Haftanın en sevdiği günü Cumartesiydi. Havanın nasıl olduğu, önceki hafta yaşanan problemler, o gün için bir programının olup olmaması, özetle hiçbir şey keyfini kaçırmaya yetmiyordu haftanın bu gününde. Bambaşka bir insan gibi hissediyordu kendini Cumartesileri ve tek beklentisi o günün tadını çıkarmak oluyordu,sanki hiç bitmeyecekmiş gibi.

O Cumartesi de farklı değildi. Huzurlu bir şekilde yataktan kalktı. Yatak odası ve mutfak arasındaki uzun koridoru hiç acele etmeden yürüdü. Adımları öyle hafif, telaştan öylesine uzaktı ki yerdeki tahtaların hiç birisi gıcırdamadı.O günün şerefine, kendisine ödül olarak harika bir kahve hazırladı ve dışarıyı seyrederek yudumlamak üzere salona yöneldi.Oturduğu evi çok seviyordu. İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasında yapılmış, yüksek tavanlı, çok sayıda pencereleri olan bir binada oturuyordu. Binanın eskiliği ve o yıllardan bu yana ciddi bir değişikliğe uğramamış olması ilk görüşte aşık etmişti onu kendisine. Kapı tokmakları, camları, pervazlar, avizeler hepsi o yıllardan kalmaydı. Kahvesini sabah güneşini alan geniş camlı pencereden bakarak içmek ve sessizlik içindeki evi dinlemek her Cumartesi yaptığı bir ritüel haline gelmişti. Dışarıda akıp giden yaşam ne kadar hızlı olursa olsun evi dinlerken zaman sanki tamamen duruyordu.Aynı duyguyu daldığı zamanlarda hissederdi bir de. Dünya yükünü yukarıda bırakıp derinlere indiğinde kaçılması imkansız gibi gözüken zamanın kontrolünden çıkardı. Kendisi ve kendisi dahil her şeyin oluşmasına izin veren sessizlikle baş başa kalırdı.

Sessizliğin ve zamansızlığın tadını iliklerine kadar çıkardıktan sonra, hissettiği huzuru daha da derinleştirecek bir cd koydu müzik setine ve dışarı çıkmak üzere hazırlanmaya başladı.Giyinirken gürültü yapıp kocasını uyandırmamaya özen gösterdi çünkü günün bu saatlerini özellikle yalnız geçirmek istiyordu.Zamansızlığı elinden geldiğince muhafaza etmeliydi.

Hazırlandıktan sonra, evde geçirdiği bir buçuk saatin güzelliğinden neredeyse sarhoş olmuş bir şekilde dışarı çıktı.Gene, yalnızca cumartesilerine ait bir ritüeli gerçekleştirmek üzereydi. Yanında ufak bir sırt çantası ve elinde taşımayı tercih ettiği iki kitapla birlikte her cumartesi kahvaltı ettiği küçük pastaneye gidiyordu. Poğaça ve kahvelerinin güzelliği dışında mekan olarak hiçbir özelliği yoktu bu pastanenin. Kendine has bir sıcaklığı olduğu söylenebilirdi sadece. Belki de bu özelliğinden dolayı, neredeyse hep aynı insanlar gelirdi buraya. Oysa aynı insanların, aynı kalabalığın içinde yalnız kalmayı başarabiliyordu her seferinde. Ritüele uygun olarak, kilo alma ve selüloitlerinin artması endişelerini bir yana bırakarak,fırından yeni çıkmış iki poğaçayı ve taptaze, mis gibi kokan iki bardak kahveyi mideye indirdi. Yanındaki her iki kitaptan da az denilemeyecek kadar okudu. Zamansızlığı hala hissediyordu. Satırları olan çizgili bir defterde iki satır arasına yazılıp havada kalmış kelimeler gibi sallanıyordu.Ayakları yere değip satırlara bastığında bu dünya zamanına geri dönecekti.

Dışarıda gün karşı konulmayacak kadar güzeldi. Pastaneden çıkıp parka doğru yöneldi. Kocaman yaşlı çınar ağaçlarıyla dolu park nehrin yukarı kıyısından başlayıp şehrin aşağılarına kadar uzanıyordu.Nehrin karşı tarafında, bundan iki sene öncesine kadar oturduğu binayı rahatlıkla seçebiliyordu. O zamanlar karşıdan şehrin bu kısmına bakıp ne kadar güzel ve yeşillik yerler diye düşündüğünü hatırladı. Hayatın beklenmedik sürprizlerinden birisi olmuştu bu ev ona. Yarın neler yaşayacağımız hiç belli değildi.

Telefon etmediğine göre kocası hala uyuyordu.Bir taraftan sadece içsel sessizliğiyle bu güzel sabahı geçiriyor olmasına sevinirken bir taraftan da iç dünyasını kocasıyla paylaşıyor olmamanın incinmişliğini hissetti içinde. Ne çok şey yaşıyordu o uyurken. Hatta onun için önemli olan her şey o uyurken yaşanıyor ve bitiyordu; zamansızlığın verdiği huzur, sessizliğin kazandırdığı dinginlik ve bunların getirdikleri… Sükunetini derinleştiren bir müzik dinlerken yakaladığı ahengi kocasıyla ilişkisinde de bulmayı dilerdi veya boş bir kağıda sayfalarca yazar gibi içini dökebilmeyi ona.Kendisini özünde kendi yapan kıvılcımları, kimseler tarafından görülmeyen anları paylaşmadıkça bu sevgiyi nasıl besleyebileceklerdi acaba? Sadece yılların getirdiği ezberlenen alışkanlıkları kaybetmenin korkusuyla mı?… Karamsarlık bugüne yakışmıyor diye düşündü. Bugün ne boş hayaller kurup sevinmeliydi ne de karamsarlığa kapılıp üzülmeliydi. Olabildiğince anda kalmalıydı.

Gün ilerledikçe parktaki eğlence de artmaya başlamıştı. Onun gibi parkın müdavimleri olan ve her hafta sonu African Dans gösterisi yapan grup favorisiydi.Çalan davulların sesini duyar duymaz sese doğru yöneldi. İki davulcu hızlı ve kendinden geçmiş bir şekilde davullara vurdukça ortaya insanın kanını kaynatan bir melodi çıkıyordu.Her türlü dans gösterisi hoşuna gidiyordu ama Afrika Dansı farklıydı. Hiçbir kareografiye, kurala,düzene bağlı olmaksızın çılgın ritme uymak mümkündü. Cesaretini toplayıp gözlerini kapatarak kendini dans edenlerin arasına bıraktı. Davullar sanki bir anda içinde çalmaya başlamıştı. Kontrol bu dansın doğasında yoktu. O yüzden mümkün olduğunca çabuk bir şekilde kendini rahatlatmaya çalıştı. Dansettikçe gevşedi, gevşedikçe zihin ve vücut kontrolü kayboldu. Kim olduğunu, ne yaptığını hatta dansettiğini bile unuttu. Hiç bir çaba göstermeden “ol”du. Davulların sesi kesildiğinde ne kadar süredir bu şekilde dans ettiğini bilmiyordu ama en ufak bir yorgunluk belirtisi hissetmiyordu.Yaşadıklarının tadını çıkarmak üzere çimlere uzandı. Gökyüzünü kaplayan çınarlara bakıp herhalde ağaç olmak böyle bir şey olsa gerek dedi. Çabalamadan sadece “ol”mak. Ne müthiş bir deneyimdi.Ağaçların dalları onay verircesine çıkan ani rüzgarla sallandı. Ama onlar dışındaki kimse aralarında ki bu sessiz konuşmayı fark etmedi.

Çimlerin üzerinde bir süre kestirdikten sonra eve dönmek üzere yola koyuldu. Nehir kıyısında her zamanki yolda ilerlerken daha önce fark etmediği dar bir patika dikkatini çekti. Girişi ağaçlar ve yeşilliklerden neredeyse kapanmış zor seçilir bir haldeydi. Ufak bir keşif için vakti olduğunu düşünerek patikaya yöneldi. Dalların ve sarmaşıkların arasında birkaç dakika yürüdükten sonra etrafı çiçeklerle çevrili küçük yeşil bir alana ulaştı.Alanın kenarına birkaç bank konulmuştu ama herkes çimlerde oturuyordu. Bu kadar güzel bir yeri daha önce keşfedemediğine hayıflanarak gözüne bir ağaç gövdesi kestirdi. Bu sıcak havada biraz serinleyip birkaç sayfa kitap okuyabileceği mükemmel bir yer bulmuştu. Oturup ağaca yaslandıktan sonra etrafı daha dikkatli incelemeye başladı. Tam yirmi iki kişi vardı çimlerin üzerinde. İçeride diyordu çünkü gerçekten parkın geri kalanından soyutlanmış bir yerdi burası.Alanın küçüklüğü ve girişin nerdeyse saklı olmasından dolayı parkın normal kalabalığı akın etmemişti buraya. Gizli bir hazine bulmuş gibi sevinçliydi. Cumartesi ritüellerime bir yenisi daha eklendi diye düşündü. İlk fırsatta kocası ve sevdiği arkadaşlarıyla paylaşmalıydı yeni keşfini. Onların da beğeneceğinden hiç şüphesi yoktu. Düşüncelerini sakinleştirip henüz kitabını okuma başlamıştı ki sırtını dayadığı ağacın gölgesini paylaşmak üzere iki genç erkek geldi yanına. 20’li yaşların başlarında olmalıydılar. O geldiğinden beri çimlerde güneşleniyorlardı, herhalde biraz gölgeye ihtiyaçları var diye düşündü. İki genç gürültü yapmadan alçak bir ses tonuyla konuşuyorlardı aralarında. Sakin tavırlarının yaşlarına uymadığını düşündü. Dikkatini her ne kadar okuduğu kitaba yoğunlaştırmaya çalışsa da elinde olmadan kulak kabartıyordu konuştuklarına. Hikayelerden bahsediyorlardı, kitaplardan ve bir de bir günlükten. Konuşmalardan günlüğün kendilerine ait olmadığı anlaşılıyordu. Heyecanlı bir hikaye dinler gibi tüm ilgisini onlara verdi. Merakı kendisinin de bir günlük tutuyor olmasındandı.Yaklaşık on senedir ara vermeden yazardı günlüğüne.Artık hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelmişti.Bazen, yaşlanınca defter defter biriken günlüklerine ne yapacağını düşünür ama bir karar veremezdi. Çocuklardan birisi diğerine “ağabey” diye seslenince gözlerini elindeki kitaptan birkaç saniyeliğine ayırıp çocukların yüzüne baktı. Beyaz tenleri ve kumral saçları dışında bir benzerlikleri yoktu. En azından bu kadar kısa sürede görebildiği bu olmuştu. Gözlerini tam kitaba doğru geri çevirirken büyük olan kendisiyle konuşmaya başladı.

“Kusura bakmayın, o kadar çok konuştuk ki rahatsız ettik sizi. Kitabınızı okuyamıyorsunuz bizim yüzümüzden”

“Yok hayır rica ederim” diye cevapladı hemen. Konuşmak hoşuna gitmişti. “ Siz rahatınıza bakın. Esas ben istemeden dinleyerek rahatsız ettim sizi sanırım. Kusura bakmayın lütfen”

Bunları söylerken her iki gencin yüzüne de daha dikkatli bakma şansı oldu.Beyaz tenleri ve kumral saçları dışında bir ortak noktaları daha vardı. Ela gözleri. Zeytin ağaçlarının yeşilini anımsatan, insanı içine çeken güzel ela gözler. Çok sevdiği bir şairin dizeleri aklına geldi. “ Karşımda zeytin ağaçları, kucağımda zeytin gözlü oğlum. Fazlasını istemem şu dünyadan. Her sırrımı bilen şu yaşlı ağaç, tüm hayallerimi taşıyan zeytin gözlüm. Bir de arkamda Ege mavisi deniz.” Sanki düşüncelerini okuyormuşcasına “ Gözlerimiz birbirine çok benziyor değil mi?” diye söze girdi küçük olan. “Evet renkleri ela. Ama kahverengi mi yeşil mi olduğuna zor karar veriliyor ilk başta. Dikkatli bakışınız o yüzden sanırım” diye devam etti söze. Onaylamak için kafasını salladı ,karşılıklı gülüştüler. Kendini bir anda çok yakın hissetti bu gençlere. Doğal ve içtendiler.

“Evet ilk başta pek benzemediğinizi düşünmüştüm ama biraz konuşunca fikrim değişti. Sadece gözleriniz değil gülüşleriniz de benziyor”

“Kardeşler birlikte çok vakit geçirince etkiliyorlar birbirlerini sanırım. Aramızda sadece iki yaş var ve şu ana kadar birbirimizden hiç ayrılmadık” dedi büyük olan.

“Harika bir şey bu. Yani bu kadar iyi anlaşmanız ve hiç ayrılmamış olmanız. Benim de iki ablam var ama ikisiyle de yaş farkım çok fazla ve senelerdir ayrıyız birbirimizden”

“Çok gençsiniz ama gene de sormak isterim. Çocuğunuz var mı peki?” diye devam etti küçük olan.

“Yok hayır..Henüz yok..Ama ilerde bir gün, umarım…”

“Tabii ki….İleride…” İki genç birbirlerine bakarak gülümsediler.

Kısa bir süre konuşmadılar. Tam günlüğün kime ait olduğunu sormak üzereyken büyük olan konuşmaya başladı.

“Bahsettiğimiz günlük annemizin. Geçen yılbaşında bizi karşısına oturttu ve size çok özel bir hediyem var dedi. Annem yazmayı çok sever. Hikayeler, şiirler yazar. Günlük tutar. Boş vakitlerini hep yazarak geçirir. “Ben günlük tutarım bilirsiniz, senelerdir vazgeçemediğim alışkanlığım bu. Duyduğunuz hikayeler günlüklerin hep sahipleri öldükten sonra okunduğudur. Ben bizim başımıza, yani günlüğümle benim, aynı şeyin gelmesini istemiyorum.” Elinde on kalın defter tutuyordu. “ Bunlardan ilkine babanızla tanışmadan çok kısa bir süre başlamıştım. Diğerleri ise o zamandan bugüne kadar geçen zamanı kapsıyor. Okumanızı istemediğim bazı bölümleri renkli sayfalarla kapattım. Saygı gösterip kurcalamazsanız sevinirim. Anlayacağınız aslında bu günlükler sizin de hikayenizi içeriyor. Bunları okuyun, okuyun ve beni “anne” kimliğimin dışında bir de “insan” kimliğimle tanıyın. Bakalım tanıdığınızı zannettiğiniz annenizi aslında ne kadar tanıyorsunuz?”

Çok etkilenmişti. Çünkü kendi anne babasını “anne-baba” kimliklerinden ayrı bireyler olarak görüp oldukları gibi kabullenebilmesi uzun senelerini almıştı. Çocuklar için anne babaları sadece anne-babadır,ötesi değil. Onların da hayat beklentilerinin, hayallerinin,umutlarının veya hobilerinin olması, yaşadıkları sevinçler ve kırgınlıklar çoğu zaman görmemezlikten gelinir. Sadece çocuklar zamanı geldiğinde bağımsızlıklarını ve bireyselliklerini ilan edebilirler. Anne babalar değil.

“ Siz ne dediniz peki?” diye sordu. “Yani ne düşündünüz?”

“Şaşırdık. Çünkü bizde bu günlüklerin bizden bir ömür boyu saklanacağını düşünüyorduk. Hatta belki de hiçbir zaman okuyamayacağımızı…Küçükken, daha henüz 8-10 yaşlarındayken bu günlükleri ele geçirip okumak için planlar yapardık ağabeyimle. Annemizin bizden gizli bir şeyler yazıyor olması ve bunları bizimle paylaşmaması ikimizi de çok kızdırırdı.”

“ Oysa anneniz tamamen size ait olmalıydı değil mi? Hiçbir şey saklamamalıydı sizlerden”

“ Evet aynen öyle” dedi büyük olan kahkahayla. “ Gerçekten öyle hissederdik. Annem de bunu bildiği için günlükleri verirken bizi uyardı.Bu sorumluluğu almaya hazır olup olmadığımızı sordu. Onu şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir şekilde göreceğimizi ve bunu sadece bazı küçük sırlarını öğrenmemiz açısından söylemediğini ekledi.Beni tüm doğallığımla bir insan olarak göreceksiniz, tıpkı arkadaşlarınız gibi.Bazı şeyler hoşunuza gidecek, bazılarına şaşıracaksınız ama belki de bazılarından hiç hoşlanmayacaksınız dedi ve sorusunu tekrar sordu. Biz de hiç düşünmeden evet dedik”

“Ayrıca bizden bir de söz aldı. Defterlerin hepsini okuyup bitirene kadar hiçbir soru sormayacaktık. Arada sözümüzü bozup yazdıkları hakkında konuşmaya çalıştık ama işe yaramadı. Aslında defterler geçen hafta bitti ama hala konuşma zamanının gelmediğini söylüyor. Biz de günlüklerde yazdığı bazı yerleri bulup gezmeye karar verdik. Bahsettiği yerleri bir de onun gözüyle görmek istedik. İşte buradayız.”

“Burası annemin biz doğmadan önce çok sık geldiği bir yermiş.Aslında bu parkı çok severmiş ve her hafta sonu düzenli olarak gelirmiş. Burada yazdığı pek çok hikayesi de var. Hatta tahminlerimiz doğruysa bu ağacın altında.”

“Bu küçük alanı tesadüfen fark etmiş. Önceleri parkın nehir kıyısında ki kısmında otururmuş ama burayı keşfettikten sonra neredeyse hep buraya gelmiş. Tam bir müdavimi olmuş bu yeşil alanın.”

Zamanlama gerçekten inanılmazdı. O da henüz bugün keşfetmişti burayı ve görür görmez müdavimi olacağını anlamıştı.

“ Gerçekten ilginç bir zamanlama” dedi çocuklara. “ Ben de bu civarda oturmama ve her hafta sonu parka gelmeme rağmen burayı bugün yeni fark ettim. Rastlantı şaşırtıcı”

Çocuklar gülümsediler. Bir süredir söze karışmayan küçük konuşmaya başladı.

“Evet çok şaşırtıcı…….Demek sizde buralarda oturuyorsunuz. Annem ve babam da bir süre bu civarda yaşamışlar. Tam üç sene. Sonra başka bir şehre taşınmak zorunda kalmışlar.”

“ Yaa demek öyle. Biz iki senedir buradayız. Çok güzel bir mahalle. O kadar çok seviyorum ki mümkün olsa bir ömür boyu burada yaşamayı isterim. Bakalım zaman ne gösterecek…Şimdi nerede yaşıyorsunuz?”

“Philedelphia’da…Annem de kendi deyimiyle buralara aşıkmış. Geri dönmeyi çok istemiş ama babamın işi sebebiyle mümkün olmamış. Özellikle oturdukları evden uzun uzun bahsetmiş. Yüksek tavanları ve kocaman geniş pencereleri olan bir evmiş”

“Evet bu civardaki evlerin çoğu öyle. Çünkü hepsi savaş sonrası dönemde yapılmış aynı tip apartmanlar. Ne tuhaf anneniz tıpkı benim hissettiğimi hissediyor. Ben de evime aşık olduğumu düşünüyorum.”

“Siz de sabahları güneş alan geniş camlardan dışarı bakarak kahvenizi içiyor musunuz?”

Kendini gözetleniyormuş gibi hissetti. Bir süre cevap vermek ve vermemek arasında kararsız kaldı. Tam konuşmaya devam etme kararı almışken büyük olan devreye girdi.

“ Biraz önce annemle babamın yaşadığı apartmana gidip dışarıdan baktık. Annemin günlükte anlattığı kadar güzel bir apartman. Hele bizim şimdi oturduğumuz apartmanla kıyaslarsak. Bizim evimizin camları ufacık”

Sözü küçük devraldı.

“Evet annem hep hayıflanır durur. Günün birinde tekrar bu tip bir binada ve bu mahallede oturmak gibi bir hayali var. Umarız gerçekleşir çünkü günlüğünü okuduktan sonra buralarda ne kadar keyifli günler geçirdiğini çok daha iyi anladık.”

“ Ah unutmadan bir de yol üzerindeki ufak pastane var. Kahvaltımızı orada ettik. Çünkü ev ve park dışında annemin üçüncü favorisi bu pastaneymiş. Her hafta sonu kitaplarını yanına alarak kendi başına kahvaltı etmeye gelirmiş.Aslında bize pek özel bir yermiş gibi gelmedi ama poğaçaları gerçekten lezzetliydi.”

Ne olduğunu bilmiyordu ama tuhaf giden bir şeyler vardı. Basit rastlantıların ötesindeydi tüm bu benzerlikler.

“Tam şu köşedeki pastaneden mi bahsediyorsunuz? Anneniz kaç yaşında acaba? Aslında o pastanenin o kadar uzun zamandır açık olduğunu zannetmiyorum”

“ Annem şu an 55 yaşında. Beni 33, kardeşimi 35 yaşındayken doğurmuş. …Evet köşedeki pastaneden bahsediyoruz. Günlükte çok açık yazılmış.”

“ Çok şaşırdım…O kadar eski bir yer olduğunu tahmin etmezdim. Aileniz hangi apartmanda oturmuş peki?”

“İleride 118.sokakta. Sokağın alt köşesinde, üniversitenin yurduna bakan apartmanda”

Tesadüfün bu kadarı da fazla diye bağırmak istedi.

“ 3. katta, 24 numarada oturmuşlar” diye tamamladı cümlesini büyük olan.

“İnanamıyorum! Gerçekten inanamıyorum! Ben o apartmanda hatta o dairede yaşıyorum. Nasıl bir rastlantı bu böyle?”

Bir yandan şaşkınlığını gizleyemezken diğer taraftan her iki gencin tepkisini ölçmeye çalışıyordu. Duyguları karmakarışıktı. Ne söyleyeceği ne hissedeceğini bilmiyordu. Onun aksine, gençlerde hiçbir heyecan belirtisi yoktu. Onlar için bunun sürpriz olmadığı belliydi. Aklından bir anda değişik senaryolar geçmeye başladı. Acaba birileri ona şaka mı yapıyordu? Kocası ayarlamış olabilir miydi? Belki de onsuz geçirdiği sabahların acısını çıkartmaya çalışıyordu. Yada daha kötüsü, çocuklar onu bir süredir takip ediyorlardı. Böylece nerede yaşadığını, hafta sonu neler yaptığını kolaylıkla öğrenmişlerdi. Peki diğer detayları nasıl biliyorlardı ve bunu biye yapıyorlardı? Sakin gözükmeye özen göstererek konuşmaya başladı.

“ Bakın gerçekten çok şaşkınım. Olanlara pek inanasım gelmiyor. Anlattıklarınızın ne kadarı doğru veya şöyle sorayım neyin peşindesiniz?”

Cevap vermeden önce kısa bir süre sadece gözlerinin içine baktılar. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmaya çalışır gibilerdi. Yüzlerindeki ifade sevgi doluydu.

“ Şu anda size ne söylersek söyleyelim içinizde bir şüphe kalacağını, bize inanmayacağınızı biliyorum. Anlattıklarımızın hepsi gerçek ve sizi buna ikna etmenin tek yolu günlüğü size göstermek…..Şu an çantamda, eğer isterseniz hemen verebilirim” diyerek çantasına uzandı büyük olan.

Günlüğü istemek hiç aklına gelmemişti. Meraklandı ve heyecanı bir kat daha arttı.

“Elbette isterim. Hem de çok”

Genç çocuk çantadan gri renkli bir defter çıkardı. Üzerinde küçük kareler vardı. Gördüğüne inanamıyordu, olamaz diye geçirdi içinden.Elleri titreyerek defteri aldı. Açarken kalbi durmak üzereydi. Birkaç saniyeliğine gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İlk sayfayı açtı. Kendi elyazısıydı. Günlük kendi günlüğüydü. Yarı şuursuz bir şekilde sırt çantasını açtı. İçinden yanından hiçbir zaman ayırmadığı günlüğünü çıkardı. Tıpa tıp aynılardı. Sayfaları, yazılanları karşılaştırdı. Tek fark diğer günlüğün yirmi gün sonrasına kadar devam ediyor olmasıydı. Sonra defter bitiyordu. Defterin içinden “ANNEMİZE” yazılı bir zarf çıktı.Elleri terden sırılsıklam olmuş bir halde mektubu açtı:

“Sevgili Annemiz,

Aslında nereden başlayacağımızı bilmiyoruz. Özür dileyerek başlamak uygun olur gibi geliyor. Mesela seni korkuttuğumuz için özür dileyebiliriz veya bu mektubu yazmak yerine olanları yüzyüze anlatmayı seçmediğimiz için. Başlangıçta kendi kendimize bir söz verdik, madem açıklamalarımızı yazarak yapacağız, o zaman bu mektubu düzeltmeler veya karalamalar olmadan tek seferde tamamlayacağız diye. Tıpkı senin günlüğüne yazarken yaptığın gibi, hiç bir değişiklik yapmadan.

Biz senin çocuklarınız. Varlığımızdan henüz haberin olmasa da evrende bir yerlerde senin bizi yanına çağırmanı bekliyoruz. İnsanın varlıklarından haberinin bile olmadığı çocuklarıyla konuşması garip olsa gerek. İnanılmaz geldiğini ve biraz da korktuğunu tahmin ediyoruz. Bizim içinse senin bu yaştaki halini görmek, oturup karşılıklı konuşmak ve seninle az da olsa vakit geçirmek mükemmel bir hediye .Olanları hala anlayamadığından eminiz o yüzden en baştan başlamakta fayda var.

Zaman yanıltıcı bir kavram diye söylersin hep. Kader nedir, başımıza gelecekler önceden bellimidir veya zamanı yaşadığımız senaryo (senin deyiminle oyun) içinde nereye oturtabiliriz, onu hem yaşamak hem de onsuzluğu deneyimlemek mümkünmüdür diye konuşurken bir anda tüm kavramlar birbirine giriyor. Söylenecek çok şey var, ama kafası karışık çocuklar olarak büyümenizi istemiyorum, hem nasıl olsa benim doğrularımı zaman zaman kendi istediğiniz gibi yorumlayacaksınız o yüzden çok konuşmayalım, konuşmak yerine deneyimlemeye çalışın dersin ya işte biz de zaman denen ip yumağından istediğimiz bir ucu çekip çekemeyeceğimizi merak ettik. Aslında çekmek kelimesi doğru olmadı belki, o anda üzerinde bulunduğumuz ipten, aynı yumağın içinde ki diğer bir sarılıma atlamak olasımıdır, bunu denemek istedik diyelim. Yirmili yaşların çılgın düşünceleri işte.

Carlos Castaneda ve Matrix karışımı bir hayatım olsun, yazmadan olmaz o yüzden içinde Kafka da olsun diye yazmışsın günlüğünün bir yerinde. Şu yaşadıklarımız hepsinden bir parça içeriyor aslında. Matrix’teki Keymaker misali kendi Matrix’imizin içinde dolaşıyoruz . Carlos Castaneda’daki gibi dünyayı durdurup sabit bakabilen rüya görücülerden oluyoruz. En son noktayı ise yazarak koyuyoruz, böylece Kafka’yı da dahil etmiş oluyoruz düş gücümüzün içine.

Uyandığın zaman yaşadıkların sadece senin düş gücün mü yoksa işin içinde gerçekten bizim de payımız var mı bilemeyeceksin..Hatta zamanı gelip bizi yanına çağırdığında, iki erkek çocuk sahibi olduğunda bile yaşananların gerçekliğine karar veremeyeceksin. Senin karasızlıkların olmuş olanı değiştirmeyecek elbette, ama olacak olanı, gücü içinde barındıran “o tek anı” değiştirecek eğer inanırsan.

Günlüklerini okumayı yeni bitirmiştik. Geçmişinden gün gün seni öğrenmek önceden tahmin edemediğimiz bir şekilde yabancılaştırdı seni bize. Bir tarafımız senin sen olduğunu, annemiz olduğunu söylerken diğer tarafımız yabancı bir insana bakıyormuş gibi hissediyordu. Dediğini yapıp bir zamanlar sıkça vakit geçirdiğin yerlere bile gittik, ama seni daha iyi anlayamadık. Tam tersi o dönemlerde ki sen’i daha da çok merak ettik. Hatta o kadar çok ettik ki, bir gece odamızda otururken kaç yaşındaki halini görmek istediğimizi, nerede görmek istediğimizi, hangi senenin ve günün daha iyi olabileceğini konuştuk. En yalın haliyle yazarsak, eski senle vakit geçirmeyi deneyimlemeyi diledik. Evreni yaratan zekaya, yaratılışa veya kısaca varolan her şeye, çoğu zaman bizim farkındalığımızı aşan olağanüstü yollarla bağlı olduğumuzu gösteren, mucizelerle dolu bir hayatımız var. Yağmurlu bir havada kendini sinemaya zor atıp, film bittiğinde dışarı nasıl çıkacağını düşünürken koltuğun üzerinde seni bekleyen bir şemsiye bulman veya çok ihtiyacın olduğu bir anda bir müşterinden gönüllü olarak fazladan ödeme gelmesi gibi. Görüntüde olmasa bile, içimizde bizi vareden enerji itibarı ile her şeyle içsel bir birliğimiz var aslında. Belki her şey kendi başına açığa çıkıp görünür hale geliyor ama bütünle bağlantısı hep kalıyor.Bunu bir kere hissettin mi, hissedip hafifledin mi girdiğin yolun geriye dönüşü olmuyor artık. Varolmanın hafifliği gibi bir şey. Çünkü bu bağlantıyı bilerek yaşadığın da her olasılık gerçekleşmesi mümkün bir hal alıyor. Sen,ben siliniyor geriye sadece şu an ve koca bir ip yumağının içiçe geçmiş sarılımları kalıyor. Biz de bu yumağın içinde, varolan tek anda, seni görebilmek olasılığını (mucize demiyoruz artık) gerçekleştirmeyi diledik. Yaşadığımız buluşma aslında içsel dileğimizin dışa yansımasından başka bir şey değildi. İstenmiş, planlanmış daha da ötesi davet edilmiş bir oluşumdu yalnızca. Rüya dediğimiz gerçeklik sayesinde bizi ayıran zamanın ve uzayın dışına çıktık. Seni istedik, seni bulduk…

Her şey bu kadar basit aslında…

Biraz sonra sen de Matrix’te Morpheus’un söylediği gibi, gerçek olduğundan yüzde yüz emin olduğun bir rüyadan uyanacaksın.Eğer bu rüyadan hiç uyanmasaydın o zaman gerçek dünya ile rüya arasındaki farkı nasıl ayırdederdin?”

Rüzgarın uğultusuyla uyandı. Ne kadar zamandır uyuduğunu bilmiyordu ama her zamankinden farklı hissediyordu. Kısa bir uykudan sonra hissedilen sersemlik veya nerede olduğunu bilememe duygusu yoktu üzerinde. Bir süre gökyüzüne baktı, içinden ağaçları selamladı ve rüyasını gözden geçirir bir şekilde ayağa kalktı. Yürürken düşünmek ona hep iyi gelirdi. Başına gelenleri ne olarak adlandıracağını bilemiyordu. Sadece rüya gördüm deyip kestirip atmak istedi ama yaşadıkları bundan çok daha fazlaydı.Eğer gördüklerim doğruysa önümüzdeki sene hamile kalmalıyım diye geçirdi içinden.. Ahh ne kadar da uzaktı bu fikirden. Ama ya doğruysa? Ya onlar gerçekten benim çocuklarımsa? Hiçte fena olmaz diye düşündü. Harika çocuklardı, güzel, sıcak ve doğallardı. Yalnız, günlüklerini kendi öz çocukları bile olsa başkalarının okuyacağını bilmek rahatsız etti onu. Şimdiye kadar sadece birini kocası okumuştu, gizlice. Öğrendiği zaman rahatsızlık değil ama garip bir huzursuzluk hissetmişti. O histe çok çabuk geçivermişti. Aşklarının doruklarında olduğu bir zamandı, belki de o yüzden. Günlüklerini çocuklarına vereceğini düşündüğünde onları ne kadar seviyor olabileceğini hayal bile edemedi. Sınırsız olmali diye düşündü sadece. Nedense yalnızca detayların üzerinde durduğunu ve yaşadıklarının bir rüya mı yoksa bir gerçeklik mi olduğunu pek sorgulamadığını farketti. Böyle bir mucize yaşanmış olabilir miydi? Zamanı, yaşadığı senaryo içinde nereye oturtmak istiyordu?… Zamanı ve gerçekliği istediği şekilde algılamaya ve kendi Matrix’ini yaratmaya karar verdi. Hiç değilse Cumartesileri bu böyle olmalıydı. Bir değil iki tane Keymaker yetiştirecek olmasına güldü. Yürürken gözü, o güne kadar farketmediği, girişi zor seçilen patikaya ilişti. Oradaydı…Hiç şaşırmadı. Eski bir dostu görmüş gibi sevinerek patikaya yöneldi. Bugün Cumartesi dedi içinden, her şey çok güzel ve her şey olması gerektiği gibi zaten…

Berna Köker