Sendikacı olan babası pek de evde olmazdı. Öyle her baba gibi sabah gidip akşam gelen biri olmayı isterdi belki de olamazdı. İşçileri örgütleme veya sendikanın ilgili şubesini yeniden düzenleme çalışmaları çerçevesinde sık sık seyahat ederdi.

Babası ile ilgili ilk anısı yine annesinin aracılığıyla anımsadığı bir şeydi. Zaten içinde annesinin de olmadığı ve babasına ilişkin tek bir anısı bile yoktu ya da o anımsamıyordu.

O henüz 11 aylıkken altını ıslatmayı kesmiş, herkesi hayretler içinde bırakacak biçimde ihtiyacını bildirir bir çocuk olmuştu. Sonra kendisi 20 aylıkken kardeşi doğduğunda bu annesinin hayatını son derece kolaylaştıran davranış yerini annesine hayatı zindan etmeye başlayan yeni bir harekete bırakmıştı (bu durumu epey büyüyüp kendini bildiği 7 – 8 yaşına geldiğinde annesi ona bu öyküyü, bitmeyen bir öfke, kırgınlık ve bıkkınlık içinde “sen, uğursuz, bana hayatı zindan ettin, o zaman başlayan bu isyanın ömür boyu dinmedi” sözleriyle başlayarak anlatmıştı).

Annesi, o büyüyüp de artık eli ekmek tutan, evin geçimine katkı sağlayan ve özellikle de kardeşinin gereksinmeleri için gerekli parayı sağlayan (aslında o kendine aldığı her şeyden bir tane de kardeşine almasına sebep olan bu durumdan hiç memnun değildi de annesi “o küçük ve zayıf, yapamaz, sen büyük ve güçlüsün, kardeşler birbirlerine yardım etmek zorundadır” der ve gerisini de dinlemezdi, belki de iyi niyetle, onu kardeşiyle ilgili her sorunu üstlenmeye mecbur ettiğinden çaresizce annesinin dediklerine uyardı) biri olduğu yıllarda bile, bu öyküyü anlatmayı bırakmaz, kalabalık ortamlarda ne yapar, ne eder sözü ona getirirdi.

Annesi her yerde ve her fırsatta onun ne kadar zor bir çocuk olduğundan yakınırdı zaten. O da bu yakınmaları duymak istemediğinden mi yoksa “annem benimle ilgilensin de isterse dövsün” dediğinden mi bilinmez hep annesi ne derse yapmaya gayret ederdi. Bazen de annesinin dediklerinin tam tersini ortaya koymayı görev bilirdi.

Onun sonraları pek çok kez “açıkça anımsıyor muyum yoksa annem anlatıtığı için gözümde mi canlandırıyorum” diye sorgulamayı hiç bırakamadığı babası ile ilk anısından böyle söz ederdi annesi. Sadece kendisine söylemez, eve gelen, bir yerde karşılaşılan ve “ne zeki bir çocuk” diye bildirimde bulunan herkese “aman keşke aptal olsaydı da ben de bu kadar zorlanmasaydım” şeklinde başlayan ve:

“-Kardeşi doğduktan kısa bir süre sonra “ona ilgi göstermiyorum diye çok kızdı bu uğursuz, bir baktım, oraya buraya işemeye başladı, hatta bir kaç kere gözüme baka baka yere sıçtı bu deli. Ne söylesem olmadı, poposunu şaplakladım yetmedi, sövdüm dinlemedi, bağırdı m ilgilenmedi, ben de başka yol buldum. El mi yaman bey mi yaman öğrendi. Aldım üç kibrit yaktım, üfleyip söndürdüm, bir daha yaparsan söndürmeden yakacağım deyip poposuna bastım. Oh! Bir daha da yapmadı negro mazal (Ladino dilinde “kara kader” anlamına gelir) ama bu çok zekiydi, hem beni hiç dinlemez hem de sıkışınca hemen babasına sırnaşırdı.

Babası da onu hepsinden çok severdi. Sevecek tabi Allah’ın Malatyalısı, bu en başından beri aynı ona benziyordu, şempanze suratı ve kendine has adalet inancıyla. O gün de Allah’ın işi işte, Rıza İstanbul’daydı, tabii akşam eve geldi. Bu yer yılanı da gitti hemen onun kucağına oturdu. Poposu bacağına değince de ayyyy deyip sıçradı. Rıza da ne oldu derken, açıp baktık ki poposu yanmış. O gece annemin öğrettiği gibi yumurta kavurup yağından sürdüm de biraz rahatladı. Ertesi sabah doktora götürdüm, adam çok şaşırdı. Üçüncü derecede yanık olmuş. Yani, ben sadece korkutmak istemiştim.

Neyse bu durumu görünce kocam bana “bak hanım, ben çocukların idare ve terbiyesine karışmam da bu kadarı da çok fazla. Ne istedin el kadar bebekten, nasıl bu kadar zalim olabildin” dedi. Adam ilk kez bana çocuklara olan bir şeyden dolayı kaş göz, laf söz etti. Onunla da darıldm, bir hafta konuşmadım” diye tamamlayarak aktardığı bir hikayeydi bu.

İşte o da yıllar içinde, annesinden defalarca bu sözleri dinleye dinleye gerçekten anımsamıştı galiba, belleğinin ardında gizli bu sarsıcı anıyı.

O zeki ve herşeyi kendi çıkarı/yararı için kullanabilen bir çocuktu. Annesi aslında çok da haksız değildi. Onun ilgi isteği ile birleştirdiği zekası karşısında çaresiz kalıp ne yapacağını şaşırır, korkusundan saldırganlaşırdı. İnce ve engin zekasını kullanarak, bu anlatılan acı öyküde de elbette kendisi için pozitif, işe yarar bir şey bulmuştu: Annesini babasına şikayet etmek. Ne zaman annesi onu üzse, dövse (çok dayak yemişti gerçekten), babası gelene dek bekler, o gelince hepsini bir çırpıda “babaaaa, biliyor musun, annem bana onu, şunu, bunu yaptı, öyle, şöyle, böyle dedi, bir de Sibel’in kırdığı oyuncak yüzünden kim yaptı diye sormadan, haksız yere beni dövdü, hep Sibel’in yaptıklarından beni dövüyor zaten” derdi. Babası da “mmm, öyle mi, tamam ben şimdi konuşurum onunla bir daha yapmaz” derdi ve tabii o çocuğu rahatlatmak için verilen “bir daha yapmaz” sözü hiç tutulmazdı. Belki de anneye söz bile söylenmezdi. (Babasına yıllar sonra baktığında mücadele etmek için son derece uygun olan işinde tükettiği kavga enerjisini evde hiç kullanmadığını ve bu yüzden oldukça kavgacı olan annesiyle tam 57 yılını birlikte geçirebildiğini anlamıştı.)

Babasının iyi niyetle, kendisini yatıştırmak için verdiği bu sözü hiç tutmadığını görüp içten içe “babam da beni sevmiyor, beni hiç kimse sevmiyor, zaten çöpçünün kızı diyorlar, acaba beni evlatlık mı aldılar” diye düşünürdü. Sonunda bir gün babasına gitti ve dedi ki “bak sana bir şey anlatacağım, annemin bana yaptıklarıyla ilgili ama bu sefer sahiden annemle konuşacaksın, yok her zaman yaptığın gibi konuşurum deyip beni atlatacaksan, bir şey söylemeyeyim daha iyi” demişti. Babasının o anda kahkahalarla güldüğünü görünce de çok üzülmüş, “babam da benimle alay ediyor” diye düşünüp artık ona da hiç bir şey söylemez olmuştu. O zaman ne söyleyecekti acaba? Yıllar sonra o günü anımsadığında bile ne söyleyeceğini bilmediğini fark etmişti…

Babası ile en iyi anısı ise 6 – 7 yaşlarına aitti. Rıza Bey İstanbul’da ise pazar sabahları annesinden önce kalkar, mükemmel bir kahvaltı masası hazırlar sonra da çocukları uyandırırdı. Onu yanındaki iskemleye oturtur, kah eliyle yedirir kah başını okşayıp tatlı sözler söylerdi. Kahvaltıdan sonra da çocukları teker teker kucağına alır evin her yerinde gezinti yaptırırdı. Aptal bir oyun olsa da çocuklar bu oyunu çok sevdiklerinden artık taşınamayacak kadar büyüyene kadar sürdürmüştü adamcağız bu hamal eğlencesini.

Bir de annesinin sevdiği gazino hikayesi vardı. Evde olduğu her pazar, Taksim ya da Bebek’deki Maksim’e Zeki Müren, Neşe Karaböcek ve o zamanın diğer assolistlerini izlemeye giderlerdi. O en çok Erol Büyükburç’u severdi. Adamın Elvis Presley taklidi kendi tasarladığı kostümlerini mi yoksa modern şarkılarını mı daha çok severdi bilinmez, o sahneye çıkınca dut yemiş bülbül olur, sessizce izlerdi. Şarkıların hepsinin sözlerini bilir asla eşlik etmezdi. Bir keresinde o da söylemeye kalkışmış ve “aman sus be karga sesinle kulaklarımızı rahatsız etme” demişlerdi. O zamandan sonra çok çok çok uzun yıllar etrafta biri varsa asla ağzını açıp tek nota çıkarmadı, belki de yine hakaret etmelerinden korkuyordu.

Aslında çocukluğu ile iligli anıları pek de eğlenceli değillerdi. Daha çok “haksızlık, kırgınlık, kızgınlık ve intikam almalıyım ama nasıl” düşünceleri içinde yaşamıştı yıllarca.

Her gün haklı haksız dayak yer, cezalandırılır, sığınacak kimse bulamaz, içine kapanırdı. Odasına gider, eline geçen defter, kalem, silgi, boya ne varsa onlarla oyalanırdı (zaten kırıyor diye dayak yememek için oyuncaklara el sürmemeyi çoktan öğrenmiş, sadece ne yapsa kızılmayan okul araç gereçleriyle haşır neşir olmaya başlamıştı).

Ablası okula başladığında sınıf öğretmeni annesine “bak bu senin küçük çocuk çok zeki, ablasına özenir de ders yapacağım derse, ver eline boyama kitaplarını onlarla oyalansın, okuma yazma sökerse, okulda tembelliğe alışır” demişti. Babası bunu duyunca “peki ben buradaysam her gün ona yeni bir boyama kitabı getireyim, ben olmayınca da sen alırsın” demişti annesine ve öyle de yapmıştı uzun zaman.

Babasının bu hediyelerine hiç sevinemezdi. Ona göre kendisine böyle hediyeler getireceğine annesinin haksızlıklarına karşı korusaydı daha iyiydi.

O evdeki saatleri genellikle kendi başına yaşamayı seven bir çocuktu. Kardeşi ile ne zaman oynasa sonunda dayak yediğini bildiğinden bu yolu seçmişti. Sokakta ne kadar sosyal biriyse evde o kadar tek başınaydı.

Sıkılınca, boyama kitapları ve eski gazeteleri alıp odasına kapanır (aslında 3 kardeş aynı odada yatıyorlardı da, küçük olan annesinin odasından çıkmazdı ve ablası da ya okulda olurdu ya da salonda annesiyle ders çalışırdı, oda da ona kalırdı), saatlerce çıkmaz, boyar, çizerdi. Kimseye belli etmeden gazetelere bakar harf adı verilen o şekilleri anlamaya gayret ederdi. Bazen ablası ders çalışırken yanına gider “bu ne, o nasıl okunur” diye sorardı harfleri işaret ederek. Öğrendiği 3 – 5 harfi temel alarak kısa sürede ve kendi kendine okuma yazmayı öğrenmiş, bunu kimseye söylememişti. Annesinin neye kızacağını bilemediğinden bu başarısını gizli tutmak zorunda hissederdi kendisini. Oturup Allah’a mektuplar yazar, sonra görülürse dayak yerim korkusuyla hemen yırtar, diğer yırttığı kağıtlarla beraber çöpe atardı.

Mektupları şöyle olurdu: Hey Allah’ım ben büyüyünce öyle önemli biri olacağım ki annem de babam da beni böyle yapayalnız bıraktıklarına çok pişman olacaklar, sen de bana yardım et lütfen, amen (annesi Yahudi olduğu için amin değil amen derdi ve o da bunun doğru söyleniş olduğunu sanıyordu).

Babasıyla ilgili en derin anıları ise çok daha büyük yaşlarına denk gelir. Hepsinin yaşanmışlığı da 16 Eylül 1980 – 27 (veya 28) Ağustos 1984 arasındadır. 12 Eylül döneminin darbeci yönetimi 16 Eylül günü, bütün DİSK üyelerini “güvence altına alacağız” diyerek teslim olmaya davet etmiş ve sonrasında, aralarında babasının da olduğu büyük bir grup için idam isteminde bulunarak açtığı uydurma davalarla, askeri mahkemelerde yargılamıştır.

Onun bu 4 yıllık süreden aklında kalanlar BİRLİK Bilinci’nin içinde filizlenmesinin ilk tohumlarını oluşturmaktadır. Babasının askeri ceza ve tutukevlerinde uğradığı işkence, annesi ve kardeşlerinin ise sivil hayatta deneyimledikleri hep daha fazla BİRLİK arayışına girmesine sebep olmuş ve “acıyı kanla yoğurduk” türü söylemler yerine “acıdan öğrendiklerimizle mutlu bir dünya yaratmanın yollarını buluyoruz” demeyi öğretmiştir.

Şimdi 51 yaşında, kendi mesleğinde son derece başarılı, hala her ilgisini çeken konuda kendini eğiten ve eğlendiren biri o. Eskiden “kabulü ancak böyle görürüm” diye geliştirdiği mükemmeliyetçi yaklaşımı çoktan bıraktı. Onun yerine “ben kendi en iyimi yapmakla sorumluyum, beğenen alır, beğenmeyenin keyfi bilir” demeyi öğrendi. Mükemmeliyetçiliğin darlaştıran, boğan, sıkan ve mutlaka başarıyı geciktiren sınırlarından kurtulup kendini olduğu gibi kabule geçtiğinde keşfettiği “teslim olmanın özgürleştiren gücü” ile hayata devam ediyor. Kimsenin cesaret edemediği derinliklerinde sörf edip kendi içinde bulduğu her şeyi bir eğlence konusu olarak ele alabiliyor. Bulduğu her konuda, en zor, an acıtacak hallerine bakıp “mm, demek buradasın, haydi gel oynayalım seninle” havasıyla ele alıp kendiyle ilgili mizah yapan biri o artık.

Bütün bu olanların sonucunda öğrendikleriyle kendine bir de meslek geliştirdi. Yani okulda öğrendikleriyle hayatta öğrendiklerini sentezleyip bir tür koçluk yapmaya başladı. Başkalarına acı veren anılarının olumlu katkısını inceliyor, o acılardan kalan güçle diğer insanların olaylara yeniden bakmalarına destek sağlıyor. Onlara “öğrendikleri doğru” yerine olayın içinde gizli “pozitif amacı” araştırmaları gerektiği anlatıyor. O acı veren anıları yeniden değerlendirmelerini, hisle düşünceyi ayrıştırıp, duyguyu aradan çıkarmayı, böylece anının enerjisini her an kullanılabilir taze yedek güç kaynağı olarak değerlendirmeyi öğretiyor.

Her sabah ve her akşam duasında “anneciğim, babacığım, size ve arkanızdaki tüm atalarıma ve kendime % 100 EVET, dünyaya gelmemi ve BEN OL’mamı sağlamanıza teşekkür ederim” diyor. Hatta bu söylemini kuramsallaştırdı ve bir “kendini yeniden dengeleme” yöntemi olarak da eğitimini veriyor.

Ona sorarsanız onun için en uygun, en iyi anne baba ona küçük yaşta bu kadar güç sağlayan kendi anne babasıymış. İnsanlara verdiği dersler ve yaptığı konuşmalarda sık sık:

“-Ben başarının anahtarını zorlayıcı ebeveynlerimden aldım. Onlar olmasaydı ben o küçük yaşta “en iyi intikam başarılı olmak ve senden bir halt olmaz diyenleri mahcup etmektir” demeyi öğrenemeyecektim. Bu tohum inançla bile kalsam yine çok donanımlı olurdum. Yetersizlik ve değersizlik kişiyi donanım, dolayısıyla yeterlilik ve değer kazanmaya zorlayan araçlardır. Hele bir de onları fark edip içlerindeki cevheri hayatınıza katmayı başarırsanız…

Ben ne kadar başarılı olursam olayım, yetinmemi engelleyen, sevilmiyorum, değersizim, yetersizim gibi temel inançlarım sayesinde (bu inançlara teşekkürlerimle) o temellerin üzerine sağlam bir bilgi gökdeleni oluşturdum. Şimdi o temel inançlarımı da dönüştürdüm. Artık “hangi konu olsa en iyisi ben olmalıyım” yıpratıcı düşüncesi yerine “ben kendi seçtiğim konuda eğitilmeli ve kendi en iyimi gerçekleştirmeye öykünmeliyim” onarıcı düşüncesini yerleştirdim. Yolum açık ve aydınlıktır. Sizinki de olabilir” diyor. Doğrusu bu ya, çok kişinin hayatına da değdi ve değişim yarattı.

Zeynep Alan Sevil Güven