Bizim toplumumuzda, annelik kutsaldır. Hem de ne kutsal. Böyle mikrofon başında kendilerinden geçe geçe “Ah o analar var ya, analar, ellerinden öpülesi analar…” şeklinde yere göğe sığdıramazlar. Annelik, evet özü itibariyle cidden çok kutsal ve değerlidir, ama bu anne ve kutsallık vurgusu aslında puştçadır da. Kadına toplumda sadece annelik rolünü biçmeye çalışan bir yapının puştluğu. “Sen annesin işte, seni kutsal saydık koyduk baş köşeye, sus ve orada otur!” mantalitesini de iteler alttan alta. Baba dediğinde de zaten kelimenin kendisine bak “Baba”. Vooow… Ataerkil bir toplumun temel taşı. Sorgulanamaz, yargılanamaz, kutsallığı tartışılamaz bile… İşte size annenizi ve babanızı, “kutsal” imgeleriyle tanıtan bir toplumsal yapı içinde çocuk, ne yaparlarsa yapsınlar anne babasını sevmeye mecburdur. Onu sorgulayamaz, soruşturamaz, tepki duysa bile bastırmak zorunda bırakılır. Halbuki anne de insandır, baba da… Her insan gibi hatalar yaparlar. Ama anadır, babadır ne yapsa yeridir sözüyle büyürse nesiller; onlar da ana baba olunca benzer davranışları, yanlışları aynen kopyalarlar. Bir de üstüne üstlük duygularını ifade etmekten yoksun bırakıldıkları için travma dolu kuşaklar ortaya çıkın. Aha da bakın bizler… Beşinci çakrası doğru düzgün, böyle gürül gürül çalışan var mı aramızda?

Ben de babayım ve “kutsal” bir varlık değilim. Dünya kadar hata yapıyorum ve çocuklarım da lak lak bunları geçiriyorlar bana. O noktada “Sus kızım, babanı mı sorguluyorsun. Çopur çanak benden çıkmış beni beğenmiyor. Döverim seni sus!” gibi bizden önceki kuşakların yaklaşımı ile yaklaşmam, hele ki bu dönemin çocukları ile aramdaki ilişkimi fena halde zedeler diye düşünüyorum. Elbette ki saygı önemli bir kavram. Ama saygı demek, anne babanın her yaptığını kabullenmek anlamına gelmiyor. Çatır çatır sorgulayacaklar ve ben de götüm yiyorsa yaptığımı savunacağım veya götüm daha da yiyorsa “Evet, hatalı davranmışım özür dilerim” diyeceğim. Ben genelde ikincisini yapıyorum kösüm kösüm, çünkü gayet net sokuyorlar lafı ve yediriyorlar bana davranışımı… Ben sonuçta kusursuz değilim, bir insanım ve insani bir düzeyden iletişim kurmak istiyorum çocuklarımla. Çünkü “kutsal” ile bağlantımız sevgi ile değil, korku ile oluyor. Biz “kutsal”larımızı sevmiyoruz, seviyor gibi yapıyoruz, çünkü onların bizi “çarpmasından” korkuyoruz. “Kutsal”ı ile ilişkisini sevgi düzeyinden değil de korku üzerinden kuran çocuklar da, büyüdüklerinde kendi “kutsal”lıklarıyla elbette bağlantı kuramazlar. Sadece güç sahibi olmayı arzularlar, çünkü “kutsal” güçlüdür ve ne kadar çok güçlü olursa, o kadar korkutur, “saygı” duyulacağına inanır. Ama gerçek “saygı” korkudan kaynaklanmaz…

Küçükken anasını babasını sorgulayamayan çocuklar bir gün büyürler elbet. Sürekli olarak içlerinden akan duyguları bastırmaya çalışmaktan canları çıkmıştır. Spiritüel bilgilerle karşılaşırlar mesela. O terapi senin, bu çalışma benim koşuştururlar da en temellerindeki problem ile yüzleşememişlerdir bir türlü. Defalarca affetme çalışması yaparlar, bağları keserler, dizi dizi dizerler de geçmez o acı. Hep dönüp dolaşıp aynı yere gelirler… “Kutsal”larına duydukları öfke, tepki, nefret… Molozlar dökülmüş güzelim bir tarla gibidir bu alan. O molozlardan ne bereketi hissedebilirsin, ne bolluğu, ne sevgiyi, ne yaşamı… Senin doğduğun tarladır o aslında ve molozların altındadır… Yapılan nice çalışma ise aslında o molozların üzerinde saksıda çiçekler ekmekten ötesinde bir işe yaramamıştır veya bir kısmını kaldırmaya yardımcı olmuştur…

İfade bulan öfke, nefret, kızgınlık, bastırılmışlık… ise sadece canlılık vermek kalmaz, molozlarında kalkmasına yardımcı olur. Çünkü ifade ettikçe görürsün ki senin karşında “Kutsal” yok, sadece bir insan var. Belki çok genç yaşta kaldırabileceğinden çok yük yüklenmiş veya istemediği halde bu yola sürüklenmiş veya istese de belki tam olarak ne yapacağını bilememiş. Dünya hatası olmuş bir insan… Senin gibi o da Dünya Ana’nın tarlasında yetişmiş, büyümüş bir insan… Ve bir insanı sevmekle başlar her şey der ya şair… “Kutsal”dan korkarsın, ama insanı seversin, sevebilirsin… Ve işte o zaman molozların altındaki o verimli toprak önce ortaya çıkar, sonra havalanır, sonra da verimini göstermeye başlar. Muhteşem bahçeler yaratabilirsin orada ve sonra da o bahçede sevgiyle büyüttüğün çiçeklerin içinde sevgini paylaşabilirsin annenle de babanla da çocuklarınla da… Her şeyinizi karşılık ifade edebildiğiniz, paylaşabildiğiniz “kutsal” bir ilişkidir bu. Tıpkı Dünya Ana ile başlayıp evrendeki nice özlerinde “kutsal” nice varlıkla kurmaya başlayabileceğiniz gibi…

Artık her yer, herkes kutsaldır size… Herkes ve her şey kutsar sizi, siz de herkesi ve her şeyi kutsarken, kutsamaktan oluşmuş bir varlık olduğunuzu keşfederek… Anne ve Baba’nın kutsadığı bir varlık olduğunuzu hissederek…

Sevgiyle…

Hasan 'Sonsuz' Çeliktaş

18 Kasım 1976'da Mersin'de doğdu. Toros Koleji'ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü'ne girdi. Fakültesini çok sevdiğinden mezuniyeti sonrasında oradan ayrılamadı ve asistan kadrosunda eğitim hayatına devam etti. 2005'te ise İzmir'e yerleşti. 2001 yılında "Sonsuzlukotesi" mail grubunu kurmasıyla başlayan yazarlık hayatı, önce 2002'de sonsuzlukotesi.com'u, daha sonra da 2004'de derKi.com'u kurmasıyla devam etti. Bir yandan da Cosmopolitan, Esquire, Yeni Aktüel, Zodiac, Akşam Brunch gibi dergilerde ve Akşam Gazetesi'nde serbest yazar olarak yazıları yayınlandı. 2011'de ise Anadolu topraklarından doğup Amazon.com'da yayınlanan ilk Türk Spiritüel dergisi "The Wise"ı oluşturdu. Halen yazmaya devam ediyor. Duru Sonsuz ile Özün Dünya'nın babası sıfatıyla onlara rehberlik yapmaya çalışıyor...