‘Zen ile Sufîliği nasıl olup da aynı terazide tartabildiğimize’ dair o kadar çok soru soruldu ki, artık münferit cevaplar yeterli olmamaya başladı. Tarihsel gerçekliklerin ışığında topluca yanıtlayalım istedik.

Yaşamı ve olayları değerlendirirken her zaman olduğu gibi bugün de en çok ihtiyacımız olan şeylerden birisi özgür düşünce ise; diğeri de ona bağlı olarak bütün görüş, felsefe ve inançların değerlendirilebilir, kıyaslanabilir ve üzerinde tartışılabilir olduğunu kabul edebilmektir. Aksi halde herhangi bir fikre, görüşe, inanca saplanıp kalabilir; kendimizi bunlardan herhangi birisine körü körüne kaptırmış olabiliriz. Akıl, bilgi ve eleştiri süzgecinden geçirmezsek terazimizin giderek yanlış tartmakta olduğunu bir türlü farkedemez, bu durumda da toplumda yerleşmiş inançlardan, önyargılardan, kavram ve sloganlardan nemalanıp nasiplenenlerin tezgâhını, düzenini güçlendirmekten başka bir işe yaramamış oluruz. Oysa ki gerçekte maneviyat, kökeni ve nedeni bilinemeyen sanal, düzmece ve sözde gerçekliklere inanarak, onlara kayıtsız şartsız ve her geçen gün daha da aşırı biçimde itaat etmek değildir. Doğru yöntem, acılarımıza oduğu kadar inançlarımıza da ‘dokunabilmek’, onları tartışılamaz birer ‘dogma’ olmaktan çıkarabilmektir. Böyle bir çaba en azından üzerimizdeki ‘katılığın’ çözülmesini, gevşemesini; taraf olmakla başlayan ayrımcılığı hafifletecek ve bizleri akılcılık yolunda hoşgörülü olmaya yönlendirecektir.
Özgür düşüncenin bir başka yararı da hoşgörünün artması sonucu, ilkel zihinlerde bolca bulunan ‘farklı inançlara karşı husûmet’ ve düşmanlık duygularının yerini, giderek onların sevecenlik ve şefkatle anlaşılabilmelerine yönelik bir anlayışın alacak olmasıdır.

Farklı yolları araştırmaktan kaçınmak, ‘en doğrusu, güzeli ve yararlısı benimkidir’ kibrine bencilce tutsak olmak demektir. Böylesi bir tutum, ‘zihinsel’ bir yaklaşım olup ‘bilmeye’, ‘anlamaya ve anlaşmaya’ olduğu kadar, ‘paylaşma ve ortaklaşmaya’ da engeldir. Aslına bakılırsa, bir türlü farkına varılamayan bir zayıflıktır da… Üstelik farklı güzelliklerin ilhamına gönül kapısının kapatılmasıdır. Böylesi bir tutum, hayatın ve evrenin kavranmasında bizleri geri bırakabileceği gibi, düşünsel özgürlüğümüzü kendi kendimize kısıtlamamıza da neden olabilecektir.

Böylesi bir kibrin, yani kendini aşırı biçimde beğenmişliğin, gerçekte ego’nun (sahte-benliğin) güçlenmesinden kaynaklanan bir zihin hâli olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir hâl gerçekte artalanında önemli ölçüde kaygı, nispeten de korku ve endişe barındırır. Ama tümünü kapsayan esas neden ‘cehalet’tir. Burada kastedilen cehaletin, kimi konulardaki bigisizliklerimizi gidermeye yarayan yaygın eğitimdeki ‘okumuşluk’la, veya ‘sıradan bilgi’ edinmiş olmakla ilgisi olmadığı gibi; onların sayesinde giderilebilmesi de mümkün değildir.


Bütün Ön Asya din ve inançlarında sürekli olarak ‘düalite’ işlenmiş, zihinlere ısrarla ‘yaradan-yaratılan ayrımı’ yerleştirilerek, öylesine yapay ve dayatılmış bir ‘sözde-iman’ın güçlendirilmesine çalışılmıştır. Bu konuda en önemli işlevi ‘korkular’ ile, sıkça tekrarlanan o aşırı derecede kodlanmış ‘dualar’ ve ‘ibadetler’ görmektedir. Böylesi bir durum, tanrıyı kişiselleştirip içinde bulunduğumuz dünyanın dışında apayrı bir yere koymanın, ona insan benzeri tutum ve davranışlar yakıştırıp gerçekte onu kısıtlayan isimler ve sıfatlarla donatmış olmanın kaçınılmaz sonucudur.

Öyle ya, yaradanla yaratılan ‘bir’ ise; veya yaratılanlar, yaradanın yansıması ise; daha kısa bir ifade ile ‘biz aslında O isek’, kalkıp kime dua edip nasıl af ve mağfiret dileyerek ibadet edebiliriz ki… En büyük ama en fazla gözardı edilen çelişki, böylesi bir ayrıştırmadan kaynaklanmaktadır. Ancak nedense ‘Ben O’yum’ anlayışına gelen, veya ‘varlığın birliği’ne sözde inanmış görülenler dahi, geçmişte kendilerine yüklenen ‘düalist’ inançlardan bir türlü kopamamakta, güya benimsemiş göründükleri ‘vahdet’ anlayışlarını temelden inkâr edercesine klasik dinlerin alışılmış ritüeline benzer biçimde dua ve ibadet edebilmekte; öğretiyi yeterince özümseyememiş olmalarından olsa gerek, kendilerinden ‘ayrı’ düşünmeye devam ettikleri kişileştirilmiş tanrıya niyâz edip, zihnen sıkıştıklarını hissettiklerinde yine de ondan talep ve temennide bulunarak yardım ve af dilemektedirler. O halde, bu durum özgürce özeleştiri yapıp vicdan muhasebesinde bulunmalarına da, kendilerini bilip yine kendilerine ışık olmalarına da engel oluşturmaz mı?

Kuşkusuz ki şuursuzca biat eden, dini sadece belirli kurallardan ve onlara körü körüne itaat yükümlülüğünden ibaret sanan zihinlerde Sufî fikirlerinin yer bulmasına imkân yoktur. İnayet Han’ın tespitine göre “Düşünce sınırlandığında ortada Sufizm kalmaz!” Arabî’nin şu sözleri de skolastik İslamcılar tarafından ‘küfür’ sayılmıştır: “Melekler, insanın bedeninde, organlarında ve kaabiliyetlerinde gizlenmiş olan güçlerdir”. Ardından söyledikleriyse kimine göre ‘bardağı taşırmış’tır: “Velîler bilgilerini, peygambere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan almaktadırlar”. Bu, herkesin kemâle erebileceği, bilginin ‘bir’ olduğu ve ona ‘ulaşılabileceği’ anlamına gelse de, yani özünde ‘insanı yüceltmiş’ olsa da, Arabî de, Mansûr, Gazâlî, Suhreverdî ve Ferideddin-i Attâr gibi, skolastik İslam şeriatınca idama mahkum edilmiş, canını ancak ‘kaçarak’ kurtarmıştır. Arabî, en önemli eserlerinden ‘Füsûs-ül Hikem’i de vahiy ile yazdığını iddia etmiştir. O zaman da bugün de tutucu dinseller Arabî’ye ‘tasavvufun şeytanı’, bu eserine de ‘şeytanın kitabı’ demektedirler. Zaten türkçe de dahil diğer bütün dillere yapılmış olan çevirileri kasıtlı olarak çarpıtılmış, eksik ve yanlış yorumlanmış, ‘açıklamalı’ adı altında, çevirenler tarafından ‘düzeltilmiş’tir. Bugün hangi ‘dinci’ye sorsanız İbn’i Arabî’ye, Hallâc-ı Mansûr’a, Mevlânâ’ya büyük saygı duyduğunu söyler ve sözde onları yücelttiğini ifade eder. Sizce dinsellerin bu tür söylemleri gerçeği yansıtıyor olabilir mi? Okullarda öğretilen klasik-skolastik din bilgisinin ve onların öğretim tarz ve yötemlerinin, hem tanrısal gerçekliklerin hem de kendilerinin çok gerisinde, hattâ ‘aşağısında’ olduğunu söylemiş olan çok sayıda Sufî düşünür sayabiliriz.
İslamın ilk Sufîlerinden Hasan Basrî’ye (643-732) soruyorlar: ‘İslam nedir ve müslümanlar kimlerdir?’ Daha o tarihteki yanıtı son derece düşündürücüdür: “İslam kitaplarda kaldı, müslümanlarsa türbelerde!”

Sufîler de tıpkı Zen ustaları gibi, insanın önce ‘zihni’ni (nefs-ego) arındırmasını; sonra ondan kurtularak ‘akla’ yönelmesini; daha sonra aklı da aşıp, geliştirilmiş ‘sezgi’lerini kullanarak ‘içsel ben’ aracılığıyla ‘bilince’ (insan-ı kâmil); nihayetinde ise ‘evrensel birliğe’ (vahdet-i vücûd) yönelmeleri gerektiğini öngörmüşlerdir.
Keza Sufîliğe göre de, Zen’e göre de insan ‘kesintisiz oluşumu devam eden’; yani varoluşu da tekâmülü de henüz tamamlanmamış; bilinçten uzaklaştıkça geri kalıp, aksine ‘vahdet’e yöneldikçe olgunlaşarak daha yüksek boyutları idrak edebilecek hâle gelmesi mümkün bir fenomendir.
Sufîler de tüm diğer düşün insanları gibi bilgi ve deneyimlerini içinde yaşamış oldukları topluma ve onların kültürlerine uygun biçimde, onlara yabancılaşmadan ve onlar tarafından dışlanmadan ‘açıklamak’ zorundadırlar. Yani bir ‘hedef kitle’leri vardır; o nedenle her şeyi uluorta anlatamayacakları gibi, çoğu kez de son söyleyeceklerini baştan söyleyemezler; insanları gelişmişlik durumlarına göre önce ‘hazırlamak’ zorundadırlar. O nedenledir ki Sufîlerin ‘herkes için’ yazıp söyledikleri ile ‘yolda olanlar için’ yazdıkları ve söyledikleri, kolaylıkla tahmin edileceği üzere, bir hayli farklılık gösterirler. Sufîlerin gerek yazılı metinlerinde, gerekse de eylemlerindeki sembol, jest, işaret, kavram ve alegorilerin, sıradan veya konuya yabancı kimseler tarafından anlaşılmaları bu yüzden kolay değildir.
Bu arada bilerek ve kasten karıştırıldığına inandığımız bir konudaki düzeltmeyi de yapmakta yarar vardır. ‘Tasavvuf’, tarihsel bakımdan İslam kültüründen ve düşüncesinden geliştirilmiştir; ancak mistik anlamda ‘Sufîlik’, İslamdan oldukça eski olup kökleri çok daha derinlerdedir. ‘Mistik’ de ‘Sufî’ de, herkeste bulunan ama farklı derinliklerde gizli ‘tanrısal öz’ü keşfedebilmiş, keşfetmekten de öte ona ‘erişebilmiş’ kişidir. Tasavvuf ehli ise, bunu geleneksel İslam kültürü içinde, ama ondan kısmen ayrışarak ve yeni yorumlar getirerek başarabilmiş olanlardır.

En önemli ve değerli Zen çalışması olan Zen meditasyonu, yani Zazen, ne ‘satori’ye erişmek için, ne de belirli bir amaç güdülerek ve sonuca koşullanılarak yapılır. Zen’in, sürdürülmekte olan çalışmalardan ve edimlerden ‘karşılık gözetmeme’ anlayışı, Sufî geleneğinde de aynen mevcuttur ve Sufî ustalarınca sık sık dile getirilir. Üstelik kişinin eylem ve edimleri sonucunda yaradandan karşılık beklenmemesi gerektiğine dair geleneksel tavır, tıpkı Yûnus’un ‘bana seni gerek seni!’ deyişindeki gibi; eski bir Sufî duasında da ifadesini şöyle bulmuştur: “Eğer sana cennetin için yakarıyorsam, bana orayı nasib etme; eğer cehennem korkusuyla dua ediyorsam, beni orada kahret!”. Buradaki figür ve temalar biçimsel olarak çok da önemli olmayıp, kaçınılmaz olarak içinde yaşanılan toplumun inançlarından ve değer yargılarından etkilenmiştir. Kaldı ki hiç kuşkusuz, yorumlama ve açıklama yapılırken de, ister istemez yine o kavramlar ve o değerler kullanılacaktır. Başka nasıl anlatılabilir, hedef kitlesine nasıl seslenilebilirdi ki? Önemli olan anlatımlardaki şekilsellik değil, onların arkasındaki anlayış ve bakış açısıdır. Nitekim katı bir İslamcı toplumun bireyi olan Hallâc-ı Mansûr doğru anlaşılamamış; tanrıya şirk koştuğu ve inkâr ettiği gerekçesiyle İslam şeriatınca idam edilmiş, derisi yüzülmüştür. Geleneksel İslam toplumları içindeki önemli düşünürler katı ve skolastik şeriat kanadında değil, her zaman sevgi, merhamet ve hoşgörü sahibi olan Sufîlik ve tasavvuf kanadında boygöstermişlerdir. Farklı inanç ve felsefeleri birlikte ve karşılaştırmalı incelemenin önemi ve yararı da, sofulukla Sufîliğin farkı da bu sayede ortaya konulabilecektir. Bugün nasıl haklarında ölüm cezaları verenleri değil de Sokrates’i ve Bruno’yu tanıyorsak; aynı şekilde, Mansûr’u idam edenleri değil ama hâlâ onu tanıyor, biliyor ve seviyoruz.
Sufîler ellerine kılıç almamışlardır; Taocu, Budist ve Zen rahipleri de öyledir. Onlar gücünü Sufîlikten ve mistiklikten; yani varolana saygıdan alırlar, gönüllere hitap ederler; olabilirse orada sultan olurlar. Sofular ve softalarsa ‘cihat’ diye diye, ‘din elden gidiyor’ teraneleriyle, sevgisiz ve merhametsizce insanları korkutarak baskı altına almışlar; kendi sömürü düzenlerine karşı çıkanlara yaşam hakkı tanımamışlar; tam anlamıyla zorbalığa dayalı bir iktidar mücadelesi sürdürmüşlerdir. Hâl böyle olunca siyasete bulaşmamak mümkün olabilir miydi? Hem de yıllarca sistematik biçimde zihinleri esir alınmış ‘sözde-dindar’ hazır kitleler yaratılmışken… Sufîninse hiçbir zaman dünyevî iktidar derdi olmamıştır.

İnsanları ‘dine davet’ peygamberlerin ve onların vekillerinin işidir. Mistiğin görevi ise ‘dindarlığa davet’tir ve bunun herhangi bir din ile ilişkisi yoktur. Büyük Sufîler de insanları dine değil, ‘yol’a yani gerçek dindarlığa davet etmişler; Mevlânâ gibi, hiç kimseyi küçümsemeden ve hiçbir inancı hor görmeksizin ‘Kim olursan, ne olursan ol; yeter ki gel’ demişler; ya da Ahmet Yesevî gibi dergâhına (ya da aşramına) her din ve inançtan öğrencileri kabul edip, oradan ayrılıncaya kadar onları, dinlerini ve inançlarını değiştirmemeleri konusunda uyarmışlardır.

Tıpkı ‘karşılık gözetmeme’de olduğu gibi, ‘benliksizlik’ kavramı da Zen ile Sufîliğin bir başka ortak yönüdür.
Her ikisi de doğaüstü güçleri ve sanal varlıkları değil, insan olmayı över; zamanla gelişerek ‘insan-ı kâmil’ olunacağını öngörür; bu süreçte de insanın içindeki gerçeği ve ‘gerçek öz’ü arar. Bu arayıştaki en büyük engel insanın kendi cehaletidir. Zaten egoyu (nefsi) yaratan da, başta cehalet olmak üzere korku, onun neden olduğu sevgisizlik ve bağımlılıktır. Aranan hakikat, ilk aşamada insanın o gizli kalmış ‘gerçek özü’dür. Asıl savaş, insanın sahte benliğiyle süregelen savaşıdır; amaç da onu yenerek ‘zihinsizlik’ ya da ‘benliksizlik’ durumuna, yani ‘şuur’un ya da ‘bilinç’in yansıması dediğimiz bozulmamış olan gerçek doğamıza erişebilmektir.
Doğu geleneklerinde de Orta Asya türk toplumlarında da, insanlara salt inançları dolayısıyla kitlesel saldırılar olmamış, farklı inançların sahipleri arasında da doğrudan ve organize din savaşları yaşanmamıştır. Aksine farklı inançlardan mistikler her dönemde ve gittikleri her yerde ilgi ve saygı görmüşlerdir. Binlerce yıl sonra, bugün, toplumunuzda farklı bir inançla iddialı bir biçimde ortaya çıkın; ya da toplumunuzun yaygın ve yerleşik inanç biçimini eleştirmeye görün; bakın o zaman başınıza ne işler açılacaktır. Bunun nedeni, farklı inançlara yaşam hakkı tanımayan şeriat, suçlusu da topluma maalesef o insanca hoşgörüyü veremeyen, üstelik böylesi bir sevgisizlik ve hoşgörüsüzlük ortamından olabildiğince nasiplenmiş ve halen de insanlarımızı sömürmeye devam eden dinadamlarımızdır.

‘Mevlânâ sonrası’nın en önemli Sufîlerinden Niyazî-i Mısrî (1618-1694), ‘Varolan her şey, ancak rahman olanın aynada görülebilen yansımasıdır’ der ve bir de ‘uyarı-tavsiye’de bulunurdu: ‘Hakk’ın sana bahşettiği gözle ve doğru bakabilirsen, onun ışığını kısmen farkedebilirsin.” Bu öğüt, taoculuğun ve Zen budizmin “Her şey boşluktan gelir ve onun yansımasıdır” söylemine çok benzer. Niyazî’nin yukarıdaki ikinci ifadesinde yer alan ‘doğru bakış’ da Budha’nın öngördüğü, ‘Sekiz Basamaklı Yüce Yol’undaki ilk basamağın (Samyag Drishti) adıdır. Dikkatle incelendiğinde Sufîliğin temel söylemlerinin, ana fikir ve öz itibarıyle kendinden önce Ön Asya’da hüküm sürmüş hiçbir organize inancınkine benzemediği; aksine içerik bakımından taocu veya Zen söylemlerindense herhangi bir farkının olmadığı görülecektir.

Sufîlerden bazılarının, geleneksel İslamın tutucu fikir ve kavramlarıyla çelişen söylemleri nedeniyle suçlandıklarını belirtmiştik. Bununla da kalınmamıştır; şeriat mahkemelerinde yargılanmışlar; kimileri sürgüne gönderilmiş, kitapları yakılmış, hattâ dinden döndükleri gerekçesiyle idam edilmişlerdir (Hallâc-ı Mansûr, Attâr, Suhreverdî… gibi).
Örneğin şöyle bir söyleme, şeriatçı bir yönetimde acaba bugün bile ne kadar tahammül edilebilir?
“Müslüman eğer bilseydi put nedir,
Bilirdi putperestliğin de din olduğunu” (Şebistârî)
Sufîleri yargılayan şeriat mahkemeleri, onları ‘gizli din mensubu, güneşetapar, Hind’in ve Çin’in dinine sahip kimseler’, hattâ ‘müşrik’ ve ‘kâfir’ olarak suçlamış; kimilerini de ‘dinden döndükleri’ (irtidât) gerekçesiyle, ölüme kadar varan cezalarla cezalandırmışlardır.

Dinsel şeriatın ve onun hükümleri ile esasının eleştirisinde Sufîler o kadar ileri gitmişlerdir ki, kimilerince ‘şeyh-ül ekber’ denilerek yüceltilen Arabî’nin müritlerinden Ârif’üddin el-Tilemsânî, düalite’ye şiddetle karşı çıkmış; daha da ileri giderek, “Kuran’ın hatâlı düzenlendiğini ve tamamıyle şirkle dolu olduğunu” iddia etmiştir. En koyu vahdet-i vücûdçulardan olan Tilemsânî’nin büyük tepki çeken bir başka sözü de aynen şöyledir: “Kuran, yaratan-yaratılan ayrımı yapmaktadır ki, esasında ‘Bir’den başkasının varlığını kabul şirktir”. Ve düşüncesini şöyle özetlemiştir: “Lâ Mevcûde ill’Allah!”, yani açıklaması; “Varlığın Birliği’nden başka tanrı yoktur”. Açıklamasını da şöyle yapar: “Varlık, bir ve tek olandır. Onun zâtı tasavvur ve idrak edilemez”. Son yorumlarını aktarırken sanki bir Zen keşişi ya da taocu üstad konuşuyor sanırsınız: “Mutlak Teklik, aslında kendinden başkası olmayan bir hiçliktir… Hiçbir sıfat ‘O’ değildir”.
Tilemsânî de tüm diğer sûfiler gibi anlaşılamamış ya da yanlış anlaşılmış büyük düşün insanlarından birisidir ve klasik-geleneksel din eğitimcileri onun adını anmaktan özenle kaçınmışlardır. Oysa sûfiler de Zen izdeşleri de, tıpkı taocular gibidirler; yani hiçbir zaman teologların sandığı gibi ‘inkârcı’ değildirler. Ancak bilmeden inanmayı küçümserler, araştırıcıdırlar. Tabii bunun sonucu olarak da doğal biçimde ‘kuşkucu’durlar. Bilmeksizin inanmanın fazilet değil, aksine insan zihni için ‘yük’, öte yandan da cehalet ve ıstırabın kaynağı olduğunun ‘farkında’dırlar. Böylesi bir zihnin özgürlüğe ve aydınlanmaya yönelmiş olduğunu; o nedenle de ifade biçimlerinin skolastik, ortodoks veya bağımlı şer’î düşüncenin tepkisini çekmekte olduklarını takdir edersiniz.

Şebistârî şöyle der: “Ben ve sen, büyük bir lambanın desenli kaplamasının deliklerinden yayılan ışık huzmeleriyiz. Ama gel gör ki, gerçekte tek bir ışık var.” Sözünü ettiğimiz kişi ‘Gülşen-i Râz’ın yazarı ve çok genç yaşta vefat etmiş olan ünlü iranlı Sufî Mahmud Sebistârî’dir (1283-1320). Çok daha yakın zamanlarda İstanbul’a gelip yerleşmiş olan bir başka iranlı, şair Mirza Ali Şebisterî (1873-1934) ile karıştırılmamalıdır. Kaldı ki Mirza Ali’nin şu sözlerinin de Zen şiirlerinden pek bir farkı yoktur:

. ‘Bugünkü âşıklara güvenme çok,
Ben kalıcılığı çiy tanesinde buldum.’

. ‘Anlamı yok hayâtın, eğer ölmek olmasa,

Bir eksikliktir yaratılış, onu Âdem’de buldum.’

Galiba asıl sorun, yaşamın kendisini bir sorun olarak görüp görmemekte yatıyor. Çünkü teologa ve sofuya göre yaşam bir ‘sorun’dur, mistiğe göre ise bir ‘fırsat’… Mistik, yaşamı olanca doğallığıyla yaşar ve onun için içsel erişim önde gelir. Teologsa, yaşamını sözde buyruk ve talimatlara göre yaşar, dinkoyucuların tasarladığı sanal ve ısmarlama bir hedefe ulaşabilmeyi amaçlar. Teolog bu dünyada yaşarken bile buradan ‘uzak durmaya’ çalışır. Çünkü sorgulamanın mümkün olmadığı bu dünyada, özgürlüğünden gönüllü vazgeçmiş olarak yaşamaya çalışır; sonunda iki tarafı da ıskalar. Sufî/mistik ise ‘sonraki’ denilenin ipuçlarını burada arar; bulabildiğinde her ikisinin de, hattâ zamanla bütün diğer yaşamların ve yaşam biçimlerinin ‘bir’ olduğunu anlar. Zen’de ustalaşan yaşamını sürekli meditasyon hâlinde, Sufî ise sürekli tefekkür hâlinde yaşar; her ikisi de bilince, daha fazla bilinçliliğe erişerek tekâmülü ve aydınlanmayı gözetir. Ama ‘yol’da yürürken aslâ skolastik dinciler gibi hazır reçeteleri kullanmazlar; belirli ve sürekli hedefler koymazlar, yeri geldiğinde kendilerini güvenle ‘akışa bırakacak’ kadar özgür ve ‘tekbaşına’dırlar.
İnayet Han’ın şu sözleri hem büyük ilgi çekmiş hem de tepki görmüştür: “Beden gibi zihin de dış âlemden ödünç alınan bir düzenektir. Bu düzenekleri ne kadar yakından tanırsak, o kadar yararımıza yöneltebiliriz.” Ve şöyle eklemiştir: “Herkes ektiğini biçer;.. Sonunda cennet de bir zihin hâlidir cehennem de”.

Sonuç olarak, bulundukları toplumla ilişkileri bakımından değerlendirirsek; teologlarla softalar insanları korkutarak zihinleri koşullandırır; Sufî-mistikler ise alışılmış kalıpların dışına çıkarak insanları daha özgür biçimde düşündürmeye çalışırlar. Kaldı ki mistisizmle mantığın bir yerde ilişkisini kurabilirsiniz; ama teolojinin bütünü ile mantığın ilişkisini kurabilmek, onun önkabullerini mutlak doğrular olarak benimsenmedikçe neredeyse imkânsızdır. Üstelik mistik, bir araştırıcıdır, en azından kendini gözlemler. Teolog ise hiçbir şeyi araştırmaz, sadece kendi kabullerine uygun gerekçeler ve sözde-zorlama-kanıtlar arar; bulamazsa icad eder; edemezse yakıştırır; yakıştıramazsa da uydurur. Bu çabası sırasında mantığın ne kadar uzağına düştüğüyle ilgilenmez, etik olup olmadığını umursamaz; çünkü deneysel olmayan metafizik ona bolca sanal malzeme sağlayacaktır.

Din ve inanç özgürlüğü, basitçe bir kişinin veya yönetimin, bütün din ve inançların kendilerini özgürce ifade edebilmelerine imkân sağlaması ve önündeki engellerin kaldırılmış olmasıdır. Organize bir dinin sadık ve inançlı bir mensubu olmak, esasında zihinsel özgürlüğün kısıtlanması demektir. Dinsel açıdan gerçek anlamda özgür olabilmek için herşeyden önce kişi ‘dindar’ bir zihne erişmiş olmalıdır ki, aslında bu da ‘tüm dinlerden ve dinselliklerden özgür olabilmek’ demektir. Çünkü zamana bağlı ve geçmişe bağımlı olan, koşullanmış bir zihinle ve zihni tutsak eden şeylerle gerçeğe, ebedî ya da tanrısal olana erişilemez. İbadet edeceği zamanlarda, veya kıyamet gününde tanrının huzuruna çıkacağını zanneden kişi ‘dinsel’; o büyük Varoluş’un bir parçası olarak ‘her an huzurda’ olduğunu bilen ise ‘dindar’dır. Erişmek istediğimiz şey ‘zihnin ötesinde’dir. O nedenledir ki kimi mistiklerle çok sayıda önemli bilim adamı, dinsel inançları sorulduğunda kendilerini ‘herhangi bir dine mensup olmayan dindar’ olarak tanımlamışlardır.

Anadolu İslam Sufîlerinin ortaklaşabildiği söylemler yalnızca Zen ile de sınırlı değildir. Hindu Sufîsi Harish Chandra, zerdüşt Sufîsi Hatîm, hattâ hristiyan kültüründen spiritüalist Meister Eckhart ile; yakın dönem hint-İslam kültüründen İnayet Han ve daha yakın dönemlerin yine hindu kültürü içinden çıkmış (ama hindu kökenli olduğunu hiçbir zaman hissettirmeyen) büyük Sufîlerinden Paramahansa Yogananda ve Nisargadatta Maharaj pek çok düşünceyi paylaşabilmişlerdir. Bütün bu şahsiyetlerin açıklayabildikleri düşünceleri ile, Mevlânâ’nın, Cüneyd’in, Niyâzî’nin söylemleri arasında da pek çok fikrin bölüşüldüğünü; nihayetinde çağdaş teorik fizikçilerin de zaman zaman bu kişilerin söylemlerinden övgüyle sözettiklerini görmek bizleri şaşırtmamalıdır.

Burada çok önemli bir gerçeğe değinmekte yarar vardır. Farklı dinsel inançlar birbirlerine benzemedikleri gibi pek çoğu da çelişirler. Ama farklı kültürlerden çıkan Sufîler birbirlerine çok benzerler. ‘İnsan’ kavramına yaklaşımlarıyla, hoşgörü ve sevecenlikleriyle; kısacası tutum ve davranışlarıyla benzerler. Örneğin Hristiyan bir din adamı ile Müslüman din adamının, dinlerinin temel biçimsel kuralları ve iman esasları konusunda anlaşabilmeleri mümkün değildir. Fakat aynı kültürün içinden yetişmiş iki Sufî çok iyi anlaşabilirler. Meselenin esası bir bakıma burada gizlidir. Ve bütün inançların Sufîleri, Sufîliğe dair felsefî geleneklerin binlerce yıldır varolduğunu söylerler…

Bırakınız farklı inanç ve kültürlerden insanların anlaşabilme olasılıklarını, örneğin Mevlânâ’nın ve Hacı Bektaş’ın, sohbet toplantılarına kadınları kabul etmeleri dinciler arasında infiale neden olmuş; hattâ bu büyük insanları ‘ahlak dışı davranmakla’ suçlamışlardır. Çünkü onlara göre kadın ‘ikinci sınıf’tır; alınıp satılabilir, evde de ancak hizmetkâr ve gönül eğlendirme aracı olabilir, ama erkek egemenliğindeki toplumsal yaşamda aslâ saygın bir yer alamaz. Oysa ki şaman, maniheist ve Budist olan çokinançlı atalarımızın (uygurlar, göktürkler, hunlar…vd) yönetiminde ‘Hatun’un yeri ‘Kağan’ın yanıbaşında idi. Budistlerde ve Zen geleneğinde çok sayıda kadın üstad vardır. Anadolu Evliyaları arasında da mevlevî, melâmî, bektâşî… kökenli pek çok kadın mürşidin adı sayılabilmektedir.
* * *
Hem Sufî hem de Zen geleneklerinde herşeyin kaynağı ‘boşluk’tur; ama boşluk gerçekte ‘boş değil’dir. Algılanamadığı ve başka sözcük de bulunamadığı için boşluk denilmiştir. Durmaksızın bir başka şeye dönüşen ve enerjisini yitiren ‘ışık’ gibi, ‘düşünce’ de nasıl olup, ortada herhangi bir iletken ya da onları iletebilecek ortam olmaksızın sözde ‘boş’ olan boşlukta yol alabilmektedir? Fiziksel olarak, bütün elektromanyetik dalgalar gibi, ister görünen isterse de görünmeyen türleri olsun, ışık hem ‘dalga’ hem de ‘parçacık’ özelliğine sahiptir. Bu açıdan bakılırsa boşluk kavramı, esasında modern fizikte olduğu gibi Sufîlikte de hem ‘varoluşun’ hem de durmaksızın dönüşen ‘varlığın ve yokluğun bir oluşunun’ sembolizmasıdır.

Boşluk konusuna şöyle de bakabiliriz: Bilinebilen fiziksel evren hiç durmadan, üstelik müthiş bir hızla genişlerken, ‘boşluk’ da aynı hızla ‘artmakta’dır. Peki, o boşluk ‘boş’ mudur? Her şey boşluktan ve onun sayesinde varolabildiğine göre, belki de sadece ‘bize göre boş’ olamaz mı? Karadelikler, anti-parçacıklar… tamamı da görünür evrenin görülemeyen-hissedilemeyen kısımlarını yanılarak boşluk sanıyor olmayalım. Yine de bize göre evrende nedensiz, gereksiz, yararsız ve amaçsız bir yer, alan, bölge olmamalıdır. Tüm nesneler enerji oluşumlarıdır. Görülür veya varoldukları hissedilebilir, kısmen ölçülebilir ya da boyutlandırılabilir olanlarına ‘madde’ diyoruz; peki ya ‘henüz bilmediklerimiz’e, ya da algılayamadıklarımıza ne diyeceğiz? Anlamada ya da algılamadaki noksanlık bizde ise, ‘yok’ mu sayacağız? Belki daha önce hiç böyle sorulmadı, ama; ‘Enerjinin sakınımı’ndan sonra, bir adım daha atarak, acaba ‘Varlığın Birliği’ne ne zaman geçeceğiz? Öyle sanıyoruz ki, az kaldı, hem de çok az…
Yani esasında boşluğu kısmen bilebilenler biliyor ve genellikle susuyor; bilmeyenlerse kulaktan dolma ve içi boş basmakalıp sözcükleri kullanarak sürekli ondan sözediyorlar… Çünkü o alışılmış, sıradan ve sınırlı algılama araçlarıyla idrak edilebilecek birşey değildir.
Yirminci yüzyıl hint-İslam Sufîlerinden İnayet Han’ın ‘boşluk’ konusundaki yorumu da hayli düşündürücüdür: “Yol, boşluktur. Kişi kendisini ortadan kaldırdığı zaman bir boşluk oluşur. Bir insan ‘Ben’ dediği sürece kendi yolundaki bir taştır. Kendini ortadan kaldırdığı zaman ise ‘yol’dur, ‘boşluk’tur. Herkesin aradığı ‘gerçek-kendi’dir, yani tanrı. Sahte benlik (ego) ortadan kalktığında insanın olabileceklerinin sonu yoktur.” [İnayet Han (1882-1927), ‘Karakter Yaratmak’ (1923). Suresnes, Paris]

‘Şeylerin geçici doğası’nın, yani ‘hiçbir şeyin kalıcı olmayıp’, ‘herşeyin sürekli değişim ve dönüşüm hâlinde’ olduğunun farkına varmak, hem zihinden özgürleşmemize hem de acılarımızla başa çıkabilmemize yardımcı olacaktır. Evrensel gerçeklik ‘sürekliliği’ de, ‘yokolmayı’ da aşar. Ve bizler nasıl olsa Varoluş’un ‘sürekli oluşum’unu durduramaz, ‘bütünselliği’ni bölemeyiz.

Evrendeki genişlemenin, bu ‘uçuş süresi’nin daha ne kadar devam edeceği tam olarak kestirilemiyor. Gün gelip herşey ‘aslına rücû’ edecekse, fiziksel evrendeki genişleme de bir gün duracak ve ‘bilinen evren’ bu defa tekrar ‘sıkışmaya’ başlayacaktır. Bütün bunların kavranabileceği yolda, maalesef ki bilgimiz ve tabii ki ‘algı skalamız’ da bizi kısıtlıyor, yetersizleştiriyor.
Boşlukta henüz maddeye dönüşmemiş, o nedenle de bilemediğimiz, gözlemleyemediğimiz sonsuz miktarda negatif elektron, proton veya foton (veya daha başka parçalar) olmalı; ya da maddeyi madde yapan başka atomaltı parçacıklar, henüz tahayyül bile edemeyeceğimiz başka bileşenler mevcut bulunmalıdır… Taoculuğa göre de, ‘Varolan her şey, varlığını o her yeri kaplayan Tao’ya borçludur’. Geçenlerde Fred Alan Wolf’ün, yıllardır zihnimizi meşgul eden bu sorumuzu şöyle yanıtladığına tanık olduk: “Boşluğa belirli enerjiler katıldığında başlangıçta görünmeyen elektronlar yoklukta varoluverirler!” Bu konuda bugüne kadar duyduğumuz en mantıklı, anlaşılır ve aynı zamanda Gurdjieff’in ‘Dördüncü Yol’ felsefesinin ‘Enerjiler’e ilişkin ana fikirlerini doğrular mahiyetteki bilimsel yanıt bu oldu… Teşekkürler Dr. Quantum!… Ve sonra da ‘Spiritual Universe’ (türkçeye ‘Evrenin Ruhu’ adıyla çevrilmiştir) adlı muhteşem eserinde, yanıtını son derece anlaşılır hâle getirdiğini görüyoruz: “Boşluğu, negatif enerji taşıyan potansiyel maddeler okyanusu; elektronları da bu okyanustan buharlaşan pozitif enerji taşıyan damlalar olarak düşünebilirsiniz.”… Demiştik ya hani; ‘şimdi ister materyalist olun, isterseniz spiritüel’! Ama her ne olursa olsun ‘sonsuz dönüşüm’ün durmaksızın süreceği de, ‘Varlığın Birliği’ de her geçen gün daha bir anlaşılır hâle geliyor. Çağdaş mistik de bunu kısmen olsun anlayabilendir.

Zen ve Tao düşüncelerinde hiç yeri olmayan ‘şefaat’ kurumuna da Sufîlikte hemen hemen hiç değinilmemiştir. Şefaat, af ve mağfiret adına ısmarlama bir haksızlığın ve kayırılıp gözetilmenin umutla beklenmesi; başkalarının çabası ve aracılığıyla affa ve kurtuluşa erebilme tesellisidir. Ama böylesi bir beklenti, o düşünceye veya kişiye şuursuzca bağlanmayı da; kurtuluşun, kişinin kendi dışındaki biryerlerde aranabileceğini sanma yanılgısını da beraberinde getirir. ‘Tanrıya kulluk’ yanında, ondan başka ‘kişilere biat etme’yi, o nedenle bağımlılığı, hazırcılık ve kolaycılığı; bütün bunların yanında da ezilmişliği ve nihayetinde aracı olacak kişiyi hoş tutarak bu durumdan çıkar gözetmeyi öne çıkarır. Bunların bir yandan zihnin olağan işleyişini engelleyerek zamanla tahribine neden olmasından başka, evrensel yasanın kendisi için görünürde bir defalık ama mentalite olarak sürekli bozulması gibi, beyhude talep ve beklentilerin ön plana çıkarılmasına neden olacaktır.Tamamen ‘dinsel’ bir düşünce süreci olan bu durumda ‘tanrı affetsin’ fikrinden ‘falanca ulu kişinin yardımıyla tanrı affetsin’ anlayışına gelinmiş olması, gerçekte zihinsel ve ruhsal yapının tahmin edilemeyecek kadar geriye götürülmüş olmasıdır. Hristiyan inancında bu sorun baştan çözümlenmiş, güya İsa (yine evrensel varoluşla da tanrısal adaletle de bağdaşmayacak biçimde) insanlığın bütün günahlarını üstlenerek acı çekmiş ve çarmıha öyle gitmiştir. Tabii mükâfat olarak da babasının yanına, yani Cennetin Krallığı’na yükselmiştir. Maalesef ki hristiyan teologlar bugün de bu akıl ve mantık dışı görüşlerinde ısrarcıdırlar.


Kimi dostlar soruyorlar; ‘Meditasyon neden bu kadar gereklidir?’ diye. Nereye baksak, hangi konuya eğilsek zihnimiz de bizimle birliktedir. Biçimlendirilmiş-oluşturulmuş zihnimizin sakinleştirilmeye ihtiyacı vardır; bizim de ondan özgürleşmemize… Bütünüyle yokedilemeyeceğine göre, olabildiğince ehlileştirilmeli ve arındırılmalıdır; yoksa bizi etkileyip, kendisi gibi koşullandırmaya devam edecektir. Bunu da meditasyondan başka hiçbir araçla gerçekleştiremezsiniz. Zihinden ayrışma ve onun etkilerinden özgürleşme ancak meditasyonla mümkündür ve ona benzetilmeye çalışılan tüm diğer uygulamalar da zaten böylesi bir ihtiyaçtan doğmuş olup ‘kısmen meditatif’ bir duruma geçebilmek içindir. Meditasyon, yargısız, koşulsuz, mücadelesiz-çatışmasız, onaylamasız ve kıyassız farkındalığa giden yoldur. Nedeni budur.
Sufî zikirleri de, başlangıçta bir tür ‘mantra meditasyonu’dur. Sufî meditasyonunun başlangıcındaki ‘zikir’in amacı, zihnen yoğunlaşmak kadar nefesin de kontrol edilmesi; bir yandan nefes kontrol edilirken, diğer yandan onun aracılığıyla da nefsin efendisi olabilmektir. Ve Sufî dervişlerinin, sürekli zikirlerle adını andıkları ‘tanrı’, aslâ ‘korkulan’ değil, ‘çok sevilen’, kendisine ‘aşkla bağlanılan’ ve bir parçasının da kendilerinde mevcut olduğunu bildikleri ‘Sonsuz Varoluş’ kavramıdır.

Zen’ciler öğretinin özüyle birlikte, daha kapsamlı bir bilinçlilik durumuna ulaşmak için kendilerini meditasyona adarlar; Sufîlerse ilahî hakikatin doğasına erişebilmek için Sufî meditasyonu uygularlar. Zen izdeşleri ikilikten kurtulmak için önce düşünmemeyi düşünüp, sonra ondan da kurtulmaya bakarlar; Sufîlerin de amacı benzer şekilde önce zihinden, sonra akıldan, daha sonra da tümüyle benlik’ten kurtulmaktır.

Zen öykülerine meraklı olanlar bilirler, onlardan pek çoğunu Sufî ve tasavvuf mesellerinde, menkıbelerinde aynen görebilirsiniz. Ama Sufî öyküleri 12-16’ncı yüzyıllarda yazılmış, kısmen de kendi toplumlarına ve kültürlerine uyarlanmış iken; bir kısmı onlara kaynaklık eden Zen öykülerinin tarihleri 6-12’nci yüzyıllara aittir.
İlk zikir meclisleri 742 yılında, yani peygamberin vefatından 110 yıl sonra; semâ halkalarıysa 850 yıllarında Bağdat’ta oluşmaya başlamış; ancak skolastik-dinci ulemânın büyük bir kesiminden (dinin temelinde ve peygamberin sünnetinde böyle uygulamalar olmadığı gerekçesiyle) tepki görmüştür. Öyle ki zaman zaman yamalı elbise giymiş olan Hallâc-ı Mansûr, bu tutumu nedeniyle ‘yamalı elbise, kural tanımayan derbeder rahiplerle, Hind kalenderlerinin alâmetidir’ denilerek suçlanmıştır. Yani o zamanlarda da hint fakirleri ve sadhu’ların varlığı bilinmekteydi.

Bazılarını yakından tanıdığımız, söylemlerine aşina olduğumuz büyük Sufîler vardır. Aşağıda kimi Zen ustalarının söylemlerinden ve kendinden önceki ustalardan aktardıklarından kısa bölümler bulacaksınız. Bunları kendi kültürümüz içinden yetişen Sufîlerin sözleriyle kıyaslarsanız şaşılacak kadar büyük benzerlikler bulabileceksiniz. Daha yüzlercesi, binlercesini derleyip karşılaştırabileceğimiz bu bilgelik damlaları bize ‘kaynağın aynı olduğu’nu çok açık biçimde göstermektedir.

. ‘Genellikle bir insan belli bir dine inandığında, davranışları keskin bir açıyla kendinden uzaklaşır. Bizim yolumuzda, açı daima bize doğrudur.’ (Shunryu Suzuki)

. ‘Eğer gerçekliği öğrenmek için zihninizi kullanırsanız, ne gerçekliği ne de zihninizi anlayabilirsiniz. Eğer gerçekliği, zihninizi kullanmadan öğrenirseniz, her ikisini de anlarsınız. Anlamayanlar, anlamayı anlamazlar. Ve anlayanlar, anlamamayı anlarlar.’ (Bodhidharma)

. ‘Budacılık çalışmasının amacı budacılığı değil, kendimizi öğrenmektir.! (Shunryu Suzuki)

. ‘Budacılığı öğrenmek, kendimizi öğrenmektir. Kendimizi öğrenmek, kendimizi unutmaktır.’ (Dogen-zenji)

. ‘Fanatikler, gün boyunca sutralar okuyup budhalara yakarırlar. Fakat onlar kendi içsel özlerine (ve ilâhî doğalarına) karşı kör halde kaldıklarından zihnin çemberinden bir türlü kurtulamazlar… Doğalarını anlamadıkları halde başlarını kazıtanlar sadece fanatikler ve yalancılardır’. (Bodhidharma)

. ‘Yaşamımız ve ölümümüz aynı şeyin farklı görünümleridir. Bu gerçeği farkettiğimizde, artık ne ölüm korkusu duyar ne de yaşamda gerçek bir zorlukla karşılaşırız.’ (Shunryu Suzuki)

. ‘Nihai Gerçek, sözcüklerin ötesindedir. Öğretiler sözcüklerdir, ama öğretiler ‘Yol’ değildir. Yol, gerçekte sözcüksüzdür; çünkü tüm sözcükler yanılsamadır… Kendini sözcüklerden kurtarmak, özgürlüktür.’ (Bodhidharma)

. ‘Her şeyin değiştiği gerçeğini kabul etmeden, mükemmel huzuru bulamayız. Fakat ne kadar gerçek olsa da bizim için bunu kabul etmek çok güçtür. Geçicilik gerçekliğini kabul etmediğimiz için acı çekeriz.’ (Shunryu Suzuki)

. ‘Dünyada yaşamak, fakat dünyanın tozuna-toprağına bağlanmamak ya da yapışmamak, gerçek bir Zen öğrencisinin yoludur.’ (ZengetSu)

. ‘BudaDharma’yı duyumsamak çok zor değildir; daha zor olan onu uygulamaktır. Uygulamak çok zor değildir; daha zor olan Yol’u kavramaktır. Yol’u kavramak da çok zor değildir; daha zor olan Yol’dan çıkmamaktır.’ (Sheng Yen)
[‘Tarikat, şeriat yoldur varana
Yolum vardır bu erkândan içeru’ diyen Yûnus’u hatırlayınız.]

. ‘Bedeniniz ve zihniniz topraktır. Istırap tohum, bilgelik filiz, budalık üründür.’ (Bodhidharma)

. ‘Gerçek özgürlük, kendi arzularından özgür olmaktır.’ (Elmas Sutra, Buddha)

. ‘Somut bir beden doğmaya ve ölmeye mahkûmdur. Fakat gerçek beden varolmadan varolur.’ (Bodhidharma)

. ‘Samadhi, zihnin temizlenmesidir. Zihin arındığında kurtuluşa zaten erişilmiştir.’ (Temel Öğreti’den – Rinzai Zenji)

. ‘Samadhi derinleştikçe, zihinsel tefekkür giderek seyrekleşir. Sonunda bütünüyle yokolur ki, zihnin bu hâline ‘hiç’ denir. Fakat oluşan bu durum ne bir başıboşluk ne de kaba anlamıyla yokluk olup, aksine Varoluş’un kavrandığı en saf koşul (fenâ)dur. O artık düşünceye de, söze de konu edilemez; ne içseldir, ne de dışsal.’ (Haquin Zenji)

. ‘Bedenimiz ve zihnimiz ‘mutlak samadhi’de bir kez erimeye görsün; yaşamdan da ölümden de özgürleşiriz.’ (NanSen… ve Sekida)

. ‘Bir Budha olmanız için tüm yapmanız gereken (kendi) doğanızı anlamaktır… Doğasını anlayan insan bir Budha’dır; anlayamayan bir fânidir… Dünyevî olan için, ‘aşkın’ olanı terkeden insan da bir ‘fâni’dir.’ (Bodhidharma)

. ‘Söylediklerimin gizli bir yanı yoktur. Eğer kendi içinizin derinliklerine erişebilirseniz, orada daha dünya varolmadan önce mevcut olan gerçekliğinizi keşfedebilirsiniz.’ (Hui Neng)

. ‘Gözümüzü açarak içimize bakmayı başarabilirsek, o sayede gerçek yaratılışımıza ulaşabiliriz. O zaman da yaratılışın çokluk ya da çeşitlilik değil, özdeşleşmiş bir birlik olduğunu kavrayabiliriz.’ (T’an Ching)
Einstein, düşünsel özgürlüğün önemini vurguladığı bir makalesinde şöyle diyordu: “Karşı karşıya olduğunuz sorunları mevcut düşünce yapınız ve düşünme biçiminizle çözemezsiniz. O sorunlar zaten mevcut düşünce yapınızın ve düşünme biçiminizin ürünleridir.”
Sufizm geleneğinde, Uzakdoğu mistik düşüncelerindeki gibi farklı yaklaşımların olması doğaldır. Kaldı ki hayatiyetini olduğu kadar felsefî zenginliğini, yani ‘her dem tâze’ olmasını sağlayan özelliği budur. Bu özelliği aynı zamanda onun dinsel inançlar gibi statik değil, dinamik olmasını; sürekli yenilenebilmesini; ruhsal, toplumsal, bilimsel gelişmelere ayak uydurup onlarla ‘uyumlu’ olabilmesini sağlar. Yani anlayabileceklere bir bakıma her dönemde ve her gelişim aşamasında ‘seçenekler’ sunmuş olmaktadır.

Her Sufînin doğal olarak içinde yaşadığı topluma ve onun inançlarına, değerlerine saygılı olması gerekirdi. Aksi halde, yani çelişip çatışarak görevini yerine getirmesi mümkün olamazdı. İdris Şah bu durumu şöyle açıklar: “ ‘Zaman’ ve ‘mekân’dan bağımsız bir insan olan Sufî, deneyimlerini içinde yaşadığı kültürde, ülkede ve iklimde eyleme döker.”. Daha önce İbn’i Arabî de aşağıdaki uyarıyı yapmıştır: “Sufî, kendisini dinleyenlerin anlayışını, kısıtlılıklarını, baskın gizli önyargılarını göz önünde bulundurarak konuşmalı ve hareket etmelidir.” O halde bir Sufîyi ve onun düşüncesini doğru anlayabilmek için, onun yerleşik-yaygın dinsel inanç hakkındaki o zorunlu ve kaçınılmaz övgülerine değil, onların dışındaki, bilinç ve erdemden süzülen bilgelik damlalarına bakmak gerekir.

Peki, Mevlânâ’nın pek yazılıp söylenmeyen şu sözlerini bilir misiniz?

. ‘Her felekte bir süre kalarak düşüp kalktım.
Yıldızlarla beraber burçlarda nice seneler dönüp durdum.’

. ‘Ademoğlu bir kere doğar; ben çok kereler doğdum.’

. ‘Ten’ denilen hırkada yıllarca bulundum; pek çok işler gördüm.
Sonunda o hırkayı kendi ellerimle yırtıp attım.’

. ‘Zâhidlerle mâbetlerde çok sabahladım.
Kâfir dediklerinizle puthânelerde bulunup, onların (putların) önünde yattım.’

. ‘Ben hem bulutum, hem yağmur.
Gönül bağlarına yağar dururum.’

Her biri, üzerinde derin ve uzunca düşünülecek sözlerdir. Zen deyişleriyle de, keza üçer satırlık kısa Zen şiirleri olan ‘haiku’larla da benzerliklerinin takdirini okurlara bırakıyoruz.

Bu durum bizlere, sadece geçmişte neler yazılıp çizildiği veya nelerin olup bittiğini bilmenin yetmediği, bugünün Sufîlerinin neler yapması gerektiğinin ipuçlarını da veriyor… Ve onu başarabildiğimizde tüm bir Varoluş, Boşluk, Büyük Ruh, Tanrı… kafamızdaki gardiyanımız değil de gönlümüzdeki sevgilimiz olacaklardır. O halde, ilâhî sevgilinin kalbinden ilham solumak için önce ‘kendimizi bilmeli’, ‘tanımalı’ ve içimize, oradaki küllenmiş ya da ‘saklı halde kalmış’ olan gizli cevhere erişebilmeliyiz. Bu da doğal olarak emek ve sebat isteyen, arınma ve farkındalık gerektiren birşeydir.


İlk kez Sufîlerce dile getirilmiş ve başlangıçta fazlasıyla absürd bulunarak dışlanmış olan bir takım görüş ve kuramların, fiziksel ya da bilimsel bilgimiz geliştikçe birer birer kabul edildiklerini görüyoruz. Bunlardan ilk akla gelenleri şöyle sıralayabiliriz:
. Yaşamın denizlerde başladığı,
. Evrim kuramı,
. Dördüncü ve sonraki boyutlar,
. Altıncı his,
. Sezgi gücü ve Telepati,
. Maddenin en küçük parçası olarak ‘atom’ fikri,
. Görelilik (izafiyet) kuramı,
. Telekinezi,
. Durugörü ve materyalizasyon,
. Uzayda ve zamanda yolculuk… gibi.

Yahudi, hristiyan ve müslüman geleneklerine göre insanlığın, bu dinlerin ortaya çıkışından ancak beşbin ilâ yedibin yıl önce varolduğu kabul ediliyordu. Oysa ki ilk kez Endülüs’lü İbn’i Arabî, bütün Ortadoğu dinlerinin aksine, düşünebilen insanın yaklaşık kırkbin yıl önce meydana geldiğini savunmuştu. Son antropolojik araştırmalar da bugünküne benzeyen; yani düşünen, âlet yapan, yerleşik hayata geçip aile kuran tipte ‘insan’ın en az otuşbeş bin yaşında olması gerektiğini ifade ediyorlar.


Din adamı, teolog ya da dinsel, zihne bağımlıdır.
Zihne bağımlılık insanı ya geçip gitmiş olan geçmişte ya da sanal bir gelecekte yaşatır. Zihinden ne kadar özgürleşebilirsek o kadar ‘şimdi’de olabilir, o kadar gerçeği yaşayabiliriz. Bu aynı zamanda sonsuzlukla koşulsuz biçimde bağlantıya geçebilmenin önkoşuludur. Burada çelişki yok, çünkü gerçekte varolan ‘şimdi’ ve ‘şimdide’dir… O geçmişten ve gelecekten kurtulma, her ikisinden de özgür olabilme hâlidir. Farkındalığa da meditasyona da başka türlü erişilemez. O ‘doğal’ ve ‘koşulsuz’ mutluluktur. Zaten yapay ve koşullu mutluluk olamaz.

Osho’nun dediği gibi, “Zihninizin altında ezilirseniz deli, onu aşabilirseniz mistik olursunuz.” Doğrudur, çünkü mistik ya da Sufî her türlü bağımlılığı aşmış kişidir; durağanlıktan kurtularak mutluluğu da coşkuyu da ‘yaşayan’ kişidir; bozulmayan doğasına erişebilendir. Ona erişebildiği içindir ki dünyayı doğru anlamış, doğru yorumlayabilmiştir. O nedenledir ki sevgi dolu, hoşgörülü ve erdemlidir; bilgedir.

Sufîce söylemek gerekirse; “Kimileri bedenin içindedir, yani ona hapsolmuştur; kimilerinde ise ‘beden onun içinde’dir”.

Sâdî’nin güzel bir beyitinin türkçesiyle bitirelim:
‘Mücevher çamura düşse de değerlidir,
Toz göğe yükselse de değersiz.’