Bölüm 1: Üretimin Tadı

Sabah TRT’de takıldım biraz. Erbaa’da yaprak üretenleri, başka bir ilde balcıları, diğerinde kırık cam şişelerden vitray yapanları… Sonra içim şükürle doldu: Rabbim üretmek ne kadar güzel… Her ne yapıyor olursan ol, üretenlerden olmak ne kadar harika…

Sonra dedim ki: Birileri üretenlerden olmasa, borsada, coinlerde, kurlarda kazanılanların ne faydası olacak ki? Paran çok ama alacak bir şey yok. Ardından da neden üretmeden, sadece paradan para kazanma çabasıyla yaşamanın onaylanmadığı da geldi içime. Hem üretmenin o keyfinden uzaktasın, hem de muazzam bir stres… Öyle bir stres ki mesela biz babamızı borsada kaybettik. Türkiye’de borsa açıldığında başlamıştı oynamaya ve ilk kalp krizini de orada geçirdi ki ameliyata giderken halen şu hisseleri satsaydım keşke diye düşünüyormuş. Sonra bıraktı ama geri sıkıntılı bir kalp kaldı ve o kalp da bir süre sonra dayanamadı.
Şimdi zihin şunu söylüyor: Yahu adamların geçim kapısı, ekmek kavgası. Köydeki adam ne yapsın başka? Bu çok sınırlı bir algı. Burada köydeki adamlar için bir vakitler yapılmış enstitüler konusunda girmiyorum. Çünkü olayımız başka. Veya zihin yine itiraz ediyor, birileri alacak ki onlar da ürettiklerini satabilsin. Elbette bu da başka bir konu. Bunlar üretim üzerinden kurulan ilişkilere dair.
Fakat esas soru şu aslında: Şu hayatta üretenlerden misin, yoksa tüketenlerden mi? En güzel denge, hem üretip, hem de üretilenlerin tadını çıkartmakta. “Tüketici” her ne kadar iktisadi bir terim olsa da pek hoş gelmiyor. Yani sofrana Anadolu’da üretilmiş en kaliteli ürünler olabilir, ama zihnin o kadar meşgul ve yoğundur ki doğru düzgün tadını almazsın ve yiyip, çiğneyip kalkarsın. Böyle yaşadığında da sürekli bir tatmin peşinde koşarsın da hiçbir zaman aradığın tatmine ulaşamazsın. Yediğinin, içtiğinin, soluduğunun, gördüğünün, yaşadığının hakkını vermezsen hayat gittikçe tatsızlaşmaya başlar adım adım. Sonra önüne dünyaları yığsalar, içindeki o kara delikleri dolduramaz olur. Sürekli sevişirsin de birileriyle her seferinde daha aç uyanırsın. Dahasını ararsın ve daha fazlasını… Ama bir türlü tatmin olamazsın.

İşte bu tatmin, yediğinin içtiğinin hakkını vermekle olur. Diyeceksiniz nasıl?

Bölüm 2: Tatminsizliklerimizin Onarımı

Tatminsizliklerimiz, bebeklik dönemimizde beş duyumuzun gelişimi esnasında yaşanılan eksikliklerle ortaya çıkar. Bebekken yeterince beslenilmemişsek, doyurulmamışsak, sevgi sözleri duymamışsak, güzelliklere şahit olmadıysak, altımız değiştirilirken öfff nasıl kokuyor diye şakasına sözler duyduysak bunlar bilinçaltımızda delikler açar. İşte bu delikler onarılmadığında ömür boyu bizimle gelir ve tatminsizliklere yol açar. Tüketici bilincinin altında yatan da budur aslında. Yersin, içersin, sevişirsin… ama bedenin yaşar sadece. Bir türlü ruhsal tatmine erişemezsin. Bu sebeple de kısır bir döngüye girersin, tatminsizliklerle dolar hayatın. Bu sebeple hep daha fazlasının peşinde koşarsın ama o da yetmez işte…
Diyeceksiniz ki peki onarım nasıl olur? Tantra, bu konuda muazzam bir çalışmadır. Benim beş duyumun farkına vardığım ve onlardaki eksikleri görüp onarımları için adımlar attığım yegane pratiktir. Zaten Tantra bir duyular pratiğidir. Yoksa nasıl daha iyi sevişiriz tekniklerinden oluşan bir öğreti değildir temelinde. Zaten duyuların onarıldığında hayatla olan iletişimin bambaşka bir hale geldiği için otomatikman bu cinsel enerjin ve iletişimine de yansır. Otomatik, sonuç odaklı hareketlerden çıkıp; süreçten keyif aldığın ve dokunmanın gerçek hazzına ulaştığın bir eylemin içinde olursun. Keza yaşamak senin için bir cinsel eyleme dönüşür. Gördüğünden, kokladığından, dokunduğundan, tattığından, duyduğundan bambaşka hazlar almaya başlarsın. Deneyimin dönüşür ve genişler. Bir şükür hali uyanır. O şükür haliyle bilincin genişlemeye başlar ve ruhun yolunda ilerlemeye başladıkça da yaşamak bir meditasyon haline gelir. O anda anlarsın işte oturup, konsantre olmaya çalışmak meditasyon değil, seni hakiki meditasyon olan yaşamaya taşıyan bir ön pratiktir. Zihnin arı kovanı gibiyken sen yaşamın seslerini nasıl duyabilirsin ki…
Hayatı meditasyon gibi yaşayan bir kişi de artık bu hayata nasıl bir katkıda bulunabilirim diye yollar arar. Bu geçim kaygısı değildir. Arkasında endişe vesvese yoktur. Olsa bile böyle bir kişi onları yönetebilir. Bu, hayatın planında, takımında yerini almaktır.
İlla koca koca şeyler yapmak da değildir. Her ne olursa olsun bir üretimle katkıda bulunmaktır. Üretimin enerjisini hissedebilmektir damarlarında. Kimisi yaprak üretir, kimisi bal, kimisi zeytin; kimisi şarkı, tablo, heykel; kimisi insanların hayatlarını kolaylaştıracak bir teknoloji, katkı sağlayacak bir applikasyon; kimisi ruhları onaracak bir teknik uygulayıcısı olur veya doğrudan ruhlara varlıklarını hatırlatan bir rehber… Hatta evinde kimseyle paylaşmadığı yazılar yazar da öyle bir enerji açığa çıkartır ki o zaten nicelerine ulaşır. Yeter ki üreten olsun. İşte o vakit hayatın tadının da değerini bilir.
Bölüm 3: Şükür Bilinci
Peki her üreten de bunu biliyor mu? Bu, yine zihin yapısıyla ilgili, bilinçle ilgili, farkındalıkla ilgili. Fakat bazıları da vardır ki o kadar doğal yaşar ki bunları, onların ekstra bir farkındalığa ihtiyacı yoktur. Onun doğası farkındalıktır. Köyünde toprağında fasulye üreten Ayşe Teyze gibi. Zaten bundan çekilmiyor mu nice şehirli köye de oralarda yapıyor veya yapamıyor. 🙂
Tabii bu toplanın hepimiz köye gidiyoruz çağrısı değil elbette. Her neredeyseniz ve ne yapıyorsanız, gayretle yaptığınız üretimin değerini, yaşamanın değerini hatırlamak. Şükür bilincinde olmak… Sürekli söylenip şikayet eden birisinin bu bilince vardığına hiç şahit olmadık da, her türlü zorluğun içinden geçip de her daim yaşamın ve yaşamanın kıymetini bilenin, elinden gelenin en iyisini yapanın aklın sınırlarının ötesinde bolluk bereketle dolduğuna, nimetlerle rızıklarla onurlandırıldığına şahit olduk defalarca…
Nereden girdik, nereden çıkıyoruz bu yazıda… Üretmek dedik, üretmenin tadı yaşamın tadını almamızı arttırır dedik, tat için duyular dedik, duyuların onarımı için Tantra harikadır dedik, farkındalık dedik, bilinç dedik, doğallık dedik…
Hepsinin özeti ise Şükürler Olsun… dedik… 🙂
Şükürler olsun…
Selam olsun üretene de, ürettirene de, tadını çıkartana da, gayret edene de, varlığıyla katkıda bulunana da, katkısının farkında henüz olmayana da… 🙂
Selam ve Şükür her daim üzerimizde olsun…
Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...