak demektir. Bilgiyi uygulayabileceğiniz, kendi varlığınızı ortaya koyabileceğiniz tek yol “şimdi”de olmaktır. Ve eğer siz “şimdi”de değilseniz, yani geçmişte ya da gelecekteyseniz, buraya hangi enerjiyi getireceksiniz? Enerjiniz “şimdi”de değilse siz yaşamıyorsunuz demektir, ki bu durumda bir “dönüşüm”den söz  edilemez.

Ruhsallığı deneyimlemenin en iyi yolu, bedende olmaktan geçer. Eğer bilinciniz bedeninizde değilse ruhsallığı deneyimlemenin yolu yoktur. Çünkü bir ağacın dalları ne kadar büyürse, kökleri de o kadar derine iner. Dolayısıyla eğer daha yüksek bir enerjetik halin içine girmek istiyorsak bunu ruhsal olarak bir yere giderek başaramayız. Bunu başarmak için eğitilmesi gereken ruh değil bedendir. İşte bunun yolu da pek çok öğretilerde ifade edildiği gibi “şimdi”yi tam anlamıyla yaşamaktan geçer.


Jale Eğitim Önder:

Söyleşimizi sonlandırmadan, biraz da İRAD, DOĞA, BİLYAY’dan  ve Optimum Denge Modeli’nden söz edebilir miyiz? BİLYAY ve  İRAD’ın  çok uzun yıllardır dönüşüm çarkına emsalsiz katkılar sunduğunu biliyoruz; halihazırda ne tür çalışmalar yapılıyor; ve  sağladığı artı değer her geçen gün hızla artan “Optimum Denge Modeli” kısaca neyi hedefliyor?

Duygu Güner:

BİLYAY- İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma Vakfı -1994 yılında kurulmuş bir organizasyon, ama kökleri 1950 yılında Dr. Bedri Ruhselman tarafından kurulmuş olan Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği’ne dayanıyor. Bu organizasyonlar tamamen gönüllülük esasına dayalı olarak ruhsal bilgi ve anlayışların insanlığa ulaştırılması için çalışan organizasyonlar. BİLYAY ve MTİAD konferans, seminer ve kursların yanı sıra, 1960 yılından beri aralıksız yayınlanan Ruh ve Madde Dergisi ve aynı adı taşıyan yayıneviyle de hizmet veriyor. Ruh ve Madde Dergisi ve yayınları, ülkemizde ruhsal konularla ilgili hiçbir yayının bulunmadığı yıllarda ülkemiz insanının ruhsal gelişimine hizmet etmiş ve insanımızın aydınlanması için çalışmıştır. Son yıllarda BİLYAY Akademi ruhsal gelişim ile ilgili daha geniş bilgilenme ihtiyacı içinde olanlara hizmet veriyor. Ayrıca derneğin konferansları internet üzerinden canlı olarak da yayınlanıyor.

Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği’nin asıl kuruluş amaçlarından bir tanesi 2 Nisan 2013’te gerçekleşti. Dr. Bedri Ruhselman tarafından derlenen ve 54 yıl süresince banka kasasında, noterde saklanan bir kitabın varlığı ruhsallıkla ilgilenen hemen herkes tarafından biliniyor ve bekleniyordu. İşte o kitap, “İlahi Nizam ve Kainat” 2 Nisan 2013 tarihinde yayınlandı. Şu anda hem orijinal diliyle hem de günümüz Türkçesine çevrilmiş haliyle satışına devam ediyor. . Ayrıca İngilizceye çevirisi de tamamlandı.

İzmir Ruhsal Araştırmalar Derneği de 1990 yılında kurulmuş, aynı amaçlar için hizmet eden bir organizasyon. Dernekte konferans ve seminerlerin yanı sıra çeşitli yayın faaliyetleri de yapıldı. İRAD üyelerinin çabalarıyla kurulan Ege Meta Yayınları 1996 ile 2011 yılları arasında 70’den fazla kitap yayınladı. Şimdi İRAD’ın konferansları da canlı olarak internetten yayınlanıyor. Ayrıca kış aylarında 8 hafta süreli “Temel Ruhsallık” adında seminer programları düzenleniyor. Zaman zaman da daha geniş kitlelere sesimizi duyurabilmek adına daha büyük salonlarda etkinlikler düzenleniyor.

Optimum Denge Modeli ise Tamer Dövücü tarafından geliştirilmiş kapsamlı bir yaşam modeli. Felsefeyi, psikoterapiyi ve kişisel gelişimi içinde barındıran bu model yaşamın çok çeşitli alanlarında kapsamlı bir farkındalık ve değişim yaratma potansiyeline sahip. Uygulama alanları da oldukça geniş ve çeşitli: sağlık, psikoterapi, aile, iş hayatı ve yönetim, eğitim, kişisel gelişim ve daha birçok alanda başarılı bir biçimde uygulanıyor. Kişinin kendi hayatını anlamlandırabilmesi ve içinde yaşadığı doğal ve yapay sistemleri anlayabilmesi açısından çok değerli ve güçlü bilgiler kazandıran bir model. Yazımı 12 yıl süren Optimum Denge Modeli kitabı da Altın Kitaplar Yayınevi’nden 23 Mayıs 2014 tarihinde satışa sunuldu.


Jale Eğitim Önder:

“derKi “ okurları ve şahsım adına, ayırdığın zaman ve paylaştığın bilgiler için teşekkür ediyorum; insana ve yaşama değerli katkılar sağlayan çalışmalarında daha nice aydınlanmalar, aydınlatmalar temenni ediyorum.

Duygu Güner:

Bu söyleşi benim için çok değerli. Yaşamın bize sunduklarının ardında bugünkü zihnimizle, bilgimizle, anlayışımızla kavrayamadığımız kadar çok derin kıymetler var. Bana bu kıymetler üzerinde söyleşme imkanı sağladığın için ben de sizlere çok teşekkür ederim. Hepimizin bu yolculukta yolu açık, varlığımıza sağladığı değerler bol olsun…

Söyleşimizi sonlandırırken…

“derKi” okurlarının gayet  iyi bileceği gibi, Sanskrit dilinde “Buda”  uyanmış, idrak etmiş, bilinçlenmiş kişi demektir; ve  tüm dünya “Buda”larının üzerinde hemfikir olduğu  konu insanın uykuda olduğudur.

Musa, İsa, Muhammed, Lao Tzu, Buda, Gurdjieff  ve diğer tüm “uyanmış”ların insanlık ailesine farklı dillerde, farklı mecazlarla söyledikleri şarkının güftesi hep aynıydı aslında, “Uyan ey insan!”

Freud, Jung ve Sri Aurobindo  insanoğlunun haritasında saklı duran en büyük kara parçası “şuur”un gerçek doğası hakkında idraklenmemiz ve sıçrama yapabilmemiz için bize muhteşem hizmetler sunmuş  gerçek entelektüellerdir.

Freud derinliklere giderek bilincin altındaki boyutu gösterdi bize; oturduğumuz “zihin” katının altında başka katların olmadığını zannederken, çok katlı evimizin geniş mahzenlerinde yaşayan “bilinçaltı zihin”den haberdar oluverdik…

Onun takipçisi olan Jung daha da ileriye giderek üst katlarda oturan “kolektif bilinçaltı”nı keşfetti; ve insana “ruh”unu yeniden keşfetmesi ve kayıp parçasına sahip çıkması için cesaret verdi.

Pek fazla bilinmeyen, ama  çağın en önemli entelektüellerinden olan, “internal yoga”nın da kurucusu Sri Aurobindo  bilincin en tepelerindeki  boyutlara açılarak, yapımızda “bizden yüksek” yerler barındırdığımızı göstermeye çabaladı.

Freud ne kadar derinliklere gittiyse, Sri Aurobindo o kadar yüksekliklere ulaşmaya çalıştı.

Bu kişiler bizim yüzeyden göründüğümüz kadar küçük olmadığımızı,  bünyemizde  muhteşem derinlikler ve yükseklikler sakladığımızı keşfetmiş önemli kaşiflerdir…

Sri Aurobindo  insanın içinde bulunduğu hali çok güzel anlatan bir tasvir yapmıştır; “Sen varlığının sadece çok küçük bir köşesinde yaşıyorsun, küçücük bilinçli zihninde…Bu birisinin sarayı varken onu tamamen unutup sundurmada yaşamaya başlaması ve sundurmanın  sahip olduğu evin tamamı  olduğunu düşünmesi gibi bir şey”

Bütün bu söylenenler felsefi kanaatler olarak kalırsa insana, yaşama hiçbir katkı sağlamayabilir; “felsefenin hasadı yoktur” derler; gerçek hasat  bu bilgiler ışığında kendimizi uyandırmak için samimi bir gayret  sarfettiğimizde elde edilmeye başlar.

Son yılların  moda kavramları “farkındalık” ve “dönüşüm” ölçüsüzce, bilinçsizce kullanılmaktan dolayı  biraz yıpranarak  içi boşaltıldıysa da, özlerinde saklı duran hakikat çekirdeği değerinden ve öneminden  hiç bir şey yitirmedi.

Daha derinlere doğru bir arayış insan olmanın kaçınılmaz bir boyutu ise; kendimizi uyandırmak için tüm gayretlerimizi ortaya koymak, dönüşmek için tüm enerjimizi “şimdi”ye yüklemek kaçamayacağımız asli görevlerimizden.

 Sevgili Duygu Güner’in de dediği gibi, hayat bunu bize idrakli-idraksiz yaptırıyor zaten; en büyük değirmen hayatın kendisi değil mi?

Bu çarkın, bu dişlilerin tezgahında örselenip karınca kararınca dönüşmeden bu diyardan ayrılan var mı?

Kosta Rika’da ki Panchita olmak, Türkiye’de ki Ayşe olmak, galiba bütün mesele “olmak ya da olmamak.”