Son dönemde etrafımızda spiritüelist olduğunu söyleyen bir sürü terminolojik sözler saf eden kişilerin sayısı çoğaldı. Bundan şikâyetçi olmalı mıyız? Asla! Ancak ben, doğru ve derinlikli algılanmamış konuların, cahilce sarf edilen sözcüklerin kişilere zarar verebileceğine inanırım. Çünkü sizde içselleşmemiş konular, derinliğini ve anlamını tam oturtamadığınız uygulamalar yerini öyle ya da böyle bulur ancak iş başkalarına öğüt vermeye ve yönlendirmeye başlandığı noktayı tehlikeli bulurum. Öyle ki, son zamanlarda sayıları hızla artan “bilmem ne uygulamasında” “Master olmuş” lar öğrencilerini o kadar yanlış yönlendirip kavramlarını karıştırıyor ki olmadık yeni tanımlar ve uygulamalar duyar olduk.

Kimseyi yargılamak değil amacım hatta insanların kendi ustalarını seçmelerinin bir anlamı olduğuna içtenlikle inanırım. Çünkü bu da sizin öğreti yolunuzdaki bir aşamadır ve bazen yanlış seçimler doğrulardan daha fazla deneyim ve öğretiye ulaşmanıza yardımcı olacaktır. Belki burada ilk önce kelimelerin anlamlarından yola çıkarak incelemekte fayda olacaktır.

Master kelimesinin tam karşılığı; iyice öğrenmek, uzmanlaşmak, üstadı olmak,olarak geçerken belki anlamını en çok betimleyen tanımlarından biri de, “kopya edilecek şey, örnek” tir. Demek ki bir öğretinin ya da uygulamanın ustası (üstadı) olmanın şartları anlamında yatıyor. Öğreti ya da uygulamayı gerçekten öğrenmiş, bolca uygulamış tüm şart ve koşullar altında öğretisini deneyimlemiş ve bu konuda ki deneyimleri nedeniyle başkalarına örnek olacak kadar da içselleştirmiş olan kişilere usta dememiz gerekiyor.

Belki de üstat olmanın en güzel anlatımlarından biri Anadolu’daki Ahi Ocaklarından gelir. Her konu önce çıraklık mertebesi ile başlıyor. Uzun yıllar kalfalara yardım edip, ustaları seyreden asla sorgulamayıp not tutmayan çıraklar konularındaki, kabiliyetleri gelişince, sabır ve sözde gelişince kalfa olmaya hak kazanırlarmış. Kalfalıksa sanata ya da zanaata elini sürmeye başlandığı aşamaymış. Yani çıraklığınız süresince size sorumluluk yüklenecek ve sonuçlarından başkalarının zarar görmesine sebep olabilecek bir eylem iş olarak verilmez sadece izlemeniz ve öğrenmeniz için imkân yaratılır ve küçük işlerle ödüllendirilmişsiniz. Kaldı ki bu küçük işler belki yıllarca sadece su taşımak, belki sadece ocağı yakıp odun taşımak dahi olabilirmiş. Kaldı ki günün birince sabrınız ve sorumluluğunuz yeteri kadar sınandığında kalfa olmaya hak kazanmak gerçek bir mertebe olarak görülür ve önemli bir saygıyı hak etmiş olurmuşsunuz. Kalfa olmak da kendi içinde uzun süreçler alan ve ustalık için daha fazla emek çaba ve güç harcamayı gerektirirmiş. Kalfalıktan ustalığa belki de ömrünüz yetmeyebilirmiş bile. Herkes usta olamaz ama iyi bir kalfa olmakta ustalık kadar saygı görürmüş. O yüzdendir ki bugün bile bir ustanın elinden çıktığı söylenen bazı yapıtlar hala paha biçilemez ve koleksiyonları yapılır ya da birer sanat eseri muamelesi görürler. Örnek mi o kadar çok ki! Binalar, saatler, vazolar, mobilyalar vs.

Günümüzde ustalık o kadar kolay elde edilir oldu ve fabrikasyon işler rağbet görür oldu ki, bizler her önümüze gelen ve işimizi halledeceğine inandığımız kişilere “usta” der olduk.

20’li yaşlarımda Geleneksel Türk El Sanatları Vakfı’nda hizmet etmiştim. Vakıf başkanımız oldukça değerli ve paha biçilemeyen halı, kilim ve şal koleksiyon eriydi. Boş zamanlarımızda çok güzel anlatıları olurdu. Bugün bile anlattıkları hala kulağımdadır. Bize desen okumayı öğrettiği bir gün anlattıklarını kısaca sizlerle paylaşmak istiyorum. Eski Türk topluluklarının göçebe yaşadıkları dönemlerde, tüm aile çadır hayatı yaşarken çok adil bir düzen hüküm sürermiş. Şöyle ki; Evin tüm çocukları sahip olunan tüm hayvanları eşit olarak bölüşür ancak kızlar bu hayvanların ürünlerine sahip olurken erkekler hayvanlarını evlendiklerinde alırlarmış. Kızların sahip oldukları ise evlendikten sonra ailelerine kalırmış. Aile büyükleri evin çocuklarının eğitimlerinden ve büyütülmelerinden sorumlu iken ebeveynler diğer işleri üstlenirlermiş. Büyükbabalar erkek çocuklara av ve savaş sanatlarını öğretir, ninelerse kız çocuklarına ev kurmayı ve idare etmeyi öğretirmiş.

Bir kız çocuk 9 yaşına gelene kadar ona ayrılmış hayvanların yünleri biriktirilirmiş. 7 yaşına geldiğinde ninesi yada ailenin en büyük hanımı kızı alır, kök ve bitki toplamayı öğretmeye başlarmış. Kız 8 yaşına geldiğinde bu bitki ve köklerden boya yapmayı öğrenmiş olur, artık elindeki yünleri ip yapmayı öğrenmeye başlarmış. 9 yaşına geldiğinde ilk olarak kendi çadırının (evlendiği zaman oturacağı) yatağını yaparmış ( İslamiyet’ten sonra ilk dokunan şey seccade olmuş) . Sonra çadır bantları, mutfak sunakları kilimler vs. Böylelikle kız çocukları 14 yaşına gelene kadar dokumada kalfalık seviyesine gelirlermiş ancak ustalık halen söz konusu olmazmış. Ancak başka bir güzel adet daha var ki konumuzla çok alakası olmamasına rağmen yazmadan edemeyeceğim. Kızlar 14 yaşına geldiğinde ailenin uygun bulduğu bir damat adayı 1 yıllığına kızın ailesinin yanına taşınırmış. Bunun amacı bence çok doğru, kızın yaşadığı ortamı alışkanlıklarını ve aile yapısını öğrenirken, birbirlerini sadece gözlemleme şansları olurmuş. Bu 1 yılın sonunda damadın bir yiğitlik göstermesi beklenirmiş ya başarılı bir av yada bir savaş başarısı gibi. Bu süreçte kız duyguları dokuduklarına işlemeye başlamış ki bu dönem halı ve kilimleri çok kıymetli sayılır açık maviler, enfes morlar kök kırmızılar desenlerde hikayeler; eli belinde bekleyen gelin kızlar, yiğide mesajlar; git yiğidim dört cehete soyumuzu yay ( dört yön işeri olan desenler). Ve o 1 yılın sonunda damat düğünle gelini ve çeyizini alır yeni ailesini kuracağı yere taşınırmış. O yüzdendir ki eski çadır topluluklarında evin eşyaları asla başkalarını verilmez ya da satılmazmış aile sırları ifşa olmasın diye.

İşte bu hikayede çıraklık evresi kızın ninesiyle bitki toplama, boya ve ip yapmayı öğrendiği evrelerse kalfalığa geçişi yaklaşık nişanlılık evresine denk geliyor. Peki ustalık. O ise daha enteresan, bu kızları yetiştiren ninenler yaşlılıklarının son dönemlerinde ustalıklarını gösterecek el sanatlarına başlarlarmış. Yani şal dokumaya. Ya da enfes kilimler halılar. Farkı nasıl anlıyoruz. O son eserlerde incelik ipliklerinde dokumalarına desenlerinden boyalarına kadar fark ediliyor. Hele de söz konusu bir şalsa bakmaya doyamayacağınız bir şaheser oluyor. İğne ile ve sık düğümler atılarak dokunan şallar normal bir insanın sabır taşı olsa çatlamasına sebep olacakken bir usta için sadece marifetinin iltifatı olabilir.

Tüm bu hikayelerin özetinde söylemeye çalıştığım şey şu; son dönemde 4 günlük bir çalışmanın sonunda elinize bir sertifika ile ustalık belgesi veriliyor. Bu nasıl bu kadar kolay olabilir ki? Değil işiniz için senelerini vermek aylarınızı bile almayan bir konuda nasıl usta olunur? Ve nasıl o usta sertifikalı kişiler başkalarının hayatlarında önemli kararlarında kavramlarının gelişmesinde söz sahibi olup müdahale eder?

Tüm bunların olduğunu ve etrafımızda bu tarz kişilerin olduğunu bilmek beni bir parça gerçek ustalara haksızlık yapılıyormuş hissine sürüklüyor.

Ustanın marifeti iltifata tabiidir elbette ama usta kişi iltifatı dilenen değil aldığında bile boynunu zarifçe eğip daha olmadık diyebilendir.