Bu günlerde moda olan yeni çağ akımı nedir? Teknoloji çağının getirdiği tüketici toplumu yaratma hareketlerinin yeni bir numarası mıdır? ‘Düşünmeden uygula, sana verilenle yetin, uyumlu ol, sorgulama toplumu geliştirmenin yeni bir yöntemi midir?

 

Doğuyoruz, süremizi doldurup ölüyoruz, çoğu zaman nefes aldığımızı bile fark etmiyoruz. Bu arada gerçekten yaşıyor muyuz? Doya doya tat alıyor muyuz yaşamdan? İnsan gibi yaşıyor muyuz? Yaşamak ne demek, insan olmak ne demek, biliyor muyuz? Yaşamın aslında bir sanat olduğunun idrakinde miyiz? İnsan soyundan dünyaya geldiğimiz, insan diye anılan iki ayaklı ve düşünen varlıklarla aynı tür bedene sahip olduğumuz bir gerçek. Ama bizi insan yapan sadece bedensel şeklimiz mi? Ara sıra da olsa “eğer bu da insansa, insan olmaktan utanıyorum” denildiğine şahit olmuşsunuzdur. O halde insan olmanın sırları nelerdir? Hoşnut olmadığımız bir ortama ayak uydurmalı ve gelecek nesillere de bunu mu öğütlemeliyiz?

Eminim ki bu soruları defalarca kendinize sordunuz ve cevapları da neredeyse dilinizin ucunda ya da gerçekten biliyorsunuz ama bunu nasıl uygulayacaksınız? Bu sorulara cevap arayan insanlarla birlikte YENİ ÇAĞ diye anılan bir çağa girdik, bazılarımız da biraz sonundan yakaladı bu çağı… Ben de mümkün olduğu kadar sadeleştirerek, insan olmak ve yaşlandığımızda “ah keşke”lerle anımsayacağımız bir yaşam geçirmiş olmamak için bildiğim, öğrendiğim ve uygulamaya çalıştıklarımla size ışık tutmak istedim.


YENİ ÇAĞ NEREDEN ORTAYA ÇIKTI?

Sanayi toplumuyla birlikte ekonomi tüm hayatımızı etkiler oldu. Para olmadan, huzurlu bir yaşam sürmek neredeyse olanaksız hale geldi. Her türlü maddesel güzellik, sanayinin gittikçe gelişmesiyle birlikte adeta “al beni, al beni” diye sergilenmeye başlandı. İnsanlar çok beğenerek aldıkları eşyalarının bir hafta sonra daha moderninin piyasaya çıkmasıyla mutsuz, tatminsiz bir şekilde tüketime yöneltildi. Tabii ekonomiye dayanan güzellikler, aynı ekonomik değerle yani para ile satın alınabilen sevgisiz, saygısız, insani değerlerden uzak toplumlar yarattı.

İnsani kavramlarını yitirmeye başlayan toplumun içinden bir grup insan, bir süre sonra tüm maddesel güzelliklere sahip olduğu halde neden hala mutsuz olduğunu, niye tatmin olamadığını düşünmeye başladı. Eksik olan neydi?

Bu konuda yapılan binlerce araştırma, çeşitli kitaplar ve makaleler topluma ulaşmaya, onları da düşündürmeye başladı. Nihayet insanların gözleri ve egosal ihtiyaçları dışında, ruhsal yanlarının da doyurulması gerektiği kavramı, insanı bir bütün olarak görmek gerektiği, aksi takdirde mutsuz, savaşan, hırslı, her an kavgaya hazır bir toplum yaratılacağı, insanın öz benliğinden uzaklaştıkça, değerlerini yitirmeye başlayacağı görüldü. Bu kavram, iletişimin sadece pazarlama amaçlı değil birbirini anlayan toplum yaratmak için ne kadar gerekli olduğunu da ortaya çıkardı. Mutsuz olan insanlar mutsuz aileler kurdular.

Batı toplumlarında ortaya çıkan poligami, bu tür bir arayışın ifadesiydi. Mutsuz, kendine güveni olmayan insanlar, ihtiyaç duydukları güveni ve sevgiyi başkalarında aramaya başladılar. Bu da sanayi toplumunun oluşturduğu, piyasadaki bir malı alırken acaba yarın hangi mal veya hangi üst model çıkaracak endişesi yaşayan insanlar, ilişkilerinde de aynı bilinci sürdürmeye başladılar. “Bugün bu kızla veya erkekle çıkıyorum ama acaba bu arada bana daha güzel bir şeyler yaşatacak birini kaçırıyor muyum?” anlayışı insanın maddeye olan bakış açısının aynısıydı. Ancak zavallı insanlık, bunun farkına bile varamadan kopuk aileler, mutsuz ve sevgisiz çocuklar, erdemlerin yitirildiği bir toplumun parçası olmaya başladı. İnsanlar ideolojilerin piyonları olmaya başladı. Kendi fikrini savunamayan, tek bildiği sevgisizliği sergileyen, vuran, kıran ve bunun doğruluğuna inanan bir toplum yaratılmaya başlandı. Oysa insanlık, çeşitliliği nedeniyle güzeldi. Farklı fikirleri, farklı inançları nedeniyle tüm yaşamın çeşitliliğini sergiliyordu. Renklerinin farklılığıyla bile monoton olmayan bir yaşamın güzelliğini sergiliyordu. Ancak rekabetin getirdiği acımasızlık tüm yaşamda kendini göstermeye başladı. Güçlü olan kazanacaktı ve merhamet sahibi insanlar da her zaman ezilmeye mahkûmdu. İnsanlığın mutsuzluğunu, arayış içinde olduğunu fark eden farklı sanayi kolları oluşmaya başladı. Bunlar insanlığa mutluluk ve huzur vaat eden siyasi gruplar ve din istismarcılarıydı. İnsanların manevi yanlarının da doyurulması gerektiğinin farkına varan ve bunu kendi amaçları için kullanmak isteyen,  insani değerleri kullanan ve insanları bölen ve birbirlerine düşüren ayrı bir sanayi koluydu. Sanayi diyorum çünkü aynı zihniyetle hareket ediyorlardı. Onların piyasaya sürdükleri mallar insanlardı. Bu insanlar bu fikirlerin peşinden mutluluk ve huzur için koşuyorlardı. Artık en önemli özelliği olan düşünme yeteneğini neredeyse tamamen yitirmeye başlamış, her şeyin hap gibi kendisine sunulmasına alışmış insanlık, kendince güçlü gördüğü kişilerin peşinden koşmakta ve hatta canını vermekteydi. Üstelik başkalarının amaçları için, mutlu olacağını sanarak ölmekteydi.

Kısaca bir şeyler ters gidiyordu, maddeyle mutlu olacağı vaat edilen insanlar mutlu olamıyorlardı. Seksle mutluluğu, sevgiyi bulabileceğini sanan insan önüne gelen herkesle bunu yaşamaya başlamış ve bunun özgürlük olduğunu sanmış ama bu yolun sonu pek çoğunu mutluluğu haplarda, diskolarda, sokaklarda aramaya götürmüştü.  İdeolojisi için ölmüş, öldürmüş ama hala inançlarını paylaşabileceği küçük grupların dışına çıkamamıştı. Kendine hala güvenmiyor, hala kendini, yaptıklarını sevemiyor, dolayısıyla da mutlu olamıyordu.

Dini de denemişti. Dinlerin sevgiden, birlikten, affedicilikten bahsediyor olmalarına rağmen, bir dini inanç bir türlü diğer inanca saygı gösteremiyor, insanları siyasi görüşleriyle ayıran toplum gibi dini inançlarıyla veya inançsızlıklarıyla ayırıyordu. İnsanlık hala sahip olamadığı mutluluk ve barışı arıyordu. İnsanları birleştirmek ve barışı oluşturabilmek amacıyla insan psikolojisi üzerinde uzman kişilerin araştırmaları doğrultusunda yeni çağ anlayışı denilen, insanları evrensel değerlerle birleştirmeyi hedefleyen, insanın kendini tanımasına dayalı bir anlayış ortaya çıktı. Bu anlayış insana insan olduğu için değer veren, ideolojileri ve inançlarıyla ayırmayan bir anlayıştı. Ancak bunun ütopik bir varsayım olmasını engelleyecek tek gerçek, insanın kendini tanımladığı fiziksel görüntüsünün ötesinde ne olduğunu bilmesi, anlamasıydı.

Bunlar yeni çağ akımının ortaya çıkışının en önemli sebepleriydi. Diğer taraftan, okullarda neredeyse tanrısal güç olarak öğretilen fen bilimlerinin, sarıldığı pozitif bilimin sürekli değiştiği, değişmez sandığı doğruların ise ertesi gün tamamen yanlış olduğunu görmesi, açıklayamadığı birçok gerçeği araştırmaya yöneltti insanları.

 

Yeni çağ, nihayet insanlığı araştıran, anlatan ve bir yandan da anlayabilme çalışmalarını sürdüren, maddeden çok insana değer verilmesini öneren bir anlayıştır.

 

Zeki insanların dinsel inanca ihtiyacının olmadığı düşünülen bir toplumda, hala bir şeylere inanmaya ihtiyaç duyan düşünce yapısının tanrıyı arayışıdır.

 

YENİ ÇAĞIN GETİRDİKLERİ

Yeni çağ, sanayi çağı ve nükleer çağ ile aynı zaman dilimini paylaşmaktadır. Aslında doğu uygarlıklarında yüzlerce, binlerce yıl önce filozofların yakaladığı, dünyanın ruhuyla bir olmak gerçeğini bilen, topraklarında nice filozoflar yetiştiren, doğu ile batı arasında kalmış bizim toplumumuz bu gerçekleri yeniden keşfetmeye çalışır haldedir. Bu konuları çok fazla araştıran bir kesimin ülkemizde varlığından söz edilememesi nedeniyle maalesef bu tür yazıları batı ülkelerinin kitaplarından ve makalelerinden anlamaya çalışan ülkemiz insanlarını da pek çok tehlike beklemektedir. Maalesef dememin sebebi, bu konunun batı toplumu için çok yeni bir farkındalık olmasından ve sanayinin sömürücü zihniyeti ile fazlaca bütünlenmiş olan bu toplumların bu şahane bilgileri de sömürü amacına çok çabuk uydurabilme yeteneklerinden dolayıdır. Ancak yeni çağ farkındalık çağıdır, ayakları yere sıkı sıkı basan ne yaptığını, niye yaptığını bilen, kendini tanıyan, her türlü sorunun farkında olan ve bunlara çözüm getirmeye çalışan, uyuyan insanları uyandırmayı hedefleyen düşünce birliğidir.

Ancak sizin de takdir edeceğiniz gibi henüz araştırma safhasında bulunan aydınlanmamış kişiler, yaptıkları araştırmaları yazarken toplumlara da gerçek buymuş gibi yön vermeleri ve zarar vermek istemezken zarar vermeleri pek mümkündür.

Nazım Hikmet’in de dediği gibi “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine”. Birey olarak özgürleşemedikçe tüm dünya bireyleriyle orman gibi kardeş olmaktan da bahsedemeyiz. Evet, batı toplumu bu çağı tekrar açarken tam farkındalıkla faydalı olmaya çalışan bu işe gönül vermiş birçok iyi niyetli kişi, insanları aydınlatma çabasıyla yazılar yazmış, konferanslar vermiştir. Bu işten çıkar sağlamaya çalışan kişiler de ortaya çıkmış, insanları inançlarını kullanarak sömürmeye çalışmaktadır. İçimizdeki karanlıktan farksız olarak yeni çağın en büyük kötülüğü, en iyiyi, mükemmeli çarpıtmasıdır.

Bu çarpıtmalar sayesinde son derece erdemli olan insan haklarının uygulanmasını ve bireysel olarak uygulamayı kendine görev edinen, sadece kendi ülkelerinde değil dünya barışının savunucusu olan bu düşünce tarzı medyayı ve birçok kişiyi karşısına almıştır. Bu çağın sevgi, sevinç, hoşgörü, saygı ve barış çağı demek olduğunu, piyasaya çıkan çekici ancak gerçeklere dayanmayan kitaplardan anlamak zaman zaman mümkün olmamakta. Bu bilgileri piyasadan takip eden birçok kişi gibi medya da bunun ütopik varsayımlardan öteye geçmeyen düşünceler olduğunu sanarak yeni çağı lanetlemekte, yeni çağ edebiyatı ve dilini muhteşem bir çöplüğe benzeterek idealizmin narsizm ile yok olduğunu söylemektedir. Bu tabiî ki gerçeği bilen, insan hakları (bunun içinde kadın hakları, çocuk hakları, yaşlıların hakları -bunlar her ne demek ise, bana bu ayırım her zaman tuhaf geldi- ve cinsiyeti, dili, dini, seksi, -lezbiyen, homoseksüel-, anlayışı veya yaş durumu ne olursa olsun insan kategorisine girdiğine inandığım için genel olarak insan hakları olarak bahsedeceğim), çevre, doğal hayatı korumak, silahsızlanma gibi savaş karşıtı hareketlerde çalışan aynı zamanda kendini tanıyarak yaşamın anlamını araştıran topluma ve kendine saygılı yeni çağ düşünürlerini üzmektedir. Çünkü onlar eleştirileri dikkate alırlar.

Yeni çağ düşünürleri açık zihinli realistlerdir, gizemli yollarda septikliğe varan şüphecilikleri vardır. Bu onları beklenmeyen bilgilere açık tutar, hatta insanların en küçük düşsel isteklerine bile.

Bu yüzden bu kritikleri değerlendirmek gerekmektedir bu bilgileri alırken çok dikkatli ve şüpheci olmalısınız, kime güveneceğinizi henüz anlayamadığınız zamanlarda bu insanları ruhsal varlığın abidesi bile sanabilirsiniz.

Omega Enstitüsü kurucularından Elizabeth Lesser, yeni çağ madenlerinde kanarya olarak geçirdiği yirmi yıldan sonra, sahte öğretmenlere, rahatsız edici paradokslara ve genel aptallıklara rağmen güzelliğine, iyiliğine ve tarihin bu andaki önemine her zamankinden daha çok inandığını, yeni çağ teknolojisinin ve yaşam tarzının insanların hayatını nasıl olumlu değiştirdiğini gördüğünü ifade ediyor.

Daima çalışarak, sabırla, bize nezaket ve içsel barış yerine miras ve ana değer olarak öğretilen kültürel farklılıkları yarabiliriz ve bu dönüşümün ilişkilerimizdeki etkilerini hissedebiliriz. Her şeyden önemlisi yeni çağ bize yaşamın güzelliğine daha çok saygı duymayı ve ölümün gizeminden daha az korkmayı öğretiyor.

Yeni çağ bilgileri, içimizdeki düalite gibi iyi ve kötü olarak kullanılabiliyor.
Nereden ne öğrenebilirim, insanlığa ve özellikle de kendime nasıl faydalı olabilirim
sorusunu kendine samimi olarak sormayan insanlar için yeni çağ güzel bir çıkar kapısı ya da her zaman her şeyi çarpıtmaya ve kafasını kuma gömmeye alışık olan biz insanlar için yeni bir oyun sahası. Yeni çağ şüphesiz gerçeklikle iki yüzlülük arasında sallanan ilk ruhsal eylem değil.

 

Konfiçyüs’ün güzel sözünü hatırlamamak mümkün değil. “Hatalar erdemi yaratmak içindir, hatalar öğrendiklerimi sınamak ve çözümlemek içindir, yol gösterildikten sonra doğru yöne doğru ilerleyememek, hatalarımı düzeltememe yeteneksizliğim – bunlar üzüntümün nedenleridir.”

Sırf bu güzelim bilgiler çarpıtılıyor diye, alabileceğimiz zevkten, hazdan vazgeçemeyiz. Eğer böyle yaparsak İngilizce’deki deyim gibi bu “Banyo suyunu bebekle birlikte dökmeye” benzer. Öyleyse uyanık olmalıyız, Bu tehlikeli yanıltmacalarla dolu yolda ilerlerken uydurma söylentilerine ve inanç sistemlerine kapılmamak için espri yeteneğinizi koruyun, kalbinizi ve aklınızı açık tutun ve Bayan Lesser’in dediği gibi, her sabah evden çıkmadan önce ruhsal detektörünüzün saçmalıklara karşı çalışıp çalışmadığını kontrol edin.

Yeni çağ bizden, kendi sağlığımızın ve gelişimimizin sorumluluğunu almamızı, dünyadaki farklılıkları kutlamayı, birbirimize siper olmamızı ve evrendeki gizi ortaya çıkarmamızı bekliyor.

Yeni çağ bilgileri bizi gerçek olana götürdüğü için mucizevîdir. Bu yüzden yeni çağın gerçek rehberleri daima bize bu yolu işaret eder. Bu yüzden şimdiki inanç sistemimizle açıklanamayacak olaylar yaşarız.

Yeni Çağ bilgilerini bir yana bırakıp yazımızın amacına yönelelim. Yazımız insan doğmakla değil, insan olmakla ilgili. Gül yetiştirmek, insan yetiştirmek kadar itina ister, hastalıklarla mücadele gerektirir. İnsanların sivri dilleri, hareketleri nasıl acı verirse gülün dikenleri de batar, acı verir. Onları ve kendimizi nasıl acı vermeyecek şekilde yetiştiririz, ne yaparsak toplum sağlıklı toplum olur. Kendimizi tanıyor muyuz? Değişik renklerimizle gökkuşağı gibi güzel, uyumlu, hoş görülü bireyler olarak herkese kucak açıyor, mis kokuyor muyuz?

Tüm bebekler insan olarak doğar ama yaşam koşulları, gördükleri veya göremedikleri, eğitimleri ve yaşadıkları veya yaşayamadıkları ile insan olmaktan çok ama çok uzaklaşırlar, ondan sonra ne mi olur? İşte yaşadığımız topluma bir bakalım, sadece ülkemiz insanlarından bahsetmiyorum, tüm dünya insanları emin olun farklı şekillerde benzer şeyler yaşamaktadırlar ancak ben kendi vatanımdan örnekler vereceğim. Gerçekten böyle bir toplumda yaşamaktan yüzde yüz memnun olanınız var mı? Kendimizi bir yaşam mücadelesine öyle kaptırmışız ki, toplumun bize öğrettikleriyle yani iş, ev, aile ihtiyaçları şeklinde sürüklenip gidiyor ve bu sürüklenmede hayatımızın sonunu hazırladığımızı fark bile edemiyoruz. Hatta siz, yanlışlıkla bu soruyu birisine sorsanız, hiç böyle boş şeylerle uğraşacak vakti olmadığını, çok meşgul olduğunu, işlerinin çok yoğun olduğunu söyleyecektir”. Oysa boş ama bomboş olan aslında yaşamlarının kendisidir. ‘Ot gibi yaşıyorlar’ tabirini kullanmayı oldum olası hiç tercih etmemişimdir. Çünkü bizlerin ot veya bitki deyip küçümsediğimiz canlılar, hissederler sevgiden anlarlar, onlara sevgi sunulduğunda daha da coşarak büyürler, vitaminlerini, suyunu yeteri kadar verirsek, ihtiyacı kadar toprağını koyup temizlersek, hele güneşin ışıklarını tüm bedenlerinde hissederlerse mutluluklarına diyecek yoktur. Arzu ettiğimiz gibi sağlıklı ve capcanlı büyüyerek memnuniyetlerini mutlaka bize belli ederler.

Ya biz? Biz hisseder miyiz? Sunulan sevgiyi fark eder miyiz? Kendimizi fark eder miyiz? Hasta olduğumuzu bile çok sonra, çoğu zaman iş işten geçtikten sonra fark ederiz. Akıllı varlıklar olan bizler öyle koşturur, öyle işlerle meşgul oluruz ki yerde miyiz, gökte mi onu bile bilemeyiz, yaptığımız işe de bir faydamız olamaz aslında.

Yaşadığımız dünyayı bile göremeyiz, hissedemeyiz. Dünya bizden ne ister acaba? Biz dünyanın çiçek bahçeleri miyiz? Onun istediği gibi büyüyüp, kök salıp, ölüyor muyuz? Bu bizim sorunumuz değildir çünkü bizim yapılacak çok boş işlerimiz vardır. Hayat koşulları zor, bizden çok çalışmamızı bekler, çoluk çocuk yemek ister. Hele de eşimiz bunca koşuşturduğumuz yetmezmiş gibi işte kimlerle boğuştuğumuzu, bir lokma ekmek için nasıl kavga verdiğimizi hiç ama hiç anlamaz, sanki bize veriliyormuş gibi sevgi beklerler.

Ben sorunların sorun olduğunu idrak edebilmek için ille de o sorunun şahsen yaşanması, hatta defalarca yaşayıp her defasında duvarlara çarpması gerekenlerden değilim. Ben başkalarının acılarını da yüreğinde hissedebilenlerdenim.

Size sormak isterdim, başınızın üzerindeki çatının hiç farkına vardınız mı? Hiç yediğiniz bir lokma ekmeğin tadını çıkarıp zevkine vardınız mı? Oysa siz bunlar için çalışıyordunuz değil mi? Bunlar için koşuşturuyordunuz. Genellikle yaşlanınca bir gün bunların farkına varmayı ümit ederiz. Ama büyük olasılıkla kendini bu kadar ihmal eden, yaşadığı dünyanın farkına varamayan bizler aynı şekilde de öleceğizdir. Yaşamımız bize bunları açık, açık bağırıyor.

Ayrıca, daha iyimser olanlarımız da var. Onlar da, gece gündüz kendilerinin ve çocuklarının sağlıkları yerinde olduğu için dua edip memnun olmaya çalışırlar. Çünkü kendileri için hayat dört duvar arası kadardır. Dünyadan memnunlar mıdır? “Hamdolsun Rablerine”, “çok şükür” onlara kiralarını zar zor ödeyebilecekleri bir ev vermiştir. Epeyce de borçları vardır, hele o dört duvarın dışına çıktıklarında onlardan kaynaklanmasa bile sataşanlar, zorla kavga etmek isteyenler vardır. Hiç o dört duvardan çıkmak istemezler ama olsun, “çok şükür”, hatta “Hamdolsun Rablerine” sağlıkları yerindedir. Çocuklar istedikleri gibi eğitim alamazlar, eğitmen olması gereken öğretmenleri de onlara doğru dürüst eğitim veremiyordur çünkü ya nasıl verileceğini bilmiyordur ya da onun da hayat koşulları zordur, olsun zaten bunları talep etmenin de hakları olduğunu bilmezler, zaten bilseler de “Hoca şimdi çocuğa takar, burnundan getirir” diye yaşar giderler. Kazandıkları parayla zar zor karınlarını doyurmaktadırlar, sağlık için doktora nasıl para versinler, özel doktora gidecek paraları yoktur, devlet hastanelerinin de durumu malum, sağlıklı giren hasta çıkar ama çok şükür sağlıkları yerindedir. En önemli şey de sağlıktır zaten yoksa nasıl karınlarını doyururlar? Nasıl kira öderler? Hem zaten bir de patronları vardır hastalığa çok sinirlenir, O öyle affedersiniz “it” gibi çalışmasa çoktan kapının önüne oturtur. Ne yaparlar o zaman çoluk çocuk sersefil ama çok şükür sağlıkları yerindedir.

Ne zamana kadar diye soracak olsanız şimdi hiç bunu düşünemezler etrafta o kadar fakir fukara varken çok şükür onların bir işi vardır. Peki, o fakirler için ne yapalım derseniz “Ben bilmem abi, zaten sahip olduklarıma şükrederek yaşayıp gidiyorum (eğer bu da yaşamaksa), herhalde Allah onların rızkını verir ve zaten o kadar zengin varken bana mı düştü onlara ne olacağını düşünmek” derler. Aslında “benim nasıl bir dünyada yaşamak istediğimi bile düşünecek halim yok, Allah aşkına birileri benim için düşünsün çünkü ben şükretmekten bunlara vakit bulamıyorum” demektedirler.

Bir kısmımız da şükretmek ne kelime, her dakika küfretmekle meşgullerdir. Hatta hayata geldiği güne, dakikaya küfreder elinden gelse takvimden o günü, saatinden de o dakikayı silecektir. Neden bu anlamsız lanet olasıca dünyaya doğmuştur ki. Annesi ve babasını hiç anlamaz b… mu vardı da onu dünyaya getirmişlerdir, hayır diyelim ki vardı da o niye bunun farkına varamaz ya da o ekleyebilecek bir katkısı da olamaz. Dünyanın gidişi b..tandır! Şu gençliğe bak! Böyle gençlik olmaz olsun. Şu salak milletvekillerini insanlar nereden bulur, onlar mı bu b..tan dünyayı ya da ülkeyi düzeltecek, zaten düzeltmeye de niyetleri yoktur oturur maaşlarını alırlar. “Ya sen” diye sakın sorma onlara, bir b..un değişeceğini bilseler ‘kendilerini kasacak’lardır yani çok çalışacaklardır ama bu dünya için parmak oynatmaya değmez. Hem zaten milletvekilleri orada oturup dururken o niye çalışsın ki? Hatta mümkünse def-i hacet bile etmek istemezler lağıma bir katkıları olur diye. Hem biliyor musunuz o da ne fena çalışıyordur da patron geri zekâlısı onun değerinin hiç farkına varmıyordur. Ama şu mecliste oturanlar yok mu? Onun on katı maaş almasını bilirler.

 

Annesi, babası sadece doğurmakla kalmamış bir de evlendirip çoluk çocuk sahibi yapmışlardır onu. Hani sanırsınız ki evlendirmek için boğazına bıçak dayamışlar, çocuklar da gökten zembille inivermişler. “Peki, o zaman aklın neredeydi” diye hiç sormayın, çok dertlidir, “Ne bileyim abi, ben de bir şey var sanmıştım ama maalesef yokmuş aslında bu dünyada düzgün giden bir şey mi var ki o olsun”. Hep annesinin babasının kabahatidir işte. Bir sigara yakar ve başlar konuşmaya, “şu hava kirliliğini ne yapacağız, millet bunun da içine s.. batırdı, ozon tabakasını da deldiler sonunda zaten şu ahmak millet olmasa yok canım yok bu millet adam olmaz, çok odun kafalılar. Konuyu değiştirelim abi canım sıkılıyor, neyse dün futbol maçını seyrettin mi?”… böyle saatlerce konuşur…

 

O çok çalışıyor ama kimseye yaranamıyordur, “bizi dürüst yetiştirmişler bir kere biz öyle şeyler yapamıyoruz abi. Hele patronlar bir b.. bilmezler Eş bangır, bangır bağırır bir doğru dürüst konuşmasını bilmez, abi şimdi sana çay söylerdim ama çaycı salağı iki saatte gelmez, illa bağıracaksın, ineğin anladığı dil bu. Bugün de bitti şimdi akşam eve git kadının suratını çek, ıspanak pişirmiş yine o kal… yüz kere söyledim ıspanak sevmem diye, ne yapalım onu almışsın diyor bak şerefsize! Pazarda bir şey vardı da ben almadım sanki. Çocuklar kalem ister, harçlık ister, yazın tatil isterler, b.. yesinler, şurada köpek gibi çalışıyoruz anlamaz hayvanlar…” diye sürer gider. Yolda şoföre çatar, o bu işi bilmiyordur, eline kalem alan gazeteci olmuştur, biz zaten spordan anlayan millet değilizdir, çoluk çocuk sanatçı olup çıkıyordur, aşçılar yemek yapmasını bilmez vs. vs.

Arkadaş her şeyden anlar da bir başa geçse o zaman göreceksin onu! (Maazallah!) Ama ille de şu milletvekilleri, bir de patron! Köklerine kibrit suyu! “Tamam abi, doğrusun da ne yapalım? Nasıl yapalım?” diye sorma sakın o neyi nasılı iyi bilir de hatta dünyayı da kurtarır ama bu b..tan dünya değmez ve böyle lağım gibi bir dünyada yaşar gider. Nereye mi gider? Kim bilir!

Kendini tanımak bize ne getirecektir? Sorumluluk, sorunlardan özgürleşmek ve birilerinin bize daima sorun yarattığı fikrinden kurtulup kendi sorumluluğunu almak. Kendini tanıyan, insan olarak kendini tam anlamıyla ifade edebilen kişi, yaptığı her işin sorumluluğunu alır, suçlamayı kaldırarak bağımlılıklarından kurtulup özgürleşir.

Özgürleşmek zincirden boşanır gibi davranmak demek değildir. Özgürleşmek, sorun diye tanımlanan olayların bile sorumlusunun biz olduğumuzun farkına varıp bağımlılıklarımızdan kurtulmaktır. Çevremizde yüzleşmekte olduğumuz her türlü sorun ondan, bundan değil bizzat bizden kaynaklanmaktadır. Hani bir söz vardır ya “ÇÖZÜMÜN PARÇASI DEĞİLSEN SORUNUN PARÇASISINDIR” eğer kişi çözüm üretemiyorsa o zaman var olan sorunda onun da büyük rolü var demektir.

 

İnsanlar sorumluluklarından kurtulmak ve başlarına gelecek her olayda suçlayabilecek birilerini bulmak için TBMM, UNICEF, UN, UNESCO gibi çeşitli gruplar ve komisyonlar kurmuş ve bu gruplara korkunç sorumluluklar yüklemişlerdir. Bu kurumlar insanların özlemlerini keşfetmek, duyurmak ve kanun haline getirmek zorundadırlar. Aynı zamanda bu gruplar kurucuları olan insanlara baskı yaparak kanunlara uyulmasını sağlamalı, kanunlara uyulup uyulmadığını kontrol etmeli ve uyulmaması halinde cezalandırmalıdırlar. İnsanlar böylece iki sorumluluktan birden kurtulacaklarını zannetmişlerdir. Birincisi ne istediğini kendi bilmek zorunda değildir, ikincisi bilse bile uygulamak veya oluşturmak için bir adım bile atmak zorunda değildir.

 

Savaşların bitmesi için hep birileri veya bir şeyler devreye girmelidir. Savaşanların hepsi birilerinden yardım bekler. Savaşın dışındaki toplumlar da hep birilerini suçlar, çünkü suçlayabileceği kurumlar kurmuşlardır.

 

Gerçekten hayatta bir sorun var mıdır? Bir gün biri çıkıp da size “hayır hayatta hiçbir sorun yoktur her şey mükemmel ve yerli yerindedir” derse, birçoğunuzun “hadi canım sen de” diyeceğinizi duyar gibiyim, ama gerçek budur. Gerçek, sizin olaylara bakış açınızdır. Esas konu işte bu, kendini tanımak ve ifade edilebilir bir farkındalığa ulaşabilmek, böyle bir bakış açısına nasıl sahip olacağımızın cevabıdır.

En çok hedef olan milletvekillerine gelirsek, kendi maaş artışlarını bir saniyede çıkarırlar da bize geldi mi aylarca toplanırlar, nihayette %10luk bir artış yaparlar değil mi? Evet bu doğru ama ne olmuş, siz de aynısını yapmaz mıydınız? Ayrıca siz kendinizden emin olsanız da herhangi bir akraba, hemşeri, komşu ya da tanıdığınızın sizin adınızı kullanarak gıyabınızda yolsuzluk, hırsızlık yapmayacağını bilemezsiniz. Ben bu isimlerin basit bir trafik cezası için bile kullanıldığını gördüm. Ayrıca size sorarım fakirler milletvekili olabilir mi? Hayır çünkü milletvekilleri, milletvekili olana kadar ne kadar insan doyurmaları gerekir bilir misiniz? Yoksa oy alamazlar.

 

Onlar aldıkları maaşla zengin olmuş değillerdir. Böyle koyu bir milletvekili savunucusu olduğuma bakmayın. Ben de herkes gibi böyle yönetilmek istemiyorum, tabii ki hırsızlıkları, üçkâğıtları görmek istemiyorum. Her dakika fedakârlık yapması gerekenin sadece halk olduğuna inanmıyorum, fedakârlık gerektiğinde toplum bunu yapmaktan hiçbir zaman kaçmadı yine de kaçmaz, çünkü bu yurdun bir avuç toprağı için savaşlarda yitirilenler bizim evlatlarımızdı. Ben böyle yönetilmeye layık olmayabilirim ama toplumun aynası olan meclisimiz görevini çok mükemmel yapıp toplumumuzu aynen temsil etmekte. Öyle hemen kızmayın birbirleriyle tekmeleşiyorlarsa ne olmuş, siz de her fırsatta aynısını yapmıyor musunuz?  Ben, sen ve bizim mükemmellikleri hak ettiğimizi ancak bunu fark etmeyen büyük bir çoğunluğumuzun olduğunu biliyorum.

 

Bu toplum ve tüm insanlık, inançları ne olursa olsun mükemmelliği hak etmektedirler. Bizim gibi düşünmüyor diye nasıl birini öldürebiliriz? Açık oturumları izleyin karşı fikirden kişilerin hiç insana ve insanlığa yaraşır tartıştıklarını izlediniz mi? Benim gördüklerim birbirlerini tahrikti, hiç kimse bir diğerini dinleme nezaketinde bulunmaz sadece doğru sandığı fikri ağızları köpüre, köpüre anlatır ve taraf bulmaya, bir diğerini komik ve küçük göstermeye çalışırlar. Edebiyatı kuvvetli olan ağzı laf yapan da açık oturumun galibidir. Aslında sorun galibiyet veya malubiyet değil, anlamak en azından bizim inanmadığımız ve asla kabul edemeyeceğimiz düşünceleri bile insanların nasıl böyle görebildiklerini anlayabilmek için dinlemeliyiz. Hani bir slogan vardır ya “Konuşan toplum istiyoruz” diye, ben dinleyen, anlayan, anlamaya çalışan, çözüm getiren toplum istiyorum

 

Hepimiz biliyoruz ki biz konuşan toplumuz, hep konuşuyoruz ama boş konuşuyoruz. Arkadan konuşuyoruz, gerekmediği yerde konuşuyoruz hak aramak içinse sadece bağırıyoruz. Birini sevmek ancak onu anlamakla olur eğer kızan, nefret eden toplum yetiştirdiysek eğer o kişilere kendimizi, fikrimizi anlatamadıysak bu bizim suçumuz. Düşünün bir kere aydın dediğimiz kişiler kimler? Kendi aydınlanmış olanlar mı? Oysa aydın karanlığı aydınlatır, karanlığa kızmaz ve kızdırmaz, akıllara göre konuşur, doğru bildiklerini herkesin anlayabileceği gibi ifade eder. Aydın dediğimiz ampul gibi olmalı girdiği her toplumda etrafa bilgileriyle ışık saçmalı. Atatürk bu konuda bakınız ne diyor: “Aydınların vazifesi gayet büyüktür. Hiçbir millet yoktur ki ahlak esaslarına dayanmadan yükselsin. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Beni benimsemek isteyenler akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar. Hakiki inkılâpçılar onlardır ki; ilerleme ve yenileşme inkılâbına yöneltmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki gerçek eğilime sızmasını bilirler. Zihinlerde mevcut uydurma hikâyeler çıkarılmadıkça, dimağa gerçek nurlarını yerleştirmek imkânsızdır. Bu yolda her şeyin üstüne çıkarak hedefimize yürümekte asla tereddüt etmeyiz. Fertler düşünür olmadıkça, hukukunu müdrik bulunmadıkça, kütleler istenilen istikamete, herkes tarafından iyi ve fena istikametlere sevk olunabilir. Türkiye’yi ’öyle yanlış yollarla batma ve yok olma vadisine sevk edenlerin elinden kurtarmak lazımdır, bunun için bulunmuş bir hakikat vardır. Ona uyacağız. O hakikat şudur; Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni imanla donatmak bütün bir millete taze maneviyat vermek”


Bugün hala Atatürk’e kızan bir toplum varsa bu kimin suçu? Atatürk’ü din karşıtı sananlar varsa bu tabii ki bizim suçumuz.

Atatürk diyor ki: “Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki din, Allah ile kul arasındadır.

Vah ve tühlerle yaşam yolculuğunuzu tamamlamanızı istemedim ve bu yüzden yazıyorum, belki de ihtiyacı olanlara tam zamanında ulaşacaktır.

Figen Danışman