Fikirleri yaşadığı çağı aşarak günümüze kadar ulaşan, dünya çapında tanınan mutasavvıflardan biridir Mevlana.

Kişilerin gelişiminde içinde bulundukları toplumun yapısı ne kadar önemliyse; Mevlana’nın tasavvuf düşüncesinin hangi dini, sosyal ve kültürel ortamda geliştiğine;

– Yaşadığı dönemin özellikleri,
– Felsefesi,
– Mevlevilik,
– Mevlevilikte Sema,
– Semahane ve Semazen Giysileri,
başlıkları altında genel bir bakış sunacağım.

“Yabancı değil, sizin köyün halkından
Bir dostum, semtinizde bir yer arayan!
Düşman da görünse çehrem, olamam düşman,
Acemce söylesem de Türküm aslen.”

Mevlana Arapça da MEVLA’dan anlamına gelen ve sarıklı ulemaya hitap ederken kullanılan bir kelimedir. Birçok Mevlana mevcuttur. Ancak Celaleddin-i Rumi ile bu sıfat o kadar iç içedir ki MEVLANA denilince herkesin aklına Celaleddin-i Rumi gelmektedir.

Mevlana Celaleddin Rumi 1207 yılında Horasan’da doğdu. İlk derslerini bilginler sultanı ismiyle anılan babası Bahaeddin Veled’ten aldı. Tasavvuf düşüncesiyle iç içe büyüyen Mevlana bir Ahi olan Şems Tebrizi ile karşılaşınca kendi düşünceleri de şekillenmeye başladı. Mevlana Kur’an’a hayrandı. “Ben Kuran’ın bendesiyim” demekten hoşlanıyordu. Bunun yanında, devrinin bütün sanat ve bilim hareketlerini takip ediyordu.

“13. asrın ortalarında, Horasan’dan kalkıp Konya’ya gelen Doğu’lu bir düşünür, o zamana kadar değişik kültür ve coğrafyalardan gelen bilgileri olağanüstü seziş ile kullanarak asırlar sonraki dünyanın, bugünkü Batı Medeniyeti diye bildiğimiz felsefi sistemin temellerini atıyor. Spinoza’ya, Goethe’ye Nietzsche’ye, yollarını açıyor. “Diyebiliriz ki, tüm felsefi sistemlerin en insancası olan Varoluşçuluk’un Heraklites’ten sonra ilk ve gerçek temsilcisi Mevlana’dır,” diyor “Benzersiz Mevlana isimli kitabında Krinton Dinçmen.

YAŞADIĞI DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ

Mevlana, 9. yüzyıldan itibaren mutasavvıfların yetiştiği ve özellikle Melâmeti tasavvufunu belli merkezlerinden birini teşkil eden büyük kültür ve bilim merkezinde doğup, beş yaşına kadar orada kalmış, ancak tasavvuf fikirlerini Anadolu’da geliştirmiştir. Her ne kadar çocukluk çağını orada geçirmişse de, babası aracılığıyla aldığı eğitim, 6. ve 8. yüzyıllarda Türk, İran, Arap kültür akımlarının potasında oluşmuştur.

Anadolu’da ise o dönemde başta Endülüs, ve Kuzey Afrika kaynaklı Muhyiddin Arabi, Mısır, Suriye ve Irak kaynaklı Sühreverdilik, Vefailik, Kalenderilik, Orta Asya ve İran, özellikle de Horasan kaynaklı Kübrevilik, Yesevilik ve Haydarilik gibi tarikat şeklinde teşkilatlanmış tasavvuf akımları yaygın bir etkiye sahip durumdaydılar. İçinde bulunduğu çevre, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüştlük ve tasavvuf gibi dini mekanizmaları tanımasına yardım etti. Moğolların ve Haçlıların meydana getirdiği korku ve güvensizlik ortamında insanların psikolojik durumlarını gözlemledi.

8.yüzyılda Anadolu’da Selçuklu Devletinin sağlamaya çalıştığı otorite, bir anlamda çeşitli tasavvuf akımlarının buraya yönelme gerekçelerinden birini oluşturmuştur. Anadolu’da medreseler gelişip de kendi ihtiyaçlarını karşılayıncaya kadar, din bilgini, kadı ve ulema ihtiyacı başta İran ve Horasan olmak üzere diğer İslam ülkelerinden karşılanmıştı. Bu durum Anadolu’da şekillenen Müslüman Türk hayatı üzerinde derin etkiler doğurmuştur. Bu dönemde Kalenderi, Haydari ve Vefailerin konar-göçer Türkmen aşiretleri arasındaki faaliyetleri, İslam öncesi inanç motifleriyle zenginleştirilmiş bir çeşit halk tasavvufunun temelleri atılırken, özellikle şehir merkezinde kökleşmiş mistik sembolizme felsefi boyut getiren Vahdet-i Vücut düşüncesi de gündelik hayata giriyordu.

İlk planda yüzeysel bir şekilde İslamlaşan ve geleneksel inanç ve adetlerine sıkı bir biçimde bağlı olup, hoşgörünün temel karakteristiğini oluşturduğu Anadolu’daki Türk din hayatı, önce Fars yorumundaki Müslümanlığın özellikle şehirlerde ağır basmaya başladığı ve sufiliğin hakim bir gelişme gösterdiği bir duruma yönelmiş; kelam, fıkıh ve Sünni tasavvufun ağırlıklı olduğu medrese çizgisi bu durumun zaman içinde şekillenmesine imkan vermiştir.

Anadolu şehirlerindeki ikili kültür yapısı nedeniyle, rahiplerle fakihler arasında İslam ve Hıristiyanlıkla ilgili teolojik tartışmalar yapılmaktaydı. Mevlana, Anadolu’daki bu soyso-kültürel yapı içersinde, dini şekilci yönüne ağırlık veren medrese eğitimi ile toleransın uygun zemin bulduğu Selçuklu geleneğinin etkin olduğu bir ortam içinde düşüncelerine yön veriyordu.
Yaşadığı dönem içersinde Mevlana, Moğol saldırıları ve baskısı altında sıkıntılar çeken Anadolu halkına, medresenin veremediği dinginliği, acı ve sıkıntı içindeki gönüllere hitap eden söylemiyle yerine getirdi. Bir anlamda bu dönemde manevi birlik ihtiyacına cevap verdi.

8. yüzyıl Anadolu’su şeyhlerin, derviş ve babaların yoğun olarak ortaya çıktıkları bir dönemdi ve böylesi bir gelişmenin dini olduğu kadar, dönemin tarihsel, siyasi ve ekonomik koşulları ile de bağlantılı olduğu da gerçektir. Moğol baskısının toplumda yarattığı kötümserlik, karmaşa karşısında tasavvufun ve tarikatların avutucu telkinleri, Anadolu’nun dini hayatına ve Mevlana’nın düşüncelerine kazandırdığı işlevler açısından ayrı bir öneme sahiptir. Öte yandan Türk dini tarihinde tarikatların çeşitli halk gruplarıyla olan ilişkilerine bakıldığında, daha Ortodoks eğilimi olan Kadiri, Halveti ve Nakşibendî tarikatlarına karşılık Bektaşilik ve özellikle Mevlevilik, halkın kültürel kökenlerinden gelen eski Türk inançlarıyla birlikte Hıristiyan pagan inançlarına daha esnek kaldığı, daha hoşgörülü olduğu kabul edilen tarikatlardı.

MEVLANA FELSEFESİ

Mevlana felsefesinin temelinde aşk vardır. Mevlana’ya göre tanrıya ulaşmak için gerekli olan en önemli şey aşktır.
Mevlana’nın sevgisi evrenseldir, ırk, din, dil ayrımı yapmadan tüm insanları kapsar. Tasavvuf inancını sadece bir nazariye olarak benimsememiş, günlük hayatına da mal etmişti. Kadına büyük önem vermekte,“Sizler kadının kapanmasını istedikçe, herkeste onu görme isteğini kamçılamış olursunuz. Bir erkek gibi, bir kadının da yüreği iyiyse, sen hangi yasağı uygulasan da o iyilik yoluna gidecektir. Yüreğin kötüyse, ne yaparsan yap, onu hiçbir şekilde etkileyemezsin” diyerek erkekle eşit olduğunu savunmaktaydı. Mevlana sevgisini diğer din ve ırklardan olanlara da göstermiştir. Nitekim öğrencileri arasında Müslümanlar, Yahudiler, Hıristiyanlar, Rumlar, İranlılar, Araplar, Ermeniler bulunmaktaydı. Mevlana, tüm dinleri bir görmekte, dinler arası ayrılığın Tanrı ile bağdaşmayacağını düşünüyordu. Sonuçta asıl mesele insandı ve dinler, felsefeler ve ahlak sistemleri insanı daha mutlu, daha değerli yapma yolundaki vasıtalardı. O’na göre tüm insanlar, tanrının bir görüntüsüydü.

MEVLEVİLİK

Mevlevilik, Sünni tarikatlar arasında en yaygınlarından biridir. Mevlânâ ve oğullarının sağlığında dostluğunu kazanan bazı yakınlarının gömüldüğü Konya Mevlevihanesi, Kubbei Hadre [Yeşilkubbe] diye anılan türbe, tarikatın merkezi ve kutsal makamı olarak benimsendi. Mevlevilik, Tanrı ile evrenin birliği görüşüne dayanır. Tanrı, yarattığı evrende ortaya çıkar. Evrende var olmak, Tanrı‘nın bir görünüşüdür. Gerçek varlık Tanrı‘dır. Her şey Tanrı‘dan gelir, sonunda gene Tanrı‘ya dönecektir. Tanrı, bir bütünlük içinde evreni kuşatır. Tanrı‘dan başka varlık yoktur.

Mevleviliğin benimsediği ve Mevlânâ’nın eserlerinde dile gelen bu anlayış, yeni değildir; varlık birliği (vahdeti Vücut) görüşüne dayanır. İnsanda, ruh denen, Tanrısal bir öz vardır. Ruh, insan varlığının en yüce özüdür. İnsana insanlık değeri kazandıran bir cevher’dir.

İnsanı gerçeğe ulaştıran, Tanrısal özün sırlarına erdiren, akıl değil aşktır. Aşk, insanın özünde, Tanrı‘ya karşı duyulan en derin bir özlem niteliğini taşır. Aşkın özünde dile gelen, sezgidir. Aşk ile sezgi birbirini bütünleyen iki manevi güçtür. Onlar birbirinden ayrılmaz. Sezgi ile aşk, insan ruhunun kavrayış, anlayış gücüdür; bilme, öğrenme yeteneğidir.

İnsan, yalnız aşk ile olgunlaşır, gerçekleri, Tanrısal sırları kavrayabilecek olgunluğa ulaşır. Bütün yaratıklar, sema ederler, kendi dillerince Tanrı‘yı anarlar. Tanrı, sürekli yaratış eylemi içinde olan, daima kendini yenileyen, bütün varlık evrenini bir yüce bütünlük içinde kuşatan iradedir, sevgidir, nurdur.

Her türlü tanımın, açıklamanın, anlatımın üstündedir. Onun varlığı, insan aklının sınırlarını, kavrayış yeteneklerini aşar. insan, gönlünü aşk ile, Tanrı sevgisi ile doldurursa, Tanrı‘yı gönlünde duyar, gönül gözüyle görür, gönül diliyle konuşur. Tanrı aşkı insanın içine dolunca, insan, Tanrı‘dan başka bir varlık görmez olur. Her an kendinin Tanrı katında olduğunu, her anının, her yanının Tanrı ile dolduğunu sezer, gönlünde duyar.

İnsan, aşk ile basamak basamak Tanrı‘ya yükselir, belli kemal aşamalarına ulaşır. Ulaştığı her aşamada, Tanrı‘yı ayrı bir görünüş niteliği’nde sezer. Bu bakımdan aşk ile yükselmek, kemal ve irfan sahibi olmak, Tanrı‘ya yaklaşmak anlamına gelir. Bütün insanlar, yeryüzünde edindikleri bilgi (aşk ile kazanılan bilgi) derecesine göre Tanrı‘yı yansıtan birer varlık oldukları için, insanı sevmek, Tanrı‘yı sevmektir.

Yaratılmışlar içinde en yücesi insandır. İnsanın yüceliği, Tanrı‘ya yakınlığından, gönlünün bir Tanrısal görünüş alanı olmasından ileri gelir. Tanrı, insanı birtakım ilâhi özlerle, yüce nitelik ve yeteneklerle donattı. Varlıklar içinde onu yüce kıldı. İşte bunu anlama ve bu yüceliği kavramaya irfan denir. İrfan, aşk ve sezgi ile kazanılır. Gönlünde aşk ateşi, ruhunda Tanrı sevgisi bulunmayan, bunu, derin anlamı kavrayamaz; insanın özünde saklı ilâhi sır’a eremez. Bu sıra ermenin yolu «aşk ile yanmak, aşk ile pişmek»tir.

Mevleviliğin anladığı aşk, insanın insana karşı duyduğu geçici, beşeri muhabbet değildir, Tanrı‘ya duyulan sınırsız, derin ve karşılıksız bağlılığı gerektiren sevgidir, sonsuz coşkunluktur. Mevleviliğin düşünce ve görüş bakımından Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının dolaylı olarak etkisi altında kaldığı, hem Mevlana’nın hem de onun ardından gelenlerin eserlerinde geçen tasavvuf kavramlarından açıkça anlaşılır. Mesnevi’de, Divanı Kebir’de, Sultan Veled’in, Ulu Arif Çelebi’nin eserlerinde görülen bütün tasavvuf kavramları Plotinos’un geliştirdiği Yeni-Eflatun’cu felsefe akımının düşünce ürünleridir.

İslâm dünyasında dinle musikiyi bağdaştıran, ibadette musikiye yer veren ilk tarikat Mevleviliktir denebilir. Ney, kudüm, nısfiye, rebap, daha sonraları tambur ve başka sazlarla dini nitelikte tören düzenleyen, zikreden, sema meclisine giren, ilâhiler okuyan Mevleviliktir.
Mevleviliğin temel ilkeleri, genellikle on iki konuda toplanır:

1. insanlığa hizmet etmek;
2. başkalarına her zaman iyi ve güzel davranışın örneği olmak;
3. Mesnevi okumak ve mutasavvıf olmak;
4. aklı iyi kullanmak, hikmet sahibi olmak;
5. dindar olmak;
6. içini her zaman temiz tutmak;
7. Mevlânâ’yı pir tanımak;
8. Mevlânâ’nın yolundan ayrılmamak;
9. Tanrı‘dan, Hz. Muhammed‘den sonra Mevlânâ’ya bağlanmak, ona gönülden inanmak;
10. bilim edinmek, bilgili olmak;
11. alçakgönüllü, sabırlı, güler yüzlü ve nazik olmak;
12. maddi ve manevi bakımdan temiz olmak.

Bunlar Mevleviliğin değişmez kurallarıdır. Mevlevi tarikatına giren, çile dolduran herkesin bunlara uyması gereklidir.

 

MEVLEVİLİKTE SEMA

“Sema” nın sözlük anlamı; işitmek, güzel ve iyi şöhret, anılış anlamına gelir. Terim olarak musiki nağmelerini dinlemeye, dinlerken vecde gelip harekette bulunmaya, kendinden geçmeye, oynayıp dönmeye denilmiştir.
İlkel toplumlarda dini niteliklerde olan musiki ve raks toplumdaki ilerlemelerle birlikte iki tarza bölünmeye başlamış, bir yandan dini musiki teknik ve estetik bakımından kurallaşmaya, öbür yandan da dinle ilgisi olmayan, daha çok şehevi duyguları kamçılayan bir şekle bürünmüştür. Aslına dönerek raks etmek en eski toplumlardan beri vardı ve raks bütünüyle zaten dini kökenli bir eylem biçimiydi ama İslam geleneklerine Mevlana ile girdi.
Ezoterik öğretilerde “ Bir” her şeyin kaynağıdır. Evrende kendi yörüngesinde dönen bütün varlıkların, bir birlerine çarpmadan sağladıkları uyum bu “Bir” den kaynaklanır. Bu “varlık birliği “ felsefesinin İslam’daki en çarpıcı pratiklerinden biri Mevlevilik ‘teki “Sema” törenidir.

“Eğer bir atomu, kesersen, ortasından bir güneş ve güneş etrafında da durmadan dönen gezegenler görürsün” der Mevlana. Evrendeki en küçük alemden en geniş aleme kadar her şeyin sürekli dönme eylemi içinde olduğunu açıklar. Mevlana ‘ya göre önemli olan bu bütün içerisinde insanın kendi gerçeğini araması, uyanması ve hakikate yani Bir’e yükselmesidir:
Sema insana doyuma, uyuma ve güzelliğe ulaşmanın yöntemlerini verir. Bir eğitim ve öğretim metodu içinde “insan-ı kamil” in yani ideal insanın tohumlarını atmayı amaçlamaktadır. Mevlana için önemli olan, sözü ile özü, inançlarıyla davranışları, şekli ile ruhu arasında uyum ve tutarlılık olan insanlardır. Bu insanlar kendileriyle ve kendi dışındaki her şeyle barışıktırlar. Mevlana bu yoldaki insanın gönül gözleriyle bilinçli ve sürekli olarak araştırmasını, bunlara bağlı bir şekilde geleceğe bakmasını ve hizmet etmesini beklemektedir. Bunu, ruhu uyuma kavuşturmak için şiirle, gerçek aşkı yaşatmak için musiki ile gerçek varlığa ulaşmak için Sema ile yapmaktadır.

Ezoterik felsefelerde evrende tezahür etmiş her varlık bütünün bir parçasıdır ve bütün gibi bu parçalar da aynı iradeye tabidir. Bu irade ancak gerçek bir istek yani aşkla bir form kazanır. Bu form ise zekânın ürünüdür. Mevlana ‘ya göre mikrokozmoz olan insanoğlu üç unsurdan oluşur: Ruh (öz, enerji, hareket, sema), akıl (zeka, bilgi, olgunluk) ve aşk (duygu, şiir, musiki) sürekli bir döngüsellik içinde bulunan makrokozmoz ile mikrokozmoz olan insanın ilişkisi eylemsel düzeyde sema ile kurulurken, aynı ahenk ve düzen evrenin ahenk ve uyumunu sessel düzeyde ifade eden musiki ile tamamlanır. Kaynaklar, Mevlana ‘nın herhangi bir kurala bağlı olmadan vecde geldiği her zaman, istediği her yerde sema ettiğini bildiriyor. Sema bireysel bir eylem biçimi olmaktan çıkıp kuralları saptamış bir grup aktivitesi haline Mevlana ‘nın oğlu Sultan Veled döneminde gelmeye başlamıştır. 1460’larda Mevlevi ayinin bir parçası olmuştur.

Mevleviler bu kurala bağlanmış sema törenini üç farklı aşamaya ayırırlar: Bunlarda birincisi “ Doğal Sema“ dır. Bu sazla, sözle, raksla hem dönenleri, hem seyredenleri derin bir coşkuya götüren bir düzeydir. İkinci düzey “ Ruhani Sema” dır. “Ruhani Sema” tasavvuf yolunda olgunlaşmış kişilerin içinde tanrısal sırların doğmasını ve oluşması sağlayan semadır. Mistik adamı yani “Velinin” ulaştığı ve tanrısal sırlarla yaşayan kişilerin “Sema”sı ise “ Rabbani Sema ” olarak adlandırılır.

SEMAHANE VE SEMAZEN GİYSİLERİ

Semahane genellikle sekizgen şekildedir ve evreni temsil eder. Semahaneye girişin tam karşısında şeyh postu vardır. Post ile girişim arasında olduğu varsayılan çizgiye “Hatt-ı İstiva” denir. Bu, gerçeğe ulaşan “Bir”liğe en kısa yoldur. Bu çizgiye ayinde şeyhten başka kimse basamaz. Şeyh Mevlana ‘yı temsil eder. Post ise en büyük manevi makamdır. Kırmızı rengiyle doğuşu ve var oluşu temsil eder.

Semazen nefsinin ölümünü temsil eden özel bir kıyafet giyer. Başına giydiği sikke mezar taşını, hırka mezarını, hırkasının altına giydiği beyaz tennure kefeni temsil eder. Otururken ölmüş sayılan derviş, adeta sur sesini duyup dirilir. Tanrı adeta bir noktadır. Hızla dönüşünden, gerçekte yok olan bu alem var gibi görünür. Mutlak varlığın devri adeta bir dairedir. Bu dairenin sağ yanındaki kavis zahir alemdir, sol yanındaki kavis ise içrek alem. Şeyh makamı mutlak varlık makamıdır. Oradan kapıya kadar çekilen “ Hatt-ı İstiva” bu daireyi hayali iki kavise ayırır. Bütün varlık alemi, bu hayali dairede oluşur. eder. Mürit de bu oluşuma uyup döner.

Sema’da kolların açılıp sağ elin açık, sol elin parmaklarının yere doğru sarkık, başın sağa doğru eğik yüzü sola doğru dönük oluşu, bir kılıç kabzasını, gövde ve bacaklarsa kılıcı temsil eder.