İnsanoğlunun cevabını en fazla merak ettiği soru, “evrende yalnız mıyız” sorusudur. Bu konuyla ilgili araştırmalar, pozitif bilim dalları ve doğaüstü araştırmacıları karşı karşıya getirdiğinden sık sık “UFO” içerikli tartışmalar meydana gelmektedir.

Son yıllara kadar “UFO” tartışmalarının kaynağı aynıydı, evrenin uzak köşelerinde bilinçli bir canlı türü var mıydı yoksa yok muydu? Sadece bu konu üzerine düzinelerce kitap yazılıyor, çevresine minik ampuller bağlanan metal tencere kapaklarına zoom yapılarak “ultra uzaylı” filmleri çekilebiliyor ve gazete köşeleri meşgul edilebiliyordu.

 

UFO’LARIN KEŞFİ (Varsayımlı UFO Senaryoları)

 

İnsanoğlu merak edip gözlerini başlarının üzerindeki uzay boşluğuna çevirdiklerinde birçok gök olayıyla karşı karşıya kalmıştır. Bilgileri dahilinde bunlara, yıldız kaydı, meteor yağdı, E.T el salladı, uydu geçti, UFO düştü gibi isimler vermişlerdir. Uzunca bir müddet ışıklı gök cisimlerinin tamamını UFO, UFO’ların tamamını da metalden dönen ama canlı bir uzaylı türü zanneden insanlık, konu hakkında bilgiler çoğaldıkça aslında bu metal cisimlerin içinde yolculuk eden canlı varlıkları keşfettiler. Yalnız bir eksiklik vardı. Nasıl bir şeydi bu “uzaylı?”

 

Bu canlı türünü merak etmeye başlayan insanoğlu gerek kitaplarında gerek filmlerinde kullanılmaya müsait bir yaşam formunu, deyim yerindeyse “baştan yaratmaya” başladı;  Uzaylılar renk itibariyle yeşil, pörtlemiş kocaman siyah gözleri olan, küçük ağızlı, tombul, yerden bitme, altı parmaklı, ördek ayaklı ve de en önemlisi antenli yaratıklar olarak hayal edilmiş ve gösterilmiştir. Aslında burada anlatılmak istenenler çok farklıdır. Karşımızdaki bir uzaylıdır ve mümkünse bize benzememelidir, derisi yeşil ve gözleri kocaman ağzı küçücük olmalıdır, muhtemelen çok hızlı giden bir uzay aracında kalan insanın ağzı gözü de eğilip, aynı kıvama gelecektir, bu yüzden “koca pörtlek gözlü uzaylı” benzetmesini destekliyorum. Uzaylının tombul olması kesinlikle ilerlemiş teknolojileri sayesinde popolarını kaldırmaya gerek kalmamasının bir eseridir, ki bunu da desteklememek yanlış olur. Anten konusu ise bir muamma, muhtemelen telepati organı olan uzantılar bizim tarafımızdan anten olarak algılanıyor olabilir. Bildiğiniz gibi bir uzaylılar karşılaştığını yada zoraki davetleri sayesinde araçlarına bindirilip galaksi galaksi dolaştırılan tüm insanlar bu yaratıkların ağızlarını açmadan konuştuklarını söylemişlerdir. Burada aklıma başka bir soru geliyor, ağız açmadan konuşabiliyor olmaları, ağızlarının küçük olmasından mı kaynaklanıyor, telepati yapabildiklerini mi gösteriyor, yoksa başka bir organlarını konuşturabilecek kadar geliştirebilmişler de bizim mi haberimiz yok?

 

Parmak sayısı ve ördek modeli ayak yapısı hakkında konuşmayı pek uygun bulmuyorum, malum biz de uzaya ilk olarak bir maymun göndermiştik, onlar da gözden çıkardıkları birkaç mahlukatı buraya yollamış olabilirler. Kim bilir belki uzaylıların gelip gelip geri dönmesi ilk intibadan kaynaklanıyor olabilir. Ama şükrediyorum, ya maymun yerine gergedan yollasaydık?

 

Bu noktada değinmeden geçemeyeceğim bir konu var, malum yaşı 35’i geçmemiş genç arkadaşlarımızın bir çoğu uzaylı kavramıyla E.T filmi sayesinde tanıştık, ve yamrı yumru görüntüsüne rağmen altın kalbiyle uzaylıları o varlık sayesinde sevdik. Ama hala o yaratık tiplemesinin sıkıntılı bir tuvalet macerasından sonra üretilmiş bir görüntü olduğunu düşünüyorum.

 

Yıllar geçtikçe insanlar “uzaylı ziyaretçilerimiz”in var olabilme ihtimaline o kadar ısınmışlardı ki,  “Dünyalı biz dostuz” geyiği literatüre bile geçmişti. Uzaylıların üstün teknolojileriyle var olabilme ihtimalinden en iyi parayı kazananlar sanırım sinema endüstrisidir. Marslı börtü böceğin toplanıp dünyayı kemirmesi, göle düşen UFO’nun yaydığı radyasyon sonucu avel avel dolaşan sümüklü kaya balıklarının birer canavara dönüşmesi gibi konularla bezenmiş “klasik ötesi” Amerikan filmlerinin damgasını vurduğu dönem çok da gerilerde değildir.

 

Bilimin ve bilincin ilerlemesiyle birlikte, sinema ve basılı yayınların da görmezden gelinemeyen katkılarıyla uzaylı kavramı genişlemeye başladı, uzaylılar var mı, yok mu tartışması, “gelenler Oriondan mı, Siriustan mı”, “Amerika’nın elinde canlı uzaylı mı var”, “Meksika’ya düşen ufo kaç beygir gücünde” gibi soru ve tartışmalara dönüştü. Bu tartışmalara ciddi araştırmacı, yazar ve bilim adamları dışında, sadece meraklı olmakla fikir yürütebileceğini sanan “normal” statüsündeki vatandaşlar da katılmaya başlayınca olay farklı bir tat ve doku kazanmaya başladı.

 

Zamanla UFO ve uzaylı bilinci sektör haline gelmeye başladı, tişörtler, kahve fincanları derken boxer şortlarımızla birlikte hayatımızın duvar kağıdı aralıklarına kadar klasik uzaylı figürleri girmiş bulunmaktadır.

 

Varlıkları hala tartışılma aşamasında olması ve ispatlanmaları için modern bilim ve doğaüstü araştırma sistemlerinin ortak bir çalışma sürdürmesi gereken bir konunun, ilgili-ilgisiz vatandaşların eline ve beynine düşmüş haliyle, başlangıcından gelişimine kadar UFO ve uzaylı kavramlarının bir dönemki durumu budur.

 

“İnsan” ırkı olarak uzay boşluğunda var olduğumuz bir gerçekse, “uzaylı” kavramını bir çırpıda inkar etmenin sosyal statüye bağlı olmayan cehalet olduğunu düşünüyorum.

 

“ Evrende zeki hayatın izlerini, uzayın derinliklerinden önce, Dünyada aramak daha akıllıca bir tutum olacaktır.” Prof. Carl Sagan