Pamuk Prenses, Peter Pan, Keloğlan…? Belki adları farklı bu hayatta ama hepsiyle birgün tanıştırabilirim sizleri birer birer… Hepsi gerçek, hepsi var…

Fakültemdeki Reklam Atölyemize başvuran öğrencilere sorduğumuz bir soru vardır: “Masallara inanır mısın?”. Gözlerinin içine bakar ve ondan kelimelerle birlikte gelecek ruhsal tepkileri almaya çalışırız. İnanmayanların sayısının, inananların sayısına oranla çok daha fazla olması; daha masal dinlediği günlerden çok da uzak sayılmayacak yaşlardaki insanların onlardan bu kadar çabuk vazgeçmeleri, vazgeçebilmeleri bende hep üzüntü yaratmıştır. Çok değil en fazla on sene önce annelerinin dizlerinin dibinde oturup kendilerini cesur bir şovalye, güzel bir prenses veya peri kızı olarak yaşayanlar, şimdi “hayatın gerçekleri” ile yüzleşmeye hazırlanan yetişkinlerin sorumluluğu ile ilk olarak ellerinden masallarını bırakırlar. Yüzleri gerilir, sırtları kasılır, ciddi bir hale bürünülür ve hayata adı verilen “gerçeklere” doğru adım atılır. Fakat ne yazık ki giden sadece masalları olmamış, onunla birlikte inançlarını, hayallerini, keyif alabilme dürtülerini de bırakmışlardır. Farkında değillerdir belki ama bırakılan her bir masal, inanç, hayal, keyif içlerinde doldurulması zor bir boşluk yaratmıştır ve onlarda geri kalan ömürlerini bu boşluğu doldurmak için çabalamakla harcarlar. Artık yeni oyuncakları vardır: kariyerler, statüler, kartvizitler, projeler vs. “Hayatın gerçekleri”ne atılan küçük çocuk ömrünün emekli olana kadar ki kısmını bunlarla oynayarak geçirir artık “ben büyük ve olgun biriyim” diyerek. Aslında çok da mutlu değildir hani, karısıyla kavga etmekte, arada psikoloğunu ziyaret etmekte, kızıyla da anlaşamamaktadır. Hayat onun için mücadele, çalışma, ilerleme ve yine yine mücadeledir. Çevresinde onu alaşağı etmeyi isteyen sayısız gölge mevcuttur tıpkı masallardaki canavarlar gibi ve o da mücadele etmektedir o gölgelerle tıpkı şovalyeler gibi. Masallara inanmayan “olgun yetişkinimiz” aslında bir masalın içindedir ve farkında değildir yani.

“Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde Samanyolu adı verilen bir galakside yer alan güneş sistemi içindeki Dünya gezegeninde bir Ali yaşarmış. Bu Ali, iyi ve çalışkan bir insanmış ama masallara hiç inanmazmış. Her sabah işine sabah saat 8:30’da gider ve 18:00’de evine dönermiş. Akşamları günün yorgunluğunu TV karşısında atan Ali, çocuklarının ders çalışmalarını beş dakika kontrol ettikten sonra yatağa yatar ve az biraz enerjisi kalmışsa karısıyla çoraplarını bile çıkarmadan seks yaparmış. Sonra sabah olur ve Ali işine gidermiş. Birgün Ali’nin karşısına…” diye başlayan ve aslında dışarıdan bakıldığında yaşamlarımızın tıpkı birer masal kahramanıymışız gibi birgün hikayelere konu olabileceğine inandığım basit bir örnek bu. Masallara inanmayan bizler aslında masalın tam da içindeyiz de farkına bile varamıyoruz. Birgün geri dönüp yaşadığımız hayata dışarıdan bakma fırsatını yakaladığımızda anlayacağız bu gerçeği ve pekçoğumuz zamanında masalları ve onlarla birlikte bıraktıklarımızın farkına varınca sanırım tek büyük bir pişmanlık hissedecek yaşadığı hiçbirşeyden pişmanlık duymasa bile: o AN’ların hazzını, keyfini daha fazla çıkartamama, deyim yerindeyse kırıntılarla idare etme.

Bunu şöyle de örnekleyebiliriz: Bizler sinemayı ve filmleri çok seviyoruz. Çünkü filmler bizlere anlatılan masallardır aslında ve biz onlara inancımızı kaybetmiş olsak bile masal dinlemeyi hep seviyoruz özünde. Ama dönüp filmleri izlerken ki halinize bir bakın lütfen. Kaç filmde filmin iyi ya da kötü olduğu yargısının ötesinde kendinizi o filmin içinde hissettiniz ve her sahneyi yaşadınız ya da kaç filmde bir meydan savaşı sahnesinde kılıç çeken askerlerle birlikte orada koştuğunuzu hissedip, kaçında hüngür hüngür ağladınız ya da kaç filmde kızla oğlanın öpüştükleri sondan sonra “bunu sizin de yaşayacağınız” ümidini içinizde hissedip mutlu mutlu salondan çıktınız… Şimdi birkaç kişi çıkıp “eee bunlar ‘feel good’ filmleri zaten, sen öyle hissedesin diye öyle çekildi, ayrıca çok da klişedir” tarzında cümleler kurabilir. Fakat ben her salondan çıkışımda ya da her evde izlediğim filmde gördüğüm bu sonlarda o mutluluğu yaşayıp sonradan kendi hayatımda da o sahneleri gerçekleştiğini gördüğüm için şunu söyleyebilirim ki “gerçekleştirmenin yolu inanmaktan geçer” ve bu inanmak da hiç öyle kitaplarda yazan “inanın, çalışın, başarın” falan gibi kastırıcı ya da konsantre olacağın aktiviteler değildir. Ben hep masallara inandım ve yaşım 40 da olsa, 90 da olsa onlara inancımı ve onların bana yaşattığı hissi hiç kaybetmeyeceğimi biliyorum. Hayatımda da bana masal gibi gelen şeylerin teker teker ve hayal edebileceğimden de fazla biçimde gerçekleştiğini görmek bana tüm onaylamalardan öte büyük bir keyif veriyor.

Lisedeyken hep romantik aşk filmleri ve gençlik filmleri beni yüzümü kayık tabağa çevirirdi o zamanlar hiç sevgilim olmamasına rağmen ve sonradan filmlere taş çıkartacak kadar güzel aşklar yaşadım; yıllar boyu Esquire, FHM gibi dergilerin her ay ki sayılarını neredeyse bayi önünde karşıladım ve şu anda abonesi olduğum Esquire’da kendi köşem var, Cosmopolitan da cabası; Dost Kitabevi’ne yıllardır borç öder dururum ve neredeyse hiç çıkmam oradan ve şu anda raflardaki kitapların arasında kendi kitabımı görüyorum ve daha da fazla kitabımı da göreceğim vs. Şimdi “eee çalışmışsın başarmışsın” falan diyen de olabilir, ama şu var ki ben sadece kendimin keyif aldığı şeyleri yaptım ve ekstradan hiç kendimi kasıp çalışmadım ve bunlar oldu. Bana sanki birisi masal anlatıyor ve öyle özdeşleştim ki gerçekten masalı yaşıyor gibiymişim gibi geliyor yaşadığım tüm bu süreçler. Evet belki doğal bir sonuç da olabilir bu hani, ama bir masalı dinleyen beş yaşındaki Hasan’ın aldığı keyfi ve hazzı alıyorum ve işin ilginci ben hazzı yaşamaya odaklandığım için de gittikçe daha fazla haz ve keyif verici deneyimin hayatıma dolduğunu hissediyorum artan bir biçimde. “Mücadele”, “Zorluk”, “Yetişkin olmanın sorumluluğu” vs. falan filan belki bazıları için realite olabilir ama bana anaokulundaki bahçede arkadaşlarıyla evcilik oynarken “baba” rolünü alıp da kasılmış hareketlerle hareket eden bir çocuğun oyuna uymak için girdiği halden başka birşey gibi gelmiyor. Çok güzel bir laf vardı bir yerde “Yetişkinler para kazanan çocuklardır aslında” diye. Bizler, 30’una gelsek de ya da 50’sine aslında “hayat” masalının içinde “büyümüşçülük” oynayan küçük çocuklarız aslında…

Peki ya peri masalları gerçek olur mu? Mesela Külkedisi? Popstardaki Firdevs acaba iyi bir örnek olabilir mi, ne dersiniz? 😉 Ya da “Küçük Prens”? Belki peri masalı statüsünde değil o ama ben kanlı canlı bir değil iki “Küçük Prens” tanıyorum hayatımda. Pamuk Prenses, Peter Pan, Keloğlan…? Belki adları farklı bu hayatta ama hepsiyle birgün tanıştırabilirim sizleri birer birer… Hepsi gerçek, hepsi var…

Sözlerimi bu yazıyı yazarken dinlediğim Frank Sinatra’nın “Young at Heart”ından cümlelerle tamamlamak istiyorum.

“Fairy tales can come true,
It could happen to you,
If you’re young at heart…”

Gökten üç elma düşmüş. Biri yazıyı yazana, diğeri okuyana, sonuncusu da…

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...