Merhaba!

Ben emekli bir felsefe öğretmeniyim. Bu sizin için ne anlama geliyor bilmiyorum ama benim için, “emekliliği mümkün olmayan bir işe bulaşmak” anlamına geliyor!

Konu ile oldukça yakından ilgiliyim. Konu ne mi? Konu, “felsefenin neliği”. Felsefenin ne olduğunu anlatmak, her öğretim yılı başında, başıma dert olan bir konuydu. Sonunda çözebildim miydi acaba bu zorluğu? Sanmam.

İlk elde, denize düşenin yılana sarılması gibi, sözcük çözümlemeğe girişirdim. Phylia : Sevgi, aşk, tutku. Sophia : Bilgelik. Önce “Hikmet mi desem? Bilgelik mi desem?” ikircikliği. Sonra sınıfa döner çocukların yüzlerine bakardım. Onlar da bana bakıyormuş gibi yaparlar ama aslında boşluğa bakarlardı. Hadi bir hamle daha. “Çocuklar! Bakın sözcük, iki sözcüğün birleştirilmesinden oluşmuş. Ne diyor? Sevgi diyor, bilgelik diyor. Yani ne diyor? (Bilgelik sevgisi) diyor.

“Sonra hemen önümdeki sıralara atardım kendimi. Ben de onlar gibi boş boş bakmağa başlardım. Sonra gider tahtaya yazdıklarımı bir daire içine alır, bu daireden bir ok çıkarır ve şunu yazardım : DERİN SULAR! Ne garip! 25 sene tanımını yapamadığım bir konuyu öğretmeğe çalışmışım! Sekiz aylık çığlık çığlığa ötüşmenin ardından felsefenin neliği hakkında onlarda kalan neydi acaba? Eminim, felsefenin neliğine ilişkin tek bir cümlecik oluşmuyordu kafalarında. Sanırım birkaçı derin bir nefes alıp gülümseyerek “Derin sular!” diyebilirdi! Sonra konuşacakları ise, asla derin sulara ilişkin değildi.

Mesleğimin son beş yılında, felsefe tarihine ve onca uzmana kıyıp bir de tanım geliştirmiştim :

“Bilimlerin kavrayamadığı konu ve alanlarda,
Belli bir perspektifle,
Kişisel,
Usa dayalı olarak,
Konunun ne olduğunu kavrama ve ifade etme” çabasıydı felsefe! Hâlâ, bu tanımın, felsefenin en iyi tanımı olduğunu savunmak için kanımın son damlasına kadar savaşmaya hazırım. Hazır olmasına hazırım da, bu tanımın bir yerlerinden hava kaçırdığını ben de biliyorum. Onun için, uğruna pek savaş çıkarmaya değmeyeceğini düşünüyorum!

En son geldiğim yer şuydu : Bazı kavramlar vardı, tanımı olanaklı değildi. Onlar yalnızca tanınabiliyordu. Tanıyabilmek için de odaklanmak ve o sözcüğe “inisiye olmak” gerekiyordu! Örneğin şiir bunlardan biridir. Felsefe de öyle!

Bakanlık, yıllardır felsefeyi bir bilgi türü olarak necip Türk halkına tanıtma politikasını sürdürüyor. (Alan yok, satanı sevsinler!) Başka yollar da var tabi! Örneğin felsefe tarihi okumak, sistematik felsefeye bulaşmak ya da doğrudan, bir filozofu izleyerek felsefe yapmağa başlamak gibi.

Ben şimdi burada, felsefenin tanımından vazgeçmiş yılgın bir savaşçı olarak, hiç ummadığınız bir yoldan felsefeyi size tanıtmak istiyorum : “Temel bir zihin biçimi olarak felsefe!” Nasıl? Başlığın rüzgârı iyi değil mi? Bence bayağı havalı oldu ama yine de simitçiye, kâhyaya, dolmuş şoförüne neyim anlatılacak cinsten değil söyleyeceklerim. En azından “zihne” ve “felsefeye” birazcık bulaşmış olmayı gerektiriyor galiba!

Efendim, “zihin” dedim de aklıma geldi. Sizin de benim gibi garip huylarınız var mı bilmem ama ben bazı sözcüklere fena şekilde Lemanımdır! “Madde”, “bilinç”, “enerji”, “ben” ve ille de ille şu “Zihin” sözcüğü. Bunun ne Türkçe’sini bulabildim ne de ne olduğunu anlayabildim. (Lütfen bana anlaktı anlıktı filan deyip o ne idüğünü bilemediğim zihnimi karıştırmayın!) Bana “zihin” yerine ” düşünce” diyebilirmişim gibi geliyor bazen. Ne ki, burada zihin için “düşünce” de demeyeceğim, “oda” diyeceğim.

Bakın şimdi, her birimizin bir düşünce dünyası yok mu? Diyorum ki, biraz alçak gönüllü olsak da şuna “dünya” yerine “oda” desek! Her birimiz düşüncelerimizle yaptığımız bir odanın içinde değil miyiz? Bu odayı görün, odanızı görün, öbür insanlara bir de bu “oda” kavramından bakmayı deneyin. Tamam değil mi? Tastamam kendi yaptığımız bir odanın içindeyiz değil mi? Evet, insan sayısı kadar oda tipinden söz edebiliriz ama ben yine de size felsefeyi tanıtmak için bu odaların beş temel tipinden söz etmek istiyorum. Bakalım becerebilecek miyim?

Birinci oda : Bu, gündelik insanın odacığıdır! Bu oda bana, ne kendini ne derslerini ne de odasını toparlayamayan, her şeyini dalgalanmaya bırakmış bir öğrenci odası gibi geliyor! Çorabın teki bir köşede öteki, öbür köşede. Birkaç kitap rafta, çoğu yerde. Onlar da dağınık duğunuk! Yatak, çalışma masası aynı odada! Yorgan buruşturulmuş ve bir köşeye itilmiş! Kürdün çalıp çingenenin oynadığı yer burası! Tam dandik! Her şey fragmanal ve bağlantısız. Sistem, düzen diye bir şey yok. Yalnızca, belleğinin birazcık daha uzun süreli olması nedeniyle, hayvana fark atan bir kafa bu!

İkinci oda : Bu oda, sanatçının kafasıdır. İlk göze çarpan şey, duygunun sigara dumanı gibi odayı kaplayıp bulandırdığı! Buna sigara dumanın da eşlik ettiğini söylememe gerek var mı? Sağa sola biraz bakın, mutlaka birkaç porno resim ya da dergi bulacaksınız. Duvarın birinde bir melek ya da meleğimsi bir çocuk resmî, öbüründe ise bir Afrodit denemesi bulursanız şaşırmayın. Kirlilik, ağlamaklılık odaya egemen. Dışarıdan dinlediğiniz zaman da asla alıştığınız ev halinin rutin sesleri gelmeyecektir. Ağlamanın ve gülmenin üst perdeden sesleridir bunlar. Arada bol bol küfür ve öfke! Odada düzen müzen yok! Bu odalar nedense bir çatıya da sahip değildir. Ama yine de ayırıcı bir özelliği var bu odaların : Tavan asla kalın betondan değildir. İnce ve zayıftır. Üstelik mutlaka bir yerinde ciddî bir çatlak vardır. Sanatçının zihnini asıl yapan ve tanımlayan şey de bu “çatlak”tır; çünkü burası, yaratmaların gerçekleştiği, odadakinin arada bir kopup evrensel bilinçle buluşmak için kullandığı geçittir. Sanatçı, bu yarık yüzünden hasta değil dahidir. O bu yarığa sahip olmadan sanatçı olamaz. Bu yarık bir biçimde kapandığı zaman asıl hastalanır. O yarık var ama çıkış yapamıyorsa, ağır psikoz ensesinde solumaktadır. O bunu biliyor!

Üçüncü oda : Bu bilim adamının kafasıdır. Çok düzenli, çok sistematik, her şeyin yerli yerinde olduğu bir odadır. Ammaa… Oda aslında karanlıktır. Aydınlık, sistematik ve düzenli kısım, odanın bir köşesinde belli bir alancıktır sadece! En azından odanın dörtte üçü karanlıktır ve onun bunu fark ettiğinden kuşkuluyum!

Dördüncü oda : Bu filozofun kafasıdır. “Filozof” deyince hep dalgın, unutkan ve yaşlı bir tip çizersiniz ya bu yanlıştır! Çoğunuza en karışık kafa, filozof kafası gibi gelir. Uygulama, deney ve gözlemlerin bunu göstermediği söylenemez ama benim gördüğümle, sanırım sizin gördüğünüz filozof kafası bir değil. Bu kafa, dayalı döşeli, düzenli ve her şeyin yerli yerinde olduğu, tümüyle aydınlık bir kafadır. “Şair bir , filozof iki!” diyeceksiniz. Lütfen kesmeyin! Bu oda hiç tahmin etmediğiniz kadar sistematik, düzenli ve aydınlıktır. Üstelik, bu durum, tüm odaya yaygındır! Yaşı önemli değil ama ben size sistemini kurmuş bir filozoftan söz ediyorum. Bu kafada bütün soruların yanıtları vardır! Bu odada oturan, tüm dünyayı değil, tüm evreni avcına almış gibi duyumsamaktadır kendini. Dingin bir ruh, ustaca düzenlenmiş, sistemli bir bütünlük içeren ve tümüyle aydınlık bir odadır bu. İçinde oturan, kendini Tanrı gibi duyumsamaktadır. Dışındaki evren söz konusu olunca da bir alçak gönüllülük edip, kendini gerçek Tanrı gibi değil de o makama aday gibi görmektedir. Oda tek kelimeyle kusursuzdur. İçinde oturan da tabi! Ne ki, bir küçük sorun vardır : Bütün bunlar o odanın içinde oturan için geçerlidir. O içinde yaşadığı odanın gerçek olduğunu sanmakta ama sanallığını görememektedir. Odanın kişisel olduğunu görememektedir. Aslında bir üfürüklük canı vardır! Örneğin, ciddî bir züğürtlük, ölümü anımsatan bir hastalık ya da ölümle yüz yüze gelmek, bu rüyayı hemen bozar! O zaman bu odada oturan, bilincin gerçekliğine doğar ama hazır olmadığı için anlamaz! Tam gerçekliğe doğduğu anda yıkıldığını, bittiğini, her şeyin boş ve saçma olduğunu söylemeğe başlar!

Beşinci oda : Bu oda “ermişin odası”dır. Ermiş diye, egosunun neliğini bulan, yani odada kimin, neyin oturduğunu görebilmiş olan insana diyorum. “Ben” derken, tüm evreni içinde barındıran bir farkındalığı kast eden insana diyorum. Baylar, bayanlar! Özür dilerim, sizi bilerek kandırdım! Bu insanın odası modası yok! Sanırım onunkine “oda” demek yerine “âlet masası” demek daha doğru olur! Bu masaya, kullanacağı âletleri, en uygun düzenle dizmiştir. O âletleri çok iyi bilmektedir. İşini asla, kör güdüyle ya da “alışkanlıkla” değil, hep parlayan bir bilinçle yapmaktadır. Masanın üstü olağanüstü düzenli, ışıl ışıl ve âletler en uygun düzene bağlı olarak, yerli yerindedir. Üstelik onların “gerçek” değil, “âlet” olduğunu çok iyi bilmektedir.

Çekmeğe çalıştığım bu beş resimde, filozof sizce neye benziyor? Onu kafa olarak görebiliyor musunuz?

Mustafa Öz