Bir gün, yıllarca okutmak için onca emek harcadığınız; en güzel üniversitelerin en şatafatlı bölümlerini bitirdiği için gururlandığınız; girdiği işte kariyer basamaklarını hızla tırmanıp, en güzel mevkilerde oluşunu huşu içinde eşinize dostunuza anlattığınız çocuğunuz size gelip: “Anne/Baba, ben artık bu işi bırakıyorum, yaptıklarım beni tatmin etmiyor. Bundan sonra Bodrum’a yerleşeceğim, takı tasarımı yapıp, arada yoga dersi vereceğim.” sese, vereceğiniz tepki nasıl olurdu acaba? Eminim birçok anne baba için kabullenmesi hiç de kolay bir durum değil bu. İşte şimdi sizlere çevresi tarafından “kaçırdı hafiften galiba, vah vah ne de akıllı çocuğa benziyordu” cık cıklamaları arasında, kendi yaşam yolunda yürümeyi seçmeyi anlatacağım. Galiba en iyi bildiğim hikayeyle de başlamak en güzeli olacak…

Senaryo hazır

Küçükken amcalar teyzeler hep sorarlar: “Büyüyünce ne olacaksın, bakalım?” diye. Ben “itfaiyeci” derdim, sonra izlediğim Indiana Jones filmlerinin etkisiyle “arkeolog”a dönüştü yanıtım. Derken Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü’nü tamamladım. Artık amcalar teyzelerin “sevimli” tonlamalı soruları, aynı amaçla ama daha “ciddi” vurguyla karşıma çıkıyordu: “Ne yapmayı düşünüyorsun bakalım?” İşin gerçeği, ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Sonrasında olaylar gelişti ve ben okulumda araştırma görevlisi olarak kaldım.

2003 Temmuz’unda yükseklisans tez savunmasında iken hocam bana şu sözleri söylüyordu: Hasan, artık senin buradan ayrılman gerekiyor; dışarıda yapabileceğin çok şeyler var. Bu sözlerin ardından tezimi yerin dibine sokuyorlardı. “Al sana üç ay daha maaş, git tezini topla gel. Sonra da git bu okuldan. Ha kalacağım dersen, kendini tamamen doktora sürecine adayacaksın, hazırlıklı ol. Bize de bu kararını bildir.” Ağzım yüzüm burnum uçuk dolmuştu o hafta. Müthiş bir korku içindeydim. Ne yapacaktım? Evet, kalabilirdim ve bu konuda hocalarımı ikna da ederdim; ama arzuladığım gerçekte bu muydu? Dışarıda ne yapacağıma dair en ufak fikrim yoktu. Reklamcılık? I ıh! Halkla ilişkiler? Ankara’da mı? İstanbul’a gitmem gerekiyor, ama istemiyorum… Ne yapacaktım?

Seç bakalım

Aynı zamanda tez danışmanım olan dekanımın odasına kararımı bildirmek için adım adım yürürken halen kararımı vermiş değildim. Sanki dibi görünmeye bir uçurumun kenarındaydım ve bana bir ses “Atla!” diyordu, ama uçurumun dibi görünmüyordu. Kendimi müthiş bir belirsizliğe bırakmak demekti bu kararım. Devlet memuruydum, her ayın 15’inde maaşım yatıyordu, sosyal güvencem vardı, mesleğin itibarı yüksekti, okulumu seviyordum; ama bir ses artık vedalaşma vaktinin de geldiğini söylüyordu. O sesi duymamaya çalışıyordum, çünkü o, uçuruma atlamamı ama bir yandan da kendisine güvenmemi; hiçbir zarar görmeyeceğimi söyleyen bir sesti… Adım adım dekanımın odasına ilerledim… Kapıyı çaldım… “Hocam, size kararımı söylemeye geldim,” dedim… Durdum… “Ben ayrılıyorum tezden sonra!” Uçuruma atlamıştım…

İmdat! Düşüyoruuum…

Düşerken tutunabilecek hiçbir dalınız yoktur. Sadece düşmeye devam edersiniz. Hocam bu kararıma çok şaşırmıştı ve ben de onun şaşırmasına şaşırmıştım. Belki bu, tüm asistanlara yaptıkları bir oyundu tez sunumlarında, onun devam isteğini test etmeye yönelik; çoğu da devam edeceğini söylüyordu muhtemelen. Ama ben atlamıştım işte ve odadan çıkıp sokaklara kendimi verdiğimde, düşüşün de etkisiyle ruh gibiydim. Nereye gideceğimi bilmiyordum ve her zaman yaptığım gibi Reiki hocam Gülüm Omay’ın evinde aldım soluğu. Düşüşte olduğum için ayaklarım cidden yere değmiyordu. Bu arada babamla telefonda konuşmuş ve “ben okulu bırakıyorum” dediğimde onu da şoka uğratmıştım. Yıllarca bankada çalışıp, sabit maaşa alışkın bir kişi için bu yaptığım deliceydi. “İyi o zaman polis ya da öğretmen olursun belki” diye ayaküstü kariyer planı yapmıştı her şeyi bilen bir koç burcu erkeği olarak. Ama yaşamın benim için planları farklıydı…

Gülüm’ün evine geldiğimde, boş bakan gözlerle bir koltuğa geçip oturdum ve uzun süre kendime gelemedim. İçim huzur değil, korku doluydu ne yalan söyleyeyim. Sadece “atlama” cesaretini göstermiştim ve sonrası hakkında hiçbir fikrim yoktu. O dönemde yazılar da yazmaya başlamıştım ve bu yazılarım çok ilgi görüyordu. Hadi bunları kitap yapalım düşüncesi içindeydik ve Gülüm de yayınevi kurmakta olduğu için, “ben yayınlayayım kitabını” önerisinde bulunmuştu. Ama yazmak sadece bir hobi gibi görünüyordu, yazarlıktan kariyer yapma gibi bir planım yoktu. Bu düşünceler içinde Gülüm’ün PC’sinin başına oturdum ve bir mail dikkatimi çekti. Aycan Saroğlu’ndan geliyordu, Aktüel Dergisi’ndendi ve bana “Sizin bir yazınızı okudum, haber yapmak isterim; tanışabilir miyiz?” yazmıştı. O anda farkında değildim, ama geleceğim şekillenmeye başlamıştı.

Aycan’la tanıştık, birbirimizi çok sevdik, haber yayınlandı ve çok da ilgi gördü, bu arada kitabım da yayınlandı ve sürpriz biçimde gelişen olaylar neticesinde Esquire ve Cosmopolitan’a yazar olmuştum. Bu arada okulumdaki serüvenim halen devam ediyordu. Tezimi kabul ettirmiştim ve mucizevi bir biçimde, sözleşmem uzatılmıştı da. Yani hemen işten ayrılma gibi bir durumum sözkonusu değildi. Ama aslında hayat bana çok daha derin bir soru sormaya hazırlanıyordu.

Yeniden sorgulanıyorum

Aradan bir seneyi aşkın bir vakit geçmişti. Ben okuldaydım halen ve her iki dergide de düzenli olarak yazıyordum. Bununla birlikte kendi dergim olan derKi’yi de internette çıkartmaya başlamıştım. derKi, benim yaşam amacımdı sanki ve onun aracılığı ile insanların ruhlarına ve dünyaya dokunmayı amaçlıyordum. Bu arada akademik çevreden de “Neredeyse doktoraya başlayacaksın, bu işlere nasıl zaman buluyorsun?” iğnelemeleri gelip duruyordu. Evet, birinci sefer kararımı vermiş ve atlamıştım; ama bir süre sonra yine toprağa düşmüştüm ve benzer senaryoları yaşamış her kişiye yaptığı gibi yaşam bana aynı soruyu tekrar sormak üzereydi: Gerçekten yapmayı istediğin nedir?

2004 Eylül ayıydı ve doktora sınavına girmeme bir hafta vardı. Çevremden sürekli, sınava çalışmam hususunda bildirimler geliyordu. Aynı zamanda derKi’nin de 4. Sayısının çıkma zamanı gelmişti. İkisinin birlikte olma şansı yoktu. derKi yeni çıktığı için bir düzeninin olması şarttı ve beklemek doğru olmayacaktı. Hiç unutmuyorum, PC’min başındaydım. Bir yanımda doktora için çalışmam gereken notlar vardı, diğer tarafta da ekranda derKi tasarımı açıktı ve evren bana soruyordu: Seç bakalım! Aynı uçurum yeniden karşımdaydı; ama bu sefer ne yapacağımı biliyordum. Biraz düşündüm ve atladım. derKi’nin 4. Sayısını tasarlamak benim için daha önemliydi ve doktora sınavına hazırlanmadım.

Nitekim sınavdan da kaldım. Hocalarım kalmak için mücadele etmemi beklediler belki de. Böyle bir seçim benim kendimi hiç olmayı istemediğim bir duruma sürükleyecekti. derKi’yi bıraktığım anda, onu götürebilecek bir başkası da yoktu ve derKi, insanların hayatlarını etkileyen bir mecraya dönüşmüştü kısa sürede. Ben seçimimi yapmıştım: Yazacak, deneyimlediklerimi insanlarla paylaşacak ve bu şekilde insanların ruhlarına dokunacaktım.

Başka hikayeler…

O gün farklı bir seçimim olsaydı eğer, bu satırlar sizlere ulaşmayacaktı. Ama anlatabileceğim tek hikaye kendiminki değil elbette. Mesela sevgili Gülüm Omay da benim gibi reklamcılık kökenlidir. Gazetecilik bölümünü bitirdikten sonra kendi reklam ajansını kurmuştu. Taa ki Reiki ile tanışana kadar. 1997’de Reiki eğitmeni olduktan sonra yaptığı ilk iş ajansını kapatmak ve kendini bu öğretiye adamaktı. “Reiki’nin benim yolum olduğunu biliyordum. Bundan sonra hayatımı onu öğreterek geçirmek istediğimi de. Ama Reiki eğitmenliği, öyle haftasonu idare edilerek götürülecek bir faaliyet değildir, hayatınızı adamanızı gerektirir, eğer hakkıyla yapmayı istiyorsanız.” diyor neden bu seçimi yaptığını sorduğumuzda Gülüm’e.

Yine adını kitaplarından hatırlayacağınız Nil Gün de, mesleki yolculuğuna reklamcı olarak başlamış. Ama onun yazarlık-eğitmenlik yolunu seçişi çok öncelere dayanıyor. 1977’de ABD’de iken ilk eğitimlerini vermeye başlamış ve o günden bugüne sayısız eğitim almış, vermiş; yazılar yazmış ve kitaplar yayınlamış. “Bu, idealist bir seçimdir ve çok az kişi ideallerine göre seçim yapabiliyor. Ben insanların hayatında değişim yaratmayı istiyordum, hayatında gelişimleri için katalizör olmayı amaçlıyordum ve nitekim yaşam yolumu da böyle yürüyorum.” yanıtını veriyor seçimine dair sorumuza.

Bu seçimi yapanların birçoğunun hikayesi aslında Gülüm ve Nil’inkine benziyor. Kaliteli bir okuldan mezuniyet, başarılı bir iş yaşamı ama bir noktada yaptığının kendisini tatmin etmediğini hissediş ve yaşamın bir noktada, bir olayla karşınıza çıkıp: Gerçekte ne yapmayı istiyorsun? sorusuyla sizi karşılaştırması ve seçiminizin tutunduğunuz herşeyi bırakmanızı gerektirmesi. Zaten “yaşam akışı”na güvenmeyi öğrenmeden, başkalarına bunu anlatabilmeniz mümkün değildir hani.

Peki ya gelir, güvence…

Bu yazıyı hazırlarken, hikayelerini bildiğim arkadaşlarıma şu soruyu da yönelttim: Peki ya geliriniz, yaptığınız bu seçimden nasıl etkilendi? Temel bakış aynıydı: Kimse “atlarken” geliri düşünmemişti. Hiçbirisi daha az kazanır mıyım, sonradan daha fazla mı kazanırım hesapları yapmamıştı. Sadece yürüdükleri yaşam yolundan memnun değillerdi ve değiştirmeyi seçmişlerdi. Tabii “değiştirmeyi seçmişlerdi” ifadesi, bunun sanki çok kolay yapıldığını düşündürebilir; ama bu, “az seçilen bir yol”dur aslında. Mevcut güvencelerinizi, kazançlarınızı, ilişkilerinizi ve alıştığınız yaşam tarzınızı bırakmanıza neden olabilir. Gerçi siz zaten buna hazır olduğunuz için çok da sıkıntı duymazsınız bu konuda. Sadece bırakırsınız ve ne olacaksa olur!

Aksi örnekler var mı diye bir soru da aklınıza gelebilir. Evet, mesela bir arkadaşım çok üst düzey bir yönetici iken herşeyi bırakıp kendini spiritüel şifacılığa adamıştı. Ama kısa süre sonra bir başka şirketin teklifi geldiğinde, kabul etmişti. “Gelirim çok düşmüştü ve yaşamımı idame ettiremiyordum.” diye yanıt vermişti o dönem neden teklifi kabul ettiğini sorduğumda. Zaten kendisi bir süre sonra spiritüel öğretilere büyük tepki duymaya başladı ve kendini kariyerine adadı.

Yaşam seçimlerinizden oluşur

Yaşamınızı şekillendiren sizlersiniz. Siz, böylesini seçtiğiniz için şu anki yaşamınızı bu şekilde sürdürüyorsunuz. Bu noktada, yaşadığınız hayat için başkalarını suçlamak veya sorumlu tutmak, aslında sizin gelişmişlik seviyenizin de göstergesi aslında. Olgun insan, yaşamının sorumluluğunu üzerine alır ve “Evet, bunu ben seçmiştim” der; halen “büyüyememiş”ler ise kendilerinden başka herkesi suçlarlar.

Siz artık mutlu olmadığınızı hissettiğiniz ve değişimi arzuladığınız zaman, yaşam size “o” soruyu sorabileceği senaryoyu sunar. Bu, bazen bir tez yeterlilik sınavında, bazen de bir GSM firmasının teklifinde karşınıza çıkar ama soru hep aynıdır: “Yaşamında bundan sonra gerçekten ne yapmayı seçiyorsun?” Seçiminize göre de yeni senaryonuz belirlenir veya mevcudu yaşamaya devam edersiniz. Evren de sizi neden onu değil, bunu seçtin diye de yargılamaz.(Ayrıca şu yanlış anlaşılmasın illa ki spiritüel eğitim çalışmalarına gireceksiniz diye bir şart yok, içinizden neyi yapmak geçiyorsa onu yapmayı seçebilirsiniz. Herkesin yaşama fırçasına vurma, insanlığa dokunma stili farklıdır.)

Eğer hayatınızda şu sıralar bu soruyla karşı karşıyaysanız ve bir yanıt arıyorsanız; Nil Gün’ün şu çok sevdiğim sözünü sizinle paylaşabilirim: “Yaşam cesurları sever ve daima ödüllendirir.”

Atlamanız gerektiğinde, gereken cesareti gösterebilmeniz dileğiyle…

(İlk Yayın: Cosmopolitan)