İnsan, insanın aynası. “Kendimi bir diğerinde seyredebilmek ne büyük bir zevk.. Bende kendini görebilene pırıl pırıl bir ayna olmak ise apayrı… İki insan arasında kalpten kalbe yansıyanların sessiz, sözsüz ve bununla beraber en derin iletişimi her an kutsal bir dans, her an bir aşk hali olmalı…” diye düşünürdüm her gün batımını izleyişimde. Gün batımları benim için çok özeldir. Dünyanın dört bir yanında ziyaret ettiğim her şehrin gün batımını merak ederim; aynı güneşin farklı mekanlarda, farklı sıcaklıklarda, farklı nem oranlarında nasıl bir ahenkle battığına şahit olmak beni en çok heyecanlandıran şeylerden biridir. Aynı şehrin aynı noktasında bile aynı Güneş’in asla daha önce o noktada onlarca kez şahit olduğum gibi batmadığını bilerek her seferinde sanki ilk kez gün batımı görmüş bir çocuk gibi aşkın duygular deneyimlerim.

Ve hayat yolculuğum bu ya; bu aşkın duyguları bir insanla paylaştığımda bir türlü anlaşılabildiğimi hissedemezdim. Yaşadığım duygular anlamsız ve çok fazla bulunurdu, o kadar da abartılacak bir şey olmadığına ikna edilmeye çalışılırdım, erdemleriyle ortalama bir seviyeyi yakalayabilen insaflı biriyse sessiz bir reddedişle karşılaşırdım, bazı erdemlerden yoksun ise duygularım için yargılanabilir ve hatta hafife alınabilirdim.

Bu durum o kadar uzun yıllar sürdü ki; ben de bu konuda ikna oldum sanırım. Duygularımı paylaşmak şöyle dursun, duygularımı hissetmek bile günahtı, yasaktı. Kendi duygularımdan kendimi mahrum bırakmak benim içim ölümdü, bunu daha yeni anlıyorum. Duygularıma sahip çıktığımda ve paylaştığımda tahammül edilemez bir insana dönüşüyorsam, en azından duygularımı imha ederek belki kabul edilebilirdim… Ama edilemedim.

İçimdeki yoksunluk duygusu o kadar yüksek safhaya ulaştı ki tüm bu reddedişlere verdiğim sessiz tepkinin yanı sıra, içinde herhangi bir ihtiyaç barındırmayan masum bir ifadem bile artık kılıç kadar keskindi. Acıtıyordu, kanatıyordu.  Ve ben onlarda yarattığımın farkında olduğum bu yıkım karşısında hiçbir şey hissedemiyordum. Nasıl hissedebilirdim ki? Yasaktı. Merhametin hissiyatını hatırlamak isterdim ancak merhamet de diğer tüm duygularım gibi kendimi ardına sakladığım buzdan duvarların öte tarafında ve ulaşılmazdı.

Yıllar geçti; korkularım alışkanlıklarım, alışkanlıklarım tutumlarım, tutumlarım ise karakterim oldu. Sessizlik, tıpkı küçüklüğümde kekeme olduğum zamanlardaki gibi  koruyucum oldu. Beni yargılanmaktan koruyan, şefkatli olmasa da en azından şiddetli olmayan, olanla yetinmekle sınandığım güvenli alan oldu. Layık olduklarımdan vazgeçtiğim, beraber olmaktan umudu kestiğim, nefesimin sesime, sesimin nefesime refakatine sessizce dua ettiğim o kutsal yer oldu.

Yine bir küskünlük ve suskunluk halinin artık yaşamımın sıradan ve kabul edilmiş deneyimlerinden biri haline geldiği günlerde yoga eğitmenliği yolculuğum bana bir sessizlik inzivası fırsatı sundu. Bu benim için yoksunluğun acısını sessiz bir kabullenişle sindirmek adına konforlu bir alan demekti. 40 kişiydik bu alanda ancak göz teması da dahil olmak üzere bir diğerinin varlığını onaylayacak herhangi bir davranıştan sakınmamız gerekiyordu. Kolaydı; yıllar boyu varlığımın bütünüyle kabul görmediği deneyimler yaşadıktan sonra tüm varlıkları görmezden gelmek benim için çok kolaydı. Nefesim bana eşlik ediyordu bu birlikte ama yalnız olma halinde. Yıllarca benim tek sadık yoldaşım olan nefesim… Değerini bilmiş miydim? Evet, onu boşa tüketmem gerekmemişti;  susturulmuş olmanın sayesinde en değerlim olanı belki de bir gün en değerli olanın sözlerini dile getirebilmek için saklamıştım. Hüzünlü bir huzur vardı saklamış olduğum o kimsesiz nefeste. Kime ait olduğunu artık bilmenin güveni vardı.

Ve sessizlik inzivasının ilk sabahında saat 5:30’da uyanıp oda arkadaşımla beraber meditasyona gitmek üzere birbirimizin varlığını yok sayarak uyandık, hazırlandık ve odamızdan çıktık. Odadan çıktığımızda her ikimiz de inziva alanının zifiri karanlığında tek ışık kaynağı olan görkemli yıldızlara hayret ve hayranlıkla bakarken buluştuk diğerinin sessizliğiyle. Birbirimizin yüzünü bile görmüyorduk aslında ancak yıldızlara bakarak geçirdiğimiz o bir kaç uzun dakika içinde en aşkın duyguların en derin şekilde ifade bulup, kolaylıkla diğerinin kalbine ulaşıp, o kalpten katlanarak geri yansıdığına, yüzlerimizi ve varlıklarımızı aydınlattığına, donmuş parçalarımızı ısıtarak canlandırdığına, uyuyan ruhlarımızı şefkatle uykudan uyandırdığına şahit olduk. O anda gözlerimin önünden, içimde uyandırdığı hayranlık ve vecdin insan aynasından bana geri yansımadığı, hissettiğim aşkın duyguların neredeyse suçlulukla sonuçlandığı gün batımları bile geçmedi. An’ın doyumu yüz yılın yoksunluğunu şifalandırdı. Kalbim ilk kez gönül oldu; çoştu, doldu ve taştı. Ve o teselliyi ilk kez hatırladı: “Elem neşrah leke sadrek / Biz senin göğsünü genişletmedik mi?”.

O sabahki meditasyon ve yoga seanslarının ardından sessizlik kahvaltıda da devam ederken kalbim ferahlamıştı. Bitmiş olan kahvemi tazelemek için mutfağa doğru gittim. Maalesef kahve bitmişti. Yeni demlenen kahvenin henüz hazır olup olmadığını anlayamadığım ve kimseye soramadığım için boş bardağımla beraber bahçedeki masama geri döndüm. Masada benimle beraber oturan beş kişiyle kahvenin bitmiş olması karşısında duyduğum üzüntüyü paylaşamadım. Yerime oturduğumda mutfakta bize hizmet etmekte olan göçmen arkadaşımla göz göze geldik. O da biliyordu sessizlikte olduğumuzu ancak bizi gözlemliyordu; ifade edemediğimiz ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için adeta adanmıştı. Hizmet etmenin mutluluğu gözlerinden okunuyordu; ışıl ışıl gülümseyen gözlerle kahve makinasını işaret etti. Aynı ışıltılı gözlerle yerimden kalkıp mutfağa doğru yürüdüğümden emindim. “O anda kendi gözlerime bakabilseydim kesin aşık olurdum kendime” diye geçirdim içimden. Mutfağa ulaştığımda bakmakta olduğum bir çift gözden bana geri yansıyan, yıllarca özlemini duyduğum da tam olarak buydu. İnsan, insanın aynasıydı. Hiç şüphesiz ki, her zorlukla beraber bir de kolaylık vardı. Dillerdeki düğüm, kalplerdeki mühür aşığın tek bir nefesiyle yanıp kül olurdu. Sabredenlerin ve iman edenlerin göğüsleri şüphesiz genişletilirdi. Bir fincan kahve, bir kaç milyon yıldız, dostun kalp atışı, sıcacık bir el, gören kalp gözü yalnızca O’nun nuru üzere var olurdu.

Şimdi bir daha dön bak göğsüne; orada o nurdan bir parça görmüyor musun gerçekten? Her yoksunluğun, her zulmün, her ihanetin, her sıkıntının sonunda seni karşılayacak olan o nura dön yüzünü. Nefesini O’na ada. Ve yalnız Rabbine rağbet et. Sen yalnız değilsin, hiçbir zaman olmadın ve asla olmayacaksın.

Seda Vardı

Nefes koçu. Tutkulu bir yoga öğrencisi. Yolun kendisine aşık. Çok okur, çok yazar, çok deneyimler, çok paylaşır. Rehberlik yolunda yumuşaklıkla öğrenmeyi ve paylaşmayı öğrendiği için huzurlu. Kendine ve insana dokunmanın hazzını erkenden keşfettiği içinse çok şanslı... Bugünlerde kendini spiritüel transformatör gibi hissediyor; aldığı tüm eğitimler, katıldığı tüm inzivalar, okuduğu yüzlerce kitap, yaşadığı binlerce farkındalık deneyimi... bunların hepsi gerçek bilgiye dönüşmek üzere kaleminin ucunda.