Kesin olan, zihnin hareketinin bilinenden bilinene doğru olduğudur. Teologlar her ne kadar  ‘iman’  fikrini haklı çıkartarak kalkıp bir de yüceltmek ve  ‘bilmeden inanmanın faziletlerini’  savunabilmek için aksini söylemiş olsalar da, zihin gerçekte bilinmeyene ulaşamaz. Çünkü gerçekte bilmediği bir şeyi düşünemez, bu imkânsızdır; düşünebileceğini söylemekse ancak bir aldatmacadır. Ama teolojide hep böyle olagelmiştir. Örneğin insan binlerce yıldır ebedi mutluluk adına Tanrıyı aramış; bulabildiğiyse sadece ondan mesaj veya vahiy getirdiğini söyleyenlere eleştirisiz inanma yükümlülüğünden başka birşey olmamış; bu ise insanı özlediği mutluluğa ve içsel dinginliğe ulaştıramadığı gibi üstelik bir de özgürce ve bilimsel düşünebilme yetisinin gelişimine de engel olmuştur. Sufîlik boyutu hariç bu dinler ve onların inançları, insanı daha sabit fikirli, daha hoşgörüsüz, daha teslimiyetçi, bağımlı ve aklını kullanmaktan alıkoyan; tabularla, yasaklarla hattâ korkularla karartılmış, hiç de sevecen olmayan olumsuz bir ruh haliyle başbaşa bırakmıştır.  Daha anlamsız olanıysa Tanrıyı bu dünyanın dışında bir yerlerde ebedi mutluluk, barış, özgürlük ve huzur hâli olarak aramak olmuştur.  

Budistler böyle bir fikrin peşinden koşmadıkları, ciddiye dahi almadıkları, bu konularda herhangi bir şeyi kanıtlamaya da çalışmadıkları için geleneksel dinlerin mensuplarınca ateistlikle suçlanmışlardır.  ‘Suçlanma’  sözcüğünü bilerek seçtik.  Yoksa kendisi gibi inanmıyor diye birileri  “suçlanabilir” mi?  Ateist olmak suç mudur, değil midir o bir yana; esasında klasik dinlerde aklı inancın önüne almak başlıbaşına suç sayılır, günahtır; hem de cehennemde yanmakla sonuçlanacak olan, hattâ yaşarken ölmeyi gerektirecek (katli vaciptir) kadar büyük bir suçtur.  Bu nedenledir ki bütün organize olmuş klasik inanç sistemleri özgürlükten, aklın özgürlüğünden korkarlar. Oysa ne ateistler, ne de budistler  “Tanrıya inananın katli vaciptir” dememişlerdir.  Aksine, bir biçimde ‘inananlar’, başka bir biçimde ‘inananlarla’, sırf öbür biçimde inandıkları için yüzlerce, binlerce yıldır savaşıp durmaktadırlar. Yani Tanrıya inanmış olmak da yetmemiş, üstüne üstlük bir de aynen kendisi gibi inanmış olma adetâ zorunlu kılınmıştır. Din savaşları insanlığın en büyük cehaleti ve maalesef bugün dahi sürdürülmekte olan en büyük ayıbı ve kitlesel bilinç noksanlığıdır.  Bu hazin durumun teorideki sorumlusu yine “insan”dır, ama pratikteki sorumluları dinadamları ile din siyasetçileridir. O nedenledir ki bir budist Tanrıyı aramaz; onun amacı önce kendini, sonra da toplumu ‘bilmek’, daha sonra her ikisini de sevecenlik ve merhametle ‘dönüştürmek’tir.  Kendini bilmeden, bulmadan gerçeği bilemeyeceğini, bulamayacağını bilir. Bu nedenle şüpheci, dogmasız; ama aynı zamanda da önyargısız ve barışçıdır. 

Bir tarafta nöro-patolojik bir durum, hattâ katı kurallar, ritüeller ve yasakların gölgesindeki toplumsal çıldırmışlık ve delilik hâli; öbür yanda tek kuralı doğanın nedensel sürekliliği olan, yaşam’a ve topluma karşı sürekli bir duyarlılık, merhamet, hoşgörü, sevecenlik ve huzur hâli…  Bu nedenle katı bir dinselin zihninde genel anlamda yaratıcılık yanında, sanatsal anlamda güzellik ve estetik düşüncesi de kalmamıştır.  Siz hiç katı dinsel bir üst düzey ressam, heykeltraş ya da mimar gördünüz mü?  Ya da depremlere, su taşkınlarına ‘takdir-i ilahi’ diyebilen gerçek bir bilim adamı?  Çünkü böyle biri bilimselliğinin yanında giderek farkındalık yeteneğini de yitirmiştir.  Bunun sonucunda doğru bakış, doğru gözlemleme, akıl-zihin ilişkisi sonucu oluşabilecek doğru yorumlama ve çıkarımlama, alışılmış ve bilinenin dışında farklı (en azından  ‘lateral’  ve  ‘analitik’) düşünebilme yeteneği ve daha başka türlü gerçeklikler ve güzelliklerin de olabileceği veya yaratılabileceği; hattâ insanda bu yeteneğin zaten mevcut olduğu fikri de yitirilmiştir.

Budizme göre  “insanlar neye ve nasıl Tanrı dediklerini bilmeden Tanrıdan sözetmektedir”ler.  Bugünkü zihinleri dünün bilgi, yaşantı, algılama ve fikirlerinin sonucudur.  Yani nasıl koşullandırılmışlarsa öyle bilir, öyle  “inanırlar”.  Eğer başka türlü koşullandırılmış olsalardı başka biçimde inanacaklardı. O halde vicdanlı, merhametli, adaletli, hoşgörülü ve yardımsever olunduktan sonra herhangi bir dine de, kişileştirilmiş ve klişe bir Tanrı inancına da gerek yoktur.  Onlara göre,  “böyle bir Tanrı kavramıyla uğraşmak, yaşamı tümüyle ve salt gerçekliğiyle kavrama ve yaşamı doğruya, iyiye, güzele doğru değiştirme çabasına katkı sağlamayacak, aksine zihinlerin bulanmasına neden olacak”tır.

Budist literatüründe de terim açıklamalarında da  ‘Tanrı’  sözcüğüne rastlayamazsınız. Aynı durum Tao, Zen ve Konfüçyüs felsefesi için de geçerlidir. Öyle ki  ‘Oxford Dictionary of Buddhism’  dahi  ‘God’  terimini şöyle açıklamıştır:  “Budizm ateistiktir ve bir  ilâhi varlığa  ya da  yaratıcı Tanrı’ya inanmaz”  (s. 101).  Doğrudur ama, onun yerine  ‘evrensel varoluş’u koyar; kaba anlamdaki ateistler ise onu da kabul etmezler.
Buda’nın özgün öğretisi daha da ileri giderek  an-attâ  veya  an-atman  kavramıyla  ‘ruh da yoktur’  der. Sonra da açıklar;  ‘no-self’  yani kendinize özgü, kişisel, sabit ve değişmeyen-etkilenmeyen, salt kendiniz için  ‘yaratılmış bir ruhunuz yoktur’  açıklamasıyla konuyu sonlandırır.

Monoteist dinlerde bilmeden inanmaya dayalı idrak-dışı Tanrı inancının oluşturduğu şiddetli ve dehşetli bir korku ile zihinler koşullandırılmakta, sonra da ona kayıtsız şartsız ve sözde en yüce duygularla, mutlak bir sevgi ile (ya da sevgi sandıkları başka bir şeyle) bağlanmaları istenmektedir ki bizce bu tersine oluşum doğal olmadığı gibi, zorla dayatılmasıyla da anlamsızdır, tutarsızdır, akıldışıdır; içsel huzuru ve koşulsuz içebakışı yokeden başlıbaşına bir ıstırap nedenidir.  Böylesine şiddetli bir endişe nedeni olan, kritik edilemez, cezalandırıcı, var veya yok edici, kâinatın sahibi ve mutlak hakimi, her şeye kendisi karar veren, kaza ve kaderi tayin eden Tanrı inancı, insanların bütün yaşamlarını altüst eden; özgür düşünmelerini engelleyen; iradelerini yok eden; aydınlanabilmelerini imkansız kılan; giderek kendilerini âciz ve zavallı görmelerine neden olan; gerçek sevgiyi bulmalarını engelleyen; doğaya, dünyaya ve olaylara farklı açılardan bakabilmelerini imkânsızlaştırarak inananlarını akıldışılığa, bilimdışılığa iten bir koşullandırma haline gelmiştir.

Dinsel bir kişi, bütün yaşamı boyunca bir kez bile şüpheye düşmeden, kendisine dayatılmış şekilde inanmaya zorlanacak; kayıtsız koşulsuz bir biçimde, konulmuş olan kuralları harfiyen izleyecek; sonunda o dinin cennetine giderek kısacık dünya yaşamındaki edimlerinin sonucu olarak ebedi âlemde, bir daha hiçbir şey üretmeksizin sonsuz bir süre için tüketici olarak mükâfatlandırılmış olacaktır.  Bütün bunlar budizme göre evrendeki nedensellik yasasına aykırıdır; çünkü herşey değişir, gelişir; hiçbir şey tamamen yokolmaz ama her bileşik olanın, yani bileşenlerden oluşmuş bütün varlıkların bir sonu vardır; herşey nasıl nedensellikle varolmuşsa yine genel nedenselliğin doğal sonucu olarak, başka bir şeye dönüşmek üzere yok olacaktır.  Budizme göre, bizim sadece çok küçük bir kısmını görüp algılayabildiğimiz bu evrenin ve bu dünyanın dışında hem sınırsız hem de mutlak, öyle rezerv halde tutulan bir ebedi âlem yoktur. Bu nedenle hiç değişmeyen, hiçbir şeyden etkilenmeyen, saf, mutlak ve sonsuz bir ruhtan da, her şeyi istediği gibi düzene koyan, kadir-i mutlak bir Tanrıdan da sözedilmesi anlamsızdır.

İnsan korktuğu bir şeyi özgür ve katışıksız bir biçimde sevemez. Burada kastedilen lâyıkıyla, doğrudan, saf, riyâsız, gerçek sevgidir ki; bu da ancak doğru görmekle, her türlü koşullandırılmadan arınmış olarak şefkat, hoşgörü ve merhametle birlikte varolabilmesi mümkün olan bir hâlin adıdır. Gerçek sevgide korkunun yeri yoktur ve olmamalıdır da.  “Seveceksin” buyruğuyla bir anlamda  ‘dayatılmış’, içinde zorunluluk ve korku katışıklığını taşıyan bir duygu, öyle adlandırılmış olsa da gerçekte saf bir sevgi olamaz.  Demek ki bir başka ciddi sakınca da sevginin böyle birşey olduğunu sanmaya başlamak ve giderek bu yanılgıyla koşullandırılmaktır.  O nedenledir ki skolastik dinlerde çıkarsız ya da karşılıksız saf sevgiyi  istediğiniz kadar arayın, bulamazsınız.  Çünkü sürekli birşeyler isteyeceğiniz ezeli-ebedi bir varlıkla ilişkilerinizi her zaman sıcak tutmalısınız; kaldı ki o “efendi”, sizse “kul”sunuz.  İtaat edin, boyun eğin, sadık olun ki o da sizi kayırsın ve sonunda da mükâfatlandırabilsin.

Çoklarına göre dua, Tanrıya  ‘kendisi için’  ne yapması gerektiğini söylemek, adetâ  ‘hatırlatmak’; bu arada onun tarafından gözetilip korunması ve tercihlerinde, diğerleri yanında ve onlara  ‘rağmen’  kendisine  ‘öncelik verilmesi’  talebi; ya da ona, sanki o sizi bilmiyormuş gibi kendinizle ilgili olumlu telkin ve tavsiyelerde bulunma gibi bir bencillik ve adetâ bir tür densizlik hâlini almıştır. Dua gerçekte bu olmamakla birlikte, nedense kulluk duygusunun yakarış ve ibadetle tamamlanacağı varsayıldığından, çoğunlukla böyle anlaşılmaktadır. Aksine dualar, Tanrısal yolda her zaman yürümekte olduğunuzun idraki ve yaradılışa karşı şükran duygularınızın en özlü ifadesi olmalıdır. Sürekli yaşayan, değişim ve gelişim içerisindeki evrene her an yeniden ve şuurla katılmak olmalıdır. Sadece başımız sıkıştığında veya belirli sürelerle,  ‘her şeye gücü yeten’  o  ‘en yüce makam’dan  yardım alma ve ayrıcalık isteme maksadıyla yapılan ritüelik, kodlanmış yakarışlar dua değil  ‘talep’tir; bir bakıma âcizliğin kabulüdür, sorumluluklarımızdan sıyrılabilme arzusudur, teslimiyet ve kaderciliktir…  O nedenledir ki taocular, budistler, Zen izdeşleri ve doğa dinlerinin mensupları bu anlamda ibadet etmezler. Keza sufî ibadetlerinin içeriği de sofularla softalarınkinden oldukça farklıdır. Çünkü ister sesli ister sessiz yapılmış olsun, hiçbir  ‘koşullu’  ibadetin zihnin temizlenmesini ve aklın arındırılmasını temin edemeyeceğine inanırlar.

Yaygın bir tanımlamaya göre ateizm, gerçekte kaba-materyalist bir doktrinin  ‘inançsızlık’  düşüncesinin genel adıdır.  Oysa ki budizm tam olarak böyle bir sınıflandırmaya dahil edilemez; çünkü tümüyle materyalist olmayan, duygular, bilinç, akıl gibi konuları hem de derinliğine işler; insanın yaratıcılığını ve kendi kaderini tayin edebileceğini kabul eder; genedoğumların olacağını hattâ kaçınılmazlığını öngörür; nedenselliğin sürekliliğine inanır. Budistler insan aklının bilemezliğinden yararlanılarak ve muhakeme yeteneğini de yok sayarak zihinlere zorla yer ettirilen kişileştirilmiş Tanrı fikrinin ve teist dinlerin, insanları kaçınılmaz olarak bilgisizliğe, acıya, öfkeye, kin ve nefrete, hırsa ve kıskançlığa sürüklediğini; oysa esas olanın bunları makul bir çaba ile ortadan kaldırarak yerlerine sevgi, sabır, cömertlik, merhamet ve iyi kalpliliğin konulması olduğunu anlatmaktadırlar.  Esasında bütün bu erdemler hiç de uzakta değil, aksine insanların doğru bir bakışla, ellerini uzatsalar ulaşabilecekleri bir yerde; kendi içlerindedir.

Esasında bir dinin tutucu bir yandaşı olmak, gerçek anlamda diğerlerine yansız, tarafsız saf bir şefkat ve merhametle yaklaşabilmeye engel olur; çünkü işin içine kaçınılmaz olarak biz-onlar farklılaştırılmışlığı girecektir. Tanrıya inanan her din ve o dinin mensupları kendilerinin Tanrıya daha yakın, dinsel inançlarının da kutsal kitaplarının da en doğrusu olduğunu iddia edegelmişlerdir. Her ne kadar masum gibi görünse de, tek başına böyle bir anlayış dahi aslında en önemli bölünme nedenlerinden birisidir. Yukarıda sayılmaya çalışıldığı gibi, insanlığın yüksek değerleri yerine daha çok olumsuz koşullanmalarla donatılmış ve böylelikle akılları örselenmiş, zihinleri bulandırılmış olduğundan içine düştükleri sevgisizlik ve korkudan kaynaklanan tedirginlik nedeniyle diğer inanç sahiplerini hor görmüşler, karşı koymuşlar, onlarla her fırsatta çatışmaktan geri kalmamışlardır.  Ama bütün bunlar bir yandan korkulan, bir yandan da kendisine durmaksızın ibadet edilerek, gerçek-dışı sözde sevgi ve saygı gösterilerinde bulunularak kendisinden ayrıcalık gözetilen – dilenilen; tamamen çıkar ilişkisi içindeki bir insan–Tanrı monoloğunun şekillendirdiği; insana, insan aklına ve doğaya saygısızlığın ve hoşgörüsüzlüğün sonucudur.  Cezalandırılma korkusuyla yıldırılmış akla ve tahrip edilmiş bir zihne sahip, kendi yaratısı olan ama esasında daha başlangıçta başkalarınca şekillendirilmiş Tanrısına karşı ezilmişlikle ve koşulsuz ezeli-ebedi kullukla bağlı, bilinçsizliğe mahkum, zihinsel tembelliğe batmış, miskin ve zelil bir insan (bu sonuncular klasik dinlerin inançlı insan tanımlamasıdır) bu hazin ve ıstırap dolu dünyasının duvarlarını yıkmadıkça, yani aydınlanmadığı sürece kendine ve çevresine bilerek ya da bilmeyerek her türlü yanlışı ve kötülüğü yapabilir.

“Budist olman gerekmez, önemli olan Budha olmaktır.” diyen Osho’ya göre, Budha’nın Tanrı kavramından söz etmemesinin nedeni çok farklıdır. Ona göre Budha şöyle demek istemiştir:  “Uykudaki insanlarla Tanrı hakkında konuşulmamalıdır. Çünkü sizi dinlerken de uykuda olacaklardır. Siz onlara ne söylerseniz söyleyin onlar rüya görmeye, hattâ söylediklerinizin de rüyasını görmeye devam edecekler; ve sonunda kendi zihinlerindeki Tanrıyı yaratacaklardır. Böylesi bir tasarım da kesinlikle yapay, yetersiz ve anlamsız olacağından insanın böylesi yanıltıcı Tanrılarının olmaması daha iyidir.” (Awareness, 1999.)

Buda’ya göre, böyle bir Tanrı inancı gereksizdir; çünkü yapaydır, yararsızdır, hattâ zararlıdır. Nedeniyse insan aklını bulandırması, zihnini karartması, ona gereksiz yükler yüklemesi; insanın iradesini zayıflatıp düşünme gücünü yok ederek dünyayı ve evreni yanlış algılaması, bunun sonucunda da acılarını sürdürmekle kalmayıp yeni acılara neden olmasıdır.  Çünkü insanın çözüm bekleyen öncelikli sorunları Tanrısal olanlar değil, kişisel olanlardır.  Tanrısal bir inancın insanın mutluluğu ve bazılarının iddia ettiği gibi kamu düzeni için gerekli olduğu savı da tümüyle yanlış, yanıltıcı ve kasıtlıdır.  Aksine yüzmilyonlarca ateist, dinsiz, özgür-düşünceli ya da taocu, budist veya Zen izdeşi  çok daha sevecen, barışçı, erdemli ve bu tür anlamsız kavgaların tamamen dışında çok daha mutlu bir yaşam sürmektedirler.  Semavî dinlere göre inançsız kabul edilen, kendilerine düşmanlık ve husumet beslenen yukarıda sayılan toplumlar veya topluluklar, en azından insanların kıyımına neden olan hiçbir çatışmanın veya savaşın nedeni ya da aktörü olmamışlardır.  Bu nedenledir ki taocularla budistler, insanların zihnini temizleme ve arındırma kapasitesine, sonsuz sevgi ve merhameti oluşturma ve sürdürme potansiyeline ve mükemmel aydınlığa erişebilme imkânına sahip olduğunu bildiklerinden ateistleri ve dinsizleri, kendilerine, herşeye rağmen diğer tekTanrılı-tutucu dinlerin mensuplarından daha yakın bulurlar.  Çünkü budistlere göre Tanrıların ve insanların öğretmeni doğa, öğretisi  ‘Dharma’dır.

Budistler genel sınıflandırma içerisinde  “Tanrıtanımaz”  olmakla birlikte kaba anlamıyla ateist değildirler; Tanrının var olup olmamasıyla ilgili olmadıklarından  ‘inkârcı’ da sayılmazlar. İzlenecek bir yolları (Dharma), bütün insanlık için çalışan dinî bir toplulukları (Sangha) ve rolü başka inanç sistemlerindekine hiç benzemeyen erdem, bilgelik ve aydınlanma sembolü örnek bir insan olarak Budha’ları vardır.  Ayrıca yaşarken ulaşılacak üstün bir manevi idealleri, yani Nirvana…  Bunların yanında, aydınlanmaya yardımcı iki mükemmel araç olarak da meditasyon ve yoga.  Salt bu kavramlar ve daha pek çok temel anlayış farklılıkları nedeniyledir ki budizm, kaba materyalist bir anlayışa sahip olan ateistlikten oldukça farklıdır.

Budistler, başkaları tarafından budizmin bir din mi, düşünce mi, inanç sistemi mi, felsefe mi olduğu sorgusunu da; bunların herhangi birisi ile nitelendirilmekte olmalarını da umursamazlar.  Kendilerini ve gittikleri yolu anlatırken, onların hangi amaçla kullanıldıklarına bağlı olarak, o sırada ne kastediliyorsa yerine göre dört nitelemeyi de kullanabilirler.  Sözkonusu din olan budizm ise budizm dininden; salt budistik düşünceden sözederken budist düşüncesinden; budist inanç sistemi veya budist felsefeyi anlatırken, yorumlarken veya kıyaslarken inanç ve felsefe olarak anlar ve o biçimde aktarmaya özen gösterirler. Çünkü din olan budizm, budistlerin dinidir; kendi içinde sistematik bütünlüğü olan bir inançtır; özgür ve insancıl bir düşünme yöntemidir; ama aynı zamanda klasik-geleneksel teolojiden çok farklı yöntemleri olan diyalektik bir felsefedir de…  Monoteist ve politeist dinlere karşı hoşgörülüdür, fakat doğal olarak onlardan ciddi biçimde farklıdır; çünkü böylesi bir sınıflandırmaya yerleştirildiğinde ateist görünür. Gerçekteyse, sözcüğün basit anlamıyla değerlendirilirse budizm için ‘ateist’ nitelemesi eksik ve yetersiz kalır. Çünkü buradaki temel sorun, büyük ölçüde neye  “Tanrı”, veya nelere ya da kimlere  “Tanrılar” denildiğiyle de ilgilidir.  Nedeniyse, budizmin esasında bu konularda normatif olmamasında; bunun yanında bilinemeyecek, algılanamayacak, duyumsanamayacak hiçbir şeye, bu arada dogmalara, ne olduğu belirsiz kişiye özgü Tanrısal vahiylere ya da boşinanlara felsefesinde yer vermemiş olmasında aranmalıdır.

Doğal olarak böylesi bir düşüncenin, klasik dinlerin mensupları ve tutucu taraftarları tarafından  “din”  olarak tanımlanması zordur.  Çünkü onlar kalıplarla ve aşırı derecede kodlanmış olan normlarla, dogmalarla düşünmeye ve inanmaya alıştırılmışlardır; kısacası bir kez  biz/onlar ayrımını kabul etmiş ve inançlarının, dinlerinin felsefelerine zorla veya gönüllü bir teslimiyetle kendilerinden istenen uyumu sağlamışlardır.  Kendi sistematiğinin dışındaki her yeni ve farklı düşüncenin ve inancın onlara göre uyumsuzluk nedeni olması ve tepki yaratması, bu tepkinin şiddeti, aydınlanmışlıklarıyla tamamen ters orantılıdır.

Budist düşünce geleneğinde, ateistlerdeki gibi, bir yaratıcının varlığının inkârı söz konusu edilmemiştir.  Varlığını kanıtlama çabaları da, kabaca inkârı da, gerçek bilinemeden yapılmış çocukça yorumlar olarak kabul edilmiştir.  Ama evrenin kişisel, kaadir-i mutlak, kimlik sahibi yaratıcısı fikrine inanmamayı ateistlik olarak nitelerseniz budizm bu anlamda ateisttir; ancak yine de böyle bir sıfat, yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, budizmi tanımlamada eksik ve yetersiz kalacak; üstelik tümden inkârcılıkla eşanlamlı gösterilen ve neredeyse tam anlamıyla inançsızlık demek olan ateizm ile karıştırılmasına neden olabilecektir.  Budizm daha başka özelliklerinin yanında teistik bakış olarak ateisttir; ama bir inançsızlık biçimi olan ateizm ile aralarındaki farklara ileride değineceğiz.

Ünlü dinbilimci, düşünür ve yazar K. N. Jayatilleke bu konuda şöyle ilginç bir sınıflama ve değerlendirme yapıyor:

“Tanrı var mıdır?”  sorusunun dört muhtemel cevabı vardır:
1. Teistler “evet” der  ve Tanrının varlığını onaylarlar.
2. Ateistler “hayır” der ve bir Tanrının varolabileceğini kabul etmezler.
3. Septikler, ya da agnostikler “bilmeyiz” veya “bilemeyiz” derler.
4.Pozitivistlerse, Tanrı kavramı yeterince açık olmadığından “soruyu anlamsız bulduklarını” söylerler.

Peki bu soruya budistlerin yanıtı ne olacaktır?  Budha bir teist mi, ateist mi; agnostik mi, yoksa pozitivist miydi?  Yanıtı gerçekte olabildiğince açıktır.  Yukarıda sözedilen alışılmış değerlendirme ve yorumlamaların ışığında Budha bir ateist olduğu gibi, budizmin iki büyük kolu olan Theravada da, Mahayana da ateisttir. “

Evet, çoğunlukla septik ve pozitivist, hattâ naturalist; kimi zaman da agnostik karakter özellikleri gösteren budizm  “alışılmış değerlendirme ve yorumlamalar”a göre aynı zamanda da  ‘ateistik’tir; ama yine de bu kavrama yaklaşımı, kaba anlamdaki inançsızlığın adı olan ateizme göre çok farklıdır. Esasen mantık olarak da ateizmde bir dinsel inançsızlık, ateistlikte ise bir sıfat sözkonusu edilmektedir.  Farklıdır çünkü budizm sevecendir, merhametlidir, hoşgörülüdür, septiktir; aynı zamanda da yerine göre pozitivist, agnostik, diyalektik, varoluşçu ve naturalisttir; ruhsal gelişmeyi ve aydınlanmayı amaç edinmiştir.  Bütün bu özelliklerinden dolayı da özgürlükçü ve demokratiktir.

Özetle budizm  ‘ateistik’  bir dindir, ama budistlik yine de kaba ve nihilist anlamda bir ateistlik değildir…

İslamın ilk dönem hadislerinden birisinde peygamberin  “Tanrı’nın yarattıkları ve nimetleri üzerinde düşünün; ama onun bizatihi kendisi ve kimliği konusunu düşünmeyin”  dediği belirtilmektedir.  Bu hadis çok sayıda kaynak tarafından da doğrulanmıştır. Ama bu  “Tanrı üzerinde düşünmeme” tavsiyesine uymak, yani düşünmenin yasaklanması, her gizli-saklı şey için olageldiği gibi Tanrı kavramı için de mümkün olamamış; çevresinden ardı ardına gelen sorular nedeniyle gerek Kuran’da gerekse de hadislerde Tanrının kendisi, kimliği, özellikleri, yaptıkları ve yapacakları hakkında uzun uzadıya bilgi verilmek zorunda kalınmıştır.  Bu bilgilerin özünde genellikle Tanrının merhameti, buyruklarına itaat mecburiyeti, cezalandırıcı özelliği, daha çok gücü, herşeyi biliyor ve görüyor olması, herkesin kaderini tayin etmesi ve peygamberin veda haccına kadar geçen sürede buyruklarındaki ek, değişiklik ve düzeltmelere yer verilmiş; bir kısım açıklamalar da hadisler vasıtasıyla bizzat peygamber tarafından yapılmıştır.  Ancak yapılan her açıklama yeni sorunlara neden olmuş, bu da yeni yeni açıklamalar yapılmasını gerektirmiş, Tanrı fikri giderek daha da  ‘kişileştirilerek’  üstelik daha müdaheleci bir kişilik ve kimlik kazanmış; önceleri göklerde ve yerde, daha sonra müminlerin kalplerinde, giderek her yerde hâzır ve nâzır olduğu ifade edilmişken, daha sonraları nerede oturduğuna varacak kadar (göklerin yedinci katında) kişiselleştirilmiş; peygamberle, birisi miraç esnasında olmak üzere iki kez hiçbir aracı ve engel olmaksızın birebir görüştüğü söylenmiş (kutsal kitaba göre daha önce de Musa ile konuşmuştu); Tanrı kavramının daha pek çok ayrıntıya boğulmasıyla sonunda işin içinden çıkılamaz hâle gelinmiştir.  Peygamber dahi olsa, bir insanın duyu organlarıyla veya zihnen algılayıp, üstelik doğrudan ilişki kurabildiği kişileştirilmiş bir Tanrı olabilir mi?  O zaman bu kavramı eski çoktanrılı dinlerin, ya da yunan mitolojisinde kimileri yarı-insan olan, ya da insan gibi, birer fani gibi davranan Tanrılarının düzeyine indirmiş olmaz mısınız ?  Dahası da va:. Sağlam hadislere göre cennettekiler de o  “her şeyin yaratıcısı ve sahibi”  olan Tanrıyı  “açık seçik görecekler”dir.

Kişiselleştirilmiş Tanrının kişiliği ve kimliğine dair tartışmalar peygamberin ölümünden sonra din büyükleri arasında ciddi görüş ayrılıklarına neden olmuş, bu ayrılıklar hemen bütün dinlerde olduğu gibi, ulema arasında önce fikir aykırılıklarıyla daha sonra ise bölünmelerle sonuçlanmıştır.

Oysa İslam’ın ilk yıllarında  “Tanrı nitelikleri ve yarattıklarıyla zâhirdir (görülebilir), zâtıyla bâtındır (algılanamaz, görülemez)”  esası hakimdi.  Bütün yaratılanları Tanrının eseri,  göklerin ve yerin azametini de onun büyüklüğünün ve gücünün kanıtı olarak görürseniz, bu anlayış, yukarıdaki detaylandırmaya ve adeta fiziksel-maddesel algılamaya göre nispeten daha makul ya da ehven-i şer sayılabilir.  Ama ayakları yere basmayan, kaidesi olmayan, havada kalmış bu görüşe bir dayanak arandığında, zorlamalar sonucu insan aklının ve düşüncesinin nasıl çarpıtıldığı; herhangi bir bilgiye ve çıkarımlamaya dayanmadığı gibi içi boş olduğundan, bir türlü akla ve mantığa da sığdırılamadığı görülmektedir.

Halife Ebubekir  “Onun tam kavranılamayacağını kavramak, onu kavramaktır”  demiştir.  Halife Ali daha da ileri giderek  “Onun zâtının sırrından sözetmek, ona şirk (ortak) koşmaktır”  demişse de, bu anlamda Muhammed ile çelişkiye düşmüş olmaları bir yana, daha sonra ortaya çıkarılan ve pek çoğu şekilsel olan çok sayıda önemsiz ayrıntı sonucunda önce mezheplerin, daha sonra da tarikatlerin bölünüp ayrışmasına engel olunamamıştır.

Düşünme, akıl yürütme ve özgürce tartışma yasaklandığında olacağı zaten budur.

Yeri gelmişken, dilerseniz meseleye bir de Diyanetimiz’in nasıl baktığına göz atalım.  ‘Yaşayan Dünya Dinleri’  adlı 605 sayfalık yayında, budizm için  “günümüzde dünyanın dört bir yanında mensupları bulunan ve en hızlı yayılan dinlerden biridir”  (s. 307) gibi doğru bir tespitte bulunulduktan sonra anlaşılmaz bir biçimde şu ifadeye yer verilir:  “Budizmin bilhassa ilk dönemlerinde  ‘Yaratıcı Tanrı’  fikri yoktur.”  (s. 319).  Bu ifade anlaşılmaz ve yanıltıcıdır, çünkü budizmde  ‘Yaratıcı Tanrı’  fikri hiçbir zaman olmamıştır. Yine aynı metinde geçen, onun  “kimilerine göre sapık bir hindu tarikati olduğu”  da kökten yanlış olup böyle bir anlatım bir bilimadamının ifadesi olmamalıdır. Vaktiyle Hıristiyanlık için de  ‘sapık bir musevî tarikatidir’  denmişti ama, burada durum çok daha farklıdır. Çünkü Hinduizm, üçü büyük, yüzlercesi de irili-ufaklı olan  çoktanrılı  bir dindir; Budizm ise  ‘kişileştirilmiş Tanrısı olmayan’  bir din.  Aynı yayındaki,  “Mahayana geleneğinde Brahma, Indra ve Yama gibi Vedik Tanrılara yer verildiği”  (s. 319)  ifadesi de kökten ve tamamen yanlıştır. Bütün din ve inançlara tek bir dinin gözlüğü ile bakar, bir de kaynaklarınızın doğru olup olmadığını araştırma zahmetine katlanmadan bir eser yazmaya kalkarsanız olacağı budur.

Kitapta, budizmin temel felsefesinin açıklandığı Sekiz Aşamalı Yüce Yol’u,  ‘Sekiz Dilimli Yol’  (!)  olarak çevirirken, daha ilk basamakta çok ciddi bir hatâ daha yapılıyor. Metin şöyle:  “1. Doğru Bilgi veya  Kesin İman”  (s.321).  Bu kadarına artık  ‘el-insaf’  dememiz gerekiyor.  derKi okurları  ‘kesin iman’ın,  ‘doğru bilgi’ye  engel olduğunu zaten ve çoktan beridir biliyorlar da, Diyanet’in bu kitabını okuyanlar  ‘kesin iman’  denen bir kavramın budizmde mevcut olmadığını ve aslâ olamayacağını nereden bilsinler…

Karma öğretisini de, Nirvana’yı da yalan-yanlış anlatan sayfaları geçtikten sonra geliyoruz  ‘Budizmde İbadet’  başlığına. Tam beş sayfa boyunca anlatılanların, klasik dinlerin  ‘ibadet’inden içerik olarak tamamen farklı olduğunu; budizmde yakarma, niyâz etme ve kulluk anlamında secde olmadığını; meditasyonun da aslâ bir ibadet olmadığını; budist dualarının ne biat ne de af dileme içermeyip aslâ kulluğun gereği olarak yapılmadığını bu zevata kim anlatır bilemem. Zaten adı geçen kitapta da 48 sayfa boyunca budizmin tarihi, birkaç önemli metninin adı ve çok kısa içeriği, dinin daha çok biçimsel taraflarına ve farklı ülkelerdeki uygulamalarına uzun uzun ama yanlışlarla dopdolu biçimde yer verilmiş olmasına rağmen içsel (ezoterik) anlamına ve esaslarına hemen hiç girilmemiş; kişileştirilmiş bir Tanrı kavramına sahip olmayan böylesi bir inancın nasıl olup da çağdaş insanın duygu ve beklentilerine bu kadar yanıt verebildiğine hiç değinilmemiştir.

İşin bir başka ilginç yanı Budizm’in daha başından beri insanın tekâmülünü öngörmesi ve bu temelde evrim teorisini destekleyen söylemler içerisinde bulunmuş olmasıdır. Oysa bugün Ortadoğu kökenli üç büyük tekTanrılı din de evrim kuramına, insanın ortaya çıktığı varsayılan ilk andan bugüne kadarki tekâmülüne, yeniden doğumlara (reenkarnasyon) temelden karşıdırlar. Öyle ki onlara göre yaratılan ilk insandan bugüne kadar neredeyse hiçbir değişim olmamıştır ve örneğin Adem ile Havva da aynen bizim gibi idiler…
Çağdaş insana kadim Doğu öğretilerinin nasıl olup da klasik-tutucu semavî dinlerden daha fazla hitap edebildiklerinin yanıtı, kanımızca biraz da burada aranmalıdır. Yani Diyanet’imizin, Doğu dinlerinin hızla yaygınlaştığına dair tespit ve itirafı doğrudur; ama bu durumun nedenlerini açıkyüreklilikle açıklayamamış olmaları yine de ciddi eksiklikleridir.

Şurası gerçek ki, herhangi bir dinsel inanç ne kadar kodlandırılır, biçimselleştirilerek sistematize edilirse o denli çabuk eskir, yetmezliğine erkenden erişir. Muhakemeye kapalı kalarak gelişip değişen yaşam koşullarına da yanıt veremez olunca bu defa söylence ve hurafelere boğulur. Zamanla biçimsel ayrıntılar kaçınılmaz olarak dinin esasını geri plana iter. İşte bütün bu özgürsüzlük, insan doğasına aykırılık, diğerlerinden üstün görünme kaygısı ve imana ilişkin katı kurallar nedeniyle semavî dinler de hurafelerle kuşatılmış ve bilimsel gelişme karşıtı olmuş durumdadır. Üstelik bırakın bunlardan arınmayı, zaman geçtikçe dinlere yeni faraziyeler de eklenmiştir. Kıyamet çığırtkanları ve dünyanın sonuna ilişkin alâmetleri çözüp yorumlayanlar, kutsal kitap şifrecileri, harfler ve rakamlardan sözde geleceği okuyanlar, rüya tabircileri; her yeni duruma, büyük doğa olayları ve felâketlere, bilimsel keşiflere kutsal kitaptan işaret ve öngörü arayanlar… bütün bunlar aslında bozulma, güçsüzleşme ve geçerliğini yitirme sürecine vaki tepkilerden, zorlama yorumlarla dinsel inancı canlı tutma işgüzarlığından başka birşey değildir.

Dinlerin  ‘dünya merkezli’  kozmografyaları zaten çoktan iflas etmiştir. Hawking,  “halen varlığını keşfedemediğimiz farklı madde türleri olabileceği”nden sözediyor. Astrofiziğin yanında kuantum mekaniğindeki gelişmeler; genetikte, mikrobiyolojide, biyokimya alanındaki yeni buluşlar… Her gün bilgi dağarcığımızı artırdığı gibi, bilgelik yolunda da önümüzü aydınlatmaya devam ediyor. Yine de  ‘büyük patlama’dan  önce ne olduğunu bilmemiz bugün için mümkün değil. Bütün bu gelişmeler olanca hızıyla sürüp giderken, sonsuz hakikati hâlâ, evrene ve insanın oluşumuna ilişkin tarihlendirmeleri bile tamamen yanlış olan eski birtakım dinsel metinlerde arayıp durmak, onlara kayıtsız şartsız ve körü körüne inanmak, nasıl akılcı bir tutum ve davranış olabilir ki?

Bazı gerçekler apaçık önümüzde durur ama dinsel kökenli zihinsel koşullanmışlıklarımızı aşıp da kabullenilmeleri hayli zordur. Kimi zaman  da herhangi bir bilinemezlik karşısında ya çok eskiden kurgulanmış sanal gerçekliklere inanır ya da yeni sanal gerçeklikler üretir veya uyduruveririz. İçinde bulunduğumuz geçici koşullar, sürekli değişerek bizlerin ve tüm diğer canlıların oluşum ve gelişimine uygun ortamı hazırlar. Zamanla bütün fiziksel ve biyolojik koşullar da ortama bağımlı olarak değişecek ve sürekli olarak yeni oluşumlara zemin hazırlamaya devam edeceklerdir. Durmaksızın süregelen tekâmül bugün için bizlerin akıllı ve zekî varlıklar hâline (bu kadar da olsa) gelebilmemize zemin hazırlamıştır. Meseleye böyle bakarsak bir eylemin, olayın ve edimin yapıcısı/uygulatıcısı varsa, onun da bir nedeni ve hazırlayıcısı mutlaka olmalıdır… ve bu süreç böylece önceki sonsuza doğru sürüp gidecektir. O nedenle Tanrı kavramını kişileştirerek sınırlandırmak yanlış, yanıltıcı ve sakattır. Çünkü bir kez kişileştirirseniz o zaman onun da öncesini veya ondan sonra ne olacağını sorgulamaya başlarsınız. Sonunda da işin içinden çıkamamış olma nedeniyle olsa gerek, cennet ve cehennem kavramlarında takılıp kalır, böylelikle de aslında  ‘sonsuzluğu zihninizde sonlandırmış’  olursunuz. Kadim öğretilerin içinde bulunulan  ‘ân’a  öncelik vermeleri, sınırlı bilgi ve kısıtlı akılla erişilemeyecek sözde gerçekliklere takılmamaları, onlar üzerinde düşünmeye ve güya akıl yürütmeye çalışmanın yararsız olduğunu ifade etmiş olmaları bu nedenle doğrudur.

Bu konuda Tao düşüncesindeki yorumlara kısaca değinmenin, durumun açıklanmasında yardımı olabileceğini düşünüyoruz. Chuang Tzu’ya göre ‘insanların doğallıklarını yeniden bulmaları için toplumsal normlardan ve değerlerden kurtulmaları gerekir’. Burada kastedilen normlar siyasal, dinsel, hukuksal, etik ve geleneksel olan normların tümüdür ve  ‘doğallığa’  başka türlü varılamayacaktır. Çünkü bunların hepsi de  ‘yapay’  ve  ‘dışsal’dır; ve  “Tao’ya geri dönerken” bunların hiçbirisinin anlamı kalmamış olacaktır. Yaşarken dış dünyaya, onunla ilgili özlemlere, tutkulara ve onun biçimselliklerine takılıp kalanların gerçek benliklerini unutmaları kaçınılmazdır. O nedenledir ki bir taocu, yanıtsız sorularla zamanını harcamaz… tabii Zen izdeşi de…
Taocular,  sözlerin ötesindeki birliğe sözlerle varılamayacağını; varılsa da onun asıl birlik olamayacağını söylerler. Ve eklerler;  Tao’nun en iyi kitaplarda anlatıldığı sanılır, ama onlarda sadece sözcükler vardır. Kitaba değerini kuşkusuz ki o sözcükler verir, sözcüklere ise doğal olarak düşünceler. Oysaki düşüncelere ışık tutup yön gösteren öyle birşey vardır ki işte onu sözcükler anlatamaz…

Gerçek bilgiye (ya da gerçekliğin bilgisine) aşırı değer vermek bile dünyanın düzenini bozmaya yeterken, sanal bilgi (ya da bilgi sandığımız varsayım ve hurafeler) insanlığa neler yapmaz ki? İnançlar öne çıkarıldığında bütün insanlar, kendilerine uygun olduğunu sandıkları görüş ve düşünceleri doğru kabul ederler; diğerlerini ise yanlış. Çünkü bütün inançlar sübjektiftir. Bilimsel bilgi söz konusu olduğunda inancınızın ne olduğunun önemi kalmaz, gerçekliklere daha fazla karşı koyamazsınız; aksi halde ya cahil kalır ya da acı çekersiniz, hattâ çoğu kez ikisi birden gerçekleşir.
Bu konuda, üzerinde hayli düşünülmesi gereken bir soruyu Hawking, çok haklı olarak soruyor:  “…Eğer evren gerçekten de kendi kendine yetiyor, hiç bir sınır ya da kenar içermiyorsa ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Yalnızca var olacaktır. O halde bir yaratıcıya neden gerek vardır?”

Peki bundan üçbin yıl önce bizlere  “Herşeyde olan Tao, hiçbir şeyin adı değildir”  gibi muhteşem bir söylemi miras bırakmış bir anlayışı bugün hâlâ kaba anlamdaki ateizm ile bir tutabilir misiniz? Tabii mesele bilinmeyene ve bilmeksizin, salt sizden önce birileri öyle söylediler diye; biraz da korku belâsına, ama nihayetine  ‘şuursuzca inanmak’sa,  o başka…

Budistlerin neden mutlu ve barışçı oldukları; klasik dinlerdeki Tanrı fikrini kabul etmedikleri, yani bir anlamda  ‘Tanrıtanımaz’  oldukları halde nasıl olup da bu kadar iyi yürekli, merhametli, şefkatli, yardımsever ve sevecen olabildikleri, budizmi hiç tanıyamamış kimseler tarafından hep kuşku ve hayretle karşılanmış; ama yine de durumun nedenlerine kafa yorulmamış, araştırılmamıştır.  Oysaki mutluluğun gerçek kaynağı içsel barıştır. Sıkıntı ve sorunlardan, iyi ya da kötü amaçlı, doğru ya da yanlış, yıkıcı veya yapıcı, haklı ya da haksız tüm eleştirilerden barışı ve huzuru çıkarabilmek kadim Doğu geleneklerinde, kaynağı bilgelikte mevcut olan bir yetenektir.

Bu açıklamaların ışığında budizm ile kaba ateizm arasındaki temel farklılıkları  ana hatlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz. Ancak unutulmamalıdır ki burada kastettiğimiz ateizm, bilimsel/pozitivist/naturalist/septik/agnostik özelliklere sahip, kimsenin inancı ile sorunu-kavgası olmayan hümanist ateistlik değil; daha ziyade Tanrısızlığın savunulması uğruna mücadele veren, her tür din ve inanca karşı hoşgörüsüz olan kaba ve nihilist anlamdaki ateistliktir.

+  Ateizm diğer inançlara karşı tavırlı ve kavgacı, budizm ise barışçıdır.

+  Ateizm tartışmaz, budizm (kendisini dahi) tartışmaya ve eleştiriye açıktır.

+  Ateizm kaba materyalist, budizm diyalektik materyalisttir.

+  Ateizm karşı fikirleri yerme, küçük düşürme ve sindirme katılığında iken budizm onlara hoşgörüyle yaklaşır, sadece kendini açıklar.

+  Ateizmde herşey yokolur, budizmde nedensel süreklilik içinde biçim değişikliği esastır (karma doktrini).

+  Bu nedenle ateizm yokoluşun, budizm ise sürekli olarak yeniden varoluşun felsefesidir.

+  Ateizm tükenişe, budizm kurtuluşa inanır.

+  Ateizm amaçsız, budizm ise amacı ve hedefleri olan bir öğretidir.

+  Nirvana, ateizmin yokedici ve yokolucu ‘sonuçsuz sıfır’ından çok farklı bir durumun ifadesidir.

+  Ateizm bütün dinlere ve inanç sistemlerine karşıdır; budizm ise anlayışlı ve önyargısızdır, inançların tümünü görüşülebilir-araştırılabilir-tartışılabilir kabul eder; hiçbir dine veya inanca husumet beslemez.

+  Kaba ve yıkıcı anlamdaki ateizm dinsel-etik değerlerle alay eder; budizm her türlü dinsel, etik ya da kültürel değere saygı duyar. Bütün etik ve ruhsal değerlerin, o inancın ve o inanca ait Tanrı anlayışının uzun bir süreçte  ‘dışsal nedenlerle’  oluşmuş olduğunu takdir eder. Böylesi gerçekliklere ateizm gibi gözünü-kulağını kapamaz; ateizm gibi değersiz görmek yerine, nedenlerini ve tarihsel gelişimi içinde sonuçlarını değerlendirir.  Bu, budizmin yüzyıllardır sürdürdüğü, tüm canlılara olduğu gibi tüm fikirlere  saygılı olma; aynı zamanda da serbest gözlem, araştırma ve değerlendirme geleneğinin sonucudur.

Aradaki farklılıkların daha pek çoğundan uzun uzadıya sözetmek mümkündür, ancak yukarıda yapılan kısa özetlemeyi budizm ve kaba anlamdaki ateizm arasındaki temel farklılıkları belirleme bakımından yeterli buluyoruz.

Mahayana budizminin yaşayan en büyük ruhanî önderi olan Dalai Lama, erdemli bir insan gibi davranabilmek için mutlaka bir dine gerek olmadığını, sadece insan olmanın yeterli olduğunu; bunun için de dingin ve huzurlu bir zihinle, aydınlanmış bir aklın önderliğinde hoşgörülü ve sevecen bir yaşam sürmemiz ve yaşamımızı sürdürebilmek için ihtiyacımız olan insanlara düşman gözüyle bakmamamız gerektiğini söyler.

Kim olursak olalım hepimizin yetenekleri ve becerileri yanında kusurları da vardır.  Üstelik hepimiz birbirimize bağımlıyızdır; o nedenle yalnızca kendi mutluluğunu düşünenlerin bunu gerçekleştirebilmesi mümkün olamaz.

Yine Dalai Lama, sadece  “sonsuz sevgi”  veya  “evrensel nizama hayranlık”  olarak düşünülmesi durumunda, Tanrı fikrinin Budist inancında sorun oluşturmayacağını söylemiştir. Zaten bu kadarıyla kimsenin herhangi bir çatışması söz konusu olmadığı gibi Freud, Einstein, Krishnamurti, Gurdjieff, Yalom, Osho, Hawking… gibi çağımızı derinden etkilemiş olan düşün adamlarının da neredeyse ortak denilebilecek görüşleri bu yöndedir. Bunun dışındaki bilinmeyene dayalı hiçbir zoraki anlayış ve ilave nitelemeninse budizmde yeri yoktur.

Istırabımızın önemli nedenlerinden biri, hattâ başlıcası, aklımızı kötüye ve başkalarının zararına kullanmamızdır.  Bunun üstesinden ancak sevgi ve şefkatle, doğru ve sağlıklı düşünmeyle gelinebilir.  İnsan yaşamı da ancak bu sayede anlam kazanır.  Bütün bunlar herhangi bir dinin veya inancın mensubu olmaktan çok daha önemli ve önde gelen erdemlerdir. ‘Dindarca yaşam’  budur; buna ulaştıktan sonra artık bir dinin mensubu olup onun dogmalarını benimsemek demek olan dinselliğin de, teist veya ateist olmanın da önemi yoktur.

Yine kimilerine göre en az budizm kadar  ‘ateistik’  kabul edilen Tao felsefesinin önemli üstadlarından olan Chuang Tzu’nun bir diyalogundaki özdeyişini hatırlatarak bitirelim:  “Kuyu kurbağasına denizden söz edilemez. Onun aklı ancak kendi kuyusunun kenarına kadar erer.”  Bilgimiz geliştikçe maddesel dünya göreceli olarak küçülür, ruhsal dünyamızsa sonsuza doğru büyüyüp gelişmeye devam eder.

Kısacası budizm, temelde ateistik karakterde ama teizmin her türlüsüne de saygılı ve hoşgörülü, özgün bir yaşam felsefesidir. Zaten budizm eğer çağdaş insanın aklına, gereksinimlerine, duygu ve düşüncelerine daha çok hitap edebilmiş olmasa, günümüzde böylesine yaygınlaşamazdı…  Kaldı ki öyle olmasa Budistler de bu kadar barışçı, dingin, sevecen ve hoşgörülü olamazlardı…