En kardeş, Hasan kardeş ferman buyurmuş… Eh buyurur ya ne var bunda? Nasıl olsa ferman padişahın, korsan bayrakları bizim! Diyor ki, “Konumuz insan, hadi üfleyin de bi görem!”

Vay anasını sayın seyirciler! Hasan’ın çağrısını okur okumaz kafamın içinde yüksek tınıda “Doing!” ” Doing!” sesleri oluştu. Çok hızlı bir şekilde ve peşpeşe aklıma gelenleri bir not edeyim de lafımı şaşırmayayım. Önce Kâmil’i anımsadım. Sonra lisedeki felsefe derslerimi anımsadım, ardından da o son radyo konuşmamı. Sonra destekleyici başka çağrışımlar aldım: İki referans: Felsefe ve iletişim… Anlatacam efendim. Sözü dağıtmayayım diye bu anlaşılmaz şeyleri söylüyorum.    

Kâmil:

Kâmil’i tanımazsınız. Tanımanız da gerekmiyor. Rahmetli kankalarımdan biriydi. Ben lise sondaydım. O benden yaşlıydı. İlkokul öğretmenliği yapıyordu. Bedri Ruhselman okuyorduk. Bir gün bana “Doyum ne Mustafa?”  diye sordu. Aşağı yukarı 1,5 saat konuştum. Sonunda ” Tamam mı?” diye sordum. ” I-ıh… Olmadı Mustafa!”  dedi gitti. Üç gün sonra yine aynı konu. Bir saatlik bir nutuk. ” Oldu mu?”  “I-ıh!” 

Bir hafta sonra gene aynı konu. Bir buçuk saatlik bir vaaz daha. Bu kere benzer sözler yinelenmeğe başlandı tabi. Sonunda “Oldu mu Kâmil?” Yine olmamış! Sonunda tepem attı “Ne diyon lan sen! O değil, bu değil, bi de sen söyle bakayım!”  dedim. Dilinin altında bir şey varmış ama daha netleşmemişmiş!

Burada hemen kayınpederim geliyor aklıma. Eşim minicik bir kız çocuğu iken kayınpederime “Akşam olunca Güneş nereye gider?” diye sormuş. Bizimki şaşırıp kalmış. Üç gün sonra o eski günlerde Ankara radyosunun eğitim saatini dinlerken, bir konuşmacı benzer konuya değinmiş ve “Bu durumda çaktırmadan aynı soruyu siz sorun çocuğa!” demiş. Kayınpeder de söyleneni yapmış. Eşim de “Güneşin arkada bir barakası var, oraya giriyor, sabah olunca da oradan çıkıyor!”  demiş.

Bunu önceden bilseydim, ben de Kâmil’e aynı numarayı yapardım. Ve şimdi aynı soruyu Hasan’a sormaya can atıyorum. Var bir yanıtı mutlaka ve hiç de çocukça değil ama sanırım net değil ve dile getirmeğe çekiniyor. Belki de söylemek istediği bir şey var da dile getiremiyor ve bir başkasına söyletmeye çalışıyor. Ama yine de olsun, olsun,  bu soruların sancısını çekmek iyidir. Çünkü felsefe yapmaktır ve insanı derinleştirir ama bu arada net, herkesçe onaylanabilir, bilimsel bir yanıt arayan da havasını alır.   

Lisedeki felsefe derslerim:

Derslerimde çocukları tartıştırmayı severdim. Çalışmadıkları için, konudan habersiz oldukları için habire konu dışı atıp tutarlardı. Sık sık da konuşmanın başı sonu birbirine karışırdı. Ben de onları çuvallatmak ya da iyice sarsmak için daha doğrusu hırs yaptırmak için ya beş dakikalık bir konuşmanın sonunda “Eee?” derdim ya da zaman çaldığı için iyice tepem atmışsa “Bana bak, öyle (Atem dutem men seni) makamında konuşma, koparırım o dilini ha!”  derdim. Bu, ders niyetine tekrarlanıp duran tatsız itişmeler sonunda beni bezdirmişti. Meslek hayatımın son beş-altı yılında daha ilk derste şu dört sözcüğü tahtaya yazdırır ve ezberletir oldum: KAFA DİSİPLİNİ – DİL DUYARLIĞI – NETLİK – BAĞLANTI !

Benim bu akıl almaz, anlaşılamaz gösterime yıl boyu gülerlerdi ama bazıları da üniversiteli olur olmaz ya da bir fakültede tez yazmağa başlayınca hemen gelip beni bulur ve ” Hocam ya, seni anlamamışız, çok kötü atlamışız!” derlerdi!

Kâmil ne yazık ki, bunları bulduğum, bildiğim ve oturttuğum zamanlara denk gelmemişti. Dolayısıyla Kâmilin gazına geldim ama Hasan’ın gazına pek gelesim yok. Onun için Hasan’ın “İnsan nedir?” sorusuna yanıt vermeyeceğim.

Bu konuda bana uyan ne biliyor musunuz? ” İnsan nedir?” diye Hasan’a sormak ve onun tanımını eleştirmek. Amma da Zekâimişim değil mi? Valla öyle!

O son radyo konuşmam:

2005 kışı çıkarken aklıevvelin biri beni radyo sohbetine çağırdı. Çağıran mimar, aydın, siyasi.

Neden çağırdı biliyor musunuz? Bir zamanlar yerel gazetede biraz toz kaldırmıştım. Beni kafası dolu bir sosyal demokrat sanıyordu ya da çaresizlik içinde bana o rolü veriverdi. Böylece gece bol saldırmalı, siyasi, coşkulu, ikna edici ve dolu dolu olacaktı!

Mikrofonu açınca konunun bana toplumsal çöküş olduğunu söyledi ve bu çöküşün ne zaman başladığını sordu. Şaşırıp kaldım! Zarf atıp bana divanla yol göstermeyi de denedi. “68 kuşağı olarak sen ne diyorsun bu konuda?”  dedi. Sonra ” Özal” dedi. ” Benim memurum işini bilir!”  dedi.” Bir kere delmeyle bir şey olmaz!” dedi. 

Bu sosyal demokratların ne farfara olduklarını bilirim ama farfaralık etmek için onların söylem ve kavramlarına sahip değilim ki!

Felsefeye bulaşmış kafamı şöyle bir geri yasladım. Sizin anlayacağınız ikiye taktım yani “arka kafaya”  geçtim.

Derken kelama geldi fânus!

Her siyasetçinin, her inanç sahibinin, her grubun ve hatta bireyin işaret edip göstereceği bir toplumsal çöküş ve bu çöküşün başlangıç tarihi olabileceğini söyledim. “Bu tarih, bir Müslüman için başka, Türkiye’de yaşayan bir Yahudi için başka, bir ülkücü için başka başkaydı. İlerici ve devrimcilerin olduğu kadar tutucuların, muhafazakârların, sanatçıların, ekonomistlerin, siyasetçilerin anlatacağı farklı farklı toplumsal çöküşleri ve tarihleri var elbet.” dedim. 

Herkes için genel geçer bir toplumsal çöküşten söz etmek gerektiğini, ancak bunun bilimsel ve mantıksal olacağını söyledim. Bana bir partizan ya da militan olarak değil sosyolog olarak konuşmak uygun geliyordu. Onun için de önce “Sosyal çöküşün” ne anlama geldiğini sormak ve yanıtlamak gerektiğini söyledim. Sonra da “Sence sosyal çöküş kavramı nasıl tanımlanmalı?” dedim. 

Önce bir duraksama, biraz ık, biraz mık derken sular seller gibi laf boşaltma: Hırsızlık, aşırı sınıflaşma, hortumculuk, ahlaksızlık, fuhşun artması, kapkaççılar vs. vs…

“Peki bunlar çözülme-çöküş anlamına mı geliyor, geçiş, değişme, gelişme anlamına mı geliyor?” diye sordum. Aydın bey, sosyal olayların hangisinin gelişme hangisinin değişme hangisinin çöküş anlamına gelmesi gerektiğini söktüremiyordu. 

Sosyal çöküşün temellerinin medeniyette ya da kültürde aranması gerektiğini söyledim. Değerlerin yıpranmasında ve adanmaların yitirilmesinde aranması gerektiğini söyledim. Sonra “güç dinini”  anlatmaya başladım. Dünyanın güç efendilerinden söz ettim. Asıl çökertici öğenin güç tutkusu olduğunu, o devreye girdiği zaman hiçbir din, değer ve ahlâkın varlığını sürdüremediğini söyledim. Son örneğinin Bush ve Irak olayı olduğunu söyledim. Adam medeniyetler çatışması olarak gösteriyordu yaptığını. Bu arada kendini dinî bir kimliğe sokup Mesih gibi gösterdiğini söyledim. Yalandı. Dünyanın güç efendilerine çalışıyordu. Niyeti de o sanal güç pastasından pay almaktı.

Dünyada güç dini ne zaman açıktan sahne almıştı? Türkiye’de güç oyunları ne zamandan beri oynanıyordu?  Çöküşün başlangıcı burasıydı? Oysa insanlarımız ve özellikle de genç jenerasyon aydın ve siyasetçileri hep en yakın çöküş tarihi olarak, iktidarı yitirdikleri tarihi gösteriyorlar. Ve buna bir de sosyal deyimleme getiriyorlar: Sosyal Çöküş! Kazın ayağı hiç de öyle değil!

Kıssadan hisse: “Doymak”  gibi, sosyal çöküş gibi, sevgi gibi, aşk gibi, mutluluk ya da özgürlük gibi “insan olmak” da geniş ve derin bir bulanık su. Bu konuları irdelemek felsefe yapmaktır. İnsan aydınlanır ama kesinlik ve netlik hep yitirilir.

Ha bir de şu: O gece beni konuşturan arkadaşa açıkça şunu da dedim: “Böyle bulanık kavramlarla oynayanların psikolojilerini de biliyorum: Bunların kafalarında silik, uçarı, netlikten ve tanımsallıktan uzak bir takım düşünce ve mesajlar vardır ama ya kendileri ifade etmekten çekinirler ya da işin kolayına kaçıp söylemek istedikleri ama bir türlü ucunu yakalayamadıkları düşüncelerini birilerine söyletmek isterler. Demem o ki, senin söyletmek istediklerini söylemek zorunda değilim. Ben kendi söyleyeceklerimi söylemek için buradayım!”

Savunma açık ve kesindi: “Yok ben inançlara da sana da saygılıyım. Konu olsun, ilgi çeksin, işe yarasın diye seninle toplumsal çöküşü konuşmak istedim!” dedi. Pekâlâ.

Evet, bu son kısım sanırım sevgili Hasan’ı hayli ilgilendiriyor. 

İnşallah aradığı cümleyi bulur!

 

İki referans: Felsefe ve iletişim:  

Sevgili Hasan ” İnsan olmak ne demek?” diye soruyorsun. Bunun daha bir Türkçesi “İnsan nedir?” dir. Ve tastamam bir felsefe sorusudur. Bu soru gerçekten filozofça soruluyorsa, gidip önce bir ansiklopediden “Felsefî Antropoloji” sözcüğüne bakılır. Sonra da rahmetli Takiyettin Mengüşoğlu’nun  kitaplarını okumaya başlayabilirsin. İnsanın neliğine ilişkin oldukça geniş bir felsefî yazına da sahibiz. Hele buralara bir kez uzandın mı, bırak o belalı soruyu sorduğuna pişman olmayı, valla doğduğuna pişman olursun!

Ama sanırım sen bu soruyu ” iletişimci”  kafası ile soruyorsun. Böylece, bence aslından uzak başka bir paradigma söz konusu.

Bu sorunun asıl referans çerçevesi felsefedir. O alana dönerek soruyorsan, herkes için genel geçer, net ve onaylanabilir bir tanım bulamazsın ama dediğim gibi aydınlanır ve derinleşirsin. ” İletişimci”  olarak soruyorsan, Kâmil’in beni düşürdüğü tuzağa düşmen kaçınılmaz. Yani asla ” İnsan şudur”  biçiminde tanımsal bir cümleye ulaşamazsın. Söylenen bütün sözlerin eksik kalacağına bahse girerim.

“Bizler tarihine bakıldığında ve halen yaptıklarına bakıldığında kana susamış yaratıklar mıyız, yoksa daha başka bir şeyiz de böyle mi davranıyoruz veya bu şiddet insanı ile İNSAN arasındaki fark mı? Yoksa medya “insanın”  yarattığı şiddeti haberin doğası gereği yansıttığı için tüm fatura İNSANlığa mı kesiliyor?” diyorsun.

Ben şöyle düşünüyorum: “Bu insan”, zihnidir! Henüz zihninin dışındaki insanı zihni ile görebilen bir insan oluşmadı. Yani zihin dışı var ama bize kapalı.

Soruyu şu hale getireyim: “Zihin olan insan nedir?” Bu insan, kendini ne ile ya da nasıl tanımlıyorsa, odur! Bu bize, çok geniş bir özgürlük ve belirsizlik alanı sunuyor çünkü temelde kendi zihni olan insan böylece, maddeden manaya uzanan bir yapıyı ve şeytandan meleğe uzanan değer skalasını içeriyor.

İşte bu değer skalası içinde insan, kendisi için hangi niteliği ya da hangi değeri seçiyorsa odur. “Hayvanım ben!”  diyen hayvandır! Tanrı olduğunu söyleyen Tanrıdır. Melek olduğunu söyleyen melektir.

Bu arada şu ince noktayı da atlamamak gerekir: Aslında ne melektir, ne şeytandır ne hayvandır ne de Tanrı! O, içinde yaşadığı kültür ve toplum içinde bunları kendinde yorumlayandır.

Yani zihni etkileyen ve belirleyen temel etkenlerden de söz etmek gerekiyor. Bu etkenlerin başında kültür geliyor.

Bu gün dünyaya egemen olan batılı kültürün kökü Rönesans’tır. Onun da asıl kökleri Antik Yunan ve özellikle de Sofizm’dir. Hiçbir felsefe tarihi yazarı, Sofizm’i bir güç dini olarak anlatmadı, göstermedi ama aslında bunun böyle olduğu çok açık. Değerlere göreceliği yapıştırdınız mı hayata devam etmenin belli gerekçeleri kalır: Haz (seks), uyuşturucu, kumar ve üstünlüğünü gösterme. İşte bu üstünlüğünü gösterme, güç dininin en temel kaynağıdır.

“Sofistler, zengin çocuklarına güzel ve etkili konuşmayı (retoriği) öğreten gezgin hocalardı” diye yazar kitaplar. Onların derdi ne edebiyat ne de mantık öğretmekti. Onların derdi, zengin çocuklarına yanaşarak, onlara büyük pastaya nasıl yaklaşıp sahip olabileceklerini öğreterek kendilerini o büyük pastaya yakın kılmak ya da o pastadan dolaylı yoldan pay kapmaktı! İşin temeli, yaşamın temeli onlara göre bu güç oyununu oynamaktı ve bunun en usturuplu yolunun, demokrasi adına insanları kafalamak olduğunu düşünüyorlardı. Açıkçası tastamam güç oyunun içindeydiler ve devlet gücü temsil ediyordu.

 

Bu güdü haline gelmiş “Sofizm’in güç istemi”, Rönesanstan sonra en iyi Nietzche’de dile getirilmiştir. Yakın zamanlardaki güç dininin peygamberi Nietzche, İncili ise ” Böyle Buyurdu Zerdüşt” tür! 

Ve şimdi yaşadığımız zamanlar, senaryosunu Nietzche’nin yazdığı zamanlardır. Bu günler Nietzche’nin günleri. Güç isteğinin, başarının, üstünlüğün, efendiliğin alabildiğine ve körlemesine kışkırtıldığı günler. Medyanın yaptığı da bu kışkırtmaya âlet olmaktan başka bir şey değil.

“Bizler tarihine bakıldığında ve halen yaptıklarına bakıldığında kana susamış yaratıklar mıyız, yoksa daha başka bir şeyiz de böyle mi davranıyoruz veya bu şiddet insanı ile İNSAN arasındaki fark mı? Yoksa medya “insanın”  yarattığı şiddeti haberin doğası gereği yansıttığı için tüm fatura İNSANlığa mı kesiliyor?” diyorsun.

Kana susamış yaratıklar mıyız? Çizilen daha doğrusu kültür ve onun temel motivi ile bize çizdirilen resim bu! Ama bu kana susamışlık bizim doğamız değil, doğamızda var olan niteliklerden biri ve kültür, yarattığı toplumsal koşullarla insanda bunu açığa çıkartıyor. Buna göre, her birimiz zamanını bekleyen potansiyel kan dökücüler ve şiddet yanlılarıyız. 

“Başka bir şeyiz de böyle mi davranıyoruz” diyorsun. “Başka bir şey olarak” ne olduğumuz hakkında tek yapı, tek nitelik düşünmemek gerektiğini sanıyorum. “O başka bir şey olarak”  insanın kendi zihni olduğunu söyledim. Bu şiddet yanlılığı, bu kan dökücülük zihindeki olanak, yatkınlık ve değerlerden sadece biri. Bunun yanında içimizde çok büyük meleklerin de uçuştuğunu biliyorsunuz. Sorun o meleği açığa çıkartacak kültürü oluşturabilmek.

 Bir sahne sanatçısı düşünün. Soğuk kış günü delik pabuçlu bir genci görünce, ayağındaki pantolona kadar verir ama gazinonun kapısına dayandığında adının alta yazıldığını görünce ortaya çıkardığı hayvanı bir görün hele. Elinde tabanca olsun, kim adını alta yazdırmışsa Allah yarattı demez, adamı dangadak alın kabağından vurur.

Kısacası, biz sadece bu kan dökücü değiliz. Taze bahar kokulu, yemyeşil alanlarımız da var elbet ve sorun, işte o alanların açığa çıkıp kendini ifade edeceği bir kültür ve toplum ortamının yaratılması. Bunun için önce kültür dışı olabilmeliyiz. Bunun yolu da zihinden farkındalığa geçmek. Yeni Çağ’ın o yüksek bilinç devrimi, bu uygulamayı yapabilen insanların artmasıyla gerçekleşecek.

1930’lardan beri doğu-batı sentezlemesi yapılmaktadır. Bilinsin ya da bilinmesin yukarısının böyle bir programı vardır ve görünen o ki, önce batı doğuyu istila edecek. Doğulu insanın batılı zihinsel kalite ve performansına ihtiyacı var da ondan! Sonra doğudan gelecek bilinç patlaması, Altın Çağ’ın birlik bilincine dayalı kültürünü, bu kere tüm dünyayı yakalamak üzere var edecektir.

Işığın minik karıncaları, bu söylediklerimi duyuyorlar mı acaba?

Mustafa Öz