Budacı düşünce, tüm varoluşu altı boyutlu bir uzam-zaman olarak kabul etmektedir. Ancak bunları fiziksel birer boyut olarak algılamak, gerçeğin anlaşılmasını engelleyen bir yanılsamaya neden olabilir. Gene de yukarıdaki sözlerim bu boyutların gerçek olmadığı anlamına da gelmemektedir. Budacıların evreni tanımladıkları, altı boyuttan meydana gelen Yaşam Çarkı, tüm insanlık için geçerli olan altı bilinç durumunu ifade etmek için kullanılmaktadır.

Bilincin durumları ve içinde yaşanan zaman-mekan ilişkisi, bu altı boyutu gerçek birer zamana ve mekana dönüştürmektedir. Yani boyutlar tek başlarına gerçek değillerdir ama onları deneyimleyen insanın öznel deneyimleri ile etkileşime girerek gerçeğe dönüşürler. Bunu şöyle anlatabilirim: Örneğin hava sıcaklığının 35 derece olduğunu düşünelim ve “Aşırı Sıcak” adını verdiğimiz bir boyutun varolduğunu kabul edelim. Aşırı sıcak boyutu, hava 35 derece sıcakken aslında bir anlam taşımaz; ya da sağlıklı bir insan 35 derece hava sıcaklığında “Aşırı Sıcak Boyutu”nun varlığından etkilenmez, hatta bu boyutu algılamaz. Ama diyelim ki hastasınız ve ateşiniz var. Bu durumda 35 derece hava sıcaklığı ile bedeninizin ve zihninizin içinde bulunduğu huzursuzluk ile birleştiğinde ortaya çıkan dayanılmaz sıcaklık duygusu, sizin için “Aşırı Sıcak Boyutu” olarak adlandırılabilecek bir boyutun gerçek olmasını sağlar. İşte Budacı Yaşam Çarkı ile ifade edilen varoluşun altı boyutu bu anlamda gerçek birer boyutturlar.

Bu boyutlar bir yandan öznel olarak varolmalarına karşın bir yandan da nesneldirler. Çünkü bütün insanlar şöyle ya da böyle bu boyutlarda yaşamaktadırlar. Hatta Budacı düşüncede bu boyutların bizi, ölüm sonrasında çok daha güçlü bir şekilde etkilediğinden bahsedilmektedir. Dünyadaki diğer öğretileri incelediğimizde o öğretilerde de adı Yaşam Çarkı olmasa da, bu boyutlara çok benzeyen cehennemsi ya da cennetimsi boyutların varlığı ile karşılaşırız.

Ölümden sonra bir yaşamın varolup varolmadığını bilmiyoruz şüphesiz ancak ölmekte olan bir zihin, beynin ölümü için geçen birkaç saniyeyi, kendi öznel zaman anlayışı içinde milyonlarca yıl gibi algılayabilir. Öğretilerin temelinde varolan inanış, ölümümüzün yaşamımız gibi olacağıdır. Dolayısıyla tüm yaşamını, biraz sonra daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım boyutlardan birinin, örneğin cehennem boyutunun temalarıyla yaşayan bir insan için ölüm ânında geçen belki 10 saniyelik nesnel zaman, milyonlarca yıllık öznel zaman olarak algılanabilir. Bu durumda dışarıdan dünyanın kendi çevresindeki dönüşüne göre hesaplanan nesnel zaman olarak çekilen işgence aslında 10 saniye gibi önemsiz bir süre olabilir. Ama zihin bunu, referans noktalarının değişmesi sonucunda gerçekten de milyonlarca yıl sürmüş gibi algıladığı dayanılmaz ve acı dolu bir işgenceye dönüştürebilir.  Bu nedenle öğretiler, bu yaşam süresi içinde, Yaşam Çarkı’nı oluşturan altı boyutun dışına çıkmanın çözümlerini geliştirmeye çalışmaktadırlar. Bu boyutların ötesi Budacılar tarafından Nirvana olarak adlandırılmaktadır.

Varoluşun altı boyutu hem Buda için kaçınılmaz boyutlardı hem de bizler için kaçınılmaz boyutlardır çünkü bunların insan ruhu ile, psikolojik durumu ile doğrudan ilişkisi bulunmaktadır.

Budacı bakış açısına göre varoluşun altı boyutunu oluşturan Yaşam Çarkı şunlardan oluşmaktadır:

1. CEHENNEM BOYUTU (öfke, nefret teması): Cehennemsi bir işkence sahnesi ile resmedilir. Bir yanda kızgın yağlar kaynar ve işgence çeken insanların görüntüleri vardır. Dondurucu soğuk, açlık vs. gibi acı verici betimlemeler bulunur. Psikoloji bilimi açısından bakıldığında bu boyutun, çok net bir şekilde ÖFKE ve ENDİŞE duygularının sembolik bir açıklaması olduğu anlaşılmaktadır. Bu boyuttan kurtulmamızı sağlayacak olan Şefkat Bodhisatvası bu resimde, elinde bir ayna ya da arındırıcı alevle görülür. Bu boyuttaki acının yalnızca istenmeyen duyguları bir aynada görerek ortadan kaldırılabileceğini anlatır.

Nefret ve öfke ancak cehennemin ateşinin verdiği acı ile kıyaslanabilir. Durum hepimiz için de böyledir. Öfke ve nefret kendi çekiciliğine, kendine has tada sahip olan yakıcı bir ateştir. İstenmediğimiz duygular bu acının gittikçe daha da artmasına neden olur. Öfkenin ardında büyük bir korku, istenen şeye karşı istenmeyen şeyin konulması bulunmaktadır. İnsan, istediği şeye yönelme ihtiyacı içinde istemediği duygudan da uzak kalmaya çalışır; ancak ne yazık ki bu, kendi denetiminin dışındaki bir durumdur. İyi olma çabası gittikçe büyüyen bir karşıt duygunun da beslenmesine yol açar. Bu boyuttan kurtulmanın tek yolu sahip olduğumuz duyguların tarafsız bir şekilde gözlemlenmesidir. Duygular ancak bizler onlara taraf olduğumuzda, yanlarında ya da karşılarında yer aldığımızda hayat bulmaktadırlar. Burada iki tür bilinç durumundan bahsedebiliriz: Samsara Bilinci ve Nirvana Bilinci. Samsara bilinci, süzen, ayıran, seçen, tercih yapan ve yargılayan bilinçtir. Nirvana bilinci ise ayırmayan, yansız, bütüncül, kavrayan, açık ve yargılamayan bilinçtir. Cehennem Boyutu’ndan kurtuluşun yolu Samsara bilincinden Nirvana bilincine bir geçiş yapmaktır. Bunun için en etkili yollardan bir tanesi ise farkındalığın ama tarafsız farkındalığın geliştirilmesidir. Bu amaçla her öğretide meditasyon adı verilebilecek bir takım çalışmalar geliştirilmiştir. Bunların arasında en bilinenleri Zazen, Viphasana, Dhyana, Boşluk Üzerine Odaklanma hatta modern psikolojide Freud tarafından geliştirilmiş olan Serbest Çağrışım yöntemidir.

2. HAYVAN BOYUTU (cehalet teması): Bu boyut, içgüdüsel duyuların tatmin edilmesi, açlık ve seks ile anlatılmaya çalışılır. Aptallıkla sembolize edilir. Bu boyuttan kurtulmamıza yardımcı olan bodhisatva, elinde bir kitapla durmaktadır. Bu da düşünceyi, konuşmayı ve anlamaya çalışmayı, yani hayvan doğasında eksik olan şeyleri simgeler.

Acımızın bir diğer kaynağı ise arzularımızın tatminidir. Hepimiz arzularımız tatmin edilmediği sürece acı çekmeyi sürdürürüz. Ancak arzular asla tatmin edilmesi mümkün olmayan bir sonsuzluğa sahiptirler. İnsanların büyük bir kısmının gün içinde zamanlarının büyük bir kısmını seks, açlık, tüketim gibi bir çok arzu ve isteklerini düşünerek geçirdiklerini düşünürsek bu durumun ne kadar acı verici olduğunu tahmin edebiliriz. Bu boyutun etkilerinin ortadan kaldırılmasının tek yolu ise arzularımız ve isteklerimiz konusunda gerçek bir anlayış geliştirebilmektir. Yaşamımızın sürebilmesi için gerekli olan ihtiyaçlar belirlenip geri kalanlarının yalnızca bir fantezi oldukları ve gerçekte zaten varolmayan bu fantezilerin yoklukları nedeniyle acı çektiğimiz anlaşıldığında bu acı kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.

3. AÇ RUHLAR BOYUTU (tatmin edilemeyen istekler teması): Aç ruhlar eski, tatmin edilmemiş arzuların tatmin edilmesinin peşinde koşarlar. Hayalete benzeyen yapıları geçmişe takılıp kalmalarını simgeler. Bu varlıklar bütün açlıklarına karşın bu açlığı şimdiki zamanda bir türlü tatmin edemezler. Arzularının yalnızca bir fantazi olduğunu anlamamaları çektikleri acının sürekli olmasını sağlar. Şefkat Bodisatvası bu boyutta elinde ruhsal beslenmeyi sembolize eden çeşitli nesnelerle dolu bir kase ile simgelenir. Mesaj açıktır: Yemek ve içecek bu açlığı ve susuzluğu asla geçirmeyecektir. Bu açlığı ve susuzluğu geçirecek tek şey, Budaların sunduğu yargılamayan bir farkındalıktır.

Aç Ruhlar ile simgelenen varoluş boyutu hayvan boyutunu andırır ancak aradaki fark bu boyuttaki isteklerin hayvani isteklerimizden çok geçmişten beri gelmekte olan isteklerimizden kaynaklanmasıdır. Bu boyuttaki varlıklar incecik ve kupkuru boğazları ve gazdan şişmiş karınlarıyla yüzlerce yıldır bir damla yağmurun düşmediği çölde yaşayan hayaletimsi canlılardır. Sürekli açlık ve susuzluk çekerler ancak bulabilecekleri bir kırıntı yiyecek bile kurumuş boğazlarından geçerken inanılmaz bir acıya ve karınlarında dayanılmaz gaz sancılarına neden olur. Bu varlıklar bir yandan arzuladıkları şeyin gerçek olmamasının acısını yaşarken bir yandan da arzularının gerçekleşme ânında meydana gelen dayanılmaz acıyı da çekmektedirler. Örneğin geçmişinde mükemmel bir anne imajı bulunan bir çocuğun ileri yaşlarda tıpkı o mükemmel anneye benzeyen bir kadın ile birlikte olamamasının neden olduğu acı gibi. Mükemmel anne imajı öylesine gerçek dışı bir imajdır ki, bu beklentiyi karşılayacak gerçek bir insan asla varolamayacaktır. Bu imaja benzer insanla bir araya gelindiği anda o insanın zaten bu imaj olmadığı anlaşılmakta ve acı daha da artmaktadır. Yani bu durumda hem arzunun kendisi hem de arzunun tatmin edilmesi büyük bir acı vererek bir kısır döngüye yol açmaktadır. Yine bu boyuttaki acının ortadan kaldırılmasının tek yolu aydınlanmış varlıklarla simgelenen bir yargılamayan farkındalık düzeyidir.

4. TANRI BOYUTU (duyusal mutluluk, zevk teması): Hastalanmayan, mükemmel bedene sahip olan varlıkların, dansla ve eğlence ile yaşadıkları bir görüntü olarak sembolize edilir. Gelstalt’in tanımladığı Zirve ya da Doruk deneyimlerine benzer. Örneğin, orgazm ânı, açlığın tatmin edilmesi ânı gibi kişinin varlığını unuttuğu zevk anları. Bu düzey pek çok ruhsal öğretide insanların saplanıp kalmamaları için uyarıldığı bir düzeydir. Çünkü insanlar dini deneyimin keyfini kaçış olarak kullanırlar. Şefkat Bodhisatva’sı bu boyutta, elinde bir flüt ile sembolize edilir. Bu boyutun müziksel zevkini ve aynı zamanda bu boyuttaki varlıkları gerçeğin bilgisine uyandıracak, onları transtan çıkaracak sesi simgeler. Burada iki şey vardır: ilki istenmeyen şeyden uzak durarak zevk almak, ikincisi ise istenen şey ile birleşmeye çalışarak zevk almak. Mesela bir sevgili ile, çocukla, arkadaşlarla vs. bir olma talebi gibi. Ancak bu birleşme, diğerlerinin istekleri ile çatıştığı için bencilce algılanmaktadır. Örneğin çocukluklarında aşırı koruyucu bir anne baba nedeniyle tam olarak gevşeyemeyenler, daha ileri yaşlarda örneğin orgazm ânında ego sınırlarını tam olarak ortadan kaldıramamaktadırlar. Bu gerilimin tam olarak da farkında olmadıkları için sürekli devam eden yalnızlık ve yalıtılmışlık duygularını bir türlü tam olarak kavrayamamaktadırlar.

Çoğumuz bu boyutların varlığını ve çözümsüzlüğünü farkettikten sonra yaşamın daha derin anlamlarını bulabilmek için ya ruhsal öğretilerin peşinde koşmaya ya da farkındalığımız yeterince gelişmemişse tüketime yönelmeye başlar ve bu durumda da Tanrı Boyutu olarak adlandırılan yeni bir acı boyutuna kapılırız. Tanrı boyutu, duyusal mutluluklardan, hazdan ve zevkten oluşur. Bu boyutta isteklerin tatmin edilmesinin sonucunda meydana gelen zevkte acılara çözüm aranmaya başlanır. Bunun için de istenmeyen şeyden uzak kalmaya ve istenen şeyi tatmin edip gerçekleştirmeye çalışırız. Ancak bu düzeyde arzularımız ve isteklerimiz daima diğer insanların arzu ve istekleri ile çatışmaya başlar. Bunun yanı sıra tatminin kendisi bir tatminsizliğe dönüşür. Arzu, egodan kaynaklanmaktadır. Tatmin ise arzulanan şey ile birleşmeyi yani ego sınırlarının ortadan kaldırılmasını içermektedir. Ego sınırları ortadan kaldırılmadığı sürece kişi sürekli olan bir birleşememe, yalnızlık ve yalıtılmışlık durumunda kalmaktadır. İçinde yaşanılan durum bir tür trans durumudur. Farkında olunmadan zevk nesnesi ile birleşme çabası vardır. Ruhsal öğretilerde yaşanan zirve deneyimleri bunun en belirgin örneklerinden bir tanesidir. Ruhsal öğreti ile ilgilenen insan bir an gelir her şey ile bir olma diye tanımlanan bir tür zirve deneyimi yaşar; ancak bu deneyim kalıcı değildir ve kısa bir süre sonra yeniden ayrılık, kopukluk, tekbaşınalık ile hissedilen bilinç durumu geri gelir. Kişi, bu zirve deneyimini kesintisiz hale getirmek için büyük bir çabaya girişir; ancak böyle bir durumun kesintisiz olması yalnızca egonun ortadan kalkması ile mümkün olacağı ve ego da tümüyle ortadan kalkmadığı için acı sürekli olarak devam eder.

5. KISKANÇ TANRILAR BOYUTU (kıskançlık, saldırganlık teması): Bu alemdeki varlıklar tanrıların meyvalarını kıskanıp sürekli onları almaya çalışırlar. Hayal kırıklığının üstesinden gelmek, durumu değiştirmek ya da yeni bir deneyimle birleşmek için çaba sarfederler. Bu sayede Tanrı boyutuna ulaşmaya çalışırlar. Ancak, zevki tatmin etmek için gerekli niteliklere sahip olmadıkları için saldırgan ve zarar verici bir tavır sergilerler. Buradaki Şefkat Bodisatvası, ayrım yapabilen, farkı anlayabilen uyanıklığı simgeleyen alevden bir kılıç ile gösterilir. Burada, egonun saldırgan doğası bir sorun olarak görülmez tam tersine ruhsal yolculukta gerekli bulunur. Ancak buradaki arzu sakıncalı ve hayal kırıklığına uğratıcıdır. Şefkat Bodhisatva, buradaki varlıkların saldırganlığını, farkındasızlığın yok edilmesi için kullanmaya yönlendirir.

Bu varoluş düzeyi Prometheus hikayesinde tanrıların bilgisini kıskanıp onu almaya çalışan ve böylece tanrılaşmak isteyen bir insanın durumu ile açıklanabilir. Kişi, arzuladığı şeye sahip olduğuna ve bunun sonucunda da mutlu olduğuna inandığı insanlar gibi olmaya çalışarak yeni bir acı kaynağı içinde bulur kendisini. Örneğin Nirvana’yı hedefler ama o durumu deneyimleyecek ruhsal niteliklerden yoksun olduğu için de buna asla sahip olamaz ve sürekli bir kıskançlık ve istek durumunda acı çeker. Sahip olmayı istediğimiz şeyi başka insanların sahip olduğunu düşündüğümüz her durum Kıskanç Tanrılar Boyutu’nun kapsamına girer. Eğer sahip olsak bizi mutlu edeceğine inandığımız ama başka bir insanın sahip olduğunu gördüğümüz her şey, bu ister zenginlik, ister iyi bir eş, ister güçlü bir sosyal konum, ister sağlıklı bir beden, isterse belli bir ruhsal durum olsun bizde acıya neden olur. Burada hissedilen saldırgan kıskançlık aynı zamanda bu varoluş durumundan çıkmak için ihtiyaç duyulan araçtır. Eğer bu saldırganlık, acı çarkından kurtulmak için gerekli olan disipline dönüştürülebilirse bu durumda Kıskanç Tanrılar Boyutu’nun hakimiyetine son verilebilir.

6. İNSAN BOYUTU (ego): Buradaki varlıklar hem kendileri ile gerektiğinden fazla ilgilenip hem de kendilerinden saklanırlar. Gelişen çocuğun sevmeyi öğrenebilmek için nefret etmeyi öğrenmesi gerekir. Karşıt duygular gereklidir. Ancak gerçek mutluluk düzeyine varabilmek için ego sınırlarının geçici olarak ortadan kaldırılması gerekmektedir. Eğer hayvan boyutu arzular, tanrı boyutu ego sınırlarının ortadan kaldırılması ile ilgili ise insan boyutu ego ile ilgilidir. Bu boyutta kişinin kendini araması vardır. Narsistik bir durumdur. Buradaki Bodhisatva, tarihi Budadır. Kimliğini arayan bir insandır. İnsan boyutunun temelinde kendimizin gerçekten kim olduğumuzu bilmememiz bulunmaktadır. Bu boyutta, çocuklar diğer varlıklarla ilişkiye geçmek için sahte bir benlik ya da kimlik yaratırlar. Bu kimlik hayatımız boyunca devam eder. Ancak bu boyut yalnızca hatalı benlik değil aynı zamanda bu sahte benliği aşıp gerçek doğamızı anlamamızı sağlayacak olasılıkları da barındırır. Gerçek benliğimiz ise boşluktan başka bir şey değildir.

İnsanoğlu çocukluğundan başlayarak bir kişilik geliştirme çabası içinde olur. Kişiliği onu bu boyutta anlamlandıran şeydir. Kişiliğini geliştirirken dayanak noktası olarak çevresinden gelen onaylamaları ve onaylamamaları kullanır. Örneğin belli bir davranış şekli içinden gelmesine karşın eğer bu davranış biçimi çevresi tarafından kabul görmüyorsa bu durumda içinden gelmemesine karşın çevresi tarafından kabul gören davranış kalıbını benimsemeye başlar. Bir çocuk, belli bir ortamda bağırıp çağırmak, atlayıp zıplamak isteyebilir ama eve yorgun gelen bir anne baba bundan hoşlanmaz. Bunun üzerine çocuk sakin bir şekilde oturup kitap okuduğunda kabul gördüğü bir davranış kalıbını benimser. Zamanla bir yetişkin olduğunda bunun bir uzantısı olarak kendi gerçek isteklerini ya da kişilik ifadelerini gizleyen ve yalnızca başkaları tarafından kabul göreceğine inandığı davranış kalıplarını sergileyen bir bireye dönüşür. Gerçekte sanata eğilimli, gülmekten hoşlanan bir kişilik, zaman içinde sakin duran, asla eğlenmeyen, yalnızca akademik konularda konuşan bir insana dönüşebilir örneğin. Artık bu alışkanlıklar ya da geliştirilmiş davranış kalıpları onun kişiliğini oluşturmaya başlarlar. Ancak zaman zaman derme çatma davranış kalıplarından meydana gelen bu yapı her yerde işlememeye başladığı için dağılma tehlikesi ile yüzyüze gelir. Bu durumda kişi olabilecek en büyük acılardan bir tanesi ile karşılaşır: Anlamsızlaşmak. Günümüzde insanların en büyük acılarından bir tanesi anlamsızlaşmaktır. İster sıradan işlerle isterse ruhsal bir disiplinle uğraşan insan olsun günümüzde pek çok insanın ortak sorusu şudur: Ben kimim? Benim bu yaşamdaki görevim ne? Benim bu yaşamdaki anlamım ne? Bu anlamsızlaşma korkusu o kadar büyüktür ki, kişilik olarak adlandırılan ve gerçek olmayan bu yapı çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalındığında insan yerine koyacak bir şey bulamayıp depresyona girer. Bu durumda bir psikiyatr devreye girer, gerekli tedavi ile sahte benliği yamar, çatısını yeniden çatar ve insanı yeniden sahte benliği ile işler hale getirir. Ne yazık ki çağımızda geliştirilmiş disiplinler aslında bu çatının zaten çökmesi gerektiğini ve bu çöküntü eğer profesyonel bir destek ile birlikte karşılanırsa yerine gerçek benliğin geleceğini farkedememektedirler. Buda’nın öyküsü bu konuda iyi bir örnektir.

Bu boyutlar her birimiz için geçerli olduğu gibi Buda için de geçerliydi. Hindistan’da küçük bir krallıkta bir prens olarak doğan Buda, ailesi tarafından her tür acıdan uzak bir şekilde yetiştirilmeye çalışıldı. Öyle ki Buda ileri yaşlarına kadar hasta bir insan ya da solan bir çiçek bile görmedi. Bu tür bir koruyucu ana-baba temasının günümüzde gerçekleştiğini düşünürseniz eğer ileri yaşlarda ana-baba koruyuculuğunu yitiren bir çocuğun nasıl bir psikolojik yara ile yaşamak zorunda kalacağını sanırım burada uzun uzun anlatmama gerek yoktur.

Buda belli bir yaşa geldiğinde bir gün küçük sarayının bahçelerinin dışına bir geziye çıktı ve burada yaşlı bir insanla, hasta bir insanla, ölü bir insanla ve aydınlanmış bir insanla karşılaştı. Yanında bulunan hizmetkarından yaşlılığın, hastalığın ve ölümün her insan için kaçınılmaz birer gerçek olduğunu anlayan Buda aynı zamanda bu acıların üzerine çıkmak için aydınlanmaktan başka bir çaresi olmadığını da anladı. Sarayına geri döndüğünde, hepimizin kendi ruhsal ya da psikolojik yolculuğumuzda farklı şekillerde yapmak zorunda olduğumuz şeyi yaparak tüm güvenliklerini terketti ve sıradan bir insan olarak sokaklarda yaşamaya başladı.

Varoluşun altı boyutunu yaşamaya başlayan Buda, varoluşun daha önceden deneyimlemediği bazı aşamalarını da sokaklarda geçirdiği zamanda yaşadı. Buda çilecilik, dinsel esrime deneyimleri gibi deneyimlerin ardından orta yolda yürümeden sorunlarını çözemeyeceğini anlayarak her şeyi ılımlı bir şekilde yaptığı bir yaşam tarzı geliştirdi. Son olarak bir incir ağacının altına oturup tüm varoluş boyutlarını deneyimledi. Bu deneyim sırasında sorun olan şeyin bu boyutlarla karakterize edilen algılama biçiminden değil, bu varoluş biçimlerine tutunmasından kaynaklandığını anladı. Ve tutunmanın kendisinin gerçek değil yalnızca zihin olduğunu, tutunan şeyin zihninin kendisi, bir yanılsama olduğunu anladığında zihinin kendisini özgürleştirmiş oldu.  Bu özgürleşme de Nirvana’nın kapılarını araladı. Nirvana’ya ulaştığında artık sahte benliğini yokedip yerine gerçek benliğini koymayı başardı ve bunu aydınlanma ânında söylediği şu sözlerle açıkladı:

Yeniden doğup durmak gerçekten de acı vericiydi.

Ah! bana bu binayı inşa ettiren (ARZULAR-TUTUNMA-ZİHİN)!

Artık seni görüyorum.

Bana bir daha yeni bir bina yaptıramayacaksın.

Kirişlerin çöktü,

Kolonların sallanıyor.

Zihnim sınırsız özgürlüğe ulaştı.

Artık tüm acılarım sona erdi.

İnsanın en acınası gerçeği kendini evrenin geri kalanından ayrı, bağımsız ve tek başına bir varlık olarak algılamasıdır. Bunun nedeni geliştirdiğimiz sahte benlik duygusudur. Farklı öğretiler bu sahte benliğin ortadan kaldırılması için farklı gibi görünen ama temelde birbirine çok benzeyen yöntemler geliştirmişlerdir.  Bu yazımda birlik duygusunu Tanrı olarak adlandırmak istiyorum. Bunu her ne kadar ilahiyat anlamında kullanmasam da aslında ilahiyat anlamında kullanıldığında da durumun çok farlkı olmayacağına inanıyorum.

Tanrı doğası gereği mutlak kavranılmazdır. Çünkü izafi bir değere sahip değildir. Bir şeyin kendisinden bahsedebilmek için onu birşeye göre anlatmamız gerekir. Örneğin benim boyumdan bahsedebilmek için benden daha uzun ve benden daha kısa birisine ya da bir şeye ihtiyaç duyarım. Ama eğer ortada benden daha uzun ya da daha kısa bir şey yoksa o zaman boyumdan bahsetmem de mümkün değildir. Dolayısıyla bu durumda boyumun ne kadar (uzun ya da kısa) olduğu asla bilinemez. Tanrının doğası da mutlak olduğu için bir kıyaslamaya tabi tutulamaz. Aynı şekilde Tanrı bilinci, saf bilinçlilik olduğu için bizim anlayabileceğimiz anlamda kendine özgü bir bilinçliliğe sahip değildir. Bu anlamda Tanrı’nın kendisinden bahsedilmek mümkün değildir ama bir izlenim olarak tanrı bilincinden ya da insanı boyutta bütüncül bilinçten bir tür izlenim olarak bahsetmemiz mümkün olabilir. Bu tıpkı derin, rüyasız uyku durumunda bu durumdan bahsedemeyip uyandıktan sonra bu bilinç durumunu dinlendirici ya da mutlu olarak adlandırmamıza benzer.

Tanrı’yı saf bilinçlilik hali olarak adlandırıp, bir tür tanrı ya da saf bilinçlilik durumu için şöyle bir çizim kullanabiliriz:

Varoluş bilinçten, ruha, ruhtan maddeye göre bir sıralama izler. Çekirdeğin kabuğunda dolaşan bilinç farklı, farklı deneyimlerle oyalanır. Kürenin çevresindeki herhangi bir nokta olarak bireyin bilinci, kendini geri kalan her şeyden yalıtılmış kabul eder. Bu da onun acınası dramını oluşturur. Ruhsal öğretilerin hepsi bu durumdan kurtulmak için bize tek bir şey söylerler: Kendini Bil!

Bunu gnostik felsefeden doğu felsefesine, şamanizmden sufizme kadar her öğretide görürüz. Ünlü sufi mistik Yunus Emre’nin sözleri bile bunu işaret etmektedir:

İlim ilim bilmektir,

İlim kendini bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Bu nice okumaktır.

Aynı şekilde İslam’ın kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim de Tanrı’nın doğası konusunda bize aynı şeyi söylemektedir:

“Allah (C.C) sana şah damarından daha yakındır.”

Şah damarı yaşam ile ölüm, varoluş ile yokoluş arasındaki çizgiyi belirlemektedir. Bu durumda Tanrı ya da mutlak bilinç bize yaşamın ve ölümün, varoluşun ve yokoluşun ötesinde bir şekilde bağlıdır. Öğretiler bize mutlak bilincin ya da Tanrı’nın merkezimizde olduğunu söylemektedirler. Kendi varoluş merkezimiz Tanrı ya da mutlak bilincin kendisidir.

Yukarıdaki çizimde hem evrenin hem de varoluşun yapısını anlamlandırmak mümkün olabilir. Tanrı ya da mutlak bilinç olarak adlandıracağımız noktadan, yani yukarıdaki çizimde ortadaki boşluktan, sonsuz çizgi şeklinde bir yayılma başlar. Tanrı ya da mutlak bilinç KENDİNDEN yaratmaya başlar. BU yaratılma işlemi sirasında her çizgi merkezden geçmekte ve her çizginin merkezi, tam orta noktası ise Tanrı ya da mutlak bilinç olmaktadır.

Her öğreti, kendi inananını eğitmek için öncelikli olarak beden ve duygular ile ilgili olan aşamadan yani çekirdeğin çevresindeki kabuktan başlar. Bu aşamada Tanrı ya da mutlak bilinç bir tür sınırsız beden gibi algılanır ve kendisine tapınılır. Bu aşama, öncelikli olarak yalnızlık duygusunun neden olduğu korku duygusunun ortadan kaldırılması için gerekli bir aşamadır. Kendinizi bir anlamda, herşeye gücü yeten bir ana babaya teslim eder, çocukluktaki o güvenlik duygusunun cennetimsi tadını algılamaya başlarsınız.

Bunun ilk yolu deneyimlerin izlenmesidir. Bizler genellikle dikkatimizi deneyimleyene değil deneyimlenen şeye yönlendiririz. Oysa içimizdeki merkeze ulaşmak için deneyimleyeni deneyimlemeli, göreni görmeli, duyanı duymalıyız. Bu, aynı zamanda bilincin bilinç kazanması gibi bir durumdur. Kendimizi artık deneyimlenen ile özdeşleştirmeyi bırakır yalnızca deneyimi izleriz. Bunu başardığımızda artık içinde yaşadığımız kozmik dramada oyuncu olmaz izleyici oluruz. Bu aşama aynı zamanda benlik yanılgısının da yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladığı bir aşamadır. Çoğu insan bu aşamada Tanrı bilinci ile yüzyüze geldiklerinde bu deneyimi kendilerine özgü sevgi, mutluluk vs. gibi olumlu duygularla algılarlar. Genellikle de bu olumlu duygular hissettiğimiz ağırlıklı olumsuz duygunun karşıtı olacak şekildedir. Yine bu aşamada Tanrı bilinci ile karşılaşan kişi için önemli bir tehlike sözkonusudur. Beden yanılgısından tam kurtulunmadan böyle bir deneyim yaşandığında kişinin kendisini Tanrı’nın bütünlüğü sanması ya da kendini mesih vs. sanması olasıdır.

Bu aşamada anlamlı rastlantılar ve arketipler sık sık gündeme  gelir ve evren sanki sizinle işbirliği içinde çalışıyor gibi bir duyguya kapılırsınız. Ancak buradaki öznel duygulara dikkat etmeli bunların mutlaka nesnel dünyada karşılıkları bulunmalıdır. Aksi taktirde yanılsama durumu kaçınılmazdır. Ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung, bu durumun son derece başarılı örneklerinden bir tanesidir. Jung’un Philemon olarak adlandırdığı bir “içsel öğretmeni” ya da “ruhsal rehberi” olmuştur ve Jung bu konuda şunları söylemektedir: “Philemon ve benim hayalimin birer ürünü olan diğer varlıklar bana son derece önemli bir içgörü kazandırdılar. Psişemde ya da ruhumda benim hayal ürünüm olmayan ama kendi kendilerini yaratmış ve kendilerine özgü yaşamları olan şeyler olduğunu  öğrettiler.”

Buradan da anlaşılacağı üzere Jung kanıtlarını objektif olarak bulabileceği bir durumdan bahsetmektedir. Bu arketipler evreni anlamamız ve Tanrı bilincini kazanmamız için son derece önemlidirler. Geçmiş çağların bütün o tanrıları ve mitolojik varlıkları birer arketiptir ve tanrının çok yüzlü yapısını bütünüyle tanımlamaktadırlar.

Gelişimin son aşamasında bilinçlilik bulunmaktadır. Bilinç boyutunda ölüm korkusu ve sonluluk duygusu tümüyle ortadan kalkar. Ölecek bir şey yoktur çünkü doğan bir şey yoktur. Cehennem burasıdır. Ben yanılgısından tümüyle kurtulan kişi artık kendinin gerçekte Tanrı bilinci ile aynı bilince sahip olduğunu anlar. Bu aynı zamanda Tanr’ının bizdeki özünün bilinç kazanması, kendi bilinçliliğini gene kendi parçası ile deneyimlemesidir. Arifler, ermişler, aydınlanmış varlıklar ve ölümsüzler işte bu bilince ulaşmış varlıklardır. Ancak bu varlıkların egolarının ortadan kalkması onların bu dünyadan yokoluvermeleri anlamına gelmez. Tam tersine bu dünyada, varoluşun bu boyutunda bilinci izlemeyi sürdürürler. Beden onlar için yalnızca bilinçliliklerinin bilincinde olmalarını sağlayacak bir araçtır. Artık Tanrı bilincine bilinçli bir şekilde girip çıkma gücüne ulaşırlar.

Cem Şen

1968 yılında doğdu. 1981 yılında savaş sanatları eğitimi almaya başladı. 1987 yılında Zen Budizm’in Türkiye’deki temsilcisi olan İlhan Güngören ile tanıştı ve 1987-1990 yılları arasında Güngören’in asistanlığını yaptı. Bir yandan Güngören’i Zen çalışmalarında ve Tai Chi Ch’uan derslerinde destekleyen Cem Şen aynı zamanda Namık Ekin, Mustafa Aygün gibi eğitmenlerle savaş sanatları eğitimini sürdürdü. 1990 yılında ilk çeviri eseri yayınlandı. Aynı yıl çalışmalarını tümüyle Taocu çalışmalara yönlendirdi. Sırasıyla Mantak Chia, Master Wang, Master Wu, Eric Steven Yudelove gibi ustalardan eğitim alan Cem Şen aynı zamanda bu ustalardan farklı Taocu sistemleri öğretme yetkisi de aldı. Halen ustalar ile çalışmalarını ve dünyanın farklı yerlerinde bulunan yaşayan büyük bilgelerle iletişimini ve arayışlarını sürdürmektedir. 1991 yılında Dharma Yayınları’nı ve ardından 2003 yılında bu yayınevinden ayrılarak Klan Yayınları’nı kurmuş olan Cem Şen’in içlerinde “Enerjinin Dansı: T’ai Chi Ch’uan” ve “Dolmuşa Binme ve Dolmuştan İnme Sanatında Zen” adlı kitaplarının da bulunduğu 8 kitabı ve yaklaşık 40’a yakın çeviri eseri bulunmaktadır.