Son zamanlarda ölüme, geçişe ve daha da önemlisi, yeniden doğmaya bakış tarzlarına yönelik yenilenmiş bir ilgi oluşmuştur. Elizabeth Kübler-Ross’un ve Son Dönem Evi Hareketi’nin (Hospice Movement) hastanelerdeki çalışmaları, ölüm deneyimini insanileştirmiştir. Amerika’da, Raymond Moody ve Kenneth Ring’in ölüme yakın deneyimler hakkındaki yazıları, geniş çevrelerce bilinir hale gelmiş ve ölümün ve geçişin neye dair olduğuna ilişkin bilinci birçok şekilde değiştirmişlerdir.

Bu tablo, batıda, başta Sogyal Rinpoche olmak üzere Budist öğretmenlerin ölüm denilen geçiş üzerine çok değerli çalışmalarıyla daha da genişlemiştir. Sogyal Rinpoche’nin yorumlarından oluşan Tibet’in Yaşama ve Ölme Kitabı (The Tibetian Book of Living and Dying), bir kuşak önce Jung’u etkileyen ünlü Tibet’in Ölüler Kitabı’nın o çok eski sembolik malzemesinin çok ayrıntılı modern bir incelemesidir. Ayrıca, şamanın yolculuğu fenomenine verdiğimiz değerin artması, beden dışı veya “öte dünyaya ait” deneyimler olarak ölüme yakın deneyimler ve gerçek ölüm deneyimlerinin tartışılmasına yol açmıştır. Alman antropolog Holger Kahlweit bile Rüya Zamanı ve İç Uzay (Dreamtime and Inner Space) isimli kitabında “Bana kalırsa, beden dışı deneyim ölüme yakın deneyimle özdeştir.” demiştir. Geçmiş yaşam terapisinden edindiğim kendi bulgularım bununla tamamen örtüşmekte ve aslında, hem şamanik hem de Tibet öğretilerine çok miktarda ayrıntı eklemektedir. Aşağıda, kabataslak da olsa anlatmak istediğim budur.

Ölüme yakın deneyimler hakkındaki bilgi kaynaklarına baktığımızda, söz konusu deneyimin aşamalarına ilişkin ortak bir tabloyla karşılaşırız. İlk aşamada, bir araba kazasında veya ameliyat masasında klinik açıdan ölen biri kendini genellikle ameliyat masasındaki bedeninin dışında, bir gözlemci olarak yüksekteki bir gözlem noktasından aşağıdaki sahneyi izlerken bulur. İnsanlar çoğunlukla karanlıktan, dış uzaydan, boş ve açık bir tünelden geçtiklerini bildirmektedirler. Bu diğer mekana gittiklerinde akrabalarını, arkadaşlarını ve bazen tanrısal veya meleksi varlıkları görürler. Bu diğer mekandaki yükselmiş durumdayken, boğulurken yaşamı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçen adam klişesine benzer şekilde, kendilerini yaşamlarındaki tüm eylemlere bakarken bulurlar. Öte taraftaki deneyimin bir parçası da ışığa ve sevgiye dalma duygusudur. Tüm derin anlayışlar ve duygusal deneyimler birbirine kaynar; derin bir esenlik duygusu vardır ve daha önce hissettikleri acıdan kaynaklanan ölüm korkularının tamamı kaybolmuştur.

Bu yaşamları sırasında klinik açıdan ölüp tekrar dünyaya dönmüş çok sayıda insanla çalıştım. Genellikle bunu bir karar olarak hatırlamaktadırlar ve ortak noktaları, beden dışı konumda iken kendilerine dünya üzerinde bağlı oldukları varlıkların gösterilmesidir. Daha sonra ataları veya daha önce ölmüş olan aile üyelerinin ruhları onlara gösterilmiş ve kiminle olmak istediklerinin seçimini yapmaları istenmiştir. Bir yaşında bir oğlu olan ve akciğer embolisinden dolayı afazisi olup, ameliyat masasında ölen bir kadın vakasını hatırlıyorum. Aslında bu enfeksiyona, daha önce bir çocuk aldırması sebep olmuştu. Diğer dünyada, bu ölen çocuğunun ruhunu görmüş ve ayrıca, bu dünyada yaşayan bir yaşındaki oğlunu görmüş. Bir rehber kendisine, yaşayanla mı yoksa ölü olanla mı kalmak istediğini sormuş. Kadın, bir yaşındaki oğluyla olmak için dünyaya geri dönmeyi seçmiş.

Henüz ölmüş bireyler bedenlerine geri dönmek istediklerinde, yaşama ve ölüme dair tutumları büyük ölçüde ve kalıcı olarak değişir. Çoğunlukla, çok daha büyük bir bağlılık gösterirler ve daha açık ve sevgi doludurlar; daha önce sahip olmadıkları kadar derin bir yaşam duygusuna sahip olurlar. Geri dönüş her zaman çok mutlu değildir. Bazen acı vericidir, bazen zoraki olarak geri gelirler; bir seçim yapmışlardır ve bu onlar için çok zor olmuştur ve uyum sağlamak bazı vakalarda pek çok yıl sürmüştür. Tibet bakış açısına gore, bu ölüm sonrası diyarı (bardo dedikleri iki yaşam arasındaki bir yer) gerçektir. Bedeni terk eden ruhun bu ara diyarda vakit geçirdiğini ve kısmen, geçen ömrün serbest bırakılmasıyla ve kısmen de dünya düzlemini tamamen arkada bırakmaya hazırlanmakla ilgili bir dizi deneyimden geçtiğini öğretirler. Ruh, büyük çoğunlukla, sorun yaratan ve ölmüş kişinin bitmemiş psikolojik sorunlarını yansıtan varlıklarla, özlerle ve enerjilerle yine burada karşılaşır. Ölenin bilinci, karşılaştığı bu zorlu güçleri sindirmediği veya bir anlamda onlarla mücadele etmediği sürece yeniden doğacak ve dünyaya geri gönderilecektir. Tibet yazıtlarının olağan dışı yanı, ölüm sonrası bilincin aslen dünyada bir bedende olan bilinçten hiç bir farkı olmayan, tam bir insan bilinci olarak ele alınışıdır. Sogyal Rinpoche dikkat çekici bir açıklama yapar ve “Tibet Budizmi bize, hala devrimci olan bir içgörüyü, yani doğumun ve ölümün zihinde olduğunu ve başka bir yerde olmadığı anlayışını bırakmıştır.” der. Sonuç olarak bir bedende olsanız da olmasanız da zihnin sürekliliği vardır.

Bu gibi açıklamaları sadece mit olarak reddetme eğilimi Jungcu literatürde bile vardır. Bildiğim kadarıyla, bunlar gerçek deneyimlerdir ve bir tür halüsinasyon veya hayal ürünü değildir. Hayal gücü psikolojisinin tamamının bu deneyimler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Beden dışı durumdayken, ruhsal hayal gücü demeyi seçtiğim şeye ait olan, daha ince veya süptil duyulara sahip olduğumuz konusunda Kenneth Ring ile aynı fikirdeyim.

Bilinç veya ruh ya da süptil beden, varlığın fiziksel ölümünün ardından bir şekilde devam ediyorsa, bu durum pek çok yeni soruya yol açar: Nereye gidiyor, içinden geçeceği kaç tane diyar, diğer dereceler veya geleneksel anlamda “cennetler” var? Kurallar neler? Kılavuzlar neler? Fiziksel düzlemi terk eden bilinç nasıl gelişir? Nasıl sıkışır kalır? Neler onu daha alt düzey diyarlara, cehennem gibi boşluklara vb. gönderir? Böylece, tüm büyük dinlerin teolojisinin birer parçası olmuş şu eski ve tuhaf soruların hepsi, çoğunlukla klinik açıdan ölen insanların ve geçmiş yaşamda bu gibi yerlere dönmüş olan diğerlerinin tanıklığının bir sonucu olarak, psikolojik olarak gerçekten yeni bir anlam kazanmıştır.

Doğum ve ölüm derin ve sürekli bir döngünün parçalarıdır. Cenin doğum anına yaklaştıkça ve rahimde meydana gelen basınç güçlendikçe karanlık acı dolu parçalanma anıları, şiddetli ölüm, çarmıha gerilme, yakılma, ezilme gibi her türden korkunç ölüm anıları tetiklenir. Doğum kanalının kendisi ruhun bedeni terk ederken geçtiği tünelin bir yansımasıdır. Bedene geri dönmek ise tersine bir tüneldir ve acı vericidir. Diğer Yaşamlar Diğer Benlikler (Other Lives, Other Selves) adlı kitabımda içinden geçtiğimiz bir tür çember olduğunu öne sürmüştüm. Geliş biçimimiz çoğunlukla önceki ömürlerimizde nasıl öldüğümüzün bir aynasıdır. En basit örnek olarak: Göbek kordonu boynuna dolanmış olarak doğan biri, regresyon sırasında kendiliğinden, bir önceki yaşamında nasıl asıldığını hatırlar.

Astrologlar yıllar boyunca meydana çıkacak zihinsel bir şablonla doğduğumuzu söylerler. İnsanlığın değilse bile kültürümüzün önceki geçmişinin her türlü zihinsel kalıntısıyla birlikte doğduğumuzu gösteren regresyon çalışması, bunu kesin olarak doğrular. Genlerimize işlenmiş fiziksel bozukluklarımız olabileceği gibi, psişik yapımıza işlenmiş zihinsel bozukluklarımız ve sorunlarımız da olabilir. Hindu ve Budist terminolojisinde, doğum sırasında ortaya çıkan ve zaten doğumdan önce yinelenen bu biçimler samskara veya önceki travmanın karmik kalıntıları olarak adlandırılırlar. Bu zihinsel etkiler kendileriyle birlikte belli bazı anıların ve ilişkilerin duygusal ağırlıkları ile kişiliğin parçalarını, davranışlarını, saplantılarını vb. birlikte taşır.

Geçmiş yaşam terapisi, başka ömürlerdeki psişik kapanışları ve dolayısıyla bir tür karmaşa yaratan eski travmaları aradığımız travma tabanlı bir tedavidir. Fobiler örneğin, geçmiş yaşamdaki fiziksel açıdan tehlikeli durumların korkularının kalıntılarından doğarlar. Bıçak korkusu, ateş korkusu, kapalı alan korkusu, yalnızlık korkusu, terk edilme korkusu; bunların hepsinin kendileriyle ilişkili geçmiş zaman hikayeleri olabilir. Ateş korkumuzun yanarak ölmüş olmakla ilişkisi olabilir. Bıçak korkumuzun bir şekilde kesilmiş olmakla veya savaşlarda saldırıya uğramakla vb. ilişkisi olabilir. Başaramama korkularının, sorumluluk aldığımız ve insanları hayal kırıklığına uğratmış olmamızla alakası olabilir.

Birkaç yıl önce, Tibet’in Ölüler Kitabı’ndaki önemli bir ipucunu izlerken, regresyon çalışması sırasında önceki yaşamlarında öldükleri anda insanların ne yapmak üzere olduklarını çok dikkatli incelemeye başladım. Ölüm deneyiminin ve insanların ölüme bağlanma biçimlerine veya insanların çaresizlik düşünceleriyle ölmesinin şu andaki yaşamlarındaki genel tutumları hakkında çok şey anlatan veriler verdiğini gördüm.

Ölüm anına geri gitmekten ortaya çıkan bazı tipik düşünceler: …beni istemediler, beni terk ettiler – bunlar, terk edilerek ölüme bırakılmış veya bir tür saldırıda kaybolmuş, vb. çocuklardır. …her şeyi kendim yapmam gerekiyordu, der çırpınarak ölüme bırakılan veya yalnız ölen insanlar. Yokluk/kıtlık içinde ölen insanlar yeteri kadar olmadığını, hiçbir zaman yeteri kadar olmadığını söylerler. Düşündüğünü açıkça söylediği için veya söylememiş olması gereken bir şeyi söylediği için öldürülen insanlar: …sessiz kalmalıydım, … kendime saklamalıydım. gibi şeyler söylerler. Suçlu olan diğerleri …daha fazlasını başarabilirdim, …hepsi benim hatam, …yeteri kadar yapamadım derler. Kinci düşünceler arasında …onları bulacağım, veya kendiyle ilgili olumsuz düşünceleri de olabilir: …ben çaresizim, …işe yaramam“ “…iğrencim, veya … bunu bir daha asla yapamayacağım, asla yeniden yürüyemeyeceğim, … tuzağa düştüm, bundan asla kurtulamayacağım. İhanetlerin ardından bazıları gerçekten ne hissettiğimi göstermek güvenli değil, …insanlar seni hayal kırıklığına uğratacak, …her şey çaresiz. İnsanların çaresizlik ve ümitsizlik içinde öldükleri geçmiş yaşam seanslarından bu gibi düşünceler açığa çıkmaktadır.

Ölüm sırasında bilinç, fiziksel bedeni terk ettiğinde kendiyle birlikte çoğunlukla süptil veya enerji bedeni olarak adlandırılan başka tür bir bedeni alır ve bu enerji bedenin üzerinde o ömrün tüm anıları, ancak özellikle de travma izleri yazılıdır. Aslında tüm psikolojik ve duygusal durumlar ve fiziksel anılar bu enerji kılıfında bir şekilde yazılıdır ve ölümden sonra nakledilen şey de budur. Bu yüzden Tibetliler temiz ölümün önemini belirtirler; ör. zihin açıkken ölmek ve bu ömrün sonuna kadar biriken tüm kötü hisleri mümkün olduğunca anlamak ve serbest bırakmak gibi. Bunların hepsi bir manastırda veya etrafta bu işi yapacak iyi dostlarla sessizce ölürken iyidir hoştur ancak, insanlık tarihini düşünürseniz, son beş bin yılda büyük kısmının savaşlar ve felaketlerle dolu olduğunu görürüz. Milyonlarca ruh huzurlu bir şekilde ölmemiştir, bu da Tibet bakış açısına göre demektir ki, şiddet, trajedi, kayıp anılarının kalıntıları süptil bedene yazılıdır ve doğum işlemiyle fiziksel mirasımız veya karmamız olmak üzere aktarılmaktadırlar.

Geçtiğimiz on beş yılda, regresyon çalışmaları sırasında yaşamlarda ve kişilerde bugün derin değişikliklere neden olabilecek bu ölüm sonrası bilincinde gerçekleşebilecek pek çok iyileştirme ve serbest bırakma durumunun çok karmaşık ve geniş bir resmini oluşturduk.

İnsanların geçmiş yaşam ölüm geçişlerine geri gittiklerinde fark etmeye yatkın oldukları ilk şey, bitmemiş duygulardır. Hala kızgın olabilirler, savaş alanında genç yaşta ölmüş olabilirler, onları ölüme mahkum eden kişilere kızgın olabilirler. Sevilen kişileri geride bırakmanın üzüntüsü, daha fazlasını yapamamış olmanın pişmanlığı vardır, utanç vardır, suçluluk hissi vardır; süptil beden yükselir ve varlık bedeni terk ederken çok sayıda karmaşık ve derin duygu hissedilir. Bazıları kısmen güçlü duygularsa, belki intikam saplantısı olanlarda, bu duygu ruhu veya varlığı tamamlanmamış olanı tamamlamak için geriye, başka bir bedende vücut bulmaya sürükler. Başka bir deyişle, ölüme yakın deneyimlerin ileri sürdüğü gibi ömür kendiliğinden gözden geçirilmez; çoğunlukla duygular çok fazla güçlüdür. “Onu bulmak zorundayım, onunla olmak zorundayım” diyor toplu bir katliamda oğlunu kaybeden bir anne. “Onu bulmak zorundayım” düşüncesi bu ruhun, iç düzemlerdeki veya bardo durumundaki yaşamı gözden geçirmeye vakit kalmadan çabucak başka bir ömre geçişini takip ettiği anlamına gelir. Bazı ruhlar hemen yükselerek kolayca bedeni terk etmezler. Dünyada hatırladıkları olaylara bağlanarak toprağa bağlı kalırlar. Bu, çocukların ebeveynlerinden ayrıldığı ve ebeveynlerin çocuklardan ölümle ayrıldığı durumlarda kısmen daha güçlüdür. Anne “Enkazın çevresinde dolaşıyorum, onları arıyorum, çocuklarımı arıyorum enkazın altındalar”. Bu durumda, bir hayalet, yani diğer diyarlara giden yukarı hareketini tamamlayamayan toprağa bağlı bir ruh söz konusudr. Dünya üzerinde bir varlık bulma ihtiyacı, ruhu saplantılı bir şekilde dünyalar arasında tuzağa düşmüş hale, gelişmeye ve yansıtmaya imkan vermeyen bir halde tutar. Bu ruh yüzyıllar boyunca bölgenin etrafında gezinmeye devam edebilir ve ruhun, aslında daha büyük bir ruhun bir parçası olan bu kısmı, zaman içinde sıkışacak veya kaybolacaktır. Dünya düzleminde sıkışan bir ruhun başına gelecek ilk şey, ölmüş olduğunun farkında olmaya ihtiyacı olmasıdır. Aklı karışmış bu ruha yaşamın artık bittiği ve terk etme zamanının geldiği terapistin veya rehberin yardımıyla hatırlatılabilir. Bazen tamamlanacak bir cenaze töreni veya bir ritüel yaratmaları; bazen de ölü çocuğun ruhunu dünyanın üzerindeki ruhlar diyarında bulmaları gerekmektedir.

Bazen gerçekleşebilecek diğer bir şey de sadece, ölüm deneyiminin çok ani ve beklenmedik olduğu ve ruhun öldüğünü bilmediği durumlarda şokun sonuçlarıdır. Patlamalar, bir ruhu çoğunlukla dünyanın üzerinde bir yerde hareket etmenin ve geçip gitmenin mümkün olmadığı çok kafa karıştırıcı bir tür iç uzayda bırakır.

Yakın zaman önce, geçmiş yaşama girmekte zorluk çeken bir kadınla çalıştım. Tüm görebildiği, altındaki yol ve bombalanmış gibi gözüken binalardı. Daha yakında bakmasını sağladığımda, yine bombalanmış olan araç konvoylarına benzeyen şeyler gördü. Sandalyede otururken bunu tarif ettiğinde kaskatı kesiliyordu. Ona “Bedenin ne yapmak istiyor?” diye sordum; o da “Bilmiyorum ama sıkı tutunmam gerekiyor” dedi. Süptil beden anılarını ortaya çıkardığımızda, bir direksiyon tuttuğu ve ayağının frenin üzerinde olduğu giderek daha açık hale geldi. Yavaşça parçaları birleştirerek, daha önce avcı uçakları tarafından bombalanan bir konvoydaki bir Alman askeri olduğu olgusu ortaya çıktı. Asker endişeyle arabayı durdurmaya çalışırken ve bombalardan kaçmaya çalışırken hemen ölmüştü, ancak bu hiç de bilinçli bir ölüm değildi. Pek çok deneyim bunun gibidir: Parçalanmış, karışık ve donuk. Terapistin dışsal bilincini öyküye sokarak, çoğu kez ruh parçasını serbest bırakabiliyoruz.

Bazen ruh, utanılan şeyleri yapmış olmaktan dolayı kendini cezalandırma durumları deneyimler. Bu gibi ruhlar acı çekmeleri gerektiğini düşünür ve kendilerini ruhsal bir hapse sokarlar “… olan bu karanlık yerdeyim,“ … yapayalnızım ve burada kalmayı hak ediyorum çünkü korkunç şeyler yaptım.” Bu durumun Tibet literatüründe, cehennem benzeri yerlerin kasıtlı kendini cezalandırma yerleri olduğunu öneren karşılıkları vardır. Buralarda çok uzun gelen zamanlar geçirebiliriz ancak, muhtemelen bir tür pişmanlık meydana gelmektedir. Kendilerini ne kadar cezalandırdıklarının bildirilmesi, bu ruhlara geçişi tamamlamalarına yardım edecek bilinç ve ışık getirebilir.

Bazen bu cehennem durumunda olanların eziyet ettikleri, merhametsiz davrandıkları veya öldürdükleri kişilerle karşılaşma ihtiyacı olur. Pek çok çocuğu kurban eden bir Aztek rahibi olduğunu hatırlayan bir kadına dair çok güçlü bir örneğe tanıklık ettik. Ölümden sonra, çok büyük bir kafa karışıklığı durumundaydı ve sürekli kan ve bıçaklar görüyordu. Sonunda onu bu dehşetten kurtarabildik ve daha sonra, öldürdüğü çocukların ruhlarını gördü. Önce onlara bakmak istemedi ama en sonunda, onlar kadınla konuşmaya başladılar ve o onların sevecen ve affedici olduklarını gördü. Ruhlarla girdiği etkileşimle birlikte suçunun büyük bir kısmını yavaşça serbest bırakabildi ve devam etti. Geçmiş yaşam öyküsünde, bu rahip daha çok çocuk öldürmeyi reddedip kendi kalbini kesip çıkarıyordu. Bir atölye sırasında çalıştığımız, bu anının sahibi olan kadının iki yıl önce açık kalp ameliyatı geçirdiğini ve bir çocuk hastanesinde(!) çalıştığını o sırada bilmiyordum.

Yolculuğunda ruha eşlik eden bir rehber veya terapist olduğunda, bilinçli olarak belli bir yere gitme kararı alabiliriz; kalıplar sadece belli sorular sorarak veya yaşlı ruhları davet ederek kırılabilmektedir. Alçak düzlemler, daha çok sıkışılıp takılı kalınan alanlardır. Dante’nin dairesel cehennemi tam olarak bu örüntüye uymaktadır. Tibetliler zihinsel bedenin nasıl kendi kalıplarında sıkıştığından bahsederler: “… hepsi benim suçum,” “…bunu yapmamalıydım,” “…acı çekmeyi hak ediyorum.” Ruh veya bardo dünyasında zihinsel beden çok daha hızlı hareket ettiğinden, en zor iş onu çoğunlukla suçluluk veya kendinden şüphelenme gibi saplantılı ve zorlayıcı kalıplardan kurtarmaktır. Gördüğümüz gibi, zarar verdiği kişilerle konuşmak ruh için çok önemlidir. Bunun bir başka örneği ise, reklam müdürü olarak sürdürdüğü kariyerinde sürekli önünün kesildiğini düşünen bir kadındır. Kendini yetersiz hissetmiş ve başarılı olmayı hak etmediğini düşünmüştü. Regresyon sırasında, II. Dünya Savaşı sırasında Pasifik’te 300 denizcinin ölümüyle sonuçlanan bir emir vermiş olan bir amiral olduğu geçmiş yaşam öyküsüne gitti. Kumandan muhtemelen utançtan intihar etmişti. Kumandan, muhtemelen ruh dünyasında da bu suçluluk duygusuyla adeta sakatlanmış haldeydi. Kalıpları kırmanın yolu, kumandanı ölen tüm denizcilerin ruhlarına götürmekti. 300 denizcinin hepsini gördü ve neredeyse hepsini tanıdı. Ona “Savaşın böyle bir şey olduğunu biliyorduk ve buna razı geldik. Kararı sen verdin ve biz de sorumluluğu paylaşıyoruz.” dediler. Kumandanın ruh parçası, bu çok derin kendini suçlama durumunu terk ederken, söz konusu kadın danışman çok büyük bir ferahlama yaşadı. Böylece -ruh düzeyinde etkin bir biçimde terapi yaparak- ruh dünyasındaki her tür diyalogu teşvik edebiliriz. Kullandığımız pek çok yöntem bilindik psikodramadan, Gestalt veya Jung’un etkin hayal etme protokollerinden gelmektedir. Ruhsal dünyada çoğunlukla derin çalışmalar yapılırken aniden ortaya çıkan yardımcılar veya rehberler vardır. Bazen İsa, Meryem veya Kali gibi dinseş figürler de ortaya çıkabilir. Sanki öykülerinin daha derin anlamlarına açılırken, bunu deneyimleyenler bu yüksek güçleri çağırarak onlarla görüşmeye başlıyormuş gibidir. Bazen fiziksel iyileşmenin gerekli olduğu yerlerde rehberler hayvan biçimleri de alabilmektedir. Bunları, Amerikan yerlilerinden ve totem hayvanlarından bildiğimiz tüm kalıplar izler. Çok incelikli ve yardımcı tavsiyeler verirler.

Ruh dünyasında bir iş tamamlandığında, ruh çoğunlukla başka bir düzeye geçebilmektedir. İnsanlar farklı düzeylerde bir anlayış hiyerarşisi olduğunu bildirmektedir. Tüm bunlar, diğer kaynaklarla paralellik arz etmektedir. Bir ruh bu yüksek düzlemlerde seyahat ederken kendi sorunlarına benzeyen yerlere yakınlık hisseder. Eğer bir ruh intiharı düşünüyorsa, diğer intiharlara cezbedilir. Bu durum özellikle yardımcı olmamaktadır ancak, öyle görünüyor ki, ruh dünyasında benzer benzeri çekmektedir. Huzurlu ruhlar diğer huzurlu ruhlara yaklaşır, kızgınlar kızgınlara vb.

Peki bu iyileşme ne ile ilgilidir ve neyi anlamamıza yardımcı olur? Bu çalışmayı, ölüm sonrası diyarda yaptığımızda, aslında bir tür iyileştirme ritüeli yapıyor oluruz; ruhun tamamlanmamış bir ölüm işleminde takılmış bir kısmını tamamlayarak, şamanların söylediği gibi, ruhun kayıp bir kısmını geri alıyoruz. Yaralar, hassas yerler üzerinde çalışarak ve süptil bedendeki blokları serbest bırakarak çoğunlukla süptil bedenden geçen duygusal ve fiziksel enerjileri yeniden dengeleriz. Fiziksel bedenin alanlarında çoğunlukla kişinin taşımayı hak ettiğini düşündüğü geçmişten kalan ölümcül yaralar vardır. Bazen bu ölüm yaraları çaresizdir, çünkü kişi öyle bir duruş almıştır ki, beden kendini korumaya çalışırken donup kalmıştır. Astım hastaları çoğunlukla ölüm düşüncesinin “gazı solumamalıyım” şeklinde olduğu toplama kamplarındaki geçmiş yaşamlarla bağlantılıdır. Bu düşünce serbest bırakıldığında organizma yeniden serbestçe nefes alabilmektedir.

Aynı derecede önemli bir iyileşme ise kendini suçlama, kendini kısıtlama, kin ve utanç dolu düşüncelerin ve kendinden iğrenme düşüncelerinin egosal düşünce kalıplarının farkına vardığımızda gerçekleşmektedir. İdrak edildiğinde ve oluştukları bağlamda görüldüklerinde, anlaşılabilir ve serbest bırakılabilirler. Bu tür çalışmalar yapıldığında genellikle derin bir merhamet meydana getirirler – yaşama ait olmadıklarını gördüğümüzden eski kalıpları çıkarıp atarak kendimiz olarak ölmeyi öğreniriz. Sonuç olarak Tibetlilerin de söylediği gibi, doğum ve ölümün tek bir döngüsel süreç olduğunu ve hepsinin zihinde olduğunu öğreniriz. Sufilerin “alemlerin tekliği” dediği şeye ve varlığımızın geçiciliğini bilmeye ulaşırız. Eğer bilinçli ölebilirsek, eğer ilk önce kendimiz olarak ölebilirsek daha hafif ve fiziksel olarak daha az yoğun olabiliriz. Doğum işlemi bize ait olmayan alışkanlık kalıplarının salıverilmesidir. Ve salıverildikçe, tüm enerji alanımız hafifleşir ve esasen ışık varlıklarınki gibi olan özümüze yaklaşırız. Tibetlilerin bilgece, tüm iyileşmeler arasında en iyisinin bilinçli ölmek olduğunu anlamalarının nedeni budur. Ölüm sırasında serbest bıraktığımız hiçbir şey bizimle geçmez. Eğer kişiliğin tüm faaliyetleriyle olan bağımızdan vazgeçebilirsek, sonunda ego kişiliğinin nihai mistik seyahatin başlangıcına işaret eden bir tür yok oluşu gerçekleşir. İlettiğimiz tüm bu karakterler ve hikayeler sadece, ruhun dramanın sonunda atmak üzere taktığı geçici maskelerdir. Mevlana bunu daha kısa ve öz biçimde şöyle söylemektedir: “Kalbinizdeki tüm yüzleri serbest bırakın ki, yüzü olmayan yüz size gelsin.”

Huzurlu bir ölüm sürecine dair karşılaştığım en sevecen örneklerden biriyle, Richard Strauss’un Herman Hesse’nin “Beim schlalfengehen” – “Uykuya Giderken” isimli bir şiirine bestelediği Dört Son Şarkı’sından (Four Last Songs) biriyle bitiriyorum. Bu görkemli ağıt, şairin kendisi de ölümü beklerken yazılmıştır:

Gündelik yarıştan bitap düşmüşken şimdi

Özlem dolu yorgun bir çocuk

Yıldızlı gecenin kucaklayışı için

Göğün şefkatli kollarına dönüyor

Eller hiçbir şey yapmaz olmuşken şimdi

Alın koşturan düşünceyi salıvermekte

Şimdi her duyu özlemini çekiyor

Göğün avlusuna kabul edilişin

Uyku ruhumu serbest bırakmışken şimdi

Yaşamak için gecenin büyülü döngüsünü

Derinden ve binlerce kez

Işığın kanatlarıyla uçmak ister.

Kaynakça:

Evans-Wentz, W.Y. (ed.) (1960) The Tibetan Book of Dead, Oxford Üniversitesi Yayınları, Londra.

Harpur, Patrick. (1995) Daimonic Reality: Understanding Otherworld Encounters,  Penguin, Arkana, Londra.

Miller, Suki (1997) After Death: How People Around the World Map the Journey After Life,Touchstone, New York.

Ring, Kenneth (1984) Heading Toward Omega,  William Morrow, New York.

Sogyal, Rinpoche (1992). The Tibetan Book of Living and Dying,  Harper Collins, Londra.

Woolger, Roger, J. (1989) Other Lives, Other Selves, Harper Collins, Londra.

Zaleski, Carol. (1987) Otherworld Journeys: Accounts of Near Death Experience in Medieval and Modern Times, Oxford Üniversitesi Yayınları, Londra.

(Dr. Roger J. Woolger’ın Death, Transition and the Spirit Realms: Insights from Past-Life Therapy and Tibetan Buddhism adlı makalesinden Ruh ve Madde Dergisi içib çeviren: Kerim Urallı)