Carrie

King’in yıldızının iyiden iyiye parlamakta olduğu dönemde, Brian De Palma gibi bir usta tarafından çekilen bu film, okulunda silik bir kız olarak bilinen Carrie’nin baskıcı ve aşırı koyu Katolik annesine karşı koyup, mezuniyet balosuna gitmesiyle asıl tadını bulan bir hikaye anlatır. İlk adetini, mezuniyet balosunda, okulun hınzır gençlerinin  tezgahtan kazandırdığı güzellik kraliçeliği ödülünü alırken, başından aşağı dökülen bir varil domuz kanıyla (!) yaşayan zavallı kızımız artık sahip olduğu telekinetik güçlerle intikamını alacak, hatta aslında aşık olduğu okulun popüler genci John Travolta’yi bile katletmekten geri kalmayacaktır.

 

The Shining

Bir King uyarlaması olarak en fazla saygı gören ama ne hikmetse bizzat King tarafından romanını en fazla katleden film olarak tanımlanan The Shining, boş bir otele, kışın sezon olmadığı için bakıcılık yapmak üzere ailesiyle birlikte yerleşen yazar bozuntusu Jack Nicholson’un hikayesidir. Stanley Kubrick’in en sevdiği oyuncağı steadicam ile bütün film boyunca otel koridorlarında koşturduğu ve filmin neredeyse büyük çoğunluğunun bu şekilde geçtiği düşünülürse, King’in neden filmi sevmediği anlaşılır. Özellikle tekinsiz bir atmosfer yaratmak için 3 tekerlekli bisikletiyle otelin bitmek bilmeyen  koridorlarında dolanan sarışın veledin peşinden dakikalarca bizimde koşturduğumuz sahneler, sabrımızı ölçer gibidir. Yıllar sonra King bizzat bu romanını yeniden filme almak üzere yönetmen koltuğuna geçer ama ortaya çıkan tv dizisi, süprüntüden öteye de geçmez. İşin ilginç tarafıysa, bu filmin vcdsinin korsan vcdciler tarafından “abi inanılmaz korkunç abi, amerikada bunu yasaklamışlar abi” diyerek satılmaya çalışılmasıdır ki, aynı uygulama Texas Chainsaw Massacre vcdsi için de geçerlidir ve maalesef hiç de gerçekçi değildir.

 

Christine

Erkeklerin arabalarıyla kurdukları ilişkiye değinmeye karar veren King’in bu romanı korku filmlerinin kült ustası John Carpenter tarafından beyaz perdeye aktarıldı. Bir hurda halinde bulduğu üstü açık, kırmızı klasik otomobili önce kendi elleriyle tamir eden genç delikanlı, gitgide arabasının kölesi haline gelecektir. İşin asıl kötü tarafıysa, sahibini herkesten kıskanan arabamız Christine’in, önce sahibini arkadaşlarından soyutlarken, daha sonra işi cinayetlere kadar götürmesidir. İnsan-araba-metal ilişkisini Ballard-Cronenberg’in Crash’inden daha farklı bir biçimde ele alan film, Carpenter’ın da ilk King uyarlaması olarak kalmayacaktır.

 

The Fog

Bir sahil kasabasında geçen bu filmde, Carpenter asıl ustalığını gösterir ve geniş ekran görüntüleriyle King’in atmosferine en yakın işlerden birini çıkarır. Belirli dönemlerde sis ile birlikte kasabaya dadanan hayaletlerle savaşmak, kasabanın ucundaki fenerde radyo djliği yapan Jamie-Lee Curtis’e kalacaktır. Curtis2in çığlık kraliçelşiği ünvanını taşıdığı dönemden hoş bir anıdır bu film. Hatta show tv’nin de bir dönem, gece yarısı sonrası reklamlarla katledilmiş film gösterme geleneğinin en güzide örneklerindendir.

 

Shawshank Redemption

En sevilen ve nedense en yerlere göklere sığdırılamayan King uyarlamasıdır. Üstelik çoğu kişi bir Stephen King öyküsünden uyarlandığını da bilmez. En iyi film de dahil olmak üzere pek çok dalda Oscar’a aday bile gösterilen bu film, hala ülkemizde yapılan tüm zamanların en iyi filmleri anketlerinde üst sıralarda yer almaktadır. Hatta benim geçen sene yaptığım soruşturmada ilk 10’a girmişti. Özellikle sürprizli finali ve Tim Robbins’in oynadığı karakter ile özdeşleşen izleyicinin sonunda kendisi hapisten kaçmış kadar rahatlaması sonucu, izleyicinin en sevdiği filmlerden biri haline geldi. Bu başarı üzerine yönetmen Frank Darabont, şansını yine bir King uyarlaması ile deneyecekti.

 

Sleepwalkers

Bu film bir romana değil, kısa bir öyküye dayanır. Geceleri garip yaratıklara dönüşen bir ailenin öyküsünün anlatıldığı filmi King pek beğenirmiş aldığımız duyumlara göre. Zamanında içerdiği kardeş kardeşe ve anne-oğul arasında geçen ensest cinsel ilişki sahneleriyle küçük çaplı olay yaratan filmin asıl unutulmayan sahnesi ise, yaratıkların peşine düşen yüzlerce kedinin kuyrukları dik şekilde kasabanın ana caddesinden geçtikleri sahnedir. Bu öyle etkileyici bir sahnedir ki, hala sokakta çöp varillerinin yanından geçerken, eğilme ihtiyacı hissederim!

 

Misery

Başrolde oynayan Kathy Bates’e Oscar kazandırarak King uyarlamalarının ciddiye alınmasının yolunu açan film olarak da bilinir. Misery isimli dizi romanın yazarı geçirdiği trafik kazası sonucu bir hayranının orman içindeki evinde mahsur kalır. Hayranı o denli fanatiktir ki, bu diziye devam etmeyeceğini anladığı yazarın yeniden yazması için ona akla gelmedik şeyler yapar. En akılda kalanı ise, bir balyozla kaçmaması için bacaklarını kırdığı sahnedir ki, sinema salonunda “ayy” diye bağıran insanlara ben bizzat şahit olmuştum. Aslında bir bakıma yazar karakteri ile kendisini anlatmak istemiştir King, hayranlarının baskısından şikayetçi olduğunu dile getirircesine…

 

The Green Mile

Aslında Stephen King’in tefrika halinde yazdığı bu roma yine Darabont’un elinde Oscar adayı bir yapıta dönüştü. Büyük Buhran yıllarında, bir hapishanede geçen filmde idam mahkumlarının kaldığı koğuşta gerçekleşen doğa üstü olayları aşırı duygusallıkla anlatan film, seyirciler tarafından yine çok sevildi. Bu tür filmler yüzünden, hiçbir şeyi beğenemeyen King uzun zamandır sessiz soluksuz oturuyor..

 

It

Benim en sevdiğim King romanı olmakla birlikte, TV için çekilmiş filmi de en iyi uyarlamalardan bir tanesidir. Çocukken bir kötü güçle savaşıp onu yenen bir grup arkadaşın, yıllar sonra olgun birer insan olarak dönükleri kasabada yeniden bu savaşa girmelerini anlatır. Çocukluk ve olgunluk dönemlerini ayrı birer film zevkinde yaşatan film, özellikle kötülüğün bir palyaço olarak karşımıza çıktığı sahneyle özdeşleşmiştir. Öyle ki, ben hala palyaçoları gördüğümde gülemem pek. Aksine hep tekinsiz bir huzursuzluk kaplar içimi..

 

The Kingdom

Bu tam manasıyla bir uyarlama olmayıp, Stephen King tarafından senaryosu yazılmış bir tv dizisidir. Aslı “Riget” isimli Lars Van Trier eseridir ve gelmiş geçmiş en iyi TV dizilerinden biri olarak kültleşmiştir. Öyle ki, çoğu film festivalinde bile gösterilmiştir. Yakın zamanda bizde de oynayan bu King yorumu, izleyenleri ikiye böldü: kimisi bu yorumu orijinalinin basit bir Amerikalı kopyası olarak yerden yere vururken, kimisi Trier’inkinin yanında daha anlaşılır olduğu için daha çok beğendi.

 

Lawnmoverman

King’den çok, bir David Gibson uyarlaması gibi durur. Siber uzay ve sanal gerçeklik kavramlarını ilk kez beyaz perdeye taşıyan film olarak tarihte yer almıştır. Aslında tek kelimeyle rezalet bir film olup, başroldeki adını bile hatırlamakta güçlük çektiğimiz oyuncu sayesinde gülünçlük derecesinde yerlerde sürünen bir filmdir. Ama yine de, siber uzayda geçen sahneleriyle zamanında “vay adamlar neler yapıyorlar ya!” dedirtmiştir. Oysa, siber uzay sayesinde zekası tanrısal boyutlara varan bir geri zekalıyı anlatan öyküsüyle son derece ilginçtir.

 

Rose Red Mansion

Nedense her izleyen tarafından “hayatımda izlediğim en korkunç şey” yorumu yapılan bir TV dizisi daha. Psişik güçleri olan insanları, tekinsiz bir evde toplayarak, evdeki paranormal olayları yeniden uyandırmak isteyen saplantılı bir psikolog öykümüzün merkezindedir. Eve girmeleriyle birlikte teker teker ölmeye başlayan kahramanlarımız, 4. ve son bölümün sonunda sadece 3 kişi kalacaklardır. Bu üç kişide zaten birbirine aşık olan bir çift ve kızın telekinetik güçleri olan küçük kız kardeşi olacaktır. Lanetli ev mitine pek bir şey ekleyemeyen bir dizi yani…

 

Dreamcatcher

Romantik filmlerin usta ismi Lawrence Kasdan tarafından yönetilmiş olsa da tam bir uyarlama rezaleti olarak tarihin sayfalarında yer alan bir film karşımızdaki. Uzaylılar dünyayı ele geçirmek için uğraşırlarken, Morgan Freeman’ın oynadığı albayımız resmen onların ekmeğine bal sürer. Ama kötü uzaylıların karşısında, çocukken yaşadıkları bir olay sonucu psişik özelliklere sahip olan bir grup çocukluk arkadaşı vardır. Bir tatil için dağ evine gelen bu arkadaşlar teker teker öleceklerdir ama finalde dünyamızın ele geçirilmesini engelleyeceklerdir. Özellikle içinde uzaylı embriyosu taşıyan adamın, tuvalette uzaylıyı anüsünden doğurduğu (!) sahne ile hatırlanan, romanın yanından bile geçemeyecek derecede kötü bir film.

 

Stand By Me

Benim gözümdeki en iyi Stephen King uyarlaması. Ünlü bir yazar olan Richard Dreyfuss çocukluğunda geçirdiği ve asla unutamadığı bir olayı hatırlar ve yazmaya başlar. Biz de onun hatırladıklarını-yazdıklarını seyrederiz. Paranormal olaylar, cinayetler, hayaletler..vs. içermeyen ilk King uyarlamalarından sayılabilir. Çocukların aralarındaki ilişkileri, arkadaşlığı, dayanışmayı ve 60lı yılların Amerika’sını son derece içten bir sıcaklıkla anlatan film, defalarca izlenmeyi hak eden samimi bir yapıt. Tren yolu boyunca bir yolculuğa çıkan ve yolda bir ceset bulan bir arkadaş grubunun hikayesidir anlatılan ve tam manasıyla olmasa da bir yol filmi tadını bırakır izleyenin ağzında…

 

Dolores Claiborne

Dolores Claiborne hem filmin hem de romanın baş kahramanıdır. Orta yaşını geçkin bu kadının öyküsü, bir dolunay vakti gerçekleşen garip olayları anlatırken aslında; kadının kendi kimliğini ve gücünü bulmasını anlatan bir metafor olma özelliğini taşımaktadır. Başroldeki Kathy Bates yine bir King uyarlamasında oynarken, gerçekten sağlam bir performans ortaya koyar. Yine de boşluklarla dolu senaryosu yüzünden kolayca unutulup giden bir yapıt olarak da bakılabilir. Gerçekten de bu filmi izleyip de, kaç kişi hala aklında tutabilmiştir ki?

 

Firestarter

Karşımızda telekinetik küçük bir kız ve babası var. Tabii derin devlet, her zaman olduğu gibi bu kızı bir takım deneylerde kullanmak istiyor. Ki zaten film ilerledikçe öğreniyoruz ki, bu kızın annesi de zamanında bu tip bir deneye katılmış. Hem de üç kuruş para karşılığında. Terbiyesiz kadının bu deneylere katılma nedeni de tabii uyuşturucu almak. Üzerinde uygulanan işlemler sonucu kızı da, bakışlarıyla ateş yakabilme becerisine sahip oluyor ve tabii devlet de böyle bir silah için kızın peşine düşüyor. Klasik bir konusu var ama roman oldukça başarılı. Film mi? İdare eder diyelim bar… Hoş Martin Sheen dışında pek de hatırlanacak yönü de yok.

 

Thinner

Bir çingene kadınla ağız dalaşına girip, kadın tarafından lanetlenen bir adamın öyküsü. İlginç olduğu aşikar ama lanetin gün be gün zayıflamak olduğunu duyduğunuzda daha ilgi çekici hale geliyor. Kendi halinde sessiz sedasız ve iddiasız bir film ama sırf ilginç konusu yüzünden bile izlenir. Hele finali yok mu: her şey halloldu mu sanıyordunuz yoksa?

 

Running Man

Başrolünde Arnold Schwarzenneger’in oynadığı bir King uyarlaması! Özellikle 80ler sonu video klüplerinin en gözde filmlerinden biriydi. Gelecekte faşizan bir yönetim hüküm sürmektedir. Zavallı insanlar haksız yere tutuklanıp, kapitalizmin vahşi çarkları içerisinde ezilen insanlara uyutmak için yapılan yarışmalarda kullanılmaktadır. Bu yarışlarda bir grup mahkum sınırları belli bir alana salınmakta ve birbirleri öldürmeleri istenmektedir. Sona kalan mahkumsa affedilmektedir! Bu kanlı yarışmada canlı yayınla TV’den yayınlanmaktadır. Arnold ve birkaç kişi daha bu faşizan düzene baş kaldıran bir grupla tanışırlar ve yarışma, sonunda bu düzenin sona erdiği son derece naif ama bir o kadar da saçma bir şekilde sona erer. 80’li yılların tadını, dokusunu her anında hissettiren, faşizme karşı dururmuş gibi yapan ama sapına kadar arkasında duran Neo-Reagan dönemi filmlerindendir.

 

Salem’s Lot

Korkutabilme başarısı gösterebilen bir King uyarlaması daha. Bir kasabaya yeni yerleşen şehirli baba-kız, tüm kasaba halkından şüphelenmektedir; çünkü gündüz vakti kimse ortalıkta gözükmemektedir. Hepinizin anlayabileceği üzere tüm kasaba halkı aslında vampirdir! Bu öyküyle şehirli insanın taşra yaşamına karşı duyduğu korkuyu anlatmak istemiş King, ama ortaya çıka çıka kof ve boş ama eğlenceli orta karar bir gerilim çıkmış.

 

Apt Pupil

Olağan Şüpheliler’in yönetmeninin, bu kült filmin ardından çektiği film. Kısa bir King öyküsüne dayanır. Eski bir Nazi subayı, her nasıl becerdiyse Amerikan’nın göbeğinde adını değiştirerek yeni bir hayata başlamıştır. Yıllar sonra komşusu çocuğun, yaşlı adamın kim olduğunu fark etmesiyle işler değişecektir. Başroldeki Ian “Gandalf” McKellen’ın inanılmaz performansı ve yönetmen Brian Singer’ın başarılı yönetimiyle bir baş yapıt olmsada iyi uyarlamalardan biri haline gelmiş olduğu söylenebilir. Git gide bir Nazi haline gelen genç delikanlı ise, her insanın içindeki şiddeti ve sadizmi ifade eder sanki…

 

Needful Things

Romanı çok bilinse de, filmi pek bilinmeyen bir King yapıtı. Küçük bir kasabaya gizemli bir adam gelir ve yakındaki tepenin zirves,inde bir eve yerleşir. Bu kadarla da kalmaz, kasabanın orta yerine “Gerekli Şeyler” adında, her şeyin satıldığı bir dükkan açar. Aslında kim ne hayal ettiyse, kim ne istiyorsa, kim neyle mutlu oluyorsa onu bulabilmektedir bu dükkanda. Ama aslında o nesneleri alarak, şeytani bir güce hizmet ettiklerini bilmemektedirler. Kasaba şerifi rolünde usta oyuncu Ed Harris’i izlediğimiz film, az bilinse de kalbur üstü bir uyarlama olarak tanınır.

Tuna Yılmaz