Şirketin girişinde, döner kapının karşısına rastlayan duvarın önünde ve asansörün sağındaydı resepsiyon masası. Giriş, üstü camlarla kaplı, ferah, yüksek tavanlı, asma katından yerlere kadar bakımlı çiçeklerin sarktığı aydınlık bir yerdi ve bu özelliği düşük maaşına karşılık burada çalışmak için iyi bir nedendi. Çünkü o, her türlü kapalı yerde kendisini boğulacak gibi hissederdi. Sırf bu yüzden öğle yemeklerini yemekhanede değil dışardaki büfelerden aldığı sandviçlerle geçiştirirdi. Bir gün şirkete gelen entellektüel bir ziyaretçi onun bu sıkıntısı için kostrofobi, ya da klostronobi.. her neyse işte, buna benzer bir isim söylemişti. Kapalı yerlerden ödü patlıyor, asansör kullanmıyor, kapalı bir araca binmeyi asla göze alamayacağından evinden işine kadar olan kırk dakikalık bir mesafeyi her gün yürüyerek gidip geliyordu. Birkaç yıl öncesinde bir-iki kez çok kısa mesafeler için otobüse binmesi gerektiğindeyse terden sırıl sıklam olmuş, gözleri kararmış ve kendisini boğuluyor gibi hissetmişti. Bindiği aracın kendi kendine kapanan bir tuzak gibi sıkışarak onu zavallı bir böcek gibi ezebileceği düşüncesi beynini kemiriyordu. Bu yüzden son defasında araç hareket halindeyken acil çıkış kolunu kullanarak kapıyı açmış, yaralanma pahasına otobüsten atlayarak otobüsten, ölüm meleğinden kaçar gibi kaçmıştı. O gün yaşamındaki kara günlerden biriydi. Metro’ nun ise adı bile içinin daralmasına, soluğunun tıkanmasına neden oluyordu.

Şehrin banliyölerinin birinde bir terasta yaşıyor, evine ise ancak dışardaki yangın merdivenini kullanarak girebiliyordu. Yazın genellikle terasta yatar, kışın ise donma pahasına camları açık geniş odasındaki divanda uyurdu. Meyva kabukları yemeyi meyvalardan daha çok sever, içi yenmiş yumurta kabuğu koleksiyonu yapar, kendi kestiği saçlarını atmaya kıyamaz ve onları değişik torbalar içinde saklar, uykusunda kendisiyle yüksek sesle tartışır ama bunların hep normal tepkiler olduğunu düşünürdü. Buna karşılık kendisini rahatsız eden tek özelliği, -ki bunun ne zaman başladığını hatırlamıyordu- bazen en yakındaki insanın yaptığı bir harekete takılarak bazen dakikalarca onunla aynı hareketleri, aynı mimikleri tekrarlamasıydı. Bu konu zaman zaman başına ciddi dertler açmış örneğin kendisiyle alay edildiğini düşünen iri bir taksi şöförü tarafından tartaklanmış, köşe başlarında bekleyen fahişeler tarafından alaya alınmış, istemeden yaşlı bir kadını korkuttuğundan polis tarafından polis merkezine götürülerek ancak bir doktor onayı ile serbest kalabilmişti -Zavallı o defasında yaşlı sahibesinin beslediği dev bir Saint-Bernard köpeğinin hareketlerine kilitlenmiş, önünde eğilerek yalanmaya başlayan adamın görüntüsü parkta yalnız oturan yaşlı kadını hayli korkutmuştu. 

Artan tuhaflıkları nedeniyle karısı onu altı yıl önce bırakıp gitmişti. Yoksa karısı onu aşık olduğu gazete dağıtıcısı çocukla terkedip gittiği için mi böyle olmuştu ? Neyse, aslında artık bunun bir önemi de kalmamıştı. Sinema, tiyatro ve konserlerle hiç tanışmamıştı. Şeffaf gibiydi, gariplikler yapmadığı zamanlarda insanlar onun farkına varmazdı bile. Pek dostu yoktu -aslında hiç dostu yoktu-, dolayısıyla ziyaretçisi de olmazdı. Ama yine de şu kız vardı, hani sadece ondan çok hoşlandığı için arada bir bazı dergiler aldığı gazete bayiindeki kızıl saçlı kız. O kendisine içtenlikle gülümseyen tek insandı. Aslında aldığı dergileri de okumaz, sıkıldığı için sadece resimlerine şöyle bir göz atardı. Bir de bazı akşamlarda soğuk sandviç yemek için uğradığı büfede hatrını soran, her an sarhoş görünümlü, kırmızı suratlı yaşlı büfeci vardı.

Sonra birgün o uğursuz pazartesi geldi çattı.

Sabah erken bir saatte, telaşlı koşuşturmalar arasında, çalıştığı şirketin patronu aylardır uğraş verdiği çok önemli bir anlaşmanın imazalanması için “Bilgi ve Birikim Bakanlığı’na” gitmek üzere yardımcılarıyla birlikte aşağı indi, asansörden çıkıp hızlı adımlarla çıkış kapısına yöneldi, sonra bir an bir şey unutmuş gibi duraladı, kapıdan dönerek tekrar resepsiyona geldi, çantasını masanın üzerine koyarak açtı. Hazırlanan evraklardan bazılarını çantasına koyup koymadığından emin olamamıştı.
Hay lanet..! Tam da tahmin ettiği gibi, dosyanın eklerinden biri eksikti. Elini sinirle alnına vurdu, onu çalışma masasının üzerinde bıraktığını hatırlamıştı. Zaman daralıyordu, gözleri şöförünü aradı ama o otomobilini çıkarmak üzere çoktan garaja inmişti bile. Adamımız belli belirsiz bir titreme ve ürkek gözlerle karşısında bekliyordu. Ardından o korkulan şey oldu ve patron karşısında heyecanla bekleyen resepsiyon görevlisini gördü, ondan derhal bürosuna çıkarak unutulan dosya ekini sekreterinden alıp getirmesini buyurdu.

Aslında istek son derece makuldu, korkunç olan patronun bürosunun binanın en üst, yani onuncu katında olmasıydı. Bir an için boynundan yukarı bir ateş dalgasının yayıldığını ve kuruyan boğazının yutkunmasına izin vermediğini fark etti. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyor, elleri titriyordu. Bir şeyler söylemek istedi, patronun gözlerine odaklanmış öfkeli bakışlarını görerek sözcükleri yuttu. Sonunda gerilime daha fazla dayanamayarak merdivenlere doğru koştu, ardından da patronun duvarlarda patlayan sesiyle olduğu yere çakıldı;
“ Heey nereye be adam, asansör burada görmüyor musun ? ”

Ah ! Evet ya ! Allahın cezası asansör oradaydı. Tam o katta ve açılmış dev, karanlık bir ağız gibi onu bekliyordu. O an hayatının en zor ve en önemli kararını vermek zorundaydı. Alnında biriken terler parlak izler bırakarak aşağı süzülürken o da gözlerini kapattı ve kendisini kapısı açık bekleyen asansörden içeri attı..
Sonra zaman durdu.

Onuncu katta asansörün kapısı gürültüyle açıldı, adamımız dehşetle açılmış gözler, sapsarı bir yüz ve dizginlenemez bir vücut titremesiyle asansörden çıktı, sarsak adımlarla elinde götürmesi gereken dosyayı tutan sekreterin önüne kadar geldi, bir şey söylemek üzere ağzını açtı ama anlamlı bir sözcük yerine garip bir hırıltı çıktı ağzından, elini boşluğa uzattı, sekreter masasının üzerindeki evraklar ve kalmelikleri devirerek masanın önüne yığıldı.
Bayılmıştı.

Daha sonra iş arkadaşları ona patronun gecikme yüzünden çılgınca öfkelendiğini, ancak hikayeyi öğrendikten sonra öfkesinin geçtiğini ve kendisini bağışladığını söylediler. Ama bu onun işine geri dönmesini sağlamaya yetmedi..
İşi bırakmıştı.

Aslında bütün sorun aklını başından alan o lanet kapalı kalma korkusundan kaynaklanıyordu. Sonraki birkaç gün zamanının tamamını açık havada parklarda tembelce oturarak ve düşünerek geçirdi. Yaşadığı son şoktan sonra farkında olmadan çevresindeki insanların hareketlerini ve mimiklerini daha sık ve uzun süreler takip eder olmuştu. İşin kötüsü karşıdan tepki almadıkça yaptıklarının farkına varmıyordu. Parkta bebeklerini gezdiren annelerin arkasından hayali bebek arabaları sürerek yürüyor, gözü yanından geçen bisikletlilere takıldığında oturduğu yerde pedal çevirmeye başlıyor, bazen de kendini banklarda gazete okuyan yaşlı insanların yanında olmayan gazetesini okurken buluyordu.

Sonunda bir şeyler yapması gerektiğine karar verdi. Öncelikle hayatı kendisine zehir eden korkularından kurtulmalıydı. Doktora gidemeyeceğine göre sorunlarının üstesinden kendi gelmek zorundaydı. Bunun için de yapılacak en iyi şeyin korkularının üzerine gitmek olacağını anlamıştı. İyi ama bunu nasıl yapacaktı ? Oturduğu banktan kafasını kaldırdı, çözüm işte orada, sadece birkaç yüz metre ötede duruyordu ; Metro..

Eğer korkularını yenip bu en büyük düşmanınbın inine girebilirse klostrobilmemnesini yenecek, kendisine içinde korkular olmayan yepyeni bir yaşam kurabilecekti. Belki gazete büfesindeki kızı yemeğe bile davet edebilirdi. İçinde umutlar yeşerdi..
Bir sonraki hafta metro istasyonunun kapısı çevresinde gezinmekle geçti. Gün içinde birkaç kez girişe yaklaşıyor, ancak merdivenlere bir adım kala alnında biriken terlerle adeta içi boşalarak geri kaçıyordu. Günler geçtikçe yavaş yavaş ümitsizliğe kapılamaya başlıyor, her defasında kendisini alaycı gözlerle süzdüklerini düşündüğü metrodan çıkan kalabalığa biraz öfke, biraz da gıptayla bakıyordu.

Ancak kararı kesindi ve bu kez işi başaracaktı.

O akşam cesaret toplamak için hayli içti. Gece kimselerin olmadığı geç bir saatte içeri girmeyi deneyecekti. Gece yarısından önce her zamanki metro istasyonunun girişine geldi. İçki işini kolaylaştıracağa benziyordu, kendisine içtenlikle gülümseyen gazete bayiindeki kızı düşündü. Tüm cesaretini ve gücünü toplayarak denizin karanlıklarına dalacak bir dalgıç gibi derin derin soluk aldı, gözlerini hafifçe kapattı, merdivenin metal trabzanından tutunarak aşağı doğru koşmaya başladı. Yürüyen merdivenleri seçmemişti çünkü onları yavaşlığı düşüp bayılmasına ya da en azından yarıyolda vazgeçmesine neden olabilirdi..

Düşmedi..

Bayılmadı da..

Ama kalbi çatlayacak gibi atıyordu. Daha derinlere inemeden birinci kattaki en yakın banka kendini düşercesine bıraktı. Yüreği sıkışıyordu ve gözleri sımsıkı kapalıydı. Yine de oraya kadar gelebilmişti ya, artık gerisini de halledebilirdi.
Gözlerini hafifçe araladı, gecenin bu saatinde metro ıpıssızdı. Sonra bankın diğer ucunda oturan o adamı gördü.

Gri elbiseli, soluk yüzlü o yaşlı adamı.

Gecenin bir saatinde, birisinin metro istasyonuna koşarak gelip onunla aynı banka oturmasına son derece ilgisiz, dalgın bir ifadeyle trenin geliş yönüne bakıyordu.

Adamımız onun varlığından bir parça cesaretlendiğini hissetti.

Yine de karabasanlar her an üzerine çullanabilirdi. Bir an ne yapması gerektiğini sezgileriyle bulmaya çalıştı. Öncelikle kapalı bir yerde olduğunu düşünmemeliydi, bu yüzden de dikkatini yanındaki adamın üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştı.. Aynı anda da kendini gri elbiseli adamın hareketlerine kilitlenmiş buldu.

Adam derin bir soluk aldığında o da derin bir soluk aldı, saatine baktığında saatine baktı, elini yeniden cebine soktuğunda adamımızın da eli cebindeydi. Bir süre hareketsiz kaldılar, yaklaşan trenin gürültüsü bulundukları yere ulaştığında yaşlı adam gözlüğünü çıkardı, o da olmayan gözlüğünü, gri elbiseli adam hala yanındaki garipliği fark etmiyor gibi davranıyordu, adam sakin bir ifadeyle ayağa kalktı şimdi adamımız da ayaktaydı, gri elbiseli adam elinde pardösüsü trene yaklaştı, adamımız sadece iki adım solunda elinde olmayan pardösüsü ile aynı şeyi yaptı, trenin sesi boş istasyonun duvarlarında yankılanırken gri elbiseli adam bir adım daha attı, sonra bir adım daha, adamımız büyülenmiş gibi yaşlı adamın her hareketini taklit ederken gri elbiseli adam pardösüsünü yavaşça yere bıraktı ve ümitsiz bir yüz ifadesiyle son adımını trenin geliş yönündeki karanlık boşluğa, titreyen rayların üzerine doğru bıraktı. Aynı anda insan sesi tren sesine karışarak metro istasyonunun duvarlarında yankılandı.

Öykünün izlemediğimiz sonu belki şöyle bitti. Son anda kendine gelen adamımızın ceketinden çekerek yaşamını kurtardığı gri elbiseli yaşlı adam bir anlık zaafı yüzünden ölmek üzereyken yeniden yaşama dönmesine neden olan kişiye yeterince eli açık davrandı. Zaten kurtuluşu için metroya inerek ilk adımı atmış olan adamımız kendisine bir de iş veren gri elbiseli yaşlı adam tarafından tedavi ettiriliyor.

Kokmaya başlayan boş yumurta kabuklarından oluşan koleksiyonunu çoktan attı, galiba şimdi pul biriktiriyor.

Ha bir de gelecek hafta bitecek olan tedavisinden sonra ilk olarak gazete bayiindeki kızıl saçlı kızı yemeğe davet edecek. Ardından da birlikte güzel bir film izlemeye giderler belki.. Kimbilir..

Sabit Sümer