Beyaz sakin boşluk dalgalandı, adımı duydum. Huzursuzca kıpırdandım, konsantrasyonumla beraber beden duruşum da bozulmuştu, gözlerimi açtım. Üstat birkaç saniye sonra keskin gri gözlerini yüzüme dikmişti bile… Kızdığını sanıyordum

– Siz miydiniz, efendim?

Cevap vermesine gerek yoktu, geriye kendimi bıraktım.

Durumu toparlamak ister gibi kalktı, iki sandalye ahşap masa dışında boş odada hemen hızlı adımlarla bir tur attı, ahşap sandalyelerin birini uzun parmaklarıyla kavradı,

– Hazır mısın? Hazır olduğundan emin olmalısın?

Tekrar sormaması için tok bir sesle cevap verdim,

– Evet, Efendim.

İçimden ekledim Alamet iyi değil ama denemeliyim.

Üstat dudaklarını kıpırdattı ama bir şey demedi. Elinde birdenbire bitiveren kıpırdanan bir şey vardı henüz görmemiştim, ama görecektim. Ayakta kalmam, nasıl almam gerektiği, beni ne kadar sonra ziyaret edeceği gibi direktifleri tekrarladı, Delirmek ve ölmek üzerine bir cümle hatırlattı, aylar önce ilk karşılaşmamızda ona ben söylemiştim bunu ve beni ilk bu nedenle kabül etmişti. Sonra beni cesaretlendirmek için mi yoksa veda etmek için mi olduğunu asla sormaya cesaret edemeyeceğim bir şey yaptı, beni alnımdan öptü, uzun sayılabilecek bu öpücük kesinlikle çok hoşuma gitmişti.

Sol avucumu gittikçe uzadığına yemin edebileceğim parmaklarıyla açtı,

Jungle’ı avucuma bıraktı, ellerini, gözlerini, bütün enerjisini bir anda çekerek odadan çıktı gitti.

Kapı kapandığında Aklımdan yere düşersem sandalyelere kafamı çarpıp çarpmayacağım geçiyordu, Ne Çaylakça diye söylendim. Jungle ısınıyordu

Mümkünler Alemi’ne geçmek için bedenime, kanıma, ruhuma karışması ve gezmeye çıkarması ısındıkça yakınlaşıyordu. Derin bir nefes aldım, üzerimdeki siyah tişört nemliydi,

Ağzıma attığımda ateş gibiydi, çiğneyip yutmaya çalışırken birdenbire artık olmadığını fark ettim, gülümsedim. Artık istesem de geri dönemezdim. Üstadın benimle zihinsel olarak bağlantıda olduğunu hissediyordum.

Kaç dakika geçtiğini anlamaya çalışırken bedenimin yavaş yavaş sallanmaya başladığını fark ettim. Bu yavaşlık hareketi çoğaltıyor, gittikçe boşluğa çıkıyordum, belleğime kaydetme haline geçirdim, hangi suretle ve neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama Jungle’da kaybolmazsam bir hediye alabilecektim. Çizgiler önümde 3 boyutlu dev kare şekle, siyah uzun bir çizgiye dönüştü, siyah çizginin üzerinde gitmeye başladığımda uzun bir koridora girmiştim. Koridor hızlıca bir vortekse dönüşüyordu, Üstadı çağırdım ama ben de onu o da beni hissetmiyordu, vorteks beni yutuyordu, kontrol etmeye yavaşlamaya çalışıyordum Belki bu benim zihnimdir belki yoktur diye düşünmeye çalışıyordum ki,

Adımı duydum, üç defa seslendi, hızla sonuna düştüğümde çarpacağım şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama O beni biliyordu Zihnim Zihnimsim diyordum, çıkmalıyım.

Çarpıştığımızı, daha geçip geçmediğini, nereye düştüğümü bile kestiremiyordum, ama bedenimde ayıldım, iyice kararmış odada dizlerimin üzerine yığılmıştım hala ayakta sayılabilirdim belki, sol tarafımda şiddetli bir ağrı vardı, genzimdeki kan tadını alınca

kanı tükürdüm, burnumdaki kanı sildim, bu boyumu aşan bir şeyle karşılaştığımı belli ediyordu, hızla toparlanmaya çalıştım. Üstada seslenebilir hatta temizlenebilirim diye teselli mırıldandım korkuyordum ya da korkmak üzereydim, bunları hiçbirini yapamayacaktım.

Kanı tekrar tükürdüm adımı duydum yeniden herkesin bildiği adımı, sadece çok yakınlarımın söylediği, sadece kızkardeşlerimin, sadece dervişlerin seslendirdiği adlarımı, netteki takma adlarımı bile seslendirdi Arapça, İbranice hepsini biliyordu, deşifre ediyordu,

Geliyordu, zihnimdeki bütün imgelerden daha güçlüydü, Kabbalah’taki beyaz iblisleri, Havas kitaplarında Duaların Hadımları Bedensizleri hatırlamaya çalıştım, Geliyordu Kitaplarda yazanlar, Mezarlardan çıkanlar hiçbiri bu değildi. Karanlık sadece korkularımız değildir diye mırıldandım, Jungle beni gezmeye değil cehenneme götürüyordu… Cehennem Rüyaları gibi Yukardan gelen kanatlarını üzerime kapatıyordu.

İhtişamına hayran olmuştum, ama siyah pençelerini gördüğümde yaşayacağım acıyı da hissediyordum. Bedenimden kızgınlıkla ve keskince çekip aldı, karanlık her yanıma dağılıyordu, Karanlık mı beni yutuyordu yoksa Karanlık ben mi oluyordum, bilmiyordum. 

Astral bedenlerimin birine girdim, pelerinimin içine gizlendim. Görmeye, mutlaka görmeye dair ettiğim yemini belli ki tutamayacaktım Jungle kendi diyarının mümkünlerini bir yandan içimde dolaşmaya başladığı için benim enerjimle mümkün kılıyor, kah çocukluğumun Cinlerin konuştuğu İncir Ağacı, kah Gündönümlerinde adak astığımız Gül ağacı oluyordu, en sonunda ısrarla bir lavanta filizi olarak tutmaya çalışıyordum ki, bana gücünü gösterdi, karşımda hızla değişti, kurumuş dallarıyla pençelerinden yukarı bakmaya cesaret edemeyeceğim İblis seslendi;

– Kabusların, Ölümün Kardeşi Uykunun, Gecede Gezinen Cesur Yolcuların, Sadece Karanlıkta Görünen Bedensizlerin, Rüyalar Diyarının, Bütün Mümkünlerin Efendisi, Rüya İlminin Sahibi benim…

Bunu içimde daha defalarca duyacaktım. Mümkünler Alemi bütün imgelerin, korkuların, düşlerin en karanlık olanlarının bile Gerçek olduğu Alemde,

Düş ile gerçeğin aynı olduğu bir boyutta benim mümkünüm İblis sesleniyordu.

Karanlık ormanın içinde diz çöktüm, Jungle içimi ele geçirmeden dersimi verecekti, hiç çekinmedim. Jungle’ın cehennem kırmızısı İblisi bütün görmekten korktuklarımı ve görmeyi talep ettiklerimi önüme seriyordu, Kardeşimin ölümünü gördüğümde okumaya başladığım Rüya Dilini artık anlamaktan ürküyordum. Vorteks yeniden başladı. Rüyalarda gezindiğimi ilk önce sevdiğim insanların rüyalarında fark ettim, ben de vardım, kiminde bana söylenmeyenleri duyuyor kiminde niyetleri görüyordum. İnsanlar birbirlerini boğazlıyor, birbirinden korkuyor, çalıyor, ağlıyor, kaçıyordu. Ölüler mezarlarından çıkıyor, ölülerle insanlar, ifritlerin, türlü türlü aç hayvanların suretleriyle karanlığa karışıyordu. Eski şehirlerin yıkıldığını, Kitaplarda Adı Yazılı İfritlerin Canlandığını, Hastalıkları, Savaşları görüyordum. Melek kanatları, Masumların Duaları, Çocukların Bisiklet Rüyaları yoktu.

Mümkünler Aleminde Dünyalar birbirinin içindeydi ve kaybolmuşluğum bile canımı bu kadar yakmıyordu. Umutsuzluğum, Hediyemin Mümkünler içindeki Mümkünlerin yaratabileceklerini, Olabileceğini görebilirsem değiştirebileceğime olan inancımdan daha büyüktü. Kendi doğamın zalimliği ile cehaletim Ruhumun acısını çoğaltıyordu.

Jungle kırmızı bir kor halinde yeniden canlandı, artık direnmiyordum, içime dolmasını izliyordum. Karanlık beni saracak, jungle zehirleyecekti. Auram yırtılıyor, iplik iplik akıyordum. Kaybolmuştum, uykunun kardeşi ölüm kaybolmak mıydı acaba?

Uyku, ölüm, jungle… jungle ölüm uyku… uyku ölüm ölüm uyku jungle ölüm jungle uyku…

Yırtılırken acıyı hissediyordum. Zehir acımı bitirmeliydi, ama pençelerini görüyordum. Göğsüm yırtılacak gibiydi ki gözlerimi açtım. Üstat yüzümdeki kanı temizliyordu. Oda iyice kararmıştı. Belli belirsiz gülümsedi, öksürmekten konuşamıyordum. Sarsılmamı engellemek için beni tuttu. Konuşmamı beklediğini biliyordum.

Ben nefesimi dengelemeye çalışırken alnımı sildi, su içirdi. İçimde cehennem ateşi yanıyormuş gibi susamıştım. Üstat 24 saati tamamladığımı, geldiğinde beni dizlerimin üzerinde bulduğunu, kollarımla bir şeye tutunduğumu, kanın artık kesildiğini anlattı.

Gözlerimi sildi, ağladığımı anlamasından utanmıştım.

– Saat kaç, efendim? diye geveledim.

– Güneşin doğmasına 1 saat kaldı.

– Rüya zamanı diye mırıldandım. S. ne görüyor şimdi? diye ekledim içimden…

Üstat odadan çıkarken kapı tokmağını çeviren ellerine pençelerine bakıyordum, şaşkınlıkla ama yüzüne bakamadım. Kelimelerimi sakladım.

Sol taraftaki sahne değişiyordu, S. Yatağında huzursuz bir uykudaydı, üzerine eğildiğimde Kırmızı bir çiçek suyun üzerinde yüzüyordu. Suyu karıştırdım. Fısıldadım;

Ben geldim.

Birkaç saat sonra Moda‘da okulu kırmış Liselilerden uzak bir kenara çekilmiş, Ayasofya‘ya karşı uyuşmuş sol tarafımı da zihnimi demli çayla açmaya çalışıyordum. Deniz sakindi karışsa S.‘nin rüyası olacaktı belki.

Adımı biri söylediğinde titredim, nerdeyse bardağı atacaktım elimden, Jungle da mı kalmıştım Yok Yok Hayır!

S. yanıma geldiğinde epeydir bu kadar yakınıma gelmediğini hatırladım. Yanıma otururken sesindeki heyecan güzeldi.

– Seni rüyamda gördüm, sabaha karşı… Duraksadı. Suyun üzerinde… yine duraksadı,

yüzün vardı kırmızı bir çiçektin sen… Ben dedi…

Kelimeleri devam ederken genzimdeki kan tadının geçtiğini hissediyordum.

Deniz…

Parmaklarım mı uzuyordu denizin üzeri kıpırdandı, S.’nin elindeki kırmızı lilyum jungle mıydı neydi?