İnsanın zamanı nasıl algıladığı, önce felsefenin, sonra psikolojinin, son olarak da nörolojinin ilgi alanına girmiş bir konu. İç gözlemlerle, sayısız deneylerle ve beyin fonksiyonlarının gözlemlenmesiyle önemli bilgiler edinmiş olmamıza karşın, öznel zaman algısını anlaşılır bir şekilde açıklamak hala hayal gibi görünüyor.

Öznel zamanın göreceli olduğu uzun süredir biliniyor. Bugünkü bilgiler ışığında, bilmediğimiz bir yoldaki zorlu bir yolculuğu olduğundan daha uzun, rutin ve konforlu bir seyahati olduğundan daha kısa algılamamızda şaşılacak bir şey yok. Benzer şekilde, bir saatlik bir uyku bize beş dakika sürmüş gibi gelebilir, ama aynı uyku sırasında gödüğümüz ve aslında beş dakika süren bir rüyayı anlatmamız yarım saatimizi alabilir.

Yetişkin bir insan dışarıdaki zamanı takip etmeyi öğrenir ve zamanı doğru tahmin etme konusunda kendisini geliştirir. Gene de, trans altındaki kişilerin basit telkinler sonucu on saniyeyi on dakika gibi algıladıkları ya da bir saatlik bir süreyi birkaç dakika olarak tahmin ettikleri bir gerçek. Öznel zaman görecelidir ve değişkendir.

Zaman algısının başka boyutları da var. Bunlar kişiliğimizi oluşturan, dünyayı algılayışımızı etkileyen faktörler.

Bir yolda yürüdüğünüzü hayal edin. Yürüdükçe yolu ve çevreyi geride bırakarak ilerliyorsunuz. Her adımda, biraz önce bulunduğunuz yer geride kalıyor ve “az ilerisi” ayağınızın altına geliyor. Belki de siz duruyorsunuz ve çevreniz yavaş yavaş arkaya doğru hareket ediyor. Çok uzakları pek seçemiyorsunuz. Oralarda tehlikeler ya da fırsatlar olabilir, ama sizin için “çok uzaktalar”. Uzaktaki şeyler yaklaştıkça yavaş yavaş anlamlı hale geliyor. Görüş alanınızın içindeki daha yakın bölgeler yaklaştıkça daha da detaylanıyor.

Sizi en fazla ilgilendiren yer, tam üzerinde olduğunuz yer ve az ilerisi. “Burası” olarak algıladığınız bölge “şimdi” bulunduğunuz yer. Burası’nı sadece görmüyorsunuz, aynı zamanda hissediyorsunuz da.

Geride kalan yolu belki çok kısa bir an için anımsayabilirsiniz, ama artık size bir şey ifade etmiyor. Görüş alanınızdan çıktığı andan itibaren önemini hızla kaybediyor, hatta bir daha yolunuza çıkmamak üzere sonsuza dek kayboluyor. İlerlemekte olan biri için geride kalanların ne önemi var ki? Dönüp geriye bakmanın ne anlamı var ki? Önünüze bakmanız gerek.

Geçmişi geride bırakarak, dikkatinizi önünüze vererek ilerlemeye devam ediyorsunuz. Eğer tam önünüzde büyük bir engel çıkarsa, arkasını göremezsiniz. Tüm dikkatinizi yakındaki bu engele odaklamanız gerekir. Onun dışında hiçbir şeye bakamazsınız. Arkasında başka engeller olup olmadığıyla ilgilenmenizin anlamı yoktur. O engeli aşmadan geleceğin size neler vadettiğini göremezsiniz.

‘Geçmiş’ görüş alanınızın dışında kaldı, ‘gelecek’ çok uzaklarda, ‘şimdi’ sizi etkileyen tek gerçek. Çok kısa vadeli planlar yapabilirsiniz, ama ‘şu an’ı yaşamaktan daha önemli hiçbir şey yoktur sizin için. ‘Şimdi’ algıladıklarınız yönlendirir sizi.

Yolculuğunuzun bir yerinde bir han’da mola veriyorsunuz. Oturduğunuz masada bir harita açıyorsunuz önünüze. Yola çıktığınız yeri hedefinize bağlayan yol üzerinde bulunduğunuz noktayı işaretliyorsunuz haritada. Yol gözünüze çok farklı görünüyor şimdi. Yola çıktığınız yer, yol boyunca çevredekiler, bulunduğunuz nokta, yolun geri kalan kısmı, hedefiniz… Hiçbirisi diğerine göre çok önemli ya da önemsiz değil. Hepsi gözünüzün önünde ve hepsi size aynı mesafede.

Geride bıraktığınız yola bakıyorsunuz, aştığınız engelleri görüyorsunuz. Geleceğe bakıyorsunuz ve sizi bekleyen engelleri görüyorsunuz. Hedefe ulaşmak için bu engelleri aşmanız gerek, bunu biliyorsunuz.

Geride bıraktığınız yolla önünüzdeki yolu karşılaştırıyorsunuz. Geçtiğiniz yerlerde karşılaştıklarınızın yardımıyla gelecekte karşılaşacaklarınızı kestirmeye çalışıyorsunuz.

Başlangıç noktanızdan daha öncesi, hedef noktanızın daha ötesi dikkatinizin dışında kalıyor, çok eski zamanlar ve çok uzak gelecek görüş alanınıza girmiyor belki, ama geçmişten ders alıp geleceği planlayacak malzeme var elinizde. Rahatça görebildiğiniz yerler aynı değere sahip. Şu an’da nerede bulunduğunuza fazla takılmıyorsunuz.

En genel iki zaman algısını artık biliyoruz. Zamanı içinde yol aldığımız bir açıdan algılayabiliriz. Bu durumda şimdi’nin yoğun duyguları içinde yaşarız ve ne geçmişe ne de geleceğe pirim veririz. Diğer alternatifse, zamanı dışarıdan bir gözlemci olarak görmektir. Bu durumda şimdi’nin etkilerinden uzak, geçmişi baz alıp geleceği planlayabiliriz.

Genelde insanların büyük çoğunluğu bu iki seçenekten birini ağırlıklı olarak kullanırlar. Her ikisine de hakim olmak ve gereken yaklaşımı seçebilme özgürlüğüne sahip olmak, birini ya da diğerini bilinçsizce kullanmaktan çok daha avantajlıdır.

Peki, zamanı algılama şekilleri ile ilgili başka ne var elimizde? Ya da daha önceden ne vardı, veya gelecekte ne olacak?

Bazı insanların ‘geçmişte yaşadıkları’ söylenir. Çocukluk arkadaşınızla yıllar sonra karşılaştığınızda, hiçbir şeyinin değişmediğini, ‘bıraktığınız yerde’ olduğunu fark etmiş olabilirsiniz. Bir tanıdığınızın konuyu sürekli geçmiş zamana getirdiğini, o zamanları özlediğini, gelecekten ürker bir halde olduğunu görebilirsiniz. Eski hatıralardan, eski alışkanlıklardan kolay kolay vaz geçmeyen kişilerdenseniz, geçmiş zihninizde sürekli olarak dönüp durur, daha dünmüş gibi canlı anılar sarar çevrenizi. Sanki geçmişte bir yerlerde takılıp kalmış gibisinizdir, ki travma yaşamış ve öncesine özlem duyan kişilerde sık görülür geçmiş saplantısı. İlgi alanlarının başında tarih gelmesi şaşırtıcı değildir.

Bazı insanlar anılarda yaşarken, bazıları da an’ı yaşar. Şimdi’ye odaklı insanlar için ne geçmişin bir önemi vardır, ne de geleceğin bir anlamı. Şu anda algıladıkları, duyularının onlara aktardıkları her şeydir onlar için.

Geleceğe odaklı kişiler ise, şimdi’yi kolayca harcayabilirler gelecek güzel günler için. Hedefler uğruna zorluklara katlanabilirler. Eğer bu gruptaysanız, yapacaklarınızı planlamaya dalmışken yanınızdan geçip giden arkadaşınızı fark etmemeniz doğaldır. Atacağınız adımı netleştirdikten sonra şartların değiştiğini gözden kaçırıp otomatik hareketlerle eski kararlarınızı hayata geçirebilirsiniz. Muhtemelen, geleceğe yönelik kaygılarınız size çok yakın ve yoğun gerçekler gibi geldiği için, sürekli olarak gelecek güvencesi peşinde koşarsınız. Sağlığınızla ve dünyanın geleceğiyle yakından ilgili olmanız normaldir.

Bir de, bu üç seçenekten; geçmiş, şimdi ve gelecek’ten hiçbiri ile ilgilenmeyenler vardır: Zamandan bağımsız, kendi zihinlerinde yaşayan, değişim kriterleri zamanın akışı değil düşünce akışı olan kişiler.

Hafızamızdaki bilgilere erişirken de seçeneklerimiz var. Bazı insanlar zamanı sıralı olarak algılarken, bazıları hafıza kayıtlarına sırasız olarak erişirler.

Konuları ve olayları gerçekleştikleri sıra ile hatırlayabilirsiniz. Bu durumda önce olanı hatırlamadan sonra olanı hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Daha önemlisi, olaylar arasında öncellik temelli sebep-sonuç ilişkileri kurarsınız. Geleceği de, yakın gelecekten başlayarak adım adım ele alabilirsiniz. Süreçlerin bütünlüğüne önem veren, olaylara müdahale etme hakkını kendisine pek vermeyen bir kişilik yapısına sahip olabilirsiniz.

Eğer hatıralarınıza rastgele, sıralamadan bağımsız olarak erişebiliyorsanız, zamanın akışından bağımsız düşünebilirsiniz. Bu durumda farklı zamandaki olay ve tecrübeleri bir araya kolayca getirebilirsiniz, ama neyin önce neyin sonra olduğunu hatırlamakta zorlanabilirsiniz. Sonuç, yaratıcı ve seçenekleri olan, ama plansız bir kişilik yapısıdır.

Zaman algısı ile ilgili başka sınıflandırmalar da var. Bunlar arasında en önemlilerden biri, zamanın baskısını taşıyan ya da taşımayan biri olmanızla ilgili. Eğer zamanın akışının farkındaysanız, aceleyle hareket eder ve işleri yetiştirmeye çalışırsınız. Böyle kişiler çevrelerindeki insanları da acele etmeye zorlarlar. Eğer bu baskıyı hissetmiyorsanız, zamanın akışını fark etmeyen birisiniz. Aceleniz olan bir durumda bile ilgisiz şeylere zaman ayırarak gecikebilirsiniz. Sık sık “eyvah, zaman nasıl da geçmiş” diyen biri bu gruptadır.

Zamanın içinde olabilirsiniz ya da onu dışarıdan gözlemliyor olabilirsiniz; geçmişe, şu ana, geleceğe odaklı ya da zamanı önemsemiyor olabilirsiniz. Zamanı sıralı ya da dağınık bir yapıda algılıyor olabilirsiniz. Aceleci ya da fazla rahat olabilirsiniz. Kişiliğinizin hayatınızı etkileyen pek çok başka detayı olabilir, ama zamanı nasıl algıladığınız dünyayı nasıl algıladığınızın ve kendinizi bu dünyada nasıl konumlandırdığınızın en önemli ipuçlarını taşıyor.

Fırat Bolazar