FARKLI BİR BİLİNÇ

Tarih Mayıs 2003 ve 15 en iyi Telekom yetkilisi New England civarlarındaki küçük bir adada toplandılar. Endüstrinin geleceğine dair bir toplantıya doğru giden bu 3 gün boyunca da ortam gerginleşti. Kablosuz internet servisinin avantajlarıyla beraber, şirketler teknolojik yarışın önde gelen isimlerinden biri olmak ve piyasa rekabetini kazanmak için didinirken, yeni bir düşünce biçiminin de şart olduğu gerçeği ortaya çıktı.
İlk iki gün boyunca konuşmalar bunaltıcı oldu. Uzmanlar ticaret teorileri ve spekülasyonlardan bahsediyorlar ancak herkes hala kalkanlarını kuşanmış durumda. En sonunda, 3. günün sabahında, bir diyalog kolaylaştırıcı, grubu bir araya getirmek için harekete geçirildi. Toplantı, dinlemenin önemini anlatan ve orada bulunmanın amacını hatırlatan bir kısa konuşmanın ardından başladı. Odanın havası şimdiden değişti. İnsanlar daha rahatlamış ve birbirlerine karşı ilgili görünüyorlar. Birkaç dakika sonra, kablosuz internet bağlantısı sağlayıcı şirketlerden birinin CEO’su görüşünü paylaşıyor: “Bence biz yaptığımız şeyi salt iş terimleriyle düşünmekten vazgeçmeliyiz. Birbirimizi rakipler olarak görmekten vazgeçip dünyayı teknolojiyi kullanarak birleştiren ortaklar olarak alsak? Eğer bir düşünürsek, zaten sahip olduğumuz büyük misyon bir Global köy yaratmak değil mi?” Onun açık sözlülüğü herkesin gardını düşürmüş gibi, ve ilk kez bir sessizlik oluyor. Sessizliğin arasında gözle görülmeyen büyük bir enerji odaya yayılmaya başlıyor. “Bunu söylemeye cesaretiniz olduğuna sevindim.” diyor bir başka temsilci. “Bence de” diyor bir başkası. “Eğer şu anda ihtiyacımız olan bir şey varsa, bu da vizyondur.”

Grupta artık herkesin hissedebildiği bir elektrik var. Daha fazla üye konuşmaya katılıyor ve her bir üye konuştukça, bu grubun tamamını bir birlik duygusuna daha da yaklaştırır gibi görünüyor. Birkaç kişi anı anda konuşmaya çalışıyor, fakat tesadüfen aynı fikre sahip olduklarını fark edince de kahkahalara boğuluyorlar. Herkesi bir yaratıcılık dalgası kavrıyor ve kimse kendisini ayrı bireyler olarak görmüyor. Birlikte düşünen bir grup onlar. Saatler geçiyor, ancak kimse durmak istemiyor. Doğal olarak, toplantı bir saatte kapatılıyor ve herkes sessizlik içinde birkaç dakika oturuyor. Kimse ne olduğunu bilmiyor, ancak bildikler şey bunun çok önemli olduğu.

“Grup tartışırken ve fikir alışverişinde bulunurken, belli bir seviyeye ulaştığında, bundan daha üst bir seviye devreye giriyor. Bunu odadaki herkes farkedebiliyor” diyor organizasyon danışmanı Robert Kenny. “Sanki yeni bir şalter açılıyor. İnsanlar küçük şeyler için birbirini yemeyi bırakıp yeni bir grup haline dönüşüyorlar. Öyle ki, bilgeliğin akışı için yapılmış birer tetikleyici gibiler.”
Bunu ister kolektif bilinç, ister grup sinerjisi ya da grup zekası olarak adlandıralım. Gittikçe yükselen sayıdaki insanlar, belirli bir amaç için bir araya geldiklerinde, cesaret verici bir atmosferde, kimi mistik olayların meydana geldiğini ve bunun oradaki insanların sosyal-duygusal-akademik zeka kapasiteleri üzerinden etkili olduğunu fark ediyorlar.

“Tüm bu grup deneyimlerinde, insanlar normal hayatta deneyimlediklerinden daha büyük bir bilgeliğe ulaştılar.”diye tanmlıyor araştırmacı Carol Frenier. “Kutsal olanın varlığını hissediyorsunuz, ve biliyorsunuz ki sizle birlikte o gruptaki herkes aynı şeyi hissediyor. Bu senden daha büyük ve açık bir şeyin varlığı. İletişim kurma kapasitenin genişlediğini hissediyorsun. İnsanları şaşırtan bir başka şey de bu ortamda ne kadar çok yaratıcılık yeteneğinin ortaya çıktığı. Öyle bir şey hissediyorsunuz ki, sanki bütün grup birlikte yaratıyor. Ancak bunun nasıl olduğunu bilmiyorsunuz.”
Kenny Frainer’in ve gittikçe artan sayıdaki araştırmacıların da fark ettiği gibi, kapasitemizi son sınıra çıkarabilecek ve potansiyellerimizi gerçekleştirmemize yardımcı olacak, bilinmeyen yüksek bir düzen var. Junita Brown, ‘Dünya Cafési: Hayata Muhabbet Katmak’ kitabının yazarı şöyle diyor; “Bu olaylarda gözlemlenen şu: ‘Yeni’ olan açığa çıkıyor. Bunun bir parçası olmayı bu kadar heyecanlı kılan da bu. Üst seviyeye ait olanı açığa çıkartıyorsunuz ve insanlar da bunun devasal boyutlarını anlayabiliyor. Bu bazen kişisel deneyimlerde ortaya çıkıyor, bazen de kolektif. Bu görünmez olanın açığa çıkıp artık herkes tarafından görülebilmesi gibi bir şey.”
Eğer bu “Kolektif zeka” hakkında hiçbir kitap okumadıysanız, bilin ki yalnız değilsiniz. Sosyal bilimlerin gözünden kaçan bir fenomen olarak, son yıllarda bazı kilit isimlerin de çabalarıyla bu yeni fark edlen potansiyel, gittikçe daha da çok ilgi görmeye başlıyor. Google’da “Kolektif bilinç” (collective consciousness) diye arattığınızda 64.000 sonuç, “Kolektif zeka” (Collective intelligence)  dediğinizde 30.000, “Grup aklı” (Group mind) kelimesinde ise 20.000 sonuç çıkıyor. Çıkan sitelere girdiğiniz zaman, (Co-Intelligence Institute, the Collective Wisdom Initiative, ve community-intelligence.com) bu üst kimlikleri ve onlardan doğurabileceğimiz avantajları anlatan kaynaklar keşfetmeye başlıyorsunuz. Bu konulardaki kitaplar da son yıllarda oldukça fazla. “Grup yaratıcılığını ortaya çıkarmak”, “Grup sinerjisini geliştirmek” gibi başlıkları olan bu kitaplar da artık Kolektif’in gücünün kapıya dayandığını gösteriyor.
Koordine edilmiş takımların bir tasarı çalışması sırasında yüksek bilinç seviyelerine ulaşabilmeleri gerçeği tabi ki henüz çok yeni bir buluş. Fakat, kurtarma ekipleri, spor takımları, dans grupları ve müzik toplulukları; yıllardır onları koordinasyon ve etkinliğin en üst sınırlarına çıkarmış olan bu takım sinerjisi hakkında konuşuyorlar. Dinsel pratikler esnasında yaşananları da bu örneklere dahil edersek, tüm bu karmaşanın anlamını sorgulamaya başlayabilirsiniz. Bir bakış açıyla, bu deneyimler aslında tarihin kendisi kadar eski zamanlara dayanıyor. Ancak, yeni olan şey bu fenomenlerin karşımıza çıkması değil de, Otto Scharmer’e göre şu: Giderek daha fazla insan bu tarz deneyimler yaşamaya başladı. İlginç olan ise tüm bu deneyimlerin sıradan, günlük hayatımızın içinde yer alması. Bu deneyimler bizi normal hayatımızı sürdürmede bir engel niteliği taşımıyor, tam tersine işimizin gücümüzün (özellikle sosyal değişime ilişkin bir iş ise) tam ortasında yer alıyor.

Tüm bu yeniliklere nasıl bir açıklama getirileceği ise henüz belli değil. Belki de globalleşmiş dünyamızda, kutsal-ilahi boyutlar da kendilerini dünyaya tanıtmak için yeni kanallar bulmaya zorlanıyorlar. Veya, hayatıızı tehdit eden tüm bu tehlikeler karşısında toplu bir uyanışa veya birleşmeye doğru yönelmemiz için kolektif içgüdülerimiz ortaya çıkıyor. Juanita Brown’un da dediği gibi: “Altında olduğumuz bu kolektif tehlikeyi fark edip kolektif bir çözüm arayışına girmemiz ve bu tehlikeyi kendimizi yok etmeden atlatmamız için kendimize sunduğumuz bir çözüm bu.” Aynı zamanda Uluslararası Organizasyon Dizaynı Merkezi’nin kurucusu Bill Veltrop’un da dediği gibi; “Toplum olarak, evrimsel bir mekanizmanın evrimsel sürecinin başlangıçlarındayız ve bu olay daha önce yaşadığımız her şeyden daha büyük.”

 

GRUP DÜŞÜNCESİ, BORG VE BİREYSEL KÜLT

Gruptayken, tekil bir bilinç hali yaşadım, sanki bütün benlikler bir araya geliyordu ve hiçbir sorun yok gibiydi. Kimse karşı karşıya değildi ve herkes birbirine yardım ediyordu. Hiç yaşamadığım bir deneyimdi daha önce. Öyle bir deneyimdi ki sanki o odada koca bir grup değil de, tek bir bilinç vardı.1

Jane Metcalfe, London
Tabi ki, batı kültürüne maruz kalmış bizler için, bir grup bilincinin parçası olma düşüncesi çok cezbedici geliyor. Bireyselliği ve özgürlüğü öne çıkaran ve neredeyse kutsallaştıran postmodern kültürde, kolektif bilinç kavramı bizlere çok garip geliyor. Hangi Star Trek hayranı, Yüzbaşı Picard ve “Yeni Nesil” ekibinin karşısına çıkan en azılı düşmanın kolektif bir yapıya sahip olan “The Borg” olmadığını iddia edebilir?  Gezegen gezegen dolaşıp, karşısına çıkan her bir zeki türü asimile ederek ve kendi genişleyen komün zihin yapısına katan bir varlık olan The Borg, grup bilinci içeren her şeyin kültürel kimliğini yansıtan bir kahramandı.
Tarih bize, yok edici bir ideolojinin gölgesinde, Ortaçağ’daki cadı avlarından, son yüzyıldaki sosyal olaylara kadar, grupların ne gibi dehşetlere neden olabileceğini gösterdi. Nazizm ve Stalinizm tarafından mağdur edilmeyen biz demokratik Batılılar için, Yale Üniversitesi’nde görevli psikolog Irvıng Janis, grup düşüncesinin tehlikelerini anlatan çalışmasıyla bir uyanış çağrısında bulundu. Birleşik Devletlerin 19. yüzyıl ortalarındaki dış politikalarını analiz eden Janis, kolektif yapıların bazen kötü, hatta çılgınca kararlar vermesine sebep olan etkenlerin hala var olduğunu öne sürdü.
Ortada, kolektiviteye karşı tahmin ettiğimizden daha çok kültürel paranoya yer alabilir. Kolektif bir yapının parçası olmaya gösterdiğimiz direncin kökleri, yanlış yönlendirilip yanlış kararlar almak ya da grup olarak bir histeri ya da deliliğe sürüklenme korkusundan öte olmalı.En büyük korkumuz, bir grubun içinde yer alıp da bireyselliğimiz,i yani “özgürlüğümüzü” kaybetmek değil mi? Ve The Borg hikayesinin de açıkça anlattığı gibi, özgürlüğümüzü ve kendi başımıza karar verme mekanizmamızı bastırmayan bir kolektif bilinç hayal etmek imkansız. Bu korku ilk bakışta yerinde görünebilir, ancak yeni bir soruyu da doğuruyor: Gerçekten, ne kadar bağımsızız?
Buddha ya da antropolojist Gregory Bateson gibi iç gözlemciler, kendimize yakıştırdığımız o “bağımsız düşünen” sıfatı bir yana, çoğumuzun “nadiren” tamemen bağımsız ve bireysel kararlar verdiğini öne sürüyor. Kültürü, “zihnin ekolojisi” olarak tanımlayan Bateson, düşüncelerimizin ve fikirlerimizin çoğunlukla içinde yaşadığımız sosyal çevre tarafından biçimlendiğine işaret etti. Bilinç üzerine araştırmalar yapan Chris Bache’nin de açıkladığı gibi, “Evrimsel perspektiften bakınca, bireyselliğin çok önemli ve aşırı değerli görünmesine rağmen; bireyselliğin gerçekte ne olduğuna dikkatle bakarsanız, onun türlerin psikolojik ve kültürel tarihlerini yansıttığını görürsünüz.” Ayrıca gelişim psikolojisinin, zihinlerimizin bile diğer zihinlerle ilişki içinde olduğu zaman gelişebildiğine dair bulguları da bu fikri destekliyor. Buna, yeni büyüyen bire bilimsel araştırma konusunun, yani bilinçlerimizin bedenlerimiz içinde sıkışıp kalmadığı ve birbiriyle sürekli etkileşim içinde olan sahalar olduğu tezi de eklenince, bağımsızlığımızı ve bireyselliğimizi kaybetme korkusu biraz yersiz görünüyor.
Bu bulguların da ışığında, bir grup bilincinin parçası olmak o kadar da kötü görünmüyor. Zaten istese de istemesek de bunun içindeyiz. Öyleyse sorulması gereken soru şu: “Ne tür bir grup bilincinin parçasıyız?” Neyse ki, bu yeni yetme kollektif bilinç sayesinde “birlikte düşünme”nin tehlikelerine radikal bir alternatif sadece bir adım ötede. “Bu tarz bir kolektif yapı fikri, tabi ki bireylerin eksildiği küçültüldüğü, kolektife dair eski düşüncelerimizden daha farklı.” diyor Otto Scharmer. “Bu yeni kolektif yapıda, birey aslında değer kazanıyor. Bu bilinci kullanmak da kişiyi onun en yüksek gelecek potansiyeline bağlıyor.” Scharmer ve onun kolektif bilinç kavramını tecrübe etmiş olanlar, bireyselliğin bastırılmak şöyle dursun, tam tersine güçlendiğini düşünüyorlar. Tom Callanan, Fetzer Enstitütüsü’nde bir program görevlisi şöyle diyor: “Kolektif bilinç ve bilgelik ne kadar güçlü olursa, ben de eşsiz bireyselliğimi o kadar fazla hissedebiliyoru. Tek fark, bu hissi bütünden ayrı değil de bütünün tam da içinde duyuyor olmam.”

 

DİYALOĞA ÇAĞRI

Bir başkası konuştuğu zaman, sanki ben konuşuyormuşum gibi geldi. Ve ben konuşmaya başladığımda da, tamamen egomdan arınmıştım. Benden daha büyük bir şey benim yerime konuşuyor gibiydi. Odadaki atmosfer bir nehirdeymişiz gibiydi, hava ağırlaşmıştı sanki. Ve bu alanda biz yaratmaya başladık. Daha önceden hiç aklımıza gelmeyen şeyler söylemeye başladık ve daha önce hiç düşünmediğimiz şeyleri düşünmeye başladık. 2

Beth Jandernoa, Essex, MA

İnsanlara kolektif bilincin anlamına dair sorular sormaya başladığınızda duyacağınız terimlerden birkaçı mutlaka “kuantum vakumu” veya “sıfır-noktası alanı” olacaktır. Bilimsel teorilerin kendilerine new age döneminde kolektif bilinç adına yer bulmaya başlamasının da şaşırtıcı bir yanı yok aslında. Fakat David Bhom adındaki bir fizikçi, fizik ile grup bilincin arasında daha az ezoterik bir bağ kurdu.

Keşif azmi ile dolu bilim adamı Bohm, plazma teorisi üzerine araştırmaları ve de en çok Hintli mistik J. Krishnamurti ile olan diyalogları ile tanınıyor. Fakat, Bohm’un ilgisi, “insanlar arasındaki ilişkileri ve üstelik bu ilişkilerin doğduğu o bilincin kendine özgü doğasını taşıyacak bir sisteme” ya da kendi deyimiyle “diyaloğa” kaydı.

Bohm’a göre, insan ilişkilerindeki bütün problemler, kolektif düşüncemizden kaynaklanıyordu. Bizi bir araya gelmekten alıkoyan bütün etkenleri, kültürel ayrılıkları, inançları ve fikirleri hesaba katarak, bu anlaşmazlığa işaret edip de çıkış yolunu bulabilecek bir yönteme dikkat çekti. Yunanca dialogos kelimesinden türeyen ve “hareket etmek, gelişmek anlamına gelen” olarak tanımladığı bir sözcük olan diyalog kelimesinin yeni bir formunu ortaya çıkarttı Bohm. Bu kelimeyi “yeni bir düşünce biçimi… İnsanlar artık ne etkileşim için de, ne de birbirlerine karşılar. hepsi sadece bu ortak anlam taşıyan ve sürekli olarak gelişen ve değişen  havuza katkıda bulunuyorlar.” olarak tanımlıyor.

Bohm’un diyalog kavramının ardındaki mana basitti. Yirmi ila elli kişi arasında bir grup topluyordunuz ve her hangi bir konu hakkında konuşmalarını sağlıyordunuz. Birkaç basit adımı, yani birinin destekli fikirlerine katılmak ya da diğerlerini dinlemek ve otantik konuşmalar yapmak gibi taktikleri uyguladığınız zaman, Bohm, grubun derin bir bağla birbirine kenetlendiğini hissediyordu. . Bu bağ sanki, düşüncelerimizin ardındaki beklenmeyen emelleri ortaya çıkarıyor ve  grubu daha yüksek bir seviyeye taşıyarak yeni bir kolektif anlayış yaratıyordu.  

Bohm’un diyaloğa dair fikirleri seksenlerin başlarında ortaya çıkmaya başladı ve 1992 yılındaki ölümünden önceki sekiz yıl boyunca, diğer insanlara da gördüğü potansiyeli anlatmak adına büyük çaba sarfetti. Bu dönem boyunca da küçük bir hareket başlatabilmeyi başardı.Tabi ki Bohm, kolektif bilinç hakkında konuşan ve ondaki potansiyele işaret eden ilk modern düşünür değildi.Yirminci yüzyılda, Sri Aurobindo, Pierre Teilhard de Chardin, Alice Bailey, Rudolf Steiner, ve M. Scott Peck gibi isimler kolektif bilincin kapasitesi ve önemi hakkında konuştular. Fakat, bu konunu dikkat çekmeye başlayıp, büyük kitleler tarafından farkedilmesi de Bohm sayesinde oldu, ancak Peter Senge’nin de katkıları yadsınamazdı.

1990’da Senge’nin “Beşinci Disiplin” kavramı iş dünyasını sallamıştı. İşletme hakkındaki yeni görüşlerine ek olarak, Bohm’un diyalog metoduna da “takım öğrenimi” adı altında değinmişti. Kitabın satışları yüzbinleri buldukça, Amerika’nın iş sektörü de eski bir fizikçinin Senge tarafından yeniden şekillendirilmiş bu fikirlerine ilgi duymaya başladı. Birkaç yıl içinde de, bu yeni ve keşfedilmemiş sahanın uzmanlarına duyulan talep de çok yükseldi. Senge’nin MIT’ın İşletme Okulu’ndan bir meslektaşı da 1993 yılında MIT Diyalog Projesi’ni başlattı. Projenin amacı kesindi: Bu yeni sosyal teknolojinin potansiyel uygulama alanlarını keşfetmek. Sonraki yıllar boyunca, İsaacs ve meslektaşları da bu yolda ilerlediler. Bir grup, Colorado sağlık örgütünün liderlerini bir araya getirdi. Bir başkası da kent alanlarındaki sakinlerle çalıştı. Isaacs’ın kendisi de Kansas’taki bir birleşme-yönetme savaşının tam kalbine diyalogu götürdü. Mitch Sanders, kendi üzerlerinde gözlemler yapılmak amacıyla bir araya getirilen grup üyelerinden biri şöyle diyor: “Kendimizi Gine domuzları gibi hissettik ve içinde olduğumuz alanın bireysel ve kolektif katmanlarını keşfetmek için elimizden gelen her şeyi yaptık.”

Gerçek olan bir şey vardı ki, ne zaman bir istek, bir amaç doğrultusunda bir araya gelinse, bu fark edilir değişim ortaya çıkıyordu. Saunders’ın da tanımladığı gibi: “Her seansta bu durum gerçekleşiyor. Şaşkınlığımız geçtikten sonra da sorduğumuz soru bununla ne yapacağımız oluyor. Herkesin içine düştüğü bu kolektif bilinç fenomenini nasıl kullanabiliriz? Kolektif bilinçten kolektif liderlik safhasına atlayarak mı? Bu bilincin bir gelişime hizmet etme ve yararlı olma olasılığı var mı?”

 

Bir Kolektif Bilgi Girişimi

Sonra bir başkası öne çıktı, ve bir başkası, bir tanesi daha… Hepsi hikayeler anlatıyor ve deneyimlerini payşlaşıyorlardı. Bizi bir arada tutan bir şey olduğunu hissettim. Sanki yuvarlağın ortasında bir kazan vardı, her şey büyülü gibiydi. Sonlara doğru bir şey söylüyordum ve odanın diğer ucundaki kişi bana cevap veriyordu: “Biliyor musun ben de aynı şeyi düşünüyordum.”

Tom Callanan, Kalamazoo, MI

Mağara hayatı yaşamayan herhangi birisi herhalde son 15 yılda beden-zihin alanında iyileştirme tekniklerinin Batı’da fazlaca popüler olduğunu fark edecektir. Deepak Chopra ve Andrwe Weil gibi isimler ve kitapları mesela… Ancak bahsetmemiz gereken, Kalamazoo tabanlı etzer Ensititüsü’nün bu popülerleşme sürecinde oynadığı rol ve daha da önemlisi, bu rolün kolektif zeka ile olan bağlantısı.

İnsanın sahip olduğu potansiyele dair araştırmaları ve çabaları ile Fetzer, 1962’den beri hatrı sayılır bir ün kazandı. Fakat diğer kuruluşlardan farklı olarak, Fetzer, bireysel projeler değil de kolektif bir yaklaşım ile işliyor. Program çalışanı Tom Callanan’ın açıkladığı gibi, “Biz bir alana giriyoruz ve orayı nasıl daha etkin hale getirebileceğimiz konusunda sorular soruyoruz. Çekişme ortamı yaratarak en iyi projeye hak tanımak yerine alanı zenginleştirecek projeyi destekliyoruz ve bunu yaparken de nasıl birlikte çalışacağımızı düşünüyoruz.”

2000’lerin başlarında, Fetzer bir araştırma projesi başlattı ve diyalogların etkili olma kapasiteleri ile grup bilgisinin katmanlarını derinleştirme üzerine yollar aramaya başladı. Gruplar en üst noktalarındayken ortaya çıkan bu “büyü” de neyin nesiydi? Buna eşlik eden o mistik zeka neydi? Daha da önemlisi, hangi koşullar bu zekayı ortaya çıkarıyordu?

Bir süre sonra hesapladıklarından daha fazlasına sahip olduklarını fark ettiler. Aalan Briskin, bu projedeki ana araştırmacılardan biriydi. “Öncelikle bu sorularda bize yardımcı olabilecek bazı insanlara ulaşmaya çalıştık. Gelen tepkiler çok coşkuluydu; bizimle konuşmayı kabul etmekle kalmadılar, bizi bu alandaki birçok önemli isme yönlendirdiler. Böylece, en fazla 8 ya da 9 kişiyle konuşmayı planladığımız bu proje, 60’ı aşan röpörtajla sonuçlandı.”

Bu projenin bulguları 2001 yılında “Centered on the Edge: Mapping a Field of Collective Intelligence and Spiritual Wisdom.” adlı bir kitapta toplandı. Fetzer’e göre bu araştırma yeni araştırmalar için bir basamak niteliğindeydi henüz. Sheryl Erickson tarafından geliştirilen yeni bir proje, kolektif yapının üzerinde gelişip şekillenmeye başlayacağı, kendi kendini organize eden bir yapı halindeydi. “Kolektif Bilgi Girişimi” doğmuştu.

Collectivewisdominitiative.org sitesini ziyaret edin ve grup sinerjisinden grup yaratıcılığına, kollektif zekadan kolektif titreşime kadar birçok konuyu bulacaksınız.Profiller bölümünde, Jim Rough ya da Tom Atlee gibi isimler bulacaksınız. “Doorway” linkine tıkladığınızda da birçok insanlar rastgele yapılmış, kollektif zekaya dair röpörtajlarla karşılaşacasınız. İçindekiler bölümünde de araştırma raporlarına ulaşıp “Grup büyüsü: Kollektif titreşime dair tecrübelere ilişkin bir araştırma” ya da “Özü aramak: Kollektif bilgi ve grup deneyimleri” gibi yazıları okuyacaksınız. “Sosyal Uygulamalar” yazısında da diyalog halinde geçen ve karşı taraflardaki liderlerin uzlaşıp şaşırtıcı sonuçlara varmasıyla biten bir tecrübeyi göreceksiniz. Web sitesine bir bütün olarak baktığınızda ise, açıkça görülen şey tüm bu fenomenin “gerçek” olduğu. Hatta hayal edebileceğimizden bile daha yaygın.

 

ORTADAKİ SİHİR

“Konuşmamızın ikinci turunda dikkat çekici bir şey oldu.  Neredeyse tarifsiz bir duyguydu- sanki odada başka bir varlık vardı. Sanırım buna “kolektif” diyebiliriz ama bu adil olmayacaktır. Hemen hemen fiziksel bir biçimde ortadaydı. Enerjisini hissedebiliyordum ve ona bir bağlılık hissediyordum- bir çeşit sevgi. İnsanlar bunu hissetti ve hakkında konuştu. Biri bu “oluş”u tutkala benzetti. Dedi ki “Bizi bir araya getiren bu- hep orada olduğunu bildiğimiz ama hiçbir zaman yeterince takdir edemediğimiz daha büyük bir bütün”. Ve bu “oluş” kendine ait bir momenti vardı. Böylece bir şeyin olmasını sağlamak için sorumluluk almam gerekmiyordu. Her şey kendiliğinden oluyordu. Ben sadece ayak uydurabilirdim.” Emmett Miller, M.D., Nevada City, CA

BENCE BU ZERAFETE VARIYOR diye açıklıyor Juanita Brown. “ ‘Ortadaki Sihir’in gerçekleşmesi için gereken koşulları ayarlayabilirsiniz. Ancak olup olmayacağını tahmin edemezsiniz. Ben, yine de, koşulları ayarlayarak ihtimalleri epey yükselttiğinizi düşünüyorum.” Brown’a ve hayatını gruplarla çalışmaya adamış diğer birçok insana göre kolektiflerin işe yaramasını sağlayan şeyi tespit etmek odak noktası. Bazıları, Brown gibi, grup sihirinin ortaya çıkabilmesi için detaylı kılavız çizgiler geliştirmişler. Diğerleri, grubu derinliklere götüren bir rehberi içeren daha açık uçlu yaklaşımı benimsiyor. Ancak iki grup da grup sihrinin oluşmasına neden olan her elementi tanımlayamazken, kolektif bilinç araştırmacıları arasında paylaşılan niyet, güven, kırılganlık, bilmemek, içten katılım, ilgi ve belki en temeli dinlemenin öneminden bahsedildiği duyulur.

“Bu bizim alıştığımızdan farklı bir dinleme” diyerek açıklıyor toplum gelişim uzmanı ve “kadınların dairesi” hareketinin kıdemlilerinden Anne Dosher. “Bu, daha derin bir anlam için dinlemek. Orada sahada öğrenilecek bilge bir şey olduğunu bilmek, anlamdaki değişiklik için dinlemek.” Otto Scharemer gözlemliyor: “Bu tür dinleme bir başkasının öz varlığı üzerinde odaklanır. Bu diğer insandaki parça, dikkatini verdiğinde şimdiki zamana gelmesine yardım edebileceğin en yüksek gelecek potensiyelidir. Hangi sözlerle tarif edilirse edilsin, açık olan yüksek kolektif potansiyelimizin ortaya çıkması için alışılmışın dışında bir paylaşılan dikkatin grup içinde uyandırılması gerektiğidir.

Bu kalitedeki derin dikkati uyandırma girişimde, birçok grup yardımcısı, çeşitliliğin her şeyin üstünde tutulduğu ve herkesin eşit bir sese sahip olduğu güven dolu bir çevre yaratmanın önemini vurguluyorlar.  Bu “güvenli alan”ın ortasında- yarışçı dünyamızda çok azdır bu- bireyler alışılmışın dışında içtenlik ve hassasiyetlerini ifade etme özgürlüğünü buluyorlar. Bu  da sosyal duvarları yıkıp dikkat çekici bir “bir araya geliş” yaratıyor. Ancak gruplarla aşırı derecede çalışanlar arasında önemli olanın ortam yaratmaktan çok grubu onlardan daha yüksek bir şeyi bulmak gibi ortak bir amaçla bir araya getirmenin önemine inananlar da var. Bu ortak daha yüksek odakta, insanlar bireysel endişelerini unutuyorlar ve grubun dikkati ortaklaşıyor. Böylece beklenmedik potansiyeller açığa çıkıyor.

Bu yaklaşımların ikisi de kuşkusuz kendi içinde değerli, ama ikincisinin gerçek dünyaya uygulanabilirliği daha kanıtlanabilir görünebilir. Bir süre için, dünyanın yapışkan ikilemleriyle buluşurken, her zaman herkesin dinlendiğini, değer verildiğini hissettiği bir  “güvenli alan” yaratamayabiliriz. En azından kolektif dikkatimizi yakalayabilecek ortak amaçlar belirlemek akla yatkın duruyor.

 

KAOS, KARMAŞA, VE ARI KOVANI AKLIN BELİRMESİ

“İnsanlar arasında dolaşan yüksek grekanslı bir enerji vardı, ve ben insanların beyinlerinin içini görür gibiydi. Ve tüm grubun çok kesintili bir uyanış deneyimi yaşadığı dönem vardı, aynı gerçekliği algılasak da kendimize has ifade edebildiğimiz bir dönem. Sanki çevremizde kendini ifade etme ve başkalarıyla iletişim kurma açısından herkesin daha geniş bir oluşun içine atlamasını sağlayan bir enerji vardı.” Jaime Campbell, Santa Fe, NM.

Kolektif bilgelik gibi gizemli bir fenomeni anlama girişimi, görülüyor ki, Tanrı’yı anlamaya çalışmak gibi. Her ne kadar herkes bir şekilde kendi konseptlerinin onları sınırlı bir noktaya kadar götürebileceğini bilse de bu kimseyi güvenle en iyi tahmini yapmaktan alıkoymuyor. Eğer birkaç kolektif bilgelik öğretmenlerine bu deneylerde tam olarak ne olduğunu soracak olursanız, olayları bilimsellikten yüceliğe taşıyan bir dizi açıklamayla karşılaşacaksınızdır.

Tayfın bir ucunda, “katkı modeli” dediğimiz, kolektif zekanın bireysel zekalarımızın birleşimi olduğunu öneren bir model var. Birkaç bireysel zihni bir araya getirince, bu mantığa göre, bir grup zihni elde edersin. İki kafa bir kafadan iyidir. Ve üç kafa da ikiden iyidir. Robert Kenny şöyle açıklıyor; “Bazen bu deneyimlere sahip olan insanlar basitçe iki bireysel aklın toplamının kendine has karakterlerle yeni bir varlık olan bir grup aklı oluşturduğunu söylüyorlar.”

Tayfın diğer ucunda ise bir araya gelerek zaten orada olan daha derin bir kolektif bilinç için kendimizi ulabiliriz kıldığımızı söyleyenler var. Tom Callanan diyor ki, “İnanıyorum ki kolektif bilinç hal-i hazırda var, ve bizim bireysel bilinçlerimiz ondan fırlayan adalar, yumrular gibi. Biz ayrı olduğumuzu hayal ediyoruz, böylece adalaramız arasındaki boşluklara köprüler inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak konuşma yoluyla zaten bağlı olduğun yer olan kolektif bilincin seviyesine batıyorsun. Köprülere gerek kalmıyor.”

Bu iki kutup arasında, “yeni bilim”den çıkan bir avuç dolusu model de dahil olmak üzere, bu gizemli fenomene bir açıklama getirmeye çalışan daha birçok teori ve alt teori var. Ancak hiçbiri bunu kaos ve karmaşa yeni bilimleri kadar meşrulaştırabilmiş değil. “Ben derim ki kolektif zeka sistematik bir fenomendir. Çizgisel olmayan bir dinamik.” Diyor Juanita Brown. “Eğer yaşayan sistemler veya kaos teorisi anlamında düşünürseniz, kolektif zeka kendine çeşitli ve yaratıcı yönlerde bağlanıyor. Eğer dikkatinizi kolektif olarak bir gerçek hayat sorusu çevresinde yoğunlaştırıyorsanız, kasıtlı olarak bireyler arasındaki çapraz-tozlaşmayı çoğaltıyorsunuzdur- sinapslar diyelim bunlara, sosyal beyinde- kolektif içgörünün ortaya çıkma olasılığı yükselir. Yani bu sistematik iletişimlerin bir sonucudur- sadece bir artı birin değil.”

Karmaşa teorisinin yükselen biliminde,  bütünlerin parçalarının toplamından daha büyük olduğu kanısı artık şiirsel bir arzu değil. Arı kovanlarının ve karınca kolonilerinin kompleks davranışlarını gözlemleyen araştırmacılar bireylerin güçlerini birleştirdiklerinde bireylerin izole halde incelenmesiyle açıklanamayan yüksek-düzen kolektif özelliklerin ortaya çıktığını görüyorlar. Herhangi bir karınca kolonisine veya arı kovanına yakından bakış dikkat çekici ölçüde düzenli ve şaşırtıcı derecede kompleks bir toplumu ortaya çıkarır- şaşırtıcıdır çünkü karıncaların ve arıların beyinlerinin insan beyninin milyonda biri kadar olduğunu biliyoruz. Bu onların daha akıllı olan “kraliçe”den emirler alan ve sadece çalışan otomatonlar olduğu anlamına mı geliyor? Pek değil. Görünüşe göre kraliçenin kendisi de diğerleriyle eşit ölçüde “zeki değil” ve üstün bir güce de sahip değil. Tüm rolünü annesel kapasitesine borçlu olduğunu düşünürsek “anne” onun için daha iyi bir isim olabilir.

Öyleyse nasıl oluyor da bir arı kovanı küme halinde yeni bir ev aramaya karar veriyor? Ve dahası, nasıl oluyor da yeni bir ev seçebiliyor kendine? Bir karınca kolonisi kendine bir yanında çöplüğü bir yanında mezarlığı olan ve yaşama üniteleri bunlardan zekice bir uzaklıkta olan organize şehirler kurabiliyor?  Cevap karmaşa teorisinde bilinen “kovan zihni”. Ancak anlamları kulağa geldiği kadar ezoretik olmayabilir. Wired’ın editörü Kevin Kelly, Out of Control(Ç.N.: Kontrol Dışı) adlı kitabında genel bilimsel görüşün bu gelişmekte olan “zihnin” “teknik, rasyönel bir açıklaması”nın olduğunu ve “mistisizm ve simyacılığın” ürünü olmadığını söylüyor. Bu alandaki birçok bilim insanına göre, bu kompleksliğin en basit açıklaması birkaç basit talimatı takip eden geniş bir grup bireyi aldığımızda karmaşık düzenlerin yüksek zeka gibi görünmeye başlayabileceği. Ama kovanın davranışını tetikleyen düşünen zeka diye bir şey gerçekten var mı? Daha da ötesi, kovan zihninin kişisel farkındalıkla benzeşen bir yönü olabililir mi? Bildiğini biliyor mu? Birçok bilim insanının gözünde, bu soruların tümünün cevabı “hayır”. Onlara göre, kovan zihni basit bir metafor. Kolektif makinede bir hayalet yok.

Yani, kovan zihni ve insanın kolektif zekası arasında kurulmaya çalışılan benzetmeler bir yana, bilinçli insanlar arasında ortaya çıkan grup zihninin kompleksliğin baskın teorilerine bir örnek oluşturup oluşturmayacağı sorgulanmaya değer. İnsanlar arasında deneyimlenen kolektif zekanın uyanışının aslında kovan zihninin bilinçlendirilmiş hali olduğu da makul bir düşünce. Ancak deneylerinde başka bir faktörü işte gören en azından birkaç bilim insanı var.

 

TARLA VE ARAZİ

Geçen gecenin tartışmasında, yeni bir bölgeye girdik. Sanki bilinçteki derin birleşik bir yapı aramıza ve içimize doğru alçaldı, ve aynı zamanda gizemli bir şekilde kendi hacmiyle çalışıyor gibiydi. Kimsenin bunu yarattığı söylenemezdi, ancak kendini onun ifadesine veren herkes onun patlayıcı gücünden etkilendi. Kendimizi bu özgürleştirilmiş alanda var ederken, olağandışı şeyler olmaya başladı. Mücadeleci bir duygusal durumda olan bir kadın neşeli bir havaya transfer oldu. Bir başka kadın dünya meseleleri hakkında çok endişeliydi ve olan şeyin derin anlamıyla birleşince göz yaşlarına boğuldu.

GELİŞMEKTE OLAN KOMPLEKSLİĞİN BİLİMSEL MODELLERİ, insanlar arasındaki kolektif zekanın açıklanmasında biraz indirgeyici geliyorlar, biolog Rupert Sheldrake’e göre, ve birçok diğer hayvandaki grup davranışı için de geçerli olamıyorlar. “Uçan kuş sürülerine baktığınızda, yüzlerce kuşun birden yön değiştirdiğini veya döndüğünü görebilirsiniz. Hepsi birbirlerine çarpmadan nereye gideceklerini biliyorlar. Bu düşündüğünüzden daha karmaşık, çünkü kuşların en yakın komşularına bakışlarını açıklayamayacağımız kadar hızlı oluyor.” Sheldrake kuş sürülerinin davranışını canlandıran komplekslik tabanlı bilgisayar modelleri yaratma çabalarının başarısızlıkla sonuçlandığını, çünkü sürü fenomenini her bireyin takip ettiği birkaç basit talimata indirgendiğini söylüyor. “Modellerini en yakın komşu talimatları üzerinde temellendirince, sürülere biraz benzeyen ancak biyolojik olarak toy animasyonlar ürettiler. Sürü davranışının en iyi modeli tüm sürünün bir alanda olduğunu, tüm grubun alanı, var saydığınız “alan modeli”dir. Bu benim morfik alan olarak düşündüğüm, grubun parçaların toplamından daha büyük bir şey olarak organize edildiği alandır.
Kolektif zekanın yükselişine tanık olanların çoğu için, Sheldrake’in grup alanları görüşü biraz tını sahibi görünüyor. Gerçekten de, kolektif bilinç deneyiminin insanlar tarafından en genel açıklanış yöntemlerinden biri aynı alanda olmanın artan farkındağı, bilmenin ve görmenin grubu birleştiren alanı. Ama bu kolektif alanlar görüşünü özellikle ilgi çekici yapan, kolektif bilgelik deneyimlerinin ışığında, en dikkat çekici grup deneyimini rapor etmesi: bir kere ortaya çıktığında kolektif aklın kendine ait bir hayata kavuştuğu hissi.

Sheldrake’in morfik tını teorisinin merkezinde kolektif alanların bir kere yaratıldığı zaman dünya yüzeyindeki benzer aktivitelerle ilişkisi olan diğer gruplara yayılmaya başlayacağı düşüncesi yer alıyor. Reklamı iyi yapılmış olan araştırması bir kere bir bireyin ya da grubun yeni bilgiyi elde ettiği zaman, diğer insanlar için bu bilginin erişilmesinin daha kolay olacağını ikna edici bir şekilde ortaya koyuyor. Ve, kolektif bilgeliğin uygulayıcıyla konuşunca, yine ve yine Sheldrake’in teorisini ispatlayan hikayelerle karşılaşıyoruz.

 

DÖNÜŞÜM İÇİN YENİ BİR BAĞLAM

“Atom-bölme” kolektif bilincin saf gücü için çok uysal bir tanım. Kaba fiziksel bir güç hissi değil, hiçbir kelimenin ifade edemeyeceği bir zeka gücü. Buluştuğumuz ufak odanın olabilecek her köşesine sızdı. Ayrıma “hayır” dedi, bunun olmasını sağlamak için üretmemiz gerektiği ısrarını yuttu. O biz. Yaratılışın eşiğinde bizim yaşamımız. Akıllarımız, kalplerimiz, seslerimiz- hepsi bunda birdi, sınırsız bir pozitivlikte birleşmiş, olabilecek her alanda gelişme misyonuyla.” Jody Paterson, Londra.

Jüri hala kolektif bilgeliğin ne olduğuna karar veremese de, kimsenin üzerine tartışmadığı nokta onun değişim için güçlü bir kuvvet olduğu. Bu yükselen alanın literatüründe kolektif aklın müthiş gücüne ve dokunduğu insanları değiştirme gücüne dair bir çok ifade var. Ve bunu yaşayanlar arasında uyandırdığı kanaat dinsel bir şey değildi.

İlk olarak katılan bireylerin üzerindeki etkisi var. “Bir yıllık terapi, bu grubun bir parçası olmanın yaptığı şeyi yapamazdı.” Anne Dosher gözlemliyor. “Mucizelerin olduğunu gördüm. İnsanların yeniden doğduğunu gördüm. Bir kere sorumlu tutuldukları bir çemberin içinde olma şansını yakaladıklarında, iyileştiler ve hayatlarına bir amaç buldular.” Dosher ve birçok diğerleri için, kolektif bilincin keşfi basitçene spiritüel yola tamamlayıcı bir unsur değil. Bu, bireysel değişim için önemli bir kuruluş. Otto Scharmer’in gördüğü gibi, “Dünya’da bugün yeni olan şu ki spiritüel kapıya ilk ve en ulaşılabilir yol bireysel meditasyondan değil grup çalışmasından geçiyor. Olan şu ki, çok spontan bir şekilde, grupça bu daha derin bir farkındalık ve bilinç sürecine dalıyorsunuz. Ve sonra, bir kere bunu yapınca, diyebiliyorsunuz ki “Bu kaliteyi kendi hayatımda sürdürmek istiyorum, böylece günlük olarak yapılacak bir iki pratik seçerim. Bence bugün birçok insan için, kolektif tüm yolculuğun en önemli öğretmeni çünkü bireyler için çok daha az ulaşılabilir bir bölgeyi keşfetmemizi sağlıyor.”

Bireysel çıkarların ötesinde, tabii ki, grubun kendisinin çıkarı da var. “Grup bu konuda iyi bir ve pratik yapmış bir duruma geldiğinde, çok hızlı karar verebiliyor” diye işaret ediyor Robert Kenny. “Çünkü sezgisel hareket ediyorsunuz ki bu da rasyonalizm ve düzensiz mantığın lineer sürecine göre direkt bir bilme yöntemidir.” Bu kolektif sezginin bir bölümü ani çözümlere götüren orijinal düşünce için bir kapasite gibi görünüyor. Dialogue: Rediscover the Transforming Power of Conversation (tr. Dialog: Konuşmanın Değiştirici Gücünün Yeniden Keşfi) adlı kitabın yazarı Glenna Gerard açıklıyor; “Grup gerçekten bir araya geldiğinde ve bir kolektif bilgeliğin varlığında, bireylerin daha önce tek başına düşündüklerini aşan bir düşünce tarzı ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Bu gerçekten yeni düşünüş.” Ancak Gerard’a göre, gruplarda ortaya çıkan sezgi türünün belki de en belirgin yanı bütünün sezgisini yansıtabilmesi. “Bence kolektifliğin özelliklerinden biri gördüklerimizi bireysel lenslerimizden merkeze ekleyebilmemiz, ve kolektif o zaman bütünü algılamak için bir araç haline geliyor.” Bu tür bir görüş dramatik efektlere yol açabilir. “Bu olduğunda, bireyler farklı davranılar, çemberde de ve çemberden çıktıklarında da. Birbirine bağımlılığın yükselmiş, somutlaştırılmış bir bilme varmış gibi görünüyor. Bireyselliklerinden vazgeçmiyorlar, ama örneğin, takımın görevi hakkında konuştuklarında, paylaşılan bir anlayıştan konuşuyorlar. Davranışları ve seçimleri sadece onların bir şeyi nasıl gördüklerinden değil, ama onun gruba nasıl oturacağından kaynaklanıyor. Bu tür bir kolektif sorumluluk var.”

Grupların daha geniş, bütünsel bir bakış açısına ulaşma potansiyeli kolektif bilinç araştırmacılarını ve uygulayıcılarını başından beri heyecanlandırmış bir kavram. Gerçekten de, David Bohm’un dialogun gücü için heyecanına katalizör olan şey bütünü keşfetme kapasitesinin ta kendisiydi. Bohm için, bu alanda çalışan birçok diğerleri gibi, sadece grupların veya bireylerlin değişimi için değil bölük pörçük dünyamızın iyileşmesi için de en büyük vaadi veren bu daha yüksek düşünme düzeniydi.

 

BİR İPUCU

“Yeni bir birlikte çalışma yönü fark ediyorum, mümküne olan ilgimizin-en yaratıcıdan en pratiğe-derince hayata gediği ve fikir akışımız bir dans gibi olduğu, birbirimize dikkatimizi verdiğimiz, her bireyin buluşmadan önce yaptığı düşünüşü ve araştırmayı içeri kabul ettiğimiz ve gerçekten bir araya gelecek şekilde cevap verdiğimiz bir şekilde. Başka bir çalışma ortamında yaşadığım şeylerden çok uzak bu- ve ne olduğunu da bilmiyorum – ancak bir şekilde onlara bağlanmadan ve kimliğimizi çevrelerine sarmadan fikirlerimizi ileri sürebiliyoruz.” Laura Hartzell, Lenox, MA

HERHANGİ BİR ALANDA UYUMLULUK ÇOK NADİRDİR, kaldı ki ortaya çıkışının ilk aşamalarında olsun. Ancak bu makale için konuştuğum yirmiden fazla araştırmacı ve pratisyen, ve okuduğum daha fazlası, hemen hemen hep aynı yanan soruya varmışlardı: Kolektif bilgeliği dünyayı değiştirmek için nasıl kullanabiliriz? Belki de bunun deneyimler sırasında ortaya çıkan müthiş enerjiyle ilgisi vardır. Bu kadar büyük bir potansiyeli içinde barındıran bir gücün keşfinden sonra bu gücün pozitif bir değişim için nasıl kullanılabileceğinin sorulması çok doğal. Ya da belki de kolektif doğa fenomeninin kendisine borçludur. Grup aklı gibi bir şey ortaya çıkabildiyse, muhatapları da kesinlikle kolektif olanlar olacaktır- duygusu, iradesi, bilinci kalıtımsal olarak bütüne bağlı olacaktır. Ancak bu birleşmiş ilhamının kaynağı her ne ise, kolektif bilinç hakkında net olan bir şey var; aklını bir şeye koyduğu zaman, birlikte fark edilecek bir güç. Bu alan ilk on yılını tamamlarken, birçok temel hareket ve başlangıç şimdiden yolda, grup aklını dünyamızda karşımıza çıkan karmaşık ikilemlere getirme vizyonuyla.

“Bu çok karmaşık konulara doğru her yenilikçi yol – konu ister çevre ister AIDS ya da su olsun – önemli sorularla ilgili diyaloglardan geçecektir. World Café olarak da bilinen “konuşma hareketi”nin yardımco kurucusu olan Juanita Brown ne dediğini bilen bir kadın. Bir başka Worl Cafe ev sahibi olan partneri David Isaacs ve dünya çevresindeki diğer ev sahipleriyle birlikte, geniş çaplı sosyal değişimleri ölçebilen dialog modelinin yaratımında kıdemli-düzey ortak stratejist ve araştırmacı olarak son yirmi beş yılda yaşadıklarını uyguluyor ve işe yarıyor gibi görünüyor. 90ların ortasındaki başlangıcından bu yana, World Café’nin büyük grup soruşturmasına yenilikçi yaklaşımı 5 kıtaya sıçradı ve geniş kuruluşlar ve sosyal ortamlar çevresinde birleştirildi. Orta Doğu’da, katı İsrail-Filistin konuşmalarına yeni bakış açıları getirmek için kullanıldı. Meksika hükümeti ve ortak liderler metodolojisini senaryo planlamaya ve ulusal sosyal gelişime uyarladılar. Ve Singapur’da şimdi birçok bakanlıkta ulusun “öğrenen toplum” olma hedefi için kullanılıyor.

Ve World Café global kültürümüzü dönüştürmeyi amaçlayan birçok kolektif bilinç hareketinden biri. Mitch Saunders’ın Sosyal Buluş projesi için laboratuarı kolektif düşünmeyi Venezuela, Liberya ve Endonezya’daki sivil savaşı engellemek için kullanmanın yollarını arıyor. Harrison Owen’ın “Açık Alan Teknoloji”si petrol zengini Niger Delta bölgesindeki iki etnik ulus arasında yedi yıldır süren kanlı çatışmada ateşkesi getirmek için başarıyla kullanıldı. Ve burada kendi evimizde, Sandy Heierbacher’in Diyalog ve Tartışmak için Ulusal Koalisyon’u gibi organizasyonları, vatandaşları ülkenin geleceği hakkında birlikte düşünmek için seferber ederek demokratik süreci yeniden canlandırmaya çalışıyorlar. Dinamik Yardımlaşma’dan Derin Diyalog’a, yeni kolektif teknolojiler ülkenin her bir yanında, dünyanın köşelerine yayılıp sayısız organizasyonu ve toplumu en sorun veren sosyal ikilemlerine çözüm bulmaları için seferber ediyor.

Kolektif bilgelik hareketinin doğal yardımcı vurgusuyla başa çıkmada bir çok yaklaşım kendini organize eden veya temel bir yönlendirici unsur taşıma özelliğinden yoksun bulunuyor. Ve stratejik vücut yönlendirmenin ve kontrolün eksikliği kesinlikle bu kadar uzağa ve hızlı olarak yayılmasını sağlayan sihrin önemli bir parçası. Ancak bu kolektif aktivizmi kontrol ederken bir yandan da şüphe yok ki daha geniş çaplı değişimleri katalize etmede önemli bir potansiyel sahibi. Karşılaştığımız zorlukların magnitüd ve kompleksliğiyle başa çıkabilmek için daha merkeziyetçi bir yaklaşımın gerektiğini düşünen en az birkaç kişi var. Dünya çapında birleşmiş bir dönüşümsel takım yaratma ihtimalinden ilham alan Boston dışından küçük bir dinamo grubu kolektif bilgeliğin en azimli tek çabasını ortaya koymak üzereler. Dünya’nın en rahatsız edici sorunlarıyla baş etmeye kararlı olarak, Peter Senge, Joseph Jaworski, Otto Schramer ve onların takımı Global Liderlik İnsiyatifi (dünya yüzeyindeki en büyük sorunlara yönelik ipuçları ortaya koymayı hedefleyen bir çaba)’ne yol alıyorlar. “İnsan komünitesinin tüm sektörlerinden, iyi gelecekler yaratmak isteyen kolektif güçten yararlanmak isteyen insanlardan oluşan” bir liderler ağı kurararak “ AIDS, su ve iklim değişimi gibi doğal global değişimler yaratacak olan on uluslar arası proje” gerçekleştirmeyi planlıyorlar.  Ve dahası, bunu “başka bir enstitünün bastıramadığı standart bir mükemmelik ve profesyonellik ile” yapmayı planlıyorlar.

İyiliğe inanmayan (sinik) çağımızda, dünyaya belirgin bir değişim getirme konusunda kendine bu kadar güvenen bir grup insanla pek sık karşılaşmıyoruz. Ancak bunu saflığın, kibrin veya hiperbolik idealizmin ürünü olarak görmeden önce, dümendeki bireylerin dünyadaki en organize beyinler olduğunu aklınızda bulundurun. MIT, Generon Danışmanlığı ve Organize Öğrenme Topluluğu’ndaki çalışmalarında, bu yönetim uzmanları 20 yıldır kolektif öğrenme ve yenilik hakkında ısrarcı davranıyorlardı. Geniş-çap sistemlerinin değişiminin ve liderlik gelişiminin öncülüğünde, çok nesilli derneklerle, dünya çapındaki hükümet acentalarıyla ve sivil toplum örgütleriyle yakın ilişki içinde çalıştılar.

Bu insiyatifin en önemli noktasında küçük grupların çığır açıcı düşünceler yaratma potansiyelinin derin kanısı var. “Aksiyon araştırması”nın uzun yıllarında, “içinde tek bir zeka gibi hareket etmeyi başaran oldukça çeşitli bireylerin yer aldığı birleşmiş öğrenme alanları yaratma” konusunda “şiddetli” olduğunu hissettikleri bir metodoloji yarattılar. Kolektif bilgeliğin kullanımının en şiddetli global sorunlarımızı gerçekten çözebilecek olması kulağa geldiği kadar uçuk bir düşünce olmayabilir. Birkaç yıl öncesine kadar böyle bir fikrin iş veya hükümet alanında liderlerin bunu ciddiye alabileceğini düşünebilmek zor olurdu. Ama artık kesinlikle hızla değişen zamanlardayız. Ve bu öncülerin ileri görüşlülüğü göz önüne alırsak, ileride birçok pozitif değişimin bizi beklemesinin en azından olasılığı var diyebiliriz.

 

OMEGAYA UZANMAK

“Biz konuştukça, çember genişledikçe, bir bir ilişki yapısı diğerinin önünü açıyor gibi görünüyordu, ve eskiden yeniye dönüşen sınırları gözlemleyebilirdiniz. Bilincinde olduğumuz gerçeği, bilinçli olarak yeni boyuta doğru el yordamıyla ilerlerken, olan şeyin belki de en sıra dışı özelliğiydi: mükemmel olmayan varlıklar, şartlanmamızın farkında olarak, gelişmeyi seçiyorlar… Dikkatimiz genişledi ve evrensel ruhun yapısını görebildik, birçoğu gibi vücutça var olan, bizi sözcüsü olarak kullanarak, Oluşun mükemmeliğini gösteriyor- engin bir kişisel olmayış, kişisel önemimiz hakkındaki görüşlerimizin tamamen demode olduğunu sunuyordu. Bu büyüklüğün bizim kaderimiz olduğu ortadaydı.”  Melisa Hoffman, Lenox, MA

20. yüzyılın ortasında, French Jesuit rahip ve paleontolog Pierre Teilhard de Chardin insan geleceğinin yeni radikal bir vizyonunu öne sürdüler. “Biz…önümüzdeki yeni kritik noktaya doğru ilerliyoruz,” yazdı The Human Phenomenon’da(tr. İnsan Fenomeni). “Bir çeşit süper-bilince eş değer olan bilincin harmonik kolektifliği. Sadece dünya’nın sayısız düşünce parçacıklarıyla kaplanma düşüncesi değil, fonksiyonel olarak yıldızlara dair ölçekte tek engin düşünce parçasından fazlası olmadan, tek düşünce zarfıyla kuşatılmak, bireysel yansıtmaların çoğulluğunun birbirlerini gruplaması ve ortak fikirli yansıtmaya teşvik etmesi… İmparatorlukların tüm çatışmaları arkasında fetihte barış ve işte neşe bizi dünyanın içsel bütünleşmesinde bekliyor- dünyanın kinsiz bir ruhunun inşası. Bu, uzağa erişen kolektif anlamların vizyonuydu, “Omega Noktası” adını verdiği bir yere uzanan.

Teilhard’ın vizyonu yaşamı boyunca anlaşılamazken, bizimkinde bile hala anlaşılamadı, yarım yüz yıl önce yazılmış sözleri kolektif bilgeliği deneyimlemiş herkes için bir deniz feneri olmayı sürdürüyor. Her ne kadar gizemli kolektif bilinç anlayışımız yeni şekillenmeye başladıysa da, keşfedenlerimiz için en neti şu ki deneyimin kendisi bizi bir yere yönlendiriyor. Carol Frenier, Kolektif Bilgelik İnsiyatifi için kişisel hikayeleri sentezlerken kolektif bilgeliği deneyenlerin büyük çoğunluğunun bu bilgeliğin amacının “evrimsel büyüklüğe yeni bir sosyal/spritiüel düzeni doğurmak…zaten kendi gücüyle yükselen” olduğunu düşündüğünü fark etti. Bu yeni düzenin, evrimsel yükselişin doğası tam olarak nedir? Ve bunun doğumunda nasıl bir rol oynayabiliriz?

Görünüşe göre cevap kolektif deneyimin kendisinde yatıyor olabilir. Çünkü eğer tüm raporların önerdiği gibi kolektif akıl gerçekten bireysel aklımızdan daha iyi düşünüyorsa, daha iyi yaratıyorsa, daha iyi işliyorsa; ve eğer bireysel kapasitelerimiz bu kolektif zekaya bilinçli katılımımızla artıyorsa, o zaman evrimsel ilk soru şu olmaz mıydı: Kolektif bilince ulaşmamızı engelleyen bariyerleri kaldırmak için- bir bakış atabilecek kadar değil, sürekli bir şekilde- ne yapmamız gerekiyor? Daha yüksek toplumsal bir akla sürekli bir bağlantı halinde aralıksız çalışabilseydi eğer küçük bir grup, neler mümkün olabilirdi? Dahası, eğer böyle bir fenomen daha geniş bir çapta gerçekleşmeye başlasaydı? Rupert Sheldrake’in morfik rezonansın gerçek olduğu teorisinin büyüyen gövdesi gerçektse, böyle bir oluşumun dünya çapında yayılmasını ne engelleyebilirdi?

Basamaktaşı kitabı Nonzero: The Logic of Human Destiny (tr. İnsan Kaderinin Mantığı) Robert Right insan tarihinin yürüyüşünün tekdüze bir yönde olmadığını ve hatta belirli bir yörüngede- ortaklık ve birliğe doğru- geliştiğini savunuyor. Hissetme ve “kardeşçe sevgi”yi ifade edebilme kapasitemizin parametrelerin hısımlıktan kabileye, kabileden ulusa genişlediğini; ve bununda ötesinde “daha geniş ve zengin birbirine muhtaç olma ağlarının içine yerleştiğimizi” yazıyor. Wright’ın son zamanlarda bir röportajında tahmin ettiği gibi “Bundan beş yüz yıl sonra, belki de bu gezegendeki her çeşit tekno-sosyal organizma birleşmiş bir subjektif farkındalık alanı sahibi olmak için yeterli ölçüde bağlı olacak. Belki sanki Dünya olmak olacak.” Eğer Teilhard bu konuda haklıysa, dahası, gezegenin kolektif aklı diye bir şey varsa, ve insanlar bir çeşit dev beyinde küçük nöronlar gibiyse o zaman bir gün gezegen bir anlamda birleşmiş bilinç sahibi olacaktır. Gerçekten Omega’ya doğru bir yolculukta olabilir miyiz? Küçük gruplarda giderek artan paylaşılan bilgelik fısıltıları, daha büyük bir kolektif bilgelik dalgasının doğma çabalarının ilk belirtileri olabilir mi?

Global tahminlerimiz ele alındığında a büyük bir Omega’nın yolun aşağısında olduğunı hayal etmek biraz garip geliyorsa,  kolektif bilgi tecrübesinin kalbinde başka bir anlayış yatıyor;  şu anda yaşadığımız hayata dair daha köşede kalmış ama büyük implicationlara sahip bir anlayış…Ne demek oluyor, sonuçta, kolektif yüksek bir akılda bir araya gelebileceğimiz? Eğer bireysel bilincimizin doğası kolektif tarafından yönlendirilebilecek şekildeyse, bu bizim doğamız hakkında ne söylüyor? Chris Bache’ın belirttiği gibi “bu tür deneyimler bize bireyselliğin ne olduğunu öğretiyor, onu kapalı bir sistemden çok açık bir sistem gibi düşünmeliyiz.” Ya birbirine bağlı olma ve nüfuz etme bilgimiz,kimliğimizin temeli oturttuğumuz bütünden bağımsız birey olma sevgisinden uzaklaşırsa?Ya kişisel ferahlığımızı umursamaz endişe_egonun bitmeyen istekler,tutkular ve korkular zinciri büyük, kolektif kişilik ve kaderimizle ilgili endişelerimiz belirsizliğe solarsa?Ne çeşit bir insan dünyası oluşur? Kişisel endişeden halatlarını koparmış bir şekilde bireyselliğimiz ne ifade eder? Daha da önemlisi,daha kolektif şimdiki zamanda parça duruma nerede gideceğiz? Kabul edilen,verilen şimdiki zamandaki insan ilişkileri,bu bakış açısında muradına ermeden uzak bir çığlık. Ama potansiyelcilerin tuttuğu etkileyici ışıkta aklımızda ortaya çıkan, kolektif hedeften daha değerli bir olasılığı düşünmek oldukça zor.

1, 6, 7, 9 Betimlemeler, What is Enlightment? ve onun veli kuruluşu Impersonal Enlightenment Fellowship tarafından sunulan “Experiments in Enlightened Communication”daki katılımcılardan alınmıştır. www.andrewcohen.org

2: Beth Jandernoa, geniş sistem değişiklikleri üzerinde çalışan 21 kadından oluşan ilk Uluslararası Kadınlar Diyaloğu’ndaki deneyimini anlatıyor.

3: Tom Callanan Introduction To Dialogue (tr. Diyaloğa Giriş) sırasında Glenna Gerrard ve Linda Ellinor ile eğitilirkenki deneyimlerini anlatıyor. Centered on the Edge: Mapping a Field of Collective Intelligence and Spiritual Wisdom’dan alınmıştır. Fetzer Institute, 2001. www.collectivewisdominitiative.org

4: Emet Miller, MD, eşiyle birlikte Nevada City’nin kırsal kasabasında bir komunite oluşturmak için organize ettikleri World Café deneyimini anlatıyor. www.theworldcafe.com

5: Spritüel öğretmen Jaime Campbell, yönettiği yoğun bir grup atölyesi sırasında deneyimlediği spontan kolektif uyanışı tarif ediyor.

8: WIE Digital çalışanı Laura Hartzell proje takımlarında çalışma deneyimlerini açıklıyor.

(Not: “What is Enlightment?” Dergisinin izniyle yayınlanmıştır. Makalenin aslı derginin Mayıs – Temmuz 2004 sayısında yayınlanmıştır. ©2005 “What Is Enlightenment? Press”. Hakları saklıdır. http://www.wie.org)

Konuk Yazar