Yazının alternatif başlığı ‘insanın dini ve tinsel inançlarına saygının gerekliliği de olabilirdi. Ancak tinsel inanca saygı, inanç özgürlüğü kavramının içinde yer alan bir konudur. İnanç özgürlüğünün anlamının kozmik bağlantıları anlaşılabildiği zaman insanın dini ve tinsel inançlarına saygının neden çok gerekli olduğu da belirginleşir.

Yoksa, inanç özgürlüğünün önemi derinlemesine anlaşılmadan insanların birbirinin inançlarına  ‘kendiliğinden’ saygı göstermeleri zordur. İnsanların birbirine kendiliğinden saygı, anlayış ve tolerans göstermekte oldukça zorlandığını güncel yaşama ve insan ilişkilerine göz attığımızda gayet net bir şekilde  gözlemlemekteyiz.

Diğer insanın inancına, ibadetine ve hatta inançsızlığına tam anlamıyla anlayış ve toleransın gösterildiği bir yaklaşımın tüm dünyada benimsenmesi ancak tinsel inanç özgürlüğün kozmikanlamının kavranabilmesiyle olasıdır.

İnsanlık bu bilince ulaşmadan birbirinin dini/spiritüel inançlarına saygı gösterilmesini ve bunun insan yaşamına yansıtacağı huzuru beklemek boşunadır.

Uluslar arasında ve ulusların kendi içinde yaşanmakta olan ‘farklı dini görüşlerle’ ilgili sorunların ve daha öteye sıçradığı taktirde gerilim ve çatışmaların altında yatan temel nedenlerden biri de tinsel inanç özgürlüğünün daha öte anlamının anlaşılarak belirgin bir biçimde insan davranışlarına yansıtılmamasıdır.

Bir ulusun içindeki bir grup insanın, kendi inançları doğrultusunda güç birliği oluşturup o inançtan daha farklı bir inanç ve görüşü benimsemiş olanlar üzerinde bazı üstü kapalı yaptırımlar uygulaması ve onlara ibadet kolaylığı sağlamamasının bazı sorunlara neden olması kaçınılmazdır. Temelde aynı dinden olmalarına rağmen, inançlarındaki bazı farklılıklar yüzünden o insanların inancına  ve ibadet biçimine sadece zoraki bir müsamaha göstermek, yine kaçınılmaz olarak o insanları üzecek ve kalplerini kıracaktır.

İnsan kardeşinin üzülmesine ve kalbinin kırılmasına neden olmanın  bir insana bir anlam ifade ederek vicdanını rahatsız etmeye başlaması için, inanç özgürlüğünün öte anlamının o insanın  içine işlemeye başlamış olması gerekir.

Aslında bir insanın tinsel anlayışının derinliğinin göstergesi, kendi benimsediği inanç veya dogmaya başkalarını yönlendirmek için ne kadar uğraştığı değil, başkalarının inançlarına ne oranda saygı, anlayış ve tolerans gösterebildiğidir.

Allah ve Melekut Alemi ile insanın ilişkisini – hangi din olursa olsun – sadece belli bir inancın kuralları çerçevesi içinde sınırlamak ve üstelik bu çerçeveyi başkalarının üzerine empoze etmeye çalışmak sadece bireysel değil, evrensel anlamda da bir yanlıştır.

Bunun yanı sıra, kendi inancının en doğrusu olduğunu her fırsatta vurgulayanların bu doğrultudaki davranışlarının bıraktığı izlenime

baktığımızda, aslında gerçek bir tinselliğin henüz özümsenmemiş olduğunu da gözlemleyebiliriz.

Gurur, kibir, kendini daima haklı görmekle beslenen bir öfke ve sertlik görünen her yerde o kişinin inançlarının ona yeterli bir tinsel olgunluğu henüz kazandıramadığı söylenebilir.

Güzel bir Uzakdoğu özdeyişi,  ‘dünyada ne kadar insan varsa, o kadar da birbirinden farklı tinsel/ Tanrı’sal anlayış olduğunu’ söyler. Bu söz çok doğru bir gözlemden kaynaklanmaktadır. Gerçekten de, insanlar dürüstçe ve samimiyetle tinsel inançlarının ve ‘Tanrı kavramlarının’ ne olduğunu ayrıntılı bir biçimde ortaya koysalar, aynı dini inancı paylaşanların bile dinden anladıkları şeylerin ve Tanrı’ya dair kavramlarının birbirinden çok farklı şeyler olduğu ortaya çıkar.

İçinde bulunduğumuz coğrafyadan batı ülkelerine bakarak ‘Hıristiyanlar’ şeklinde yaptığımız belirleme eksiktir. Sadece ‘Hıristiyan’ kelimesi Hıristiyanlığa dair gerçekleri tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Hıristiyanlık aleminde hiç kimse doğrudan “ben Hıristiyanım” demez. Bir kimse ya Katolik’tir, ya Ortodoks’tur, ya da Protestan’dır. Cizvitler, Mormonlar, Quaker’lar gibi daha küçük sektler de vardır.

İslam alemine baktığımızda da Sünniler, Aleviler, Şii ve Dürziler gibi birbirinden farklı ve kesin tarifler içinde var olan mezhepleri görebiliriz. Ancak İslam dininin varlığının temelini oluşturan Kur-an’ı Kerim’i dikkatle incelediğimizde, bu tür mezheplerin var olması gerektiğine dair bir bilgi yoktur. Aksine En-am suresi 159. ayette bu tür ayrılıklara düşmenin yanlış olduğu özellikle belirtilmektedir.

(Hz. Muhammed’e hitaben)

En-am – 159. Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Allah onlara yapıp ettiklerini haber verecektir.

Başka bir mealde ise aynı ayet şöyledir :

En-am – 159. Dinlerini parça parça edip ayrı ayrı gruplara ayıranlarla senin hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır. Sonra O, kendilerine ne yaptıklarını haber verir.

Bu ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan ayrılıklar ve gruplaşmalardan Hz.Muhammed hiçbir şekilde sorumlu değildir ve tabi ki Kur-an ayetlerinin de insanları herhangi bir şekilde mezheplere bölünmeye yönlendirmesi söz konusu değildir.

İncil’i de dikkatle incelediğimizde, Katoliklik, Ortadoksluk ve Protestanlık gibi kelimelere ve kavramlara rastlamamız mümkün değildir. Oysa bir Katoliğin cenaze töreninde bir Protestan papaz bulunamaz, sadece Katolik bir papaz bulunabilir. Ya da Ortodoks aileye doğan bir bebeğin vaftiz törenini yalnızca Ortodoks bir papaz yapabilir. Evlilik törenlerinde de, evlenecek olanlar hangi sekte bağlıysa ancak o sektin papazı onları evlendirmeye yetkilidir.

Bilindiği gibi İslam dininde de Allah’a farklı yerlerde, cami ya da cem evlerinde ibadet edilir ve bu mezheplerin üyesi insanların törelerinde pek çok farklılıklar vardır.

Yukarıda belirtilen ayete rağmen, tarihsel gelişmelerde ve güncel yaşamda tanık olduğumuz gibi mezhepleşmenin önüne geçilememiştir.

Her iki semavi dinde de sektlerin ve mezheplerin varlığı inkar edilemez bir gerçekliktir. Ancak, İncil ve Kur-an’ın içlerinden yansıyan esas gerçek bu değildir.

İnsanların neden belli bir sekti, mezhebi, inancı veya dogmayı benimseyip savunduklarını objektif ve tarafsız bir konumdan incelemeye çalışalım.

İnsanlar karmik (yazgısal) nedenlerden ötürü belli bir coğrafyada veya ülkede, belli bir toplumda  ve belli bir ana – babanın çocuğu olarak dünyaya gelirler. Bir çocuk doğduğu sırada anne ve babasının mevcut inancı Katolik, Ortodoks, Sünni, Alevi, Musevilik veya Hinduizm olabilir.

Yani doğan çocuğun bu konuda başlangıçta bireysel bir tercihinin olması söz konusu değildir.

Bu temel faktöre dair ayrıntılar doğumdan evvel tinsel dünyada belirlenir.

Bir insan belli bir sektin veya mezhebin içine doğduğu zaman, o dini inanç ve o inançtan kaynaklanan doğrular otomatikman o insanın da inancı ve doğruları olacaktır. Artık o insan, içine doğduğu dini inanç ve bu inancın doğrularıyla özdeşleşecek ve gelişmekte olan benliğini de bunlarla tanımlayacaktır. (Ben Yahudiyim, ben Müslümanım gibi).

Aynı dini inanca sahip olsalar dahi, o inanç kişiden kişiye de farklılıklar göstererek kimisince daha ılımlı bir şekilde algılanır, kimisinde de ‘katı dogmalar’ olarak kendini gösterir. Fakat, baştan itibaren insanların benliğinde katı dogmalar olarak yerleşen inançların giderek hiç esnekliği olmayan ‘kişiye özel doğrulara’ dönüşme potansiyeli vardır.

Katoliklerin, Ortodoksların ve Protestanların kendilerine ait özel dini açıklamaları ve ritüellerinde farklılıklar olduğu gibi, İslamın mezheplerinde de oldukça farklı görüşler ve ibadet biçimleri hakimdir. Her iki dinde de bu farklı görüşler, tarih boyunca gerek kendi içlerinde gerekse diğer dinler arasında anlaşmazlık ve çatışmalara neden olmuştur.

Ancak, bir insan şimdiki enkarnasyonunda (ruhun fiziksel dünyada bedenlenmesi) içine doğduğu dini inanç (sekt, mezhep) yerine öteki inançlardan birinde doğmuş olsaydı, şimdi savunucusu olduğu inanç yerine, şimdi benimsemekten uzak olduğu veya hoşlanmadığı bir inancın savunucusu olacaktı.

Bu doğrultuda, pek çok insan, eğer içine doğmuş olsalardı “bu benim inancım” diyerek savunucusu olabilecekleri  bir dini inancın belki şimdi karşısında yer almak durumundadırlar.

Bazı insanlar da, içinde bulundukları bu konumdan kaynaklanan etkilerle, benimsemiş oldukları inancın ve bu çerçevede oluşmuş olan dogmatik görüşlerinin diğer insanların inançlarından daha üstün ve daha manevi olduğunu da varsayabilirler. Hatta diğer inançların kendininkine kıyasla daha değersiz ve yanlış olduğu düşüncesine de saplanabilirler.

Bazen de, bunu sadece düşünmekten öteye geçip, diğer inançların değersiz veya yanlış olduğuna dair önyargılarını diğer inancın insanlarına belirgin bir şekilde hissettirdikleri zaman dinler/inançlar arası sürtüşmelerin, bazen de çatışmaların önü açılmış olur.

Tarihe dönüp baktığımızda ve günümüzde bunun örneklerini sıkça görmekteyiz.

İnsanların kendi inançlarının ‘tek doğru’  olduğunda ısrar etmelerinin nedenlerinden biri de, kendi anlama kapasiteleriyle uyumlu bir evren ve Tanrı tarifine duydukları gereksinimdir.

Milyarlarca yıldır uzay boşluğunda diğer gezegenler ve Güneşle beraber var olan bir gezegende varoluşa gözlerini açmış olup, geceyi gündüzü, dört mevsimi ve sayısız mucizevi doğa olayını deneyimlemekte olan insanların kendilerini bir boşlukta ve hiçlikte hissetmemeleri için, somut ve onlara güven veren bazı tariflere ihtiyaçları vardır.

Evrene ve insanın varlığına dair bazı tariflerin, inanç ve doğmaların ardında, varoluşla ilgili belirsizlikleri açıklama ve belirginleştirme çabasını görebiliriz. Bu doğrultuda, evreni ve insanı yaratan Tanrı hakkında bilgi ve tarifler veren dinlerin insanlar için neden değerli olduğunu ve insanların neden “benim inanç ve doğrularım en doğrusudur” diyerek ısrarcı oldukları da daha iyi anlaşılabilir.

İnsanın doğduğu andan itibaren benimsemek durumunda olduğu inançtan daha farklı biçimlerde var olan öteki inançlar, insanın kendi dininde duymaya alışmış olduğu, Tanrı’ya, evrene ve insanın yaratılışına, hatta ölümünden sonra ne olacağına dair kesin çerçeveler içinde belirlenip  benimsenmiş tariflere oldukça ‘aykırı durumlar ‘ oluşturabilir.

Örneğin yaradılışın arkasında tek bir Allah olması gibi gayet uyumlu ve kolayca anlaşılıp benimsenebilecek bir açıklamaya karşın Hıristiyanlıktaki  ‘Teslis’ yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh (Kutsal Tin) şeklindeki üçlü prensip ile varoluşun açıklanması inançlar arasında  önemli  çelişkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

Ya da, İslami inanca göre insanlar öldükten sonra hemen cennete veya cehenneme gidecekken, Hint/Uzakdoğu  inançlarındaki gibi reenkarne olacakları (aynı ruhun bir müddet sonra başka bir bedende tekrar dünyaya geleceği) inancı tam bir çelişki oluşturmaktadır.

Bu tür örnekler göz önünde bulundurulduğunda, kendininkinden farklı inançların özündeki değişik bilgilerin insanları sarstığı ve kendi inancının zeminini kayganlaştırdığını gözlemleyebiliriz.

Eğer insanların hepsini benim dinimin Tanrı’sı yarattıysa ve de Tanrı’nın yarattığı bu insanlar benim dinimden farklı bir inanç ve açıklamayı benimsemelerine rağmen Tanrı ile aralarında bir sorun çıkmadan dünyada var olmaya devam ediyorlarsa bu durum kaçınılmaz olarak insanların düşüncelerini zorlayacak ve inançlarını oturttukları kaideyi bir miktar sallayacaktır.

Diğer nedenlerin yanı sıra, bu yüzden de insanlar tarih boyunca diğer inançların insanlarıyla anlaşmazlığa düşmüş, çatışmış ya da diğerine kendi inancını empoze etmeye çalışmışlardır.  Ayrıca son zamanlarda tanık olduğumuz gibi, varlığı tartışılamayacak bazı gerçeklerle başa çıkmakta zorlananlar, örneğin “Hz.İsa diye birisi hiç var olmadı” veya “aslında Hz.İsa çarmıha gerilmedi ve de evlenip çoluk çocuğa karıştı” gibi nahif karalama çabalarında bulunmaktadırlar.

Genellikle insan, doğduğu toplumun kültürüne yerleşmiş olarak karşısına çıkan inanç ve dogmaları hiç sorgulama yapmak ihtiyacı duymadan olduğu gibi benimser. Olduğu gibi benimsenen bu inançlar, nesiller boyunca oluşmuş bazı yanlışları ve önyargıları da mutlaka beraberinde sürüklemiştir.

Etrafında  bambaşka inançları benimsemiş olarak varlığını sürdüren insanları gördükçe, bazı insanlar farkında olmadan, kendi inançlarını oluşturan fikirlerin doğruluğunu güçlendirmek kaygısıyla, benimsedikleri inanç ve görüşü, farklı inanç ve düşüncelere sahip insanlara da empoze etmeye kalkışabilirler.

Ya bizim takımdansınızdır, ya da bizim dışımızda olanlardan birisinizdir

düsturuyla yola çıkan bir grup insanın, kendi inanç ve görüşlerini haklı çıkartmak, doğruluğunu güçlendirmek  ve o inancın geniş kitleler tarafından benimsenecek kadar değerli bir inanç olduğunu ispat edebilmek için insanları çeşitli yöntemlerle o inancın çatısı altında toplamaya gayret etmeleri  yanlış bir davranış olur. Arkasındaki neden ne olursa olsun, hiç kimsenin bir başkasına kendi inancını ve görüşünü empoze etmeye hakkı yoktur.

Bu bağlamda, örneğin Hıristiyan misyonerlerin Hıristiyanlık dinini yayma girişimlerine bakalım.

Bu tür çalışmaları yapanlar ilhamlarını İncil’deki  ‘Elçilerin/Resullerin İşleri’ bölümünde, havarilerin ve inananların Hz. İsa’nın ölümünden sonra çeşitli toplumlara gidip Rab’bin sözünü ve onunla ilgili müjdeyi anlatmış olmalarından almaktadırlar. Ancak o sırada yaşanmış olanlar çok farklı bir gerçeklikti ve resullerin yaptıkları şey kesinlikle Hıristiyanlık dinini yayma gayreti yani şimdiki tanımıyla bir misyonerlik faaliyeti değildi. Havariler, o zamanlarda pagan inançlara sahip ve temelde Musevi olmayan toplumlara, ‘dini inanç yayma’ ile ilgisi olmayan, bambaşka ve olağanüstü bir olayı anlatmaya çalışıyorlardı.

Aslında Hıristiyanlığı yayan kişi olarak bilinen Aziz Paul dahil hiçbir havarinin ağzından bir kere bile “yeni dinimiz olan Hıristiyanlık dinine siz de katılın” diye bir söz çıkmamıştı. Çünkü o sırada Hıristiyanlık dini diye bir şeyin varlığı kesinlikle ortada yoktu.

İncil’de, Hz.İsa’nın çarmıha gerilmesinden sonra, havarilerin deneyimlerini anlatan ‘Resullerin İşleri’ bölümünde bir kere bile ‘Hıristiyan’  veya ‘Hıristiyanlık dini’ kelimeleri geçmediği gibi, baştaki Mark, Matta, Luka ve Yahya İncil’lerinde de, Hz. İsa’nın ağzından, insanları Hıristiyan olmaya çağıran bir kelime bile çıkmamıştır. Ayrıca dört İncil’i incelediğimizde, Hz.İsa’nın kesinlikle yeni bir din kurmaya veya oluşturmaya yönelik bir gayret içinde olmadığını da açıkça gözlemleyebiliriz.

İncil’de geçen olayların kaynağında ve temelinde, ‘Hıristiyanlık dini’nin yayılmasının söz konusu olmadığı ve bu olayın perde arkasındaki olağanüstü Kozmik gizem tam anlamıyla anlaşılamadığı için, günümüzdeki misyonerlerin, sonraları sektlere, ritüel ve retoriğe dönüşmüş bir Hıristiyanlık dinine inandırma eylemlerinin Hz.İsa’nın varlığıyla ilgili gerçekleri hiçbir şekilde yansıtmadığını belirtmek zorundayız.

Bundan dolayı, İncil’deki ‘havarilerin işleri’ ile, şimdiki Hıristiyan misyonerin faaliyetlerinin arasında bir benzerlik olmadığını da özellikle vurgulamalıyız.

Farklı inanç ve görüşlere sahip insanları kendi inançlarının çerçevesi içine çekmek ihtiyacında olanlardan, kendi  görüşlerinden oldukça farklı bir görüş ile ilgili bir örnek gelebilir. Denebilir ki, “kendisine dini inanç aşılamaya çalıştığımız kişi bir ateist ise yani Tanrı’nın varlığına dahi inanmıyorsa, onu da mı kendi haline bırakalım? Her insan Allah’ı bilmek zorunda değil mi?

Böyle bir örnekte, bu soruyu soran insanın kendini bir şekilde Allah’ın yardımcısı olarak tayin etme eğilimi içinde olduğu söylenebilir. Bu durumda aklımıza hemen şu soru gelebilir: acaba Allah gerçekten böyle mi düşünüyor ve birilerinin Kendisine illakin inanması için bazı insanların özel yardımlarına ihtiyacı mı var?

Bu sorunun kesin yanıtı, “hayır, herkes Allah’ın Varlığını bilmek zorunda değildir ve birilerini Kendi’sine inandırmak için  Allah hiç kimsenin yardımına muhtaç değildir”.

Bu kesin yanıtı Kur-an’ı Kerim’in bazı ayetlerinde de bulabiliriz.

Yunus – 99.Eğer Rab’bin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken,mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?

Bu ayette çok net bir biçimde, insanların Allah’a inanma ve iman etme durumuna tartışılmaz bir açıklık getirilmekte ve ayrıca, istese Allah’ın insanları imana sevk etmeye yeterli gücü olduğu, bu bakımdan Kendisine iman edilmesi için kimsenin yardımına gereksinimi olmadığı belirtilmektedir.

Bakara suresi 256. ayette ise doğru ve iyi olanın, yanlış ve kötü olandan çok belirgin bir şekilde zaten ayrılmış olduğunu, isterse her bireyin doğru inancı bulabileceğini ve içinde Allah’a yer vermeyen inançları (o sıralarda putlara tapma) reddederek Tanrı’nın uzattığı kulpa tutunabileceğini, bunun için de kimsenin dinden tiksindirilmemesi ve de kimseye hiç bir zorlama ve baskı yapılmaması gerektiği vurgulanır.

Bakara – 256. Dinde baskı, zorlama ve tiksindirme yoktur. Doğru ve güzel olan, çirkinlik ve sapıklıktan net bir biçimde ayrılmıştır. Her kim tağuta (putlara) sırt dönüp Allah’a inanırsa hiç kuşkusuz sağlam bir kulpa yapışmış olur. Kopup parçalanması yoktur o kulpun……

Kasas – 56. Şu bir gerçek ki,sen istediğin kişiyi doğru yola iletemezsin. Ama Allah dilediğine kılavuzluk eder. Hidayete erecekleri O daha iyi bilir.

Bu ayette ise, hiç kimsenin başka birini kendince doğru yola iletebilecek yetki ve yeteneğe sahip olmadığına ve bunu yapmaya sadece Allah’ın yetki ve yeteneği olduğuna dikkat çekilmektedir.

Kasas – 56′ da bu noktaya özellikle dikkat çekilmesinin nedeni, içinde eksikler ve zamanla bazı yanlışlar oluşmuş bir inancı (hangi din olursa olsun) ‘tek doğru’ olarak benimseyip, diğer farklı inanç ve görüşleri hiçe sayarak saygıda kusur edenleri uyarma gereğinin duyulmasıdır.

Allah’a ve Tinsel Aleme dair gerçeklerintamamını barındırmayan bir inancı eksikleriyle ve üstelik içine dünyevi yorumlar işlemiş biçimiyle başkasına aktarmaya çalışmak  Allah ve Tinsel Dünyaya dair çok önemli bazı gerçeklerin henüz anlaşılmadığını  gösterir.

Allah ise mutlak doğruyu – evrensel gerçeği bilendir, bundan dolayı eğer bir insanın doğru yola iletilmesi söz konusuysa bunun için gerekli yetki, yetenek ve güç yalnızca O’nun elindedir.

Her insanın dünyadaki yeri ve evrendeki konumu birbirinden farklıdır. Bu nedenden dolayı insanlar Tinsel -Tanrı’sal Dünyanın ‘irfanı dahilinde’ çeşitli toplumların ve farklı dinlerin içine  doğmaktadırlar. Her insanın özel durumunun ayrıntılarını bizlerin bilebilmesi olası değildir.

Bunu ancak Allah ve Tinsel dünya bilebilir. Bu bakımdan, belli bir dini inancın tarifini benimsemeyen, hatta Yaratan bir Tanrı’nın Varlığı kavramını kabul edemeyen bir ateistin bile dünyada varoluşunun Allah’ın bilgisi dahilinde olduğunu anlamamız ve bizi zorlasa da onun bu konumuna saygı göstermemiz gerekir. Biz, diğer insanların bu enkarnasyonlarında  neden bir ateist, Hindu, Taoist, Budist, Musevi, Müslüman veya Hıristiyan olarak doğduğunun arkasındaki tinsel nedenleri bilemeyiz.

Kendisini inanç sahibi bir dindar olarak gören ve bundan dolayı Allah’a yakın olduğunu düşünen insanlar, taşıdıkları önyargılar nedeniyle, nasıl olup da Allah’ın bir ateiste  ateist olma özgürlüğünü verebildiğini anlamakta güçlük çekebilirler.

Fakat burada değinilen ayetlerin anlamlarını göz önünde bulundurduğumuzda, bunu anlamakta neden zorlandığımızı hemen kavrayamasak bile hiç olmazsa başlangıç olarak, benimsediğimiz inancı başkalarına empoze etmekten kendimizi alıkoymamız gerektiğinin daha doğru bir yaklaşım olduğunu hissedebiliriz. Bu anlayışa yardımcı olması bakımından  “Allah’ın haberi olmadan bir yaprak bile kıpırdamaz” sözünü anımsayabiliriz.

“Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak” diyen Müddesir suresi – 11. ayet ise, insanların Allah’ın işlerine hiçbir şekilde karışmaması gerektiğine dair çok kesin ve açık bir uyarıdır.

Bu kesin uyarı dikkate alınmazsa, bunun sonuçları ‘Allah’a karşı gelme’ durumuna düşmemize kadar gidebilir. Bu bakımdan, kendi inancımızın başkalarının da inancı olması doğrultusunda gözü kapalı bir mücadeleye girişmeden önce bu tür

düşüncelerimizi sözü geçen ayetlerin ışığında tekrar gözden geçirmekte fayda vardır.

Allah bir yandan insanlara, putlara tapmak yerine, yaratan bir Tanrı’nın Varlığını kavrayabilmeleri için ayetlerle bilgiler gönderirken, resul olarak seçtiği Hz.Muhammed’in bile görevini bazı sınırlarla belirlemiştir.

Gaşiye – 21.(Hz.Muhammed’e hitaben) Artık uyar düşündür. Çünkü sen bir uyarıcı/düşündürücüsün.

Gaşiye – 22. Üzerlerine musallat bir despot değilsin.

Fatır – 22. Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere işittiremezsin.

Fatır – 23. Sen sadece bir uyarıcısın.

Furkan – 56. Biz seni sadece müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

Mülk – 26. De ki : Bilgi Allahın katındadır, bana gelince, ben ancak açıkça uyaran biriyim.

Zümer – 41. Kuşkusuz, bu kitap’ı biz sana insanlar için hak yoldan indirdik. Artık kim doğru yolu seçerse kendi lehinedir ; kim de saparsa kendi aleyhine sapmış olur. Sen onlar üzerine vekil değilsin.

Ankebut suresi – 50. ayette ise, Hz. Muhammed’e gelen ayetlere inanmayanlar onunla ilgili olarak ;

Ankebut – 50. Dediler ki : “Ona Rab’binden mucizeler indirilseydi ya!”

De ki : “Mucizeler Allah katındadır. bana gelince, ben açıkça uyaran biriyim hepsi bu.”

Zümer suresi 14. 15. ayetlerde ise, Hz.Muhammed’in kendisine inanmayan kişilere; ‘kendisinin kutsallığı olmayan putlara değil, Allah’a ibadet etmeyi seçtiğini ama her bireyin isterse Allah’tan başka dilediğine kulluk etmekte özgür olduğunu’ söylenmesi isteniyor.

Zümer – 14. De ki : “Ben dinimi yanız Kendisine özgüleyerek, Allah’a ibadet ediyorum”

Zümer – 15. “Siz O’nun dışında dilediğinize kulluk / ibadet edin”…….

Nisa – 80. Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Yan çizen çizsin, Biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik.

En-am – 107. Allah dileseydi, şirke batmazlardı (başka varlıkları ve putları Allah’a eş koşma yanlışına düşmezlerdi). Biz seni onlar üzerine bekçi yapmadık, sen onlara vekil değilsin.

Görüldüğü gibi, dikkat çektiğimiz bu ayetlerde ve Kur-an’daki kırk kadar başka ayette, Hz. Muhammed’in Allah’ın mesajını iletmek üzere seçilmiş bir resul/elçi olduğu ve hiç kimsenin üzerinde bir despot, bir bekçi veya vekil olmadığı çeşitli anlatımlarla açıkça belirtilmiştir.

Burada değindiğimiz ayetlerin ve özellikle “Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak” diyen Müddesir suresi – 11. ayetin açıklamalarını göz önünde bulundurduğumuzda, Allah’ın, resulü Hz.Muhammed dahil neden hiç kimsenin yarattığı insan ile Kendi arasına girmesini istemediğini ve bunu neden özellikle vurguladığını sorgulayıp anlamak isteyebiliriz.

Tinsel -Tanrı’sal Aleme dair gizemler ve incelikler, bu gizemlere ancak önyargısız yaklaşılırsa anlaşılabilir. Doğduğumuz andan itibaren benimsemek konumunda olduğumuz ve içinde  yanlış ve önyargılar barındıran inanç ve dogmaları biraz olsun inceleyip sorgulamadan olduğu gibi benimsersek, düşünce kapasitemizin üzerine bir örtü çekmiş olur ve sahiplendiğimiz inancın içindeki daha derin ve doğru anlamları gözden kaçırabiliriz.

Neden Kur-an ayetlerinde bir yanda, putların varlığına karşın Allah’ın ‘Varlığını’ anlatmaya çalışan güçlü ayetler varken, öte yanda bu zor görevi yerine getirmekle yükümlü Hz.Muhammed’e, dinde baskı, zorlama ve tiksindirme yoktur, sen bir zorba veya despot değilsin, kimsenin üzerine vekil veya bekçi değilsin, sen bir müjdeleyici, uyarıcı ve düşündürücüsün diyen ayetler vardır?

Allah’ın ve Tinsel Dünyanın mesajlarını fiziksel dünyadaki insanlara iletmekle görevli bir resul/elçi nasıl bir insan olmalıydı? Böyle bir görevi başarabilmesi için onun hangi özelliklerinin güçlü, sarsılmaz ve sıradan bir insanınkinden farklı olması gerekmekteydi?

Bir resul Tinsel Dünya tarafından rasgele seçilmiş sıradan bir insan olamazdı. Bu açıdan, Hz. Muhammed’in bir resul olarak özelliğini anlamak için onun görevini belirleyen ayetleri incelemek ve onun konumunu bu ayetlerle ilişkili olarak ele almak gerekir.

Yoksa bir yandan kendisine indirilen bu ayetlerin özündeki ‘kimsenin dini inanca despotlukla zorlanmaması prensibi’ onun davranış şablonunu kesin bir biçimde belirlerken, öte yanda Allah’ın Varlığını anlatmak için zorlu bir mücadele veren ve savaşan bir resul arasında büyük bir çelişki olduğu söylenebilir.

Ancak, kısaca belirtecek olursak, Hz.Muhammed’in yaptığı savaşlar onun anladığı ve iman ettiği Allah’ın Varlığını empoze etmek için değil, kendisi gibi inançlıları, inanmayanların saldırılarına karşı müdafaa etmek içindi. Başlangıçta inanmayanlar çoğunlukta, inananlar ise azınlıktaydı ve de karşı tarafa karşı kendilerini korumak için mecburen savaşmak durumundaydılar.

Hac suresi – 39. ayette bunu açıkça görmekteyiz.

Hac – 39. Kendilerine savaş açılanlara savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğratıldılar. Allah onlara yardıma elbette kadirdir.

Görüldüğü gibi, Allaha inananların, inançlarını empoze etmek için saldırmaları ve savaşmaları söz konusu değildir. Zulme uğradıkları için savaşmaları gerekmektedir ve de Allah kendilerini  savunmaları için ‘izin’ vermiştir.

Zamanımızda bazı insanların sandığının aksine cihat, kendi dini inancını paylaşmayanların üzerinesilahlarla ve öldürmek maksadıyla yapılan bir savaş veya saldırı değil, onların anlamamış oldukları bir bilgiyi anlamalarını sağlamak üzere sadece tinsel/spiritüel bilgilerden faydalanarak gösterilen bir çabadır.

Bu da Furkan suresi – 52. ayette açıkça belirtilmiştir. Zaten mecburen bir savaş süreci içinde olan Hz. Muhammed’e şu sözler indirilmiştir:

Furkan – 52. Artık inkarcılara boyun eğme, onlara karşı Kur-an ile zorlu bir cihat aç.

Burada, onların inkar ve inançsızlığına karşı silah ve zorbalıkla değil, sadece ‘Kur-an’ın sunduğu tinsel kaynaklı bilgilerle mücadele et’ denmektedir.

Kur-an’ı Kerim’de cihat, Allah’ın Varlığına dair bir cehalete karşı verilen mücadele anlamında kullanılmaktadır.

Cihat kavramını zamanımızda hala ‘şiddet ve zorbalık’ ile bağdaştıranların bu yanılgısı, bu yazıda sıkça geçen, dini inançların içine zamanla yerleşmiş olan yanlışlara bir örnektir.

Bu düşünceler doğrultusunda, “üzerlerine musallat bir despot değilsin” diyen Gaşiye suresi – 22. ayette neden böyle dendiği daha iyi anlaşılabilir.

Bunun yanı sıra, ‘barışa yönelik’ davranışları benimseyenleri Allah’ın taktir ettiği de

Nisa suresi – 122.  124. , Ankebut – 7. 9. , Kasas – 67. , Casiye – 15. , Tegabün – 9., Talak – 11. ve Tin suresi – 8. gibi pek çok ayette açıkça belirtilmiştir.

Allah’ın Varlığına inananların yapmak zorunda kaldığı mecburi savaşın varlığı, bu savaş süresince indirilen Kur-an ayetlerine de kaçınılmaz olarak yansımış olduğundan, daha sonraları Kur-an’ı okuyanlardan bazılarının ‘şiddet yönünde’ etkilenmeleri büyük bir şanssızlıktır. Çünkü, özünde Kur-an’ın mesajı şiddet, zorbalık, baskı, despotluk ve tiksindirme değil, güzellik, barış, özgürlük ve sevgidir. Barış, güzellik, özgürlük ve sevgi kelimelerinin taşıdığı anlamlar doğrultusunda benimsenecek davranışlardan farklı, şiddet ve zorbalığa bürünmüş davranışlarla Kur-an’ı ve Allah’ın Varlığını özdeşleştirmek büyük bir yanılgıdır.

Allah tarafından bir resul olarak görevlendirilmek üzere seçilmiş olması için Hz. Muhammed’in sahip olduğu en önemli erdemlerden biri, onun, Allahın yüceliği karşısında daima mütevazı / alçak gönüllü olabilmeyi içselleştirmiş olmasıydı. Hiçbir Kur-an ayetinde Hz. Muhammed’in kendini övdüğüne veya ön plana çıkardığına tanık olamayız.

Onun, alçak gönüllü davranmakla ne kadar doğru bir davranış içinde olduğunu, insanlara gönderilen Lukman suresi 18. okuduğumuzda anlayabiliriz.

Lukman – 18. Kibirlenerek insanlardan yüz çevirme, yeryüzünde kasılarak yürüme, çünkü Allah, kurula-kurula kendini övenlerin hiçbirini sevmez.

Ancak ve ancak mütevazı olabilme meziyetine sahip bir insan yüce bir İlahtan gelen mesajları objektif ve tarafsız bir biçimde insanlara iletebilirdi.

O zamanların Arap toplumunda sorun, tapılacak/kulluk edecek bir şeylerin eksikliği değildi.

Sadece Kabe’nin etrafında bile insanların taptığı 360 adet birbirinden farklı put vardı.

Bu putların hepsi de, kutsallığı olmayan ve Allah’akarşı olmalarının

arkasında gurur, kibir ve küstahlık olan ‘bazı varlıkların’ dünyadaki yansımalarıydı.

Eğer Hz.Muhammed, kutsal olan Allah’ın Varlığından hiç haberi olmayan bu insanların karşısında bir resul olarak kendi şahsının önemini ön plana çıkartacak gururlu ve kibirli bir davranış sergileseydi‘kutsal olan gerçek Tanrı’ kavramına sahip olmayan inançsız insanlar onun bütün çabasının  kendisi için olduğunu ve bu arada da zaten bolca var olan öteki sahte ilahların türünden bir ilaha tapılması için uğraştığını zannedeceklerdi.

Onun gayretleri bu şekilde yorumlansaydı ve sözünü ettiği Allah, putların arkasındaki karanlık ilahlarla  özdeşleştirilseydi, bu tür ilahlardan tamamen farklı ve kutsal olan Allah’ın Varlığı ile ilgili gerçeklerin bilinmesi tehlikeye girebilirdi.

Hz. Muhammed’in mücadelesi, Cahiliye döneminde (karanlık dönem) Arap halkının üzerinde etkin olan karanlık güçler ve onların dünyadaki yansımaları olan putların bolluğuna yeni bir ilah ve yeni bir put eklemek değildi. O, insanların zamanla unutmuş oldukları gerçek İlah’ın Varlığını, Allah’ı anlatmaya uğraşıyordu.

Fakat bütün bunların yanı sıra, o zamanların ortamında bu görevi başarabilmesi oldukça güçtü. Çünkü her şeyden evvel insanlar zaman içinde unutmuş oldukları Gerçek Tanrı’nın Varlığına bir ihtiyaç duymuyorlardı. Allah’ın Varlığına ‘karşı gelen karanlık güçleri’ temsil eden putlar onların tapınma ihtiyaçlarını gidermeye

yetiyor ama bu karanlık güçlerden gelen etkilerle gurur, kibir ve küstahlığın da simgesine dönüşmüş olan putlar, kendilerine tapınan insanların ‘gönül gözleri’ üzerine bir örtü çekilmesine neden oluyorlardı.

Bundan dolayı Kur-an’da, insanları şeytanın varlığına ve ondan gelecek

etkilere karşı uyaran pek çok ayet vardır.

Nisa – 120. Şeytan onlara söz verir, ümit verip hayal kurdurur. Ama o, onlara bir aldanıştan başka hiçbir şey vaat edemez.

Nur – 21. Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse, şeytan ona iğrençlikleri ve kötülüğü emreder…..

Yasin – 74. Kendilerine yardım edilir ümidiyle Allah’tan başka ilahlar edindiler.

Yasin – 75. Oysaki, o ilahlar bunlara yardım edemezler. Tam aksine bunlar, o ilahlara hizmet eden ordular durumundadırlar.

Eğer Hz.Muhammed de kibirli ve kendi şahsının önemini yansıtan davranışlar içine girseydi, insanlar onun anlatmaya çalıştığı Allah’ı diğerleriyle aynı kefeye koyacaklar ve bu yüzden tüm çabaları başarısız olacaktı.

Hz.Muhammed aktarmakla yükümlü olduğu mesajı anlatabilmekte başarılı olduysa, bu başarı, kendisine indirilen ayetlerde belirtilen mütevazı davranış biçimine tam anlamıyla ve titizlikle uyarak kendinden bir fedakarlık yapabildiği için gerçekleşmiştir.

Onun amacı kendi kişiliğini değil, Rab’binin Varlığını yüceltmekti. Onun, Allah’ın resulü olmak gibi bir görevi ne kadar alçak gönüllülükle yaptığına tanık olanlar, varlığını haberdar etmeye çalıştığı Allah’ın diğerlerinden çok farklı bir İlah olduğunu anlamış ve o zaman Allah’ı kuşku duymadan benimsemişlerdir.

Hac suresi – 49. , Hz. Muhammed’in bu alçak gönüllülüğün ilhamını nerelerden aldığına dair bir ip ucu verebilir.

Hac – 49. De ki : “Ey insanlar, ben sizin için açık bir uyarıcıdan başkası değilim.”

Kur-an ayetlerinde, Allah’ın Kendisine tapılması için kimseyi zorlamadığı gerçekliği çeşitli anlatımlarla yansıtılırken, bunların içinde ayni zamanda bizlere Allah hakkında da bazı bilgiler verilmektedir. Böylece, verilen bu bilgilerin üzerinde düşünebilmemiz olanağı doğmaktadır

Düşüncelerimiz ve duygularımızla alemleri ve canlıları yaratabilen/yaratmış olan bir İlahı imgelemeye çalışalım. Ne kadar gayret edersek edelim, O’nun yücelik ve kutsallığının derecesini kavramamız mümkün olamaz. Bu yeteneksizliğimize rağmen insan kendisine Tanrı tarafından bahşedilmiş olan düşünce, mantık ve bilinç yetenekleriyle şu noktayı mutlaka anlayabilir : İnsan, hayvan, bitki ve mineralleri yaratabilen bir İlah, eğer bu yarattıklarını ‘illakin kendisine tapmaları için’ yaratmış olsaydı, yani yarattıktan sonra kendisine daima tapılması beklentisi içinde olsaydı, bu ilahın yüce bir ilah olduğu söylenemezdi.

“Sizleri ben yarattım, bundan dolayı sizler de bana tapmak zorundasınız”  diyerek kendini empoze eden bir ilaha mecburen tapmak zorunda kalınabilirdi ama bu tapınmanın içinde “bu nasıl bir İlah?”  diye daima bir tatminsizlik ve kuşku da olurdu.

Kendi yarattığı, ve kendisinden çok daha düşük konumda olan bir varlığın ona tapmasını bekleyen bir İlah. Böyle bir doğaya sahip bir İlahın tam anlamıyla mükemmelliği yansıttığı söylenemezdi.

Halbuki, alemleri ve bizi yaratan Rab’bimiz hiçbir şekilde Kendisine bir emrivaki doğrultusunda tapılması beklentisi içinde değildir. Tanrı insanı bu konuda  tamamen özgür bırakmıştır. Bu O’nun çok büyük bir armağanı ve O’nu yücelten en büyük özelliklerinden biridir.

Yarattığı insanın kendisine tapması beklentisi içinde olmanın aksine, Allah, insanın daima gelişerek ve ruhunu olgunlaştırarak  ‘tinsel anlamda’ Kendisine yakınlaşmasınıbeklemektedir.

İnsan , üzerinde çok uğraşılarak ve çeşitli aşamalardan geçtikten sonra yaratılmış ve ‘insan’ olabilme aşamasına da çok uzun bir süreçten sonra gelebilmiştir.

Beled – 4. Biz insanı gerçekten bir sıkıntı ve zorluk içinde yarattık.

Nuh – 14. O’ki sizi halden hale /evreden evreye geçirerek yarattı.

(Başka bir mealde) Nuh -14. Oysa O, sizi bu aşamaya kadar aşama, aşama yaratmıştır.

İnsan – 1. Gerçekten, insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi.

Bu ayette, yaratılışının başlangıç evrelerinde insanın henüz kendine ait bir benliği olmadığı için Tinsel Dünyanın muhattap alabileceği düzeyde olmadığı ve kendini bilen / kendim bilincine sahip bir varlık durumuna gelebilmesi için uzun bir sürenin geçmesinin gerekli olduğu anlatılmaktadır.

Bir ilah düşünün ki, bir çok aşamalar, zorluklardan ve çok uzun bir süreçten sonra bir varlık yaratsın, fakat onu yaratmaktaki esas amacı bu varlığın kendisine tapmasını sağlamak olsun! Allah ile böyle bir tutarsızlığın bağdaşması mümkün olabilir mi?

Böyle bir görüşü doğru zannetmek ve  benimsemek büyük bir yanılgıdır.

Ayrıca, alemleri ve insanı yaratabilecek bir güce sahip olan ve kainattaki her türlü iş ve oluşu düzenleyebilen bir Tanrı, yaratıldığı andan itibaren insanın  Kendisinden ‘hiç kopmadan’ ve araya baska sahte ilahlar ve putların girmesine izin vermeden daimi bir şekilde Kendisine tapmasını sağlayacak bir güce de sahip değil midir?

Kuşkusuz Yaratan Tanrı’nın bundan daha fazlasını da yapmaya gücü vardır. Ancak, fiziksel dünyada Allahın varlığını benimseyememiş fakat ateist görüşü benimsemiş olan bir insan bile  Allah’ın izniyle dünyada hala varlığını sürdürebiliyorsa  ve pek çok insan da  Tanrı’yla birleşmenin, O’na geri dönmenin anlamını ve yolunu yitirdikleri için dünyada Allah’ın prensiplerine aykırı davranışlarda bulunmaya devam edebiliyorsa, bunun arkasında bambaşka nedenler olmalı.

Yoksa Allah’ın insanı yaratma nedeni,  Kendisine daima tapacak bir varlık yaratmak olsaydı, onu yarattığı andan itibaren Kendinden kopmasına hiç izin vermez ve sürekli tapma konumunda bir varlık olarak kalmasını mutlaka sağlardı.

İnsanın, Tanrısından kopmuş ve uzaklaşmış bir varlık olmasının arkasında bambaşka Kozmiknedenlerin neler olduğu derinlemesine anlaşılmazsa, Allah’ın neden Kendisine tapılması beklentisi içinde olmadığı ve insanı ibadetinde neden özgür bıraktığı da kavranamaz.

Bu yüzden de, insanların O’na kuru ritüellerle tapması beklentisi içinde olduğunu zannetmeye devam edilir.

Yaratılışın arkasındaki gerçek nedenlerin anlaşılamamış olması ve bunun sonucunda edinilmiş olan yanlış kanaatler, bizleri ‘bir başkasını da illakin kendi inancımıza çekmek/yönlendirmek’ gibi yanlış olan ve Allah’ın aslında hiç istemediği yanlış bir davranışa sürükleyebilir.

Görebilenler ve anlayabilenler için, ibadet etme veya ibadet etmeme özgürlüğü ve istediği inancı benimseme özgürlüğü Tinsel Dünyadan kaynaklanmış tinsel prensiplerdir ve insanın bu prensipleri fiziksel dünyada uygulaması gerekmektedir.  Aslında Tinsel Dünya insanın, arkasına kendi bireysel iradesini koyarak bu prensipleri dünyada uygulayacağını ummaktadır.

Bu özgürlüğün insana Allah katından verildiğini çok net bir şekilde açıklayan bir ayete bakalım.

En-am – 104. Gerçek şu ki size Rab’binizden gönül gözleri gelmiştir. Kim görürse kendi yararına, kim körlük ederse kendi zararına. Ben sizin üzerinizde bekçi değilim.

Bu sözler şu şekilde yorumlanabilir : ‘Artık Tinsel Dünyadan sizlere, doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırabilmeniz için gerekli bilgiler ve ruhsal yetenekler verildi. Ruhsal yeteneğini/ gönül gözlerini kullanarak doğru ve iyiyi kim görebilir ve benimseyebilirse kendine faydası olur. Bu yeteneğini geliştirmeyip, kim körletir ve de yanlış ve kötüyü benimserse, bu da kendi zararına olur. Tarafımdan sizlere verilenleri kullanıp kullanmamakta özgürsünüz. Ben size karışan ve zorla yönlendiren bir bekçi konumunda değilim’.

Allah’ın uyguladığı yaklaşımın ne olduğunu anlatan bu ayetin yanı sıra, resulü Hz.Muhammed’in uygulamasını istediği yaklaşımın ne olduğu da diğer ayetlerin yanı sıra – Yunus suresi – 108. ayette belirlenmiştir.

(Hz.Muhammed’e hitaben)

Yunus – 108. De ki : Ey insanlar, şu bir gerçek ki hak size Rab’binizden gelmiştir. Artık doğruya yönelen kendi benliği için yönelir ; sapan da kendi benliği aleyhine sapar. Ben sizin üzerinize vekil değilim.

Kur-an’ı Kerimi baştan sona dikkatle incelediğimizde, insanın mutlaka Allah’a tapmaya mecbur olduğunu söyleyen hiçbir ayete rastlayamayız. Aksine, karşımıza daima ‘seçimin’ insanın kendi benliğine bırakıldığını ve bunda tamamen özgür olduğunu vurgulayan pek çok ayetle karşılaşırız. İnsanın inanç ve ibadette özgür bırakıldığını anlatan bu ayetlerde insan için doğru seçimin ve yanlış seçimin neler olduğuna dair bilgiler verilerek yardımcı olunmaktadır. Ayrıca doğru seçimi yapanların neler kazanacağı ve yanlış seçimde ısrar edenlerin de kayıplarının neler olacağı açıkça belirtilir.

‘Doğrunun’ ne olduğu kendisine anlatılmasına rağmen insan yanlış seçimde hala ısrar ederse bunun sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu da açıklanmaktadır. Allah ve Tinsel Dünya bu konuda ‘tarafsız’ bir konumdadır.

Araf – 8. O gün, tartı tam hakkıyla yapılacaktır. Artık kimin ölçülüp tartılacak şeyleri ağır basarsa kurtuluşa erenler onlar olacaktır.

Zümer – 70. Herkesin yapıp ettiğinin karşılığı tam verilir. O’ onların neler yaptıklarını daha iyi bilir.

Kasas – 84. İyilik/güzellik getirene ondan daha hayırlısı var. Kötülük getirenlere gelince, kötülük yapanlar yapmış olduklarından daha fazlasıyla cezalandırılmayacaklardır.

Bu ayetlerde anlatıldığı gibi, her insanın dünya yaşamı süresince sadece yapıp ettikleri değerlendirilecektir. Allah ve Tinsel Dünya yalnızca insanın davranışlarına bakacak ve her insanı birbirinden bağımsız olarak tek tek yargılayacaktır.

Sebe – 25. De ki : “Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olmayacaksınız ; biz de sizin yaptıklarınızdan sorguya çekilmeyeceğiz.”

Fiziksel dünya yaşamı boyunca insanların yapmış oldukları doğru veya yanlışları hangi dini inancın çerçevesi içindeyken yaptıkları hiç önemli değildir. Eğer bir ateist yaşamı boyunca ahlaklı davranmış, barıştan yana olmuş ve de çevresine devamlı iyilik ve yardım yapmış ise, Allah’ın Varlığına inanamamış olması yüzünden, güzel ve doğru davranışlarıyla  öz benliğine kazandırdığı şeylerin sıfırlanacağı anlamına gelmez. Allah’ın Varlığını hissedememiş  ve kabullenememiş olsa bile, doğru davranışlar onun öz benliğine (yüksek benliğine) aittir.

Allah’a inanmamış olması ise başka bir konudur. Allah bu durumu da hesaplaşmada göz önünde bulunduracaktır. Her bireye ait en ince ayrıntı bile gözden kaçmayacaktır.

Bu doğrultuda, Allah’a ve bir dine inandığını söyleyen bir insan eğer ahlaksız, merhametsiz, bencil ve kötülüğe yatkın bir karaktere sahipse ve çevresindekilere bu şekilde davranmaktaysa, onun bir inancı benimsemiş olması yaptığı hatalı davranışların görmezlikten gelinmesini veya silinmesini sağlamayacaktır. Onun da ortaya koyduğu her şey ayrı ayrı değerlendirilecektir.

Bu bakımdan, bir dini inancı benimsemenin kendisini Allah karşısında avantajlı bir konuma getirdiğini varsayarak, bu avantajın kendisine din adına suç işleme izin ve ehliyetini verdiğini düşünenler büyük bir yanılgı içindedirler. Ortaçağ Hıristiyanlık aleminde kilise mensuplarının cadı, inançsız veya şeytanla ilişkili diye suçladıkları insanlara yaptıkları engizisyon işkenceleri ve onları öldürmeleri bu tür yanılgıya bir örnektir. Günümüzde de, bütün dünyada yaşananlara baktığımızda çeşitli biçimlerde bu yanılgıyı yansıtan davranışlara tanık olabiliriz.

Şunu kendimize mutlaka sormalıyız : Henüz mükemmel olmaktan uzak ve kusurlu olan insanlık aleminden ‘kim’ başka bir insanın inancının yanlış ve değersiz olduğuna karar verecek ve onu  yargılayacak bir yetkiye sahip olabilir?  Hiç kimse!

Onun içindir ki Müddesir suresi – 11. ayet, “Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak” yani ‘Allah’ın yargısına ve Allah’ın işine kimse karışmasın’ demektedir.

Her insanın kılı kırk yaracak bir mükemmellikle yargılanması ancak Allah’ın sorumluluğu olabilir, çünkü böylesine hassas ve kusursuz bir yargı yeteneği ve yetkisi sadece Allah’a aittir.

Tin – 8. Allah yargıçların en güzel hüküm vereni değil mi?

Dini inançları ve milliyeti ne olursa olsun, insan içinde bulunduğu çerçeve içinde doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü artık kendi başına ayırt etme konumundadır. İnsan, bu ayırımı kusursuz yapabilme yeteneğini giderek, geliştirmeli ve mükemmelleştirmelidir.

Zaten maddesel / fiziksel bir dünyada var olmasının en önemli nedenlerinden biri de budur.

Allah, insanın hatalı davranışlar yapmaya eğilimli varlıklar olduğunu hiç kuşkusuz bilmektedir. Yaşamı boyunca insan mutlaka hatalar yapacaktır. Çünkü egoizme ve yanlış yapmaya olan eğilim çok uzun bir zamandan beri insan doğasında vardır ve bu da insanın davranışları üzerinde etkin olmaktadır.

Allah, insanın içinde bulunduğu bu durum nedeniyle yanlış yapmaya eğilimli bir doğaya sahip olduğunun tamamen bilincindedir. Bundan dolayı O, “sen hep yanlış yapan ve günah işleyen bir varlıksın” diyerek bizleri suçlamamaktadır. Allah’ın kaygısı, maddesel dünyayla aşırı derecede özdeşleşerek bencillik ve kötülüğe saplanan insanın bu durumunu düzeltmeye çabalamadan ve yanlışa saplanmış olarak varlığını sürdürmeye devam etmesidir.

Bu bakımdan insanın yanlış yapıyor olması doğaldır, fakat yanlışlarından ders almalı ve giderek doğru olanı seçmeyi ve yaşamda uygulamayı öğrenmelidir. Allah, yarattığı insanın bu doğrultuda bir gelişme göstermesini beklemektedir.

İnsanın Allah’la tinsel anlamda yakınlaşması bu anlama gelir.

İnsan Allah’a kuru kuruya tapmak konumuna mıhlanmadığı gibi, evrendeki konumu da hiç değişmeyecek bir biçimde durağan değildir. Kozmik nedenlerden ötürü insanın şimdiki durumu tinsel ve mükemmel olmaktan uzak olabilir. Ancak, gelecekte bu durumu değişecek ve kendisini Yaratana giderek yakınlaşabilecektir.

Fakat başlangıç olarak (Kur-an ayetlerinde okuduğumuz gibi) Allah’ın Varlığından haberi bile  olmayan ve o sıralarda, Allah’a karşı varlıkların putlarına tapmakta olan insanların kendilerini yaratan yüksek İlahın Allah olduğunu kavrayabilmesi, bunun için de kendisine Kur-an ayetleriyle gönderilen bilgiler üzerinde düşünmesi ve bunları içselleştirerek ruhunda özümsemesi gerekiyordu.

Zühruf – 5. Siz haddi aşan bir toplumsunuz diye, o Kur-an uyarısını sizden uzak mı tutalım?

Secde – 3. Yoksa “onu uydurdu” mu diyorlar. Hayır, haktır o; senin Rab’bindendir; senden önce kendilerine hiçbir uyarıcı gelmemiş bir toplumu uyarman içindir. Umulur ki, doğruya ve güzele kılavuzlanırlar.

Duhan – 58. Biz o Kur-an’ı senin dilinle/senin diline kolaylaştırdık ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

Kasas – 51. Yemin olsun, Biz onlar için sözü ard arda getirdik ki, düşünüp öğüt alabilsinler.

Kamer – 32. Andolsun ki, Biz Kur-an’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?

Yusuf – 2. Biz onu sana, aklınızı çalıştırasınız diye, Arapça bir Kur-an olarak indirdik.

Zühruf – 3. Biz, onu akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur-an yaptık.

Fussilet – 44. Eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur-an yapsaydık, elbette şöyle diyeceklerdi:

“Ayetler detaylandırılmalı değil miydi?”  İster yabancı dilde, ister Arapça! De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz, bir şifadır…”

Kendisini yarattığı için, yaratan ilaha tapmak mecburiyetinde olan bir varlık, zaten ‘düşünebilen’ ve kendi özgür iradesiyle karar verebilme yeteneği olan bir varlık olarak yaratılmazdı. En baştan itibaren, ona düşünebilme yeteneğinin ve seçme özgürlüğünün verilmiş olması, insanın özellikle kime ibadet edeceğine dair özgür kararlar verebilecek kapasitede bir varlık olarak yaratıldığını ve önünün bu yöne doğru açık bırakıldığını gösterir.

Her insanın Yüksek Tinsel Dünyanın rehberliğinde belli toplumların ve belli inançların içine doğduğu belirtilmişti. Bir insanın dünyada hangi dini inancın içine doğacağından Allah ve Tinsel Dünyanın bilgisinin olmadığını zannetmek nahif bir düşüncedir. İnsanların doğumlarıyla ilgili her şey Tinsel Dünyanın/Melekut Aleminin bilgisi dahilindedir. Dolayısıyla eğer bir insan, örneğin Hıristiyanlığın herhangi bir sektinde doğmuşsa, bu yaşamında özellikle Hıristiyanlığın yüksek benliğine kazandıracağı şeyleri alması gerektiği içindir. Bir insanın diğer inançların içine doğması halinde de aynı kural geçerlidir.

Bu bakımdan, Sünni, Alevi, Şii veya Hıristiyan inançlara sahip toplumlardan bir insanı farklı bir inanca geçmesi için ikna etmeye çalışmak ya da onun deneyimlemesi gereken inancına gerekli saygıyı göstermemek yanlış bir tutum olur çünkü o insanın yazgısı bu yaşamında belli bir inancın insanı olmasını gerektirmektedir. Her insanın benimsemek durumunda olduğu inanç, bu yaşamında özellikle ona en uygun olandır. Bu doğrultuda bireylerin, yaşamak zorunda oldukları kaderlerini bir müdahaleye maruz kalmadan deneyimleyebilmeleri için kendimizinkinden farklı inançların başka bir insan için ‘özellikle çok uygun’ olabileceği bilincinin geliştirilmesi gerekir.

Ayetlerde açıklandığı gibi, Allah, Kendisine tapılmasını zorunlu kılmamışken, kendi benimsediği inanca veya doğmaya başkalarının da katılması için çeşitli

biçimlerde ısrarcı olanların, bu ısrarlarının  yanlış ve tatsız sonuçlara neden olabileceğini anlamaları gerekir.

Allah, o sırada Cahiliye devrini yaşamakta oldukları için, Allah’ı tanımayan, putlara tapan ve ahlaki değerlere sahip olmayan insanlara Varlığını resulü ve Kur-an vasıtası ile bildirmiş ve doğruya yönelmelerini sağlayacak bilgileri vermiştir.

Çağımızda sıradan bir insanın bile Artık Allah’ın varlığından haberdar olması ve putlara tapmaması Hz. Muhammed’in görevinde başarılı olduğunun delilidir. Hz. Muhammed’in başarılı olabilmesinin en önemli nedeni, Allah’ın isteklerini aynen uygulamış olmasıdır.

Allah’ın mesajlarını tebliğ ederken de hiç kimseyi dine zorlamamış, tiksindirmemiş ve bıktırmamıştır. Allah tarafından ‘doğrular olarak’ belirlenen şeyleri alçak gönüllülükle ve büyük bir iradeyle uygulamıştır. Yapması gereken tebliği yapmış ama işin ötesini de insanların özgür iradelerine bırakmıştır .

Allah’ın mesajlarını tebliğ görevi de yalnızca Hz.Muhammed’e  verilmiştir.

Kur-an ayetlerinden yansıyan irfana uymayan fevri davranışlar, Kur-an ve İslamın dünyada yanlış tanınmasına  neden olmaktadır. Adı bile barış kelimesinden gelen ‘İslam’ hiç hakketmediği halde zorbalıkla ve şiddetle bağdaştırılmaktadır. İslam dinini benimsemiş olanlar özellikle fanatizm ile İslamın/ Müslümanlığın beraber anılmaması için çok büyük özen göstermelidir.

İslamın anlamı sadece kelime anlamında kalmamalı ve Kur-an’ın özünde bulunan güzellik, barış, özgürlük ve sevgi uygulamada da tüm dünyaya yansıtılmalıdır.

Barış kavramının önemini vurgulamaya çalışan diğer ayetlerle beraber, “Ey iman sahipleri, hepiniz toptan barış içine girin“…. diyen Bakara – 208. ayetin daima anımsanması gerekir.

Kendi inancına ters düşse bile diğer insanların inancına daima saygılı olanlar ve ibadet şekilleri ne olursa olsun, diğer insanların farklı ibadet biçimlerine kolaylık gösterenler, Tinsel Alemden kaynaklanan bir prensibi yani özgürlük prensibini fiziksel dünya yaşamına uygulamış olacaklardır. Ruhunu bu yönde geliştirmeye gayret edenler, giderek Allah’ın insanlara inanç özgürlüğü sağlamakla ne yapmaya çalıştığını daha açık ve belirgin bir şekilde hissedebilirler.

Giderek belirginleşmeye başlayacak olan şey, Allah’ın insanıyla ilişkisinin ‘tapanlar ve tapılan’ ilişkisi olmadığı ve Allah’ın insanıyla ‘sevgide’ buluşmayı dilediğidir.

O’nun insanı sevdiği gibi, insan da O’nu gerçekten sevebilirse, bu buluşma ancak o zaman gerçekleşebilir.

Fakat Allah’ı sevdiğini zannetmekle, gerçekten sevebilmek arasında çok büyük bir fark vardır.

Kendi kendini  ‘Allah’ın yardımcısı’  tayin etmek ve kendine bazı hayali görevleri uygulama yetkisini vermek, o insanı Allah’a hiçbir şekilde yaklaştırmaz.

Allah’ın Kendisine yardımcılar olarak dünyada kimleri seçtiği gayet açık bir şekilde Tevrat, İncil ve Kur-an’da belirtilmiştir.

Bu kitapta sözü geçen resullerin dışında, kendi kendini O’na yardımcı tayin ederek Allah’ın kendisini daha özel bir yere koyacağını zannetmek insana mahsus bir yanılgıdır.

Allah’la ‘sevgide buluşmak’ devasa bir olaydır, kolaya ve basite indirgenecek bir şey değildir.

Allah’ın insanına duyduğu sevgi, din dil, ırk veya ulus gözetmeyen ve bunların çok ötesinde, yani  fiziksel dünyadan değil, Tinsel Dünya kaynaklı bir sevgidir.

Allah’ın yalnızca belli bir dini inancın üyesini kayırarak onu diğerlerinden daha çok seveceğini varsaymak da yine insana mahsus bir sanıdır.

Allah, yarattığı her insana eşit mesafede durmaktadır ve dini inancı ne olursa olsun her insanın önü Allah’ı sevebilmeye doğru açıktır. Önemli olan bir insanın hangi dini inançtan olduğu değil, Allah’ı sevebilme kapasitesini geliştirmek için çaba gösterip göstermediğidir.

Söz konusu Tinsel kaynaklı sevgiye bazı Kur-an ayetlerinde de değinilmektedir.

Alak – 2. İnsanı embriyodan/ilişip yapışan bir sudan/ sevgi ve ilgiden yarattı.

Demek ki insanın yaratılışının en başında bile Allah’ın sevgisinin bir rolü var.

Bu sevgi nereden kaynaklanıyor?

Bunu anlamak için yine yaradılışa değinen bazı ayetlere bakmak gerekir.

Secde – 9. “Sonra ona bir biçim verdi, ve ona Kendi Ruhundan üfledi”

Sad – 72. “Onu kıvama erdirip içine Ruhumdan üflediğimde….”

Hicr – 29. Onu amaçlanan düzlüğe ulaştırıp, Öz Ruhumdan içine üflediğim zaman….

Bu ayetlerde açıkça görüldüğü gibi yaratılış sırasında Allah insana Kendi ‘Öz Ruhundan’ bir şey vermiştir. Allah’ın, niteliği Tinsel olan Özü’nde de sevgivardır.

Bundan dolayı gerçek sevginin Tinsel Dünyadan kaynaklandığını ve insanın yaratılışında Tanrı’sal sevginin var olduğunu belirlememiz gerekir.

Ancak, tinsel kutsallığı olan sevgiyi, insanın fiziksel dünyada duyduğu kutsallığı olmayan sevgi ile karıştırmamak gerekir. İnsan anne, baba, eş ve çocuğunu sevdiği gibi parayı, malı, mülkü, şöhreti, gücü, kısacası maddesel dünyadan kaynaklanan şeyleri de sevmektedir.

Fecr – 20. Malı, devşirip depolatacak bir sevgiyle seviyorsunuz.

Bu bakımdan insanın bu duygusunun adına sevgi dense bile, nitelik olarak kutsal Tanrı’sal sevgiden çok farklı bir sevgidir.

Fiziksel dünyadaki sevgiden daha farklı bir niteliği olan Tinsel – Tanrısal sevgiye erişmek için Ali İmran – 31. ayette Allah, Hz.Muhammed vasıtası ile insanlara bunun nasıl mümkün olabileceğini anlatmaktadır.

Ali İmran – 31. De ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin….

Bu ayette birkaç önemli noktayı bir arada görmekteyiz. “Bana uyun ki” derken kastedilen nedir?  ‘Benim benimsediğim gibi, siz de alemlerin ve insanın yaratıcısı olarak Allah’ın Varlığı kavramını/anlayışını benimseyin, bu bilgiyi içselleştirin’.

Dikkat edecek olursak bu ayette hiçbir şekilde zorbalıkla benimseme veya empoze ederek inandırma söz konusu değildir. Allah’ın Varlığını benimsemek gayet ince bir şekilde O’nu sevmek ile bağdaştırılmıştır. Bu inceliğin devamı olan “Allah da sizi sevsin” cümlesinde de Allah’ı sevebildiği taktirde bir insanın, Allah’ın insana olan sevgisini bulabileceği anlatılmaktadır. Allah insanı zaten sevmektedir ama insan henüz bu sevginin karşılığını verebilme kıvamında değildir. Bundan dolayı insanın tinsel nitelikli sevgiyi bulabilmesi için ekstra bir gayret   göstermesi gerekir.

İnsan, fiziksel dünya niteliklerine sahip olan sevgisini özel ve yoğun bir çaba gösterdikten sonra tinsel nitelikli bir sevgiye dönüştürebildiği takdirde, Allah’ın doğası itibariyle yüksek ve kutsal olan sevgisine ancak erişebilir.

Bir başka ayette de sevginin ‘barış’ile ilişkisi ele alınmaktadır.

Meryem – 96. İman edip barışa yönelik işler yapanlara gelince, Rahman onlar için bir sevgi oluşturacaktır.

Başka bir mealde de Meryem – 96. şöyledir : İnanıp yararlı iş işleyenleri Rahman sevgili kılacaktır.

Bu ayette, Barışa yönelik davranışlarda bulunanların ve insanlık için faydalı işler yapanların içlerinde tinsel sevgi oluşabilmesi için  Allah’ın yardımcı olacağını ve O’nunla karşılıklı bir sevgide buluşabilecekleri anlatılmaktadır.

Kur-an ayetlerinden başka İncil’de de Tanrı sevgisinin özellikle vurgulandığını görmekteyiz.

Matta – bölüm – 22.   34 – 41

Onlardan biri, bir kutsal yasa (Tevrat) uzmanı, Hz.İsa’yı sınamak amacıyla O’na şu soruyu sordu :

“Öğretmenim, Kutsal yasada en önemli buyruk hangisi?”

Hz.İsa ona şu karşılığı verdi : “Tanrı olan Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla, ve bütün aklınla sev. İlk başta gelen ve en önemli buyruk budur. İlkine benzeyen ikincisi de bununla eşit değerdedir : Komşunu/insan kardeşini kendin gibi seveceksin. Tüm ruhsal yasa ve peygamberlerin öğretileri bu iki buyruğa dayanır”……

Tevrat zamanlarında insana verilmiş olan ve İncil’de de Hz. İsa’nın sözleriyle tekrar yaşam bulan bu tinsel irfan yüklü öğretide, dikkat edilirse doğrudan “Tanrı’yı sev”  denmemiştir.

Bu sevgiyi güçlendirmek ve tinsel bir nitelik kazandırmak için insanın Tanrı tarafından yaratılan üç ayrı unsuruna/bölümüne işaret edilerek, insanın Tanrı sevgisini bu üç önemli yerde(Antroposofik açıdan Benlikte, Eterik bedende ve Astral bedende) oluşturması gerektiği belirtilmektedir.

Bu sevginin hissedileceği ilk yer olarak ‘yüreğe/kalbe’ işaret edilmiştir. Kalbin atması insanın değil Tinsel Dünyanın gücü ve iradesi ile gerçekleşen bir olaydır. Bu doğrultuda, insanın kalbi attığı sürece fiziksel dünyadaki varoluşu Tinsel Dünyadan verilen izinle devam edebilir. Ayrıca insanın yürekten verdiği ve yürekten yaptığı şeyler yani özünden gelen şeyler çok değerlidir. Can’ insanı, maddesel dünyanın yok olma, çürüyüp dağılma kanun ve prensibine, yani ölüme karşı koruyan ve canlı tutan çok önemli bir unsurdur. ‘Akıl’ ise Tanrı’nın insana, dünya yaşamıyla ilgili işlerde kullanmasından başka, onun gerçek bir insan olmayı ‘kendi aklıyla’ öğrenebilmesi için bağışladığı yine Tinsel Dünya kaynaklı ve çok değerli bir unsurdur.

Kendisine bağışlanmış olan bu değerli unsurların ancak üçünün bütünlüğünü yani doluluğunu seferber edebildiği zaman insanın Tanrı sevgisine erişmesi olasıdır.

Hz.İsa’nın Tanrı sevgisine işaret etmek amacıyla aktardığı öğretinin ikinci bölümü olan :

“İlkine benzeyen ikincisi de bununla eşit değerdedir; Komşunu / insan kardeşini kendin gibi seveceksin” sözlerinin neden ilk bölümdeki sözlerle eşit değerde olduğu söylenmektedir?

İnsan Tanrı’nın yarattığı bir varlıktır, bir anlamda O’nun fiziksel dünyadaki bir uzantısıdır.

Göremediğimiz, bilemediğimiz Tanrı’yı sevebilmek kolay değildir. Bu bakımdan, O’nun yarattığı ve Kendinin fiziksel dünyadaki bir ifadesi olan diğer insan kardeşlerimizi sevmek, Tanrı’yı sevme yolunda çok doğru bir başlangıç olur.

Bunun yanı sıra insanın, kin, nefret, intikam, acımasızlık, şefkatsizlik ve şiddet içeren her türlü duyguyu aşmayı başararak insan kardeşlerini sevmeye gayret etmesi de, Tanrı’yı sevmekten önce çok gerekli bir ön hazırlık ve aşamadır.

Burada komşu olarak değinilen kişi de sadece kapı komşusu değil, bütün dünyadaki diğer insanlardır. Yanı başındaki insan kardeşlerini sevmeyi beceremeyen bir insan, algılamakta zorlandığımız Tanrı’yı nasıl sevebilir ya da Tanrı’yı sevdiğini nasıl iddia edebilir?

“Ben diğer dinlerin, mezheplerin, sektlerin ve ulusların insanlarını sevmeye mecbur değilim/ sevmekte zorlanıyorum, ama Tanrı’yı severim” demek ne kadar inandırıcı ve yeterli olabilir?

Bu öğretide, diğer insanı sevmenin ‘ölçüsü’ de açıkça belirtilmiştir.

“İnsan kardeşini kendin gibi seveceksin“.

Bilindiği gibi insan en çok kendi benliğini sever. Çevresinde bulunan diğer insanlar ve sevdikleri kim olursa olsun, o kişiye duyduğu sevgi kendine duyduğu sevgiden sonra gelir.(Anne ve çocuk ilişkisi biraz daha özel bir durum arz etse bile). Bu bakımdan, tanıdığı, tanımadığı diğer insan kardeşlerini ‘kendini sevdiği ölçüde sevmek’ gibi bir kıstasın insanı epey zorlayacağı kesindir. Kendi dışındaki insanları aynen kendi gibi sevebilmek hiç kolay değildir. Fakat insanın insanı sevmesine, yani sevgisini evrensel bir sevgiye dönüştürebilmeyi başarmasına başka bir açıdan baktığımızda, bunu başarabilmenin ne kadar önemli bir şey olduğu açıkça

anlaşılabilir :

Temelde, Tanrı’nın herhangi bir insanı diğerinden daha çok seveceğini ve onu kayıracağını, başka bir deyişle sevgisinde iltimas geçeceğini düşünebilir miyiz?

Böyle bir şeyin mümkün olamayacağını ve Tanrı’nın başlangıç olarak her insana eşit mesafede olduğundan hiç kuşkumuz olamaz. Tanrı’nın insanı severken sınıflandırmalar yaparak bazı insanları sevgisinde kayıracağı düşünülemez. Ancak, “Tanrı temelde ve başlangıç olarak her insanı eşit derecede sever” denildi. Evet, her insan O’nunla ilişkisinin başında  ‘sevilmek açısından’ eşit konumdadır. Fakat bir insanın dünya yaşamı tinsellikten uzaksa, yani Tanrı’sal Alemin prensiplerini dünyada uygulamadan bir yaşam sürüyorsa, bunun sonucu olarak Tanrı’nın ona duyduğu sevgiden giderek uzaklaşacaktır.

Bu noktanın anlaşılması çok önemlidir. Bizden uzaklaşan Tanrı değildir, biz Tanrı’dan giderek uzaklaşmaktayız.

İncil’de Hz.İsa’nın verdiği öğreti bizlere, Tanrı’dan uzaklaşmış ve O’nu sevebilme kapasitesine sahip olmayan insanın tekrar Tanrı ile sevgide nasıl buluşabileceğinin yolunu anlatmaktadır. Bunun yolu da komşuyu – insan kardeşini yani Tanrı’nın yarattığı tüm insanlığı sevebilmektir.

Bizleri yaratan Tanrı’nın, yarattığı insanın Kendisine tapması beklentisi içinde olmadığı, böyle bir beklenti ve zorlamanın Tanrı’nın olağanüstü yüceliğiyle bağdaşmayacağı ve böyle bir şeyi doğru zannederek bu sanı doğrultusunda diğer inançların insanlarına empozelerde bulunmanın çok yanlış bir davranış olduğu anlatılmıştı.

Bu söylenenler, insanın illakin Tanrı’yı sevmesi durumu için de geçerlidir. Tanrı’nın, Kendisine mutlaka tapılması gibi bir beklentisi olmadığı gibi, kimseyi de Kendisini sevmesi için zorlamamaktadır ve böyle bir beklentisi de yoktur.

{mosimage}Şu soruyu kendimize soralım: Çevremizden herhangi bir kimse bize gelip “beni sevmen gerekiyor”, “beni sevmeni emrediyorum” veya “beni sevmeye mecbursun” derse ne hissederiz? Birisini sevmek gibi son derece bireysel olan bir kararın başkası tarafından kendimize empoze edilmesini hiç de hoş karşılamayız, hatta içimizde bunun tam aksi bir reaksiyon bile oluşabilir!

Birini sevmek, bir insanın özgür iradesiyle içine gireceği bir hal’dir. Kimse kimseyi zorla sevemez. Kimse kimseye zorla sevme mecburiyeti empoze edemez.

Tanrı sevgisinde de iki birey, iki kişilik karşılaşmaktadır. Tanrı’nın mükemmel Kozmik benliği (Zatı) ile insanın fiziksel dünyada oluşturduğu, henüz olgunlaşmamış ve bir evrim süreci içinde olan benliği karşılaşmaktadır.

Tanrı, yarattığı insanını bu nedenden dolayı tamamen özgür bırakmıştır. Henüz mükemmel olmaktan uzak ve yanlış yapmaya eğilimli olsa da, Tanrı yarattığı insanını kayıtsız şartsız sevmektedir. Yaradılışın en başından itibaren ona bu sevgisini hep akıtmıştır.

Kendisine tapılma beklentisi içinde olmadığı gibi, Kendisiyle sevgide buluşup buluşmamanın ‘özgür seçimini’ de yine insanın ‘özgür iradesine’ bırakmıştır. Yoksa Allah’ın gücü, istese Kendisine toptan iman edilmesini sağlamaktan aciz değildir.

Bu düşüncelerin ışığında Yunus – 99.  ve  Gaşiya – 21. 22. ayetlere tekrar bakalım.

Yunus – 99. Eğer Rab’bin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toptan iman ederdi. Hal böyle iken, mümin olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?

Gaşiye – 21. Artık uyar düşündür. Çünkü sen bir uyarıcı /düşündürücüsün. 22. Üzerlerine musallat bir despot değilsin.

Ve de kısacık bir ayetle çok şey anlatan,

Müddesir – 11. Benimle yarattığım kişiyi baş başa bırak.

Bütün bu bilgilerle bağlantılı olarak, zorlamayla verilen bir şeyin, ya da zorbalıkla alınmaya çalışılan bir şeyin hiçbir kıymeti olmadığını, fakat özgür iradeyle yürekten verilen şeylerin küçücük dahi olsa çok kıymetli olduğu belirtilmeli.

İnsanın Tanrı’sına sunacağı iman ve sevgi, Kozmik bir sevgiyle karşılaştırıldığında çam sakızı çoban armağanı gibi görünse de, Tanrı’nın ve Tinsel Dünyanın gözünde çok çok değerlidir. Yeter ki insan geliştirmekte olduğu benliğinin özgür seçimi ve özgür iradesiyle bunu Rab’bine yürekten vermeyi başarabilsin.

İnanç özgürlüğünün Kozmik anlamı üzerinde yoğunlaştığımız zaman, insan kardeşlerimizin inancı ne olursa olsun, onların inanç özgürlüğüne saygı göstermenin ne kadar önemli olduğunu ve bu konunun boyutlarının fiziksel dünya ötesine, aslında Tinsel Dünyaya kadar ulaştığını daha iyi anlayabiliriz.

İnsanlar ister başka dinden olsun, ister ateist olsun, isterse şeytana tapsın, onları yargılamamalı ve hiçbir yöntemle kendi inancımıza doğru yönlendirmeye çalışmamalıyız.

Tanrı’nın insanına armağanı olan özgürlüğü bizler de insan kardeşlerimize verebilmeliyiz.

Tanrı’yla sevgide buluşabilmeyi diliyorsak, başlangıç noktamız insanlık sevgisi ve inanç özgürlüğü olmalı.

Özgürlüğün Tinsel -Tanrı’sal anlamı üzerine daha öte bilgiler Antroposofi-Tinbilim (Anthroposophy – Spiritual Science) bilgeliğinde bulunabilir.

Bülent Akan