Mayaları’ydı, takvimiydi, kıyametiydi, fotonuydu derken o meşhur 2012 senesi geldi çattı. 2012’ye yaklaşıldıkça da yapılan haberler ve programlardan kafalar karıştı, yürekler ürktü, meraklar arttı. Hele de 21 Aralık 2012 olunca konu, soru işaretleri iyice büyüdü. Yoksa o hep söylenilen kıyamet gerçekten kopacak mıydı? Dünyamız, Roland Emmerich’in “2012” filmindeki gibi bir yerle bir olmaya mı yaşayacaktı? Aaa bir de Marduk vardı değil mi, hani gelip Dünya’ya çarpacaktı… Meselenin özü, youtube’da izlediğim çok eğlenceli “Marduklara Gelesin” şarkısının “Son kez bir yılbaşındayım, henüz 25 yaşındayım…” satırları sadece mizah mıydı, yoksa her şakada bir gerçeklik payı var mıydı? Kısaca 2013 yılbaşı gecesini görebilecek mi bu gezegen?

Nereden Çıktı Bu 2012?

Henüz spiritüel yolculuğumun ilk yıllarıydı ve üstüste kitaplar okuyordum. O dönemde şimdiki gibi zengin bir mistik kitap arşivi olmadığı için ağırlıklı olarak Akaşa Yayınları’nın özellikle de medyumik kanallarla yazdırılan yabancı kaynaklı kitaplarını hatmederdim. İşte bu kitaplarda rastlamıştım 2012 ile ilgili ilk bilgilere ki benim 2012 senesi ile tanışma tarihim 1998’di. Sonradan ilerleyen zaman içinde internet gelişti, benzer konularla ilgilenen kişilerle iletişim kurabildiğimiz e-posta grupları oluştu ve bilgi kaynaklarımız arttı. Tüm bu süreçler esnasında değişmeyen tek şey 2012 tarihinin önemini sık sık vurgulayan yazılardı. Derken bir gün Ankara’da bir kitapçıda gezerken “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitaba rastladım. “Yahu, 2012 tarihinin bir sömürülmesi eksikti; he canım he” diye bir önyargıyla yaklaştım ve kitabı elime bile almadım. Fakat daha sonra bir arkadaşımın evinde aynı kitaba rastlayınca alıp okumaya başladım ve ilginç bilgiler içerdiğini fark ettim. Ardından yazarıyla şahsen tanışınca artık kendimi kitaba bırakmak farz olmuştu ki önyargıların nasıl insanı sınırladığını bir kere daha görmüş oldum.

2012: Marduk’la Randevu

Burak Eldem’in kitabı uzun yıllar süren araştırmalar sonucu ortaya çıkan bir “Saklı Tarih” denemesiydi. Yazar, insanlık tarihindeki dönüşüm sürecinin binlerce yıla yayılan seyrini incelerken, toplumsal değişim, kaos ve çözülmelerin ardında, “insanın tarihi”nin yanı sıra, “Doğa’nın tarihi”nin de etkili bir unsur olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyordu kısaca. Tarihteki bazı keskin kırılma noktalarında “doğa değişimlerinin” de oynadığı role dikkat çekiyor ve kimileri “döngüsel” görünen doğal etkenlerin niteliğini çözümlemek için, geçmiş kültürlerden kalma belge ve metinlerde elle tutulur izler arıyordu. Kitabın savı, kadim astronomi kayıtlarında varlığına göndermede bulunulan bir “göksel unsurun” hafife alınmaması yönündeydi: Güneş Sistemi’ndeki süreçleri uzun aralıklarla etkilediği izlenimi veren, Akat/Babil kayıtlarında Marduk adıyla anılan bilinmedik bir gök cismi vardı ve bu, yaklaşık 3661 yıllık bir periyodla sistemin yakınından geçiyordu. Marduk’un bir “kahverengi cüce” yani yakıtını bitirmiş bir yıldız eskisi olma ihtimali yüksekti ki bu gök cisimlerinin kütleleri küçük ama yoğun olabildiği için de çekim güçleri yüksekti. Kadim uygarlıklar, Marduk’u biliyor ve yörünge geçişlerini özellikle takip ediyorlardı; çünkü bu gezegen güneş sistemine her yaklaştığında çekim gücüyle gezegenimizin dengesini etkilemiş ve kimi zaman da büyük doğa olayları meydana gelmişti. Nitekim Marduk’un en son Dünya’ya yaklaştığı tarih MÖ 1650’ydi ve bu tarihte Ege Denizi’nde Thera yanardağı patlamıştı. (Santorini Adası Thera’nın kraterinin ağzıdır ve bu patlama sonucu oluşmuştur.) Bu öyle büyük bir patlama olmuştu ki dönemin süpergücü Girit/Minos Uygarlığı sonrasındaki doğal afetlerin etkisini atlatamayıp, ekonomik ve sosyal çöküntüye uğramış; Mısır’ın kuzeyi büyük bir kaos etkisi yaşayıp iktidar çalkantılarına sahne olmuş; Mezopotamya, Hindistan ve Çin’deki güçlü devletler büyük sarsıntılar yaşamışlardı.  Dünya ortadan kalkmamıştı ama uygarlığın seyri değişmişti. Kadim uygarlıklar o kadar korkmuşlardı ki yaşananlardan Marduk’un yakınlaşma tarihini takip etmek için sistemler oluşturmuşlardı ve bu uygarlıkların hesaplamaları Marduk’un yeniden Dünya’ya en yakın olacak tarih olarak 2012’yi gösteriyordu.

Marduk mu Çarpacak?

2012 ile ilgili çıkan haberleri takip ettiğinizde Marduk Teorisi’nden fazla söz edilmediğini, edilse de gelip Dünya’ya çarpacak bir gezegen gibi lanse edildiğini görürsünüz. Oysa Eldem, bu çalışmasını bir “felaket senaryosu” sunmak için değil, tarihi hem insan hem de doğa faktörüyle birlikte ele alan ve değişimleri binlerce yıllık bir süreç içinde doğru okumayı sağlayacak bilince katkıda bulunmak amacıyla yapmıştır. Kendi sözleriyle “Doğal afetlere, Hollywood yapımı felaket filmlerinin abartılı ve ‘korku tüccarlığı’ yapan gerçekdışı gözlükleriyle değil, bunların doğal birer süreç ve döngü olduklarını bilerek ve öncesiyle-sonrasıyla, ekonomik ve sosyopolitik sonuçlarıyla birlikte değerlendirerek bakmak gerek. Dünya tarihi, İ.Ö 1650 afetleri gibi örneklerle, bunların olası sonuçları hakkında bize fikir vermekte.” deyip; “Bakın binlerce yıldır yaşanan bir döngü var ve kadim uygarlıklar bunu bize anlatmaya çalışmışlar. Nelerle karşılaşmak üzere olduğumuzu bilelim de önlemimizi ona göre alalım.” vurgusunun altını çizmek istemiştir. Amma velakin kitap bizde yayınlandığında, yüzlerce sayfalık kitabı okumak zor geldiği için sansasyonel kolaycılıkla üretilen “Marduk gezegeni gelip Dünya’ya çarpacakmış” haberleri, bu çalışmanın tüm içeriğini çarpıtıp bambaşka noktalara sürüklemiştir. Nitekim Eldem de sabırla kitabın kaygısının çok daha farklı olduğunu anlatmaya çalışmış, ama kimsenin anlamaya istekli olmadığını görünce Türk medyasıyla bağını koparmıştır. İşte şu dönemde 2012 konusunda yapılan haberlerde, Marduk konusunun tek satır olarak “çarpacakmış”tan öte geçmeyip, geçiştirilmesinin nedeni budur. Haberin mutfağındakiler meselenin aslında haberdar değillerdir.

Peki bu noktada şu soru geliyor insanın aklına: “Böyle bir gezegen var mı gerçekten ve söylenen etkiler yaşanıyor mu?” Ben şahsen Marduk varmış, yokmuştan öte; kitapta yazanlarla ilgileniyorum ve Burak Eldem’in öngörülerinin hepsinin fazlasıyla gerçekleştiğini gözlemliyorum. Aslında bunu gözlemlemek için herhangi bir haber sitesine girip Dünya çapında gerçekleşen doğal afetleri takip etmeniz yeterli. Süreç çoktan başladı ve bizler zaten bu değişimi yaşıyoruz Dünya üzerinde. Yoksa NASA basın bildirisi yapıp, bilinmeyen bir gökcismi yaklaşmakta demiş dememiş; çok da mesele değil hani.

Mayalar’ın Takvimi

2012 senesiyle ilgili en yaygın bilinen bilgi, 21 Aralık 2012’nin Maya Takvimi’nin sonu olduğu efsanesi. Efsanesi diyorum çünkü Maya Takvimi’nin bittiği falan yok. Maya Takvimi’nde 5125 yıllık döngüler vardı ve Mayalar bu döngülere “Güneşler” diyorlardı. İnsanlık tarihi, şu ana değin 4 büyük “güneş” evresini geride bırakmıştı ve şu anda beşinci güneşteydi. Bizim kullandığımız takvime göre 21 Aralık 2012’ye denk gelen günde ise beşinci güneş batacak, altıncı güneş doğacaktı. Yani anlayacağınız takvimin falan bittiği falan efsane, takvim sürüyor. Amma velakin, bu, bu dönüşümün önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bilakis spiritüel bir uygarlık olan Mayalar, altıncı güneşin doğumuyla birlikte insanlığın kendi ruhsallığını keşfetmesi açısından yepyeni bir döneme gireceğini öngörmüşlerdi. İşte 2012’nin ruhsal açıdan önemi de bu noktada ortaya çıkıyor.

Karanlığın En Uzun Günü

2012’yle birlikte insanlık tarihinin yaşayacağı en önemli seneye giriyoruz. Binlerce yıldır süren tepetaklak düşüşümüzün artık en dibe vuracağı ve sonrasında da yukarı çıkışımızın başlayacağı bir süreci yaşayacağız. İnsanlığın ruhsal anlamda kendinden uzaklaştığı, varlığını ve bu dünyadaki mevcudiyetinin değerini unuttuğu, bu nedenle içinde oluşan boşluğu arzular, ihtiraslar, hırslar, sahip olmalarla tatmin etmeye çalıştığı “karanlık çağlar”ı geçirdik. 21 Aralık 2012 bu bağlamda bir milat aslında. Aynı zamanda gecenin en uzun yaşandığı kış gündönümü de olan bu tarih, binlerce yıldır süren karanlığın da son noktası olacak. Fakat nasıl biz günlerin uzaması durumunu hemen anlayamıyor da ancak 21 Mart ekinoksundan sonra güneşin bizlere yüzünü daha uzun gösterdiğini gözlemleyebiliyorsak; 21 Aralık 2012’yle başlayan süreçte de bunu yaşayacağımızı düşünüyorum. Yani bazı spiritüel kaynaklarda belirtildiği üzere “Geldi 2012, koptu düğün dernek, aydınlandı insanlık, artık bize şenlik gerek” halini yaşamayacağız. Öyle ani bir değişim, dönüşüm algılayamayacağız. Zaten halen yaşamakta olduğumuz üzere birçok “şaşırtıcı” olaylar artarak gerçekleşecek; mesela “Arap Baharı” gibi, “Wall Street” işgalleri veya doğal afetler gibi; ama 22 Aralık 2012 sabahında posta kutunuzda yine elektrik faturanızı bulacaksınız. Yaşam akmaya devam edecek.

Peki Ya Sonra?

Ben gelecekte bizleri çok güzel günlerin beklediğine; şimdikinden daha farklı, daha yaşanılabilir bir dünya göreceğimize inanıyorum, ama biraz daha zamanı var. Mesela 1789’da yaşayan bir Fransız’a gidip de “Sizin yaptığınız devrim Dünya’yı değiştirecek haberiniz olsun” deseniz; adam sizi sopayla kovalardı. Orada canına okunuyordu çünkü o değişim esnasında. Biz de 2012’yle birlikte hızlanan ama aslında çok önceleri başlamış ve bizleri zorlayacak bir süreçten geçeceğiz eldeki verilere bakılırsa. Umarım bu süreci insanlık olarak güzel değerlendirebilir ve “Şer gibi görünenlerin içinden hayırları alabiliriz.” Ne kadar çok insan bunu başarabilirse, geçiş süreci o kadar kolay olur. Sonrasını daha güzel oluşturabiliriz…

(İlk Yayın: Cosmopolitan)