Yıllar birbiri ardısıra akıp gidiyordu yağmur sonrası akıp giden çamurlu sular gibi. Hayat yorucu ve sıkıcı tiktaklara takılıp kalmıştı. Evde paylaşılmayan ve duvarlar arasına sıkışmış, iş yerindeyse her gün kendini tekrarlayarak anlamını yitirmiş rutin bir koza içerisindeki koyu gri yaşamı, ruhunu buruşturulmuş bir kağıt gibi hayatın çöp tenekesinde tutuyordu adamın. Ayrılık sonrası tatsız yılların yükünü hala omuzlarında taşımaya devam ettiğini sanıyordu, oysa bu ağırlığa dayanamayarak çoktan çökmüş, neredeyse sürünmeye başlayan bir ruh haliydi onunkisi. Kendisini sürekli yorgun hissediyor, akşam çıkmalarından eskisi kadar tad alamıyor, elinde içkisiyle üzerine tünediği bar taburelerinde yavaş yavaş sırt ağrılarıyla onu taşımaktan sıkılmış diz eklemlerinin sızlamalarını fark ediyordu. Gittiği yerlerde sürekli olarak karşılaştığı aynı insanların hem yalnızlığına bir nebze panzehir olduğunu düşünüyor, hem de onlardan sürekli aynı fotoğraflara bakarmışçasına sıkılıyordu.

Bazen yaşamının yönünü akıp giden sellerin önüne konulan bir set ile değiştirir gibi değiştirmek, zevk alınabilir, en azından daha kolay katlanılabilir bir hayatın bulunduğu uzak ve aydınlık kentlere gitmek istiyordu, ama evi, işi ve lanet olası alışkanlıkları buna izin vermezdi ki. Çok bunaldığı zamanlarda kendisini bir an parlayan saman alevi gibi göz kamaştıran güneş altındaki aydınlık ve iyot kokulu bir kumsalda gözleri kapalı dalgaların sesini dinlerken, bazen de derin vadilere yukardan bakan dağlardaki reçine kokuları genzini doldururken hayal ediyor, hemen ardından değiştiremeyeceği yazgısının farkında günlük yaşantısı hayallerinin üzerini koyu renkli bir şal gibi örtüyordu. Yaşamında bir şeylerin eksik olduğunu biliyor ama bunların ne olduğunu kendisiyle tartışmaya yanaşmıyordu. Bazen duygularını notalara ya da satırlara dökmeye çalışıyor, bu kez de iğdiş edilmiş hayal gücü buna izin vermiyordu.

Bedeni ve ruhunun açlığını çektiği bazı duyguları günler, haftalar, aylarla sınırlı yüzeysel ilişkiler içerisinde bulmaya çalışıyor ama her defasında açılan yeni sayfayı benzer hayal kırıkları içerisinde kapatmak zorunda kalıyordu..
Susuzluğunu gidermek için kaktüs kemirmek gibi bir şeydi onunkisi. Her ilişkisinde biraz daha yoruluyor, biraz daha kendinden bir şeyler yitiriyordu.

O akşam uzun zamandır gitmediği bir bara gitmek geldi içinden. Bir saat sonra barın kapısında selamlanarak karşılanıyor, paltosunu vestiyere bırakarak yavaşça, tavana doğru egilip bükülerek yükselen mavi sigara dumanlarıyla kaplı salona yöneliyordu.
Ama bu kez içeri girerken her zamankinden daha keyifli olduğunu fark etti ve memnuniyetinin kaynağını hemen keşfetti, kulağına kadar ulaşan sıcacık bir melodi; Masqurade.. (maskeli balo kostümü)

Bu akşam seçilen şarkılar nadir yakaladığı hoşnutluğunu devam ettirmek ister gibi her zamankinden farklı o çok sevdiği ve keyiflendiği eski güzel şarkılardı. Sahneye baktı, burada duymaya pek alışık olmadığı müzik banttan değil sahnedeki yeni orkestradan geliyordu. Genellikle güncel şarkıları yorumlayan genç müzisyenlerin yerinde kalabalık ve profesyonel bir müzisyenler grubu vardı bu kez sahnede.
“iyi bir seçim olmuş!” diye geçirdi içinden ve doğruca bara yöneldi. Her defasında görmeye alıştığı yüzler yine bir aradaydı; birçokları gibi yalnız yaşayan ama kendisiyle biraz daha barışık eski bir dost, yaşlı ve yalnız ama yalnızlığı arttıkça onu örtmek için abartılı bir şekilde neşeli görünmeye çalışan yaşlı bir kadın, yanında kendinden bir karış daha uzun yeni sevgilisiyle başka bir bar kuşu, ayrıldığı erkek arkadaşının ardından yas tutan genç bir kadın, ruhlarını ve duygularını yitirmiş gibi duran ve kendilerinin her gece dışarıda olmaları gerektiği gibi garip bir kanıya kapılan orta yaşlı bir çift, yaşam içerisinde ulaştıkları kariyerlerini püro içerek vurgulamaya çalışan şişman iş adamları, takım elbise giyen kravatsız hal komisyoncuları, eski sevgililer, yeni sevgililer, sevgili bulmayı ve sevgili olmayı ümit ederek bar iskemlelerini paylaşanlar, yorgun ve ciddi görünüşlü bar görevlileri, yani orada olması gereken herkes.

Tanıdıklarla bir kaç laf edebilmek için yanlarına sokuldu. Kendisini her zamanki abartılı ve sahte coşkuyla karşıladılar. Hepsinin de gözünde hiç değişmeyen aynı bakışlar vardı. Adam, bu insanların üzüldüklerinde, sevindiklerinde ve hatta öfkelendiklerinde bile yüzlerindeki ifadenin bir çeşit plastik maske gibi değişmediği fark ederek gülümsedi. Kendisine bir içki söyledi, tanıdık barmen başıyla selam vererek dışı buğulanmış bardağını uzattı. Evet, artık geceye hazırdı. Yüzünü sahneye döndü, daracık bir pistte çiftler güzel bir müziğin ritmine kendilerini kaptırmış, nota sehpalarını devirme pahasına acemi hareketlerle dans ediyorlar, ya da dans ettiklerine inanıyorlardı. Orkestranın çaldığı müziğin tahrik eden ritmi sürerken yaşlı kadın her parçada genç bir adamı sürükleyerek piste götürüyor, yanından geçerken de ona göz kırpıyordu :
“ Sakın bir yere ayrılma, bir sonraki dans seninle! ”

Adam ona gülümseyerek başını sallıyordu. Ancak kadın bir sonraki dansta başka bir delikanlıyı sürüklüyordu piste. Dans edenleri izlerken omuzuna bir el dokundu, döndü, içeri girdiğinde gördüğü halde görmemezlikten geldiği eski bir sevgilinin eliydi omuzundaki;

“ Merhaba ! ”
“ Merhaba , nasılsın? ”
“ İyiyim, işten ayrıldım. Biraz dinlenip yeniden çalışmaya başlayacağım. Kendimi bırakmak istemiyorum. ”
“ Senin gibi birisini insan nasıl elinden kaçırır ki. ”
“ İltifatın için teşekkürler! Dans edelim mi? ”
“ Bu akşam danstan çok müzik dinlemek geliyor içimden, beni
bağışlarmısın lütfen? ”
Kadın bağışlamadı ve ısrarını sürdürdü.
“ Sen eskiden de iyi dans edemezdin zaten, bahane aramana
gerek yok. ”
“ Evet haklısın.. Bunu söylemeye utandım. ”
Oysa adamın dans etmeyi ne çok sevdiğini ve iyi dans ettiğini biliyordu. Israrını sürdürdü ;
“ Gel, ben senin yanlışlarını kapatırım, ne kadar kötü dans ettiğini kimse fark etmez. ”
Adamın o akşam gerçekten de kimseyle dans etmeye ve tartışmaya niyeti yoktu, yumuşak bir tavırla yanıtladı ;
“ Pistin haline bir baksana güzelim, sence bu kalabalıkta dans edilebilir mi? Şu anda insanların dans sandıkları sadece bir karış yerde ayakta sallanma. ”
Adamın kendisi ile dans etmek istememesi kadını çileden çıkarmıştı;
“ Dans etmek bu kadar mı gözünü korkutuyor? Senin adına gerçekten üzüldüm.”
Adam eski sevgiliyi incitmemeye çalışarak sabırla yanıtladı ;
“ Ne diyebilirim ki? Sanırım haklısın. ”

Kadın reddedilmişliğin öfkesiyle uzaklaşırken adam da az önceki konuşmayı ciddiye almadan kendini yeniden müziğin akıcılığına bıraktı. Az sonra eski sevgili yeniden masaya geldi, bir sigara yaktı. Biraz daha sakinleşmiş görünüyordu ama yine de bakışlarından az önceki konu üzerinde konuşmayı sürdüreceği anlaşılıyordu. Adam kararlıydı, bu akşam sevdiği müziği dinlerken kimsenin keyfini kaçıramasına müsaade etmeyecekti, birden ayağa kalktı, sahnenin önündeki başka bir masaya geçti.
Kadın öylece kalakalmıştı. Yüzünden şaşkınlık okunuyordu.

Adam da böylece şarkı söyleyen kadını ilk kez yakından görmüş oldu. O harika sesin sahibi bu genç kadındı demek. Ona biraz daha dikkatli baktı. Parlak siyah saçları klasik biçimde başının üzerinde topuz yapılmış, üzerinde kolsuz siyah bir elbise vardı. Küçük göğüsler elbisenin göğüs yerlerini doldurmuyordu bile. Uzunca bir yüz, ortasında hafif kemerli bir burun, kırklı-ellili yılların makyajları gibi siyah kalem kullanılarak boyanmış siyah çekik gözler, yine kalemle belirlenmiş zarif kaşlar, ince dudaklar üzerinde sınırlı bir şekilde sürülmüş kırmızı bir ruj onu fazlasıyla çekici kılıyordu. İncecik vücudu, dirseklerine kadar uzanan siyah uzun bir eldivenin içinde uzun parmakları vardı. Yüksek topuklu ayakkabıları üzerinde uzun bacakları, dar kalçası ve incecik beli bu zarafetini tamamlıyordu. Adamın kulakları müziğe, gözleri kadına kilitlenmişti. Bir süre şarkıları sahnedeki her hangi bir dekormuşçasına sessiz ve devinimsiz dinledi, ara sıra şarkı söyleyen kadınla göz göze geldiğinde ona mahçupça gülümsedi, ancak kadının bu gülümsemeleri yanıtladığından emin olamadı. Sonra kadının bir ara müşterilerden birinin istek şarkısı okumasından cesaret alarak ;
“ Bir Randy Crawford şarkısı.. Lütfen! ”
Dedi alçak sesle.
“ Almas! ” dedi siyahlı kadın gülümseyerek, “ Birazdan.. ”

Az sonra kadın gerçekten o şarkıyı okurken adam daha belirgin bir şekilde gülümsedi kadına ve bu kez sıcacık karşılığını aldı.
“ Ne değişik bir güzelliği var! ” diye geçirdi içinden ve biraz daha gerçekçi olması gerektiğini düşünerek ekledi ;
“ Ya da gördüğüm en hoş ve en çekici çirkin kadın! ”

Program bittiğinde yanından geçerken dayanamadı ve genç kadını durdurdu ;
“ Siz uzun zamandır dinlemediğim kadar iyi bir yorumcusunuz!
Bu akşam en sevdiğim şarkıları seçerek beni mutlu ettiniz.
Size teşekkür ediyorum.. İçtenlikle! ”

Kadın sevimli bir ifadeyle göz kırptı.
“ Aslında gündüz yüksek ateşle yatıyordum, kesinlikle şarkı söyleyecek halde değildim, burada ilk gecemiz olduğu için sahne almak zorunda kaldım. Ama bu övgü her şeye deydi doğrusu. ”
Kadın uzaklaşırken adam arkasından sadece sorabildi;
“ İsminiz nedir? ”
“ Rüya! ”

Adam bir an önce evine gitmek istiyordu ama kulağında sadece bu güzel ses ve gözlerinde sadece bu hoş görüntüyle. Bu yüzden kimseyle vedalaşmadı bile. Yine de masaların arasından geçip kapıya yaklaşırken gözüne dip masaların birinde sessizce ağlayan mutsuz eski sevgili takıldı. Yanında yaşlı kadın onu teselliye çalışıyordu.

Ertesi hafta çok yorgundu ve canı dışarı çıkmak istemedi. Ama bir sonraki Çarşamba kadını aynı yerde bulmayı ümit ederek koşarcasına gitti bara. Paltosunu vestiyere verirken içerden gelen müzik çocuk gibi sevinmesine neden oldu. Aynı güzel ses, aynı güzel şarkılar barın atmosferini dolduruyordu. Çarşamba ziyaretleri üstüste üç hafta sürdü ve adam her defasında en sevdiği melodiler kulaklarında, yüzünde bir gülümseme sahnenin bir dekoru gibi kadını sessizce ve neredeyse soluk bile almadan izledi. Dördüncü hafta aynı köşede şarkılarını izlerken sehpadan düşen nota kağıtlarını kadından önce davranarak yerden aldı, kadına uzattı. Bu kez sımsıcak bir gülümseme içini ısıttı, o akşam mutluluğunun kaynağı oldu.

Orada bulunan kadınlar ve erkekler arasında geceyi birlikte geçirmek için bir kaç dakikalık konuşma yeterken sıcak bir gülümseme ve minicik bir dokunuş için bir ay beklemesi gerekmişti.

“ Farklı, anlamlı ve heyecan verici ! ” diye geçirdi içinden. Bir sonraki hafta içinden genç kadına çiçek götürmek geldi. Ama nasıl karşılanırdı acaba? Daha önce bir bar şarkıcısına hiç çiçek götürmemişti. Aslında bunu yapan başka birini de görmemişti.
“ Niye olmasın ki! ” diye geçirdi içinden, “ Herşeyin bir ilki vardır nasıl olsa ! ”

Bir sonraki hafta utanarak elinde bir demet kır çiçeğiyle girdi bardan içeri. Çiçekleri dikkat çekmemek -daha doğrusu dostlarının diline düşmemek için- arkasında tutuyordu. Yine de dostlarının tatsız şakaları ve alaycı bakışlarına kendisini hazırlamıştı. Sonra sevdiği şarkıların birinin tam ortasında kadına uzattı çiçekleri.. Şimdi kadın çiçekleri alıp nota sehpasının üzerine koyacak, bir teşekkür gülümsemesinin ardından bir daha da adama bakmayacaktı. O da kızaran yüzü farkedilmesin diye başını kaldırmaksızın bir şarkı daha dinleyecek, sonra uzun bir süre gelmemecesine çekip gidecekti bardan.

Bekledikleri olmadı..
Kadın çiçeği aldı, yüzüne yaklaştırarak kokladı ve adama geniş bir gülücük yolladı. Daha sonra da programı boyunca çiçekleri elinden hiç bırakmadı.
Büyü tutmuştu.

Program arasında kadın yanından geçerken;
“ Beni şaşırttınız! ” dedi, “ Uzun süredir hiç kimseden çiçek almamıştım, özellikle de sahnede. ”
Program bitiminde müzisyenler enstrümanlarını toplarken adam da kadına ürkekçe yaklaştı ;
“ Rüya! ” dedi, “ Burada şarkı söylemediğin akşamlarda ne yapıyorsun? ”
“ Beş ayrı yerde şarkı söylüyorum! ” dedi kadın.
“ Yani!? ”
“ Yani haftanın altı günü, altı ayrı yerde sahneye
çıkıyorum. ”
“ Yine de bir günün sana kalıyor. ”
“ Evet! Ölümcül bir yorgunluğu gidermeye çalıştığım tek bir gün bana kalıyor. ”
Kadının söylediği son derece açıktı. Üstelik de böyle inanılmaz bir tempoyla geçen haftanın bir tek gününde dinlenmek gerçekten hakkıydı. Yine de denemek istedi adam;
“ Zaman zaman da olsa o bir tek günün hiç olmazsa bir – iki saatini seninle paylaşmaktan büyük mutluluk duyardım. ”
Kadın biraz da şaşkınlıkla baktı adama, sonra gülümseyerek o sihirli cümleyi söyledi;
“ Neden olmasın! Nasıl olsa hiç bir koşulda yeterince dinlenemiyorum zaten. Haftada bir günümü bana çiçek getiren biriyle dostluk ederek geçirmek hoş olabilir. ”

Adam, yüreğinin gümbürtüsünün tüm bar sakinleri tarafından duyulacağını düşünerek endişelendi, sesinin titremesine hakim olmaya çalışarak devam etti ;
“ Lütfen sana ulaşabileceğim bir telefon numarası ver bana. ”

İlk kez bir pazar günü buluştular. Kadının üzerinde esmer tenine yakışan pembe-beyaz spor kıyafetler ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Yürüyüş yaptılar, konuştular, yoruldular, bir kafede kahve içtiler. Daha sonra bunu en kısa zamanda tekrarlamak üzere sözleşerek ayrıldılar. Ayrılırken adam kadını yanaklarından dostça öptü ve güzel bir parfümün serin esintisi içine işledi. Bir sonraki hafta yemeğe çıktılar, konuştular, geçmişlerinden bahsettiler, güldüler. Yemekten sonra bir bara gittiler, kadının şarkılarına küçük mırıltılarla eşlik ettiği başka şarkıcıları dinlediler. Böylece dört hafta daha geçti. Sevgi bir yıldırım gibi üzerlerine inmiyor ama bir ipek böceği kozası gibi yavaşça sarıyordu onları. Bir akşam yemek dönüşü adam kadına sarıldı. Kadın ürkekti ve adam onun kalp atışlarını duyabiliyordu. Cesaret vermek ister gibi biraz daha sıkı sarıldı ona adam ve karşı koymasına fırsat bırakmadan ilk kez onu dudaklarından öptü. Kadının elleri titriyordu. Adam bunun heyecandan mı yoksa soğuktan mı olduğunu anlamadı. Aradan bir iki hafta daha geçtiğinde birliktelikleri altıncı ayını doldurmuştu. Akşam program sonunda adam kadını alıyor, evine bırakıyordu.

Bir çarşamba akşamı kadını evine bırakırken ;
“ Seninle yukarı gelmek istiyorum! ”
dedi adam kadına. Buraya kadar her şey son derece yumuşak ve keyifli gelmişti.
“ Lütfen, bunun için henüz erken! ” dedi kadın telaşla.
“ Hayır artık seni istiyorum! Senin yanında olmak, seni koklamak, seni hissetmek ama sana dokunamamak beni çıldırtıyor. Bence her şey olması gerektiği gibi gelişti, artık o güzel noktaya ulaştık, sevgi üzerine kurulmuş bir beraberlik olacak bu. ”
“ Lütfen bana biraz daha zaman tanı! ”
“ Seni incitmem, seni üzmem çünkü seni seviyorum! Ama sen de biliyorsun ki artık aynı yatakta uyumayı hak ediyoruz, bizi bundan alıkoyan nedir? ”
“ Bunu yapamam! Yalvarırım bana karşı biraz daha anlayışlı ol ! ”
“ Beni, birlikteliğimizi tamamlayacak en güzel hazdan mahrum etmeni anlayamıyorum ! Hayır ! Şimdi birlikte yukarı çıkıyoruz. Ulaştığımız bu noktadan geri dönmem mümkün değil. ”
Kadının gözlerinden damlayan yaşlar siyah sahne elbisesinin göğsüne süzülüyor, elbisenin göğsünde gittikçe büyüyen lekeler oluşturuyorlardı.
“ Pekala! Dedi kadın. İsteklerinde haklısın. Ancak beni endişelendiren sonuca sen de katlanabilecek misin? ”
“ Birlikte çözemeyeceğimiz bir sorun olduğuna inanmıyorum. Seni seviyorum ve sevginin her güçlüğü yeneceğine inanıyorum. Lütfen buna sen de inan. ”
Kadın cevap olarak hıçkırdı ve başını adamın göğsüne gömdü. Bu kez göz yaşları adamın gömleğini ıslatıyordu. Adam kadının bu haliyle çok daha çekici olduğunu fark etti. Ona sırıl sıklam aşıktı ve aşk kendisini daha güçlü hissetmesini sağlıyordu. Sorun ne kadar büyük olursa olsun üstesinden gelebilirlerdi. Yine de birbirine sarılmış yukarı çıkarken kadını endişelendiren sorunun ne olabileceğini aklından geçirmeden edemedi. Sonra bundan vazgeçti, o her şeyin üstesinden gelebilecek kadar güçlüydü artık.

Yukarı çıktılar, anahtar yuvada gürültüyle dönerek kapıyı açtı, sessiz adımlarla salona girdiler. Şehrin sarı ışıkları, aralarına serpiştirilmiş gibi duran kırmızı, mavi ve yeşil renkli diğer ışıklarla birlikte göz kırpıyorlardı. Bir süre karanlıkta birbirlerine sıkıca sarılı kaldılar. Sonra kadın üzerini değiştirmek için izin isteyerek ayrıldı. Adam buraya daha önce defalarca gelmiş olmasına karşın salona ilk kez alıcı gözüyle baktı. Küçük koltuklar, papirüs üzerine yapılmış Mısır tanrılarına ait resimler, bir kaç soyut tablo -ki adam bu tablolarda saklı yoğun bir cinsellik gördüğünü sanırdı- yerde bir müzik seti, kasetler, diskler, kocaman bir köpek biblosu, kocaman minderler. Bir köşedeki dolabın üzerinde duran içkilere yaklaştı, camlı bölmedeki bardaklardan birine iki parmak kadar viski koyarak bir dikişte içti. Boğazı yanıyordu, ama içki şüphesiz karşılaşacağı sorunun üstesinden gelmekte kendisine güç verecekti. Bardağına yeniden bir parça viski doldurdu ve minderlerden birine oturmadan önce müzik setine disklerden birini seçerek koydu. Her zamankilerden farklı bir seçim oldu bu ; Rachmaninoff dört numaralı piyano konçertosunun -yüreği, piyanosunun başında onu çalarken duran- Mindru Katz yorumu. Artık karşılaşacağı ‘ o kadınca ’ sorunu bekleyebilirdi, büyük ihtimalle fazlasıyla abartılmış, aslında kolayca üstesinden gelinebilir, kadınca sorunu.

Konçertonun birinci bölümü biterken yatak odasının kapısı açıldı ve kadın üzerinde zarif bir sabahlıkla kapıda belirdi. Açtığı siyah uzun saçları omuzlarına dökülüyor, onun bu zayıf ışıktaki silüeti adamı daha çok tahrik ediyordu. On dakikalık bir konuşma-dertleşme de denilebilir- ve sonrasında ona dilediğince, arzuladığınca dokunuş, kokusunu hissediş, güzel kaçalarını, küçük, diri göğüslerini elleriyle algılayış, sonunda güzel müzik ve kent ışıklarının eşliğinde o olağanüstü birleşme ve tek vücut olmanın doyumsuz hazzına ulaşma. Adam soluğunu tutarak bekledi, kadın yaklaştı, ta ki adamın onu elleriyle tutabileceği mesafeye kadar geldi. Adam sorun her ne olursa olsun çözeceğine yemin etti, çünkü ona aşıktı ve onu deliler gibi arzuluyordu. O, bu güzelliği hak etmişti, yavaş yavaş göğüslerinden başlayarak ellerini kadının boynuna kadar uzattı, geceliğin sırtından düşmesini sağladı. Kadın şimdi çırılçıplaktı. Adam güzel boynundan başlayarak bakışlarını önce kadının göğüslerine, göbeğine ve kalçasına indirdi…
… Ve donup kaldı, midesi bulandı, yüzünü ateş bastı, bir adım geri çekilerek arkasını döndü.. Kadın eğilerek yerdeki geceliği aldı, alelacele giydi ve kendisini koltuklardan birine bıraktı. Gergin sessizliğin ardından adam kendini zorlayarak konuştu ;
“ Bunu bana nasıl yapabildin, bunca ay sevgimi ve zamanımı nasıl çaldın? ”
Kadının yüzüne bakmak yerine camdan dışardaki ışıklara bakıyordu.
Kadın;
“ Ben senden hiç birşey çalmadım.. ” dedi ağlayarak, “ onları bana sen isteyerek verdin. ”
“ Gerçekleri gizledin! ” diye haykırdı adam, “ Bana ne olduğunu, kim olduğunu en başta söylemeliydin. ”
“ Bunu hiç anlamadın mı tanrı aşkına? ”
“ Anlasaydım herhalde bu pisliğin içinde olmazdım. ”
Kadın üzüntüyle hıçkırdı ;
“ Şimdi pislik olduğunu söylediğin şeyin az önce aşk olduğunu iddia ediyordun ! ”
“ Öyle olduğunu sanıyordum, çünkü senin.. senin.. lanet olsun..! doğru bir aşk için bir kadın ve bir erkek gerekmez mi!
Hayır, artık aşk falan hissetmiyorum, şu an hissettiğim tek şey hayattaki en büyük hayal kırıklığım ve bunu sana borçluyum..
O tatsız, keyifsiz ruhsuz yaşantımı bile böylesi bir hayal kırıklığına tercih ederdim.. Canın cehenneme! Sana zarar vermek istemiyorum!

Adam öfke içinde kapıya yürüdü, kadın arkasından hıçkırdı ;
“ Gitme! Yalvarırım gitme! Duygularımıza bir şans tanı! ”
Adam kapıda durdu, geri dönerek ;
“ Artık şans tanınabilecek bir duygu yok. ” dedi ve sesinin en alaycı tonuyla son sözünü tısladı ;
“ Ama eğer öfkem bir gün geçerse seni ararım birlikte kadın avına çıkar, çapkınlık yaparız ! Bu konuda benden daha başarılı ve deneyimli olduğuna eminim .”

Kadının göz yaşları ateş gibi yanağına, adamın son sözleriyse zehir gibi yüreğine süzüldü..

Yaşananların ardından geçen günler şap tadında, soluk, keyifsiz ve sıkıcı biri biri ardısıra akıp gidiyordu. Adamın içinde yüreğine sürekli batan bir diken var gibiydi, günlerin sırası bile anlamını yitirmişti. Artık dışarı da çıkmıyordu. Uyuşmuş gibi akşamlarını evinde televizyon karşısında boş bakışlarla geçiriyor ancak çoğunlukla ne seyrettiğini bile algılamıyordu. Aslında o iyi huylu bir insandı ve yeterince sert tepki vermemişti Rüya’ ya. -Hala Rüya diye anıyordu onu, kimbilir gerçek adı neydi- Ama Rüya, çok daha sert bir davranışı haketmişti aslında. Böyle aldatılmak çok incitmişti adamı, üzgündü, öfkeliydi. Eğer o parayla kiralanmış bir kadın, bir fahişe olsaydı durum farklı olurdu. Ama o, Rüya zanettiği kişiyi sevmiş, onunla paylaşmış, çok az kişiden aldığı huzurun ve sevginin fazlasını ondan almıştı.
“ Keşke! ” diye içinden geçirdi adam, “ Keşke onu önceden ve gerçek haliyle tanıyor olsaydım hiç olmazsa onunla dost olabilirdim çünkü o özel biriydi. Oysa yaşadıklarımızın ardından içimde ona karşı sadece koyu bir nefret var. ”
Adamın nefreti aylarca sürdü ve bir türlü durulmak bilmedi, kendisi de zayıflamış solmuştu. Sonra bir gün göğsünde sıkışıp kalan öfke yumağı çözülüverdi, nefret tohumu patladı ve içinden bambaşka duygular yüreğine saçıldı. Dış kabuğu nefret olan tohumun aslında içinde sevgi, özlem, istek, sarılma duygusu sakladığını şaşkınlıkla fark etti. Kendi kendisine söylemeye cesaret edemese bile Rüya olmayan Rüya’yı özlemiş hem de çok özlemişti, bunu düşünmemeye çalıştı ama bu çabaları da sadece bir kaç gün sürdü, sonunda içinde saklamaya çalıştığı duygular o akşam yüreğinden taşıverdi çünkü o akşam özel bir akşamdı, o akşam bir çarşamba akşamıydı.

Rüya en güzel şarkılarından birini söylerken adam bardan içeri girdi, onu gördüğünde kadının yaralı yüreği sıkıştı, sesi titredi.
Adam yavaşça yaklaştı, elinde bir şey tutuyordu ;
“ Bir Randy Crawford şarkısı.. Lütfen! ” dedi alçak sesle bir yandan elindeki çiçekleri uzatırken.
“ Almas! ” dedi kadın gözünde tomurcuklanan iki damla yaşa rağmen gülümseyerek.
“ Birazdan ! ”

Sabit Sümer