Geçen ay yazdığım “Arzu” hikayesinden sonra, gelen yoğun soru ve övgülerden dolayı , mail adresim kilitlendi, sürekli çalan telefonlar yüzünden numaramı değiştirmek zorunda kaldım ve sevgili editörümüz Hasan, benim bir anda kazandığım bu popülariteden dolayı şımarmıyayım diye kulağımı çekti.
Hepimizin hayal kurmaya hakkı var, öyle değil mi ?

Ama yine de bir sürü derKi yazarı bu hikayeyi okudu ve Arzu hikayemdeki gerçeklik payını merak ettiler. Hikayenin tamamen kurgu olduğunu söylediğimde Hasan “Oğlum böyle hikaye tarzı şeyler yazma, senin tarzın farklı” şeklinde hafif bir uyarıda bulundu. Gerçeği söylemek gerekirse hikaye tarzı yazmak benim için de zor, ama arka arkaya “Periler Koşusu“ sonra da “Arzu”yu yazmamın esasında bir tek amacı vardı, o da şu anda yazacağım yazıya kendimi hazırlamak.

Baştan söyleyeyim, bu hikaye yüzde yüz gerçektir, hikayedeki tüm şahıs isimleri ve tüm mekan isimleri de tamamen gerçektir.Yapılan konuşmaları da hatırlayabildiğim kadarıyla ve değiştirmeden yazmaya çalıştım ne de olsa aradan 4-5 sene geçtiği için bazılarını unutmuş olabilirim. Belki “peri koşusu” kadar uzun ya da “Arzu” kadar duygusal değil, ama bu yazı benim için diğerlerinden çok daha önemli. Ve bu yazıyı ona adıyorum.
Emre’ye….

**

Kıbrıs, Doğu Akdeniz Üniversitesi‘nden Şubat’ta mezun oldum. Son dönemi uzattığım için sadece 3 ders alıyordum. Akademik takvimi de öyle bir ayarlamışlardı ki , 3 dersim olmasına rağmen her gün okula gitmek zorundaydım. Vizelerim iyiydi, finallere de sürekli çalışıyorduk ve özellikle de proje dersi için tüm arkadaşlarla beraber oturup sabahlıyorduk. Onlara göre daha rahattım, çünkü onlar 6-7 dersle uğraşırken ben sadece 3 dersle uğraşıyordum. Finallere doğru, hava hafif sıcak olmasına rağmen yağmur yağmaya başlamıştı. Ben de o sıralar genelde MMT adlı bir arkadaşla beraber takılıyor ve sabah akşam yemek yiyip içki içiyorduk – herhalde Kıbrıs’a giderken 70 kg olup da dönüşte 80 kg gelmem bu yüzdendir. Çok yakın olduğum bir kız arkadaşım vardı Burçin adında, genelde onunla gece çıkar kale içinde filan turlardık, gezerdik ve sürekli sohbet ederdik. Her zamanki gibi de problemli bir sevgilim vardı. Genel ruh durumum ve sosyal durumumu anladınız herhalde.

Finallerim erken bitmişti. Herkes harıl harıl finallere çalışıyordu, televizyon her zamanki gibi kötüydü, hava kapalı ve yağmurluydu, en kötüsü de bilgisayarım bozulmuştu.
“Başlarım böyle işe “ diye sinirle yağmurluğumu kaptığım gibi kale içine indim. İçtiğim iki tane bar vardı: birisi Jax , diğeriyse Roadhouse. Jax daha yakındı, oraya gittim. Zaten o zamanlar Kıbrıs’tada toplasan en fazla 4-5 bar vardı.

Jax’ın ilginç bir mimarisi vardır: eski bir hanı bar haline getirdiklerinden barın içi, taş duvarlar ve gotikvari arklardan meydana gelmiştir. Bar sahibi de, dekorasyonunu şamdanlar ve gaz lambalarıyla yaptığından hafif loş, orta-çağ vari bir hava eser içerde. Bira içerken bir şövalye içeri girse, emin olun kimse şaşırmaz. Öyle ilginç bir hava vardır içerde. İçeri girdim, barmen kızlardan Nilgün’ü gördüm. Bir viski istedim. Tamam şeklinde başını salladı. Bar ufak tefek bir yerdi ve anında dolardı. Bugün de tıka basa doluydu. Müdavimler, bir iki rockçu, birkaç Avusturyalı asker ve onları tavlamaya çalışan birkaç Kıbrıslı çirkin hatun, geri kalan herkes öğrenci. Bir kaç tanesi tanıdıktı, herhalde onlar da benim gibi sıkılmışlardı.
Nilgün viskimle geldi, teşekkür edip viskimden bir yudum aldım ve barın bir köşesine sıkıştım. Tam ikinci yudumumu alacaktım ki biraz ilerden bir ses duydum.
“Tam copcop olmuşsun Tunç, eskiden bira içerdin”
Sesi tanıyamadığım için soluma döndüm. Yaklaşık 10-15 m. ötede duruyordu.
Emre.
Her zamanki gibi o yayvan gülümsemesi, rahat duruşu, ve ortadan ayırdığı (ama nasıl beceriyorsa gayet cool duran) saçlarıyla duvara yaslanmış bana bakıyordu. Sırtında deri bir ceketle altında eski model mavi kot pantolonuyla, her zaman hatırladığım gibi durmuş bana bakıyordu Emre.
Bir barda uzun zamandır birbirini görmeyen iki arkadaşın buluşması gayet normal bir şey değil mi? Ama bu göründüğünden farklı bir durumdu. Neden mi? Emre, 1999 yılı Ağustos ayında ölmüştü. Yani yaklaşık 6-7 ay önce.
İlk tepkim şaşkın ve tüylerim diken diken olmuş bir şekilde ona yürümek oldu. Başımı 2-3 kez uyanmak isteğiyle sağa sola salladım. Gözlerimi açıp kapadım, ama görüntü gitmedi. Emre, hala tam önümde duruyordu.
“Ne oldu, beni gördüğüne sevinmedin mi?” dedi pis pis sırıtarak.
“Emre? Sen misin ?”
“Evet benim”
İyice yanına yaklaştım.
Böyle bir durumda , herhalde normal bir kişi şu tarz soruları sorardı.
“Burada ne işin var? “
“Buraya nasıl geldin?”
“Seni nasıl görebiliyorum ?”
Peki , ben hangi soruyu sordum sizce?
“Sen ne içersin abi? Viski mi , bira mı ?”
“Bira”
O anda barda bir yer boşaldı, hemen boşalan yere oturdum, Emre de gelip yanımda durdu. Viskiyi dikip Nilgün’den bira istedim. Nilgün gülümseyerek bize iki bira getirdi.
“Viski ağır geldi galiba ha Tunç?”
“Ha… e… evet Nilgün… Sağol…”
“İyi misin Tunç? Hayalet görmüş gibisin “ dedi ve kıvıra kıvıra gitti.
Emre bana döndü.
“Hmmm. Günahkar şeyler düşünmeye başladım. Acaba döndüğümde cennete girebilir miyim?”
Gülümsedim.
“Hiç kasma dostum. Kızın sevgilisi var. Bayağı da iyi bir çocuk.”
Emre omuz silkerek birayı eline aldı. Uzun bir yudum aldı.
“Aaahhh… İşte bu tadı özlüyor insan”
“Ne yani , öbür tarafta bira yok mu?”
“Gümrükten geçerken alıyorlar elinden” dedi.
“Ne gümrüğü be?”
“Aziz Peter duruyor olm tepede gümrükte… Alıyor elinden içki uyuşturucu bulundurursan…”
Her zaman tuhaf bir mizah anlayışı olmuştu zaten.
“Bu arada cenazene gelemedim abi, kusura bakma.”
“Zaten ne cenazeye geldin, ne hastaneye ziyarete geldin… Tamam çok yakın değildik ama yine de gelmeni beklerdim abi…”
“Abi, Singapurdaydım, nasıl gelebilirdim ki”
Emre , o meşhur şen kahkahalarından birini attı. Az kahkaha atardı ama atınca da etraf çınlardı.
“Dalga geçiyorum lan senle….”
Sonra ciddileşti.
“Dostum , benim hakkımda ne kadar endişelendiğini, Singapurda aileni her aradığında beni sorduğunu filan biliyorum… Hatta Singapurda bir tapınağa gidip benim için tütsü filan yaktın. Hepsinden haberim var…Merak etme…”
Suskunluk oldu. Zorlanarak konuştum.
“O değil de, kendimi hala biraz suçlu hissediyorum be abi. Hastaneye gelebilseydim belki biraz yardımım olurdu, ne bileyim, belki senle iletişim filan kurabilirdim… ya da…”
Emre omzuma vurdu.
“Saçmalama dostum. Bazı güçlerin falan gelişmiş, ama ben bitkisel hayattaydım zaten… Beni oradan dünyanın en iyi büyücüleri ve doktorları bile çıkaramazdı.”
“Madem öyle nasıl biliyorsun Singapur’da filan tütsü yaktığımı ?”
“Astral olarak serbesttim baba, gezip duruyordum.”
“Eeeee, iyi o zaman” dedim ve biramı onunkiyle tokuşturdum, biraları diktik.
Emre sağa sola bakındı.
“İlginç bir yer seçmişsin… İsmi neymiş bakalım? JAX. Ne demek ki?”
“Ne biliyim ya… İçiyo musun iki tane daha ?”
“Tamam ama sen gidip alma, şu garson kızdan iste yine.”
“Ne iş , öbür tarafta hurilere doyamadın galiba, burada da kızlara bakıyorsun”
“Oğlum dünyaya dönünce insan dünyevi işleri özlüyor.”
Nilgün’ den iki bira daha istedik. Onları içerken Emre’ye sordum
“Emre, öbür tarafta yalnızlık filan çekiyor musun? “
“Yok be oğlum… Geçen hafta abimi gördüm, onla beraber meyhane gibi bir yere gittik. Kimi gördük tahmin et? Orhan Veli’yi… Üstad harbi sağlam içiyordu, onla takıldık bizde… Eğlenceliydi bayağı.”
“Cennette çok fazla Türk var mı peki?”
“Hem de nasıl… Neredeyse her gün gelen bir sürü asker ve terörist var. Bazı şeyler ancak kaybedilince değeri anlaşılır ya; Dünya’da birbirlerinin öldüren bu adamlar, öbür tarafta ağlayarak birbirlerine sarılıyorlar filan… Her gün duygusal olaylara şahit oluyorsun. Ne de olsa hepimiz kardeşiz.”
“Sana cennette Huri yerine Nuri veriyorlar galiba, yumuşamışsın biraz…”
Aramızda şakalaşarak biraları bitirdik.
“Üçüncüyü isteyelim mi?” dedim.
“Boş ver, zaten fazla zamanım yok, onu da bu kötü yerde oturarak harcamayalım, gezelim biraz.”
“Başka bar yok ki baba bu civarlarda.”
“Alırsın bakkaldan biraları kale etrafında gezeriz , her gece Burçin’le yaptığın gibi.”
“Onu da mı gördün?”
“Eeee, beni birden karşısında görünce kalbi durmayacak, tuhaf işlerle uğraşan tek arkadaşım sensin baba… Seni ziyarete gelmeden ufak incelemeler yaptık yani.”
En yakın bakkala gidip 2 tane kutu bira aldım. İçe içe yürümeye başladık.
“Çok pintileşmişsin be Tunç. Eskiden alırdın 8-10 tane.”
“Hava yağmurlu ama hala sıcak be Emre. Şimdi at sidiği gibi olur , içemeyiz. Bitirdikçe gidip alırız.”
“Şerefe o zaman”
Kaleden aşağıya yürümeye başladık. Emre bana baktı.
“İlk nasıl karşılaştığımızı ve tanıştığımızı hatırlıyorsun di mi?”
Gülümsedim, nasıl unutabilirdim ki….

Bizim Alsancaktaki eski evin karşısında Kagir bar diye bir bar vardı. Haftanın en az üç günü kavga çıkardı. Lise ikideydik. Ben, Berter, Hakan , üçümüz bu bara gidip içmeye karar verdik. Yaz zamanıydı ve bizimkiler evde yoktu. Plan basit, bara git, iç , sonra da eve git ve sız. Nasıl olsa fazla uzak değil. O gece üçümüzde üstümüzü başımızı düzelttikten sonra doğru Kagir’e gittik. Genciz, yakışıklıyız, kendimize güvenimiz tam ve maalesef hepimiz alkole dayanıksızız. Saat birde içtiğimiz ikinci üçüncü biradan sonra hepimiz de zom olmuş durumdaydık. Ne oldu bilmiyorum ama üst katta bir kavga çıktı.

(Bu arada İzmirli olmayan ve Atatürk Lisesinin 10-15 sene evvelki halini bilmeyenler -vay be amma ihtiyarlamışız harbiden- için kısa bir not: Atatürk Lisesi o zamanlar sırf erkekti ve Alsancağın en “namı” olan liselerden biriydi. Lise içinde kızılderili mantığı güdülürdü ve kabile yasaları geçerliydi. Herkes birey olarak düşündüğünü düşünür, diğer tüm kabilelerle (sınıflarla) kavga edebilir, ama beyaz adam geldiğinde (diğer liseler) tüm Kızılderililer (öğrenciler) birleşirler. O an herkes kardeştir, herkes Manitu’ya inanır (yani herkes Atatürk’lüdür ve Göztepelidir) ama tehlike bittiğinde (yani karşı lisedeki çocuklar körfeze atıldığında) herkes yine kendi kabilesine geri döner.)

Üst katta kavga edenlerden birinden , hepimizin “zınk” diye kalmasına neden olan o küfrü duyduk.
“Ne kadar Atatürklü varsa hepsinin anasını avradını…”
Üçümüz de ayağa kalkıp aynen gerisin geriye cevap verdik. Bu küfrü etse etse ancak bir Karşıyakalı ederdi çünkü.
“Ulan ne kadar kafsinkaflı varsa esas onların anasını…”
Olay mahali Alsancak, bizim muhit yani. Etrafta ne kadar Karşıyakalı olabilirdi ki?
Birden barın üst katındaki herkes aşağıya inince ne büyük gaf yaptığımız anladık. Tam bir bıçkın mahalle delikanlısı olduğu her halinden belli olan biri bara baktı.
“Kim söyledi lan o lafı?”
Atatürklüyüz ya, ölmek var dönmek yok.
“Biz söyledik” dedik cesurca. Ben içimden öbür tarafa dinsiz gitmeyelim diye bildiğim tüm duaları okuyorum sarhoş kafayla…Tam cehennemliğim yani. Eleman kendine çok güvenen bir tavırla gelip bize baktı.
“Lan biz 10 kişiyiz. Çabuk söylediğiniz lafı geri alın. Yoksa üzeriz sizi. Siz üç kişisiniz”
“DÖRT”
Arkadan gelen bu laf üzerine dönüp baktık. İşte ilk o zaman görmüştüm Emre’yi. Gayet cool bir tavırla gelip yanımızda durdu.
“Artık dört kişiyiz… Naapcanız?”
Ne yapacaklar, üstümüze saldırdılar tabii…
Sonuçta bir şey değişmedi, adamlar bizi çatır çatır dövdüler, sonra da kapı dışına attılar. Ev yakın olduğundan direk eve doğru süründük. Emre de bizle geldi. Banyoda herkes yüzündeki hasara bakıp inceleme yaparken ben de Emre’ye döndüm.
“Abi sağolasın da, salak mısın? Niye çıktın ortaya, bak sende dayak yemiş oldun…”
Emre burnundan damlayan kanı silerken o meşhur gülümsemesi yüzüne yerleşti.
“Ne bileyim ya, ben millet gaza gelir, bende Atatürklüyüm, bende Atatürklüyüm filan der, 9-10 kişi oluruz zannetmiştim” dedi.

**

Kale surlarından birine oturduk ve kahkahalarla güldük.
“Gençken çok deliymişiz be abi…”
“Öyle , ama onlar da Atatürklülere küfretmeselerdi abi…”
“Biralar bitti, alalım mı birer tane daha…”
Emre bana baktı.
“Köfte ekmek de alalım mı be abi, hazır gelmişim ondan da yesem “
“Sömürdün bizi be…”
“Kefenin cebi yok be abi”
Uyduruk bir yerde köfte ekmek yaptırdık, bakkaldan da 4 bira daha aldık.
Emre’ye baktım.
“Sen eskiden bu kadar iyi içemezdin be abi…”
“Hayalet olmanın yararı işte. İstediğin kadar iç asla sarhoş olmuyorsun”
“Başka?”
“İki dakikada bir durup senin gibi kale duvarına işemek de gerekmiyor”
“Bu daha iyiymiş…”
Emreyle kalenin üstüne çıkmaya karar verdik. Yıllar önce yapılmış taştan basamakları kullanarak surlara oturduk. Kale surları ve burçları üstünde yıllardır biriken toprakta sağlı sollu arsız otlar büyümeye başlamıştı. O otların üstüne basa basa istediğim yere vardık.
Hava, yağmurdan sonra, nasıl olması gerekiyorsa, aynen öyleydi.Hafif bir nem ve hafif bir toprak kokusu , tüm duman ve kir kaybolmuş, temizlenmiş. Doğa , sanki basit bir yağmurla arınmış, tüm günahlarından kurtulmuş gibiydi. Manzaranın güzel olduğu ve otların az olduğu bir yer buldum, yer biraz ıslanmıştı.
“Emre, yer nemli, istersen kuru bir yer bulup oturalım.”
“Sen paltonu yere ser Tunç, benim için fark etmez.”
“Yine şu hayalet olmanın yararları davası mı?”
“Aynen”
Biraları içerken, rüzgardan dolayı bulutlar aralandı ve aralarından ay gözüktü. Pırıl pırıldı. Emre içini çekti.
“İşte şu manzarayı cennette bulamıyorsun.”
“O zaman Atatürk Lisesine içelim baba”
“Atatürk’e…”
Biraz daha içtik.
“Cenazeden sonra Rahmi amcayı gördüm Emre…”
“Babamı mı?”
“Evet, kötü gözüküyordu.”
“Evet, biliyorum Tunç”
Aya baktı.
“Zaten insan öldükten sonra bazı şeyleri fark ediyor. Yaşadıkların, başından geçen olaylar filan… Ölünce bir bakıyorsun hayatımı nasıl yaşadım, ne kadar yaşadım diye… Sonra arkanda bıraktığın insanları görüyorsun. En fazla da ona üzülüyorsun. Annen, baban, sevgilin, arkadaşların… Hepsi de mahvoluyor. Tabii zamanla hepsi toparlanıyor ve yollarına devam ediyorlar, ama en zor toparlanan annen ve baban oluyor. Onların üzüntüsünü görmeye inan can dayanmıyor.”
Bana bakarak devam etti.
“Şu anda bazı şeyleri daha net görebiliyorum Tunç. Kaderci değilimdir normalde ama herkesin kaderinde yazılan bir şey var, bunu değiştiremiyorsun. Belki o kadar hız yapmasaydık hala yaşayacaktık, ama belki de bu sefer ters yoldan gelen bir kamyona bindirecektik. Belki 2 sene sonra evimdeki ampulu değiştirirken birden elektrik çarpmasından gidecektim. Ya da radara yakalanan bir kaz sürüsünü yanlış alarm zanneden Yunan üssünün yolladığı füzelerden biri bizim evi vuracaktı. Bilemiyorsun ki kaderinde neler olduğunu…. Ve aslında hayatın ne kadar basit bir şekilde elinden uçup gideceğini… O yüzden çok fazla üzülmüyorum yaptıklarımızdan dolayı; ama en fazla üzüldüğüm nokta ailemin bu yüzden çok zarar görmesi…”
Hiç muhabbeti bu noktaya getirmek istememiştim aslında. Ama galiba Emre bu yüzden beni görmek istemişti. Son olarak içini dökecek bir arkadaşa ihtiyacı vardı.
“Neyse konuyu değiştirelim” dedi biradan bir yudum alarak.
“Burçin çok hoş kız oğlum, ben olsam onu kaçırmazdım”
Sırıttım
“İki Atatürklü yan yana gelirse ne yapar zaten: karı-kız muhabbeti…”
“Oğlum o değil de seninle beraber geçirdiğimiz o yılbaşını hatırlıyor musun ?”
“Hani şu sizin evde , hiç tanımadığımız 18 kişiyle beraber…”
“Hahahahaa, evet o mesele….”

Kagirde dayak yememizin üstünden bir sene geçmişti. Aynı tayfa, yani ben, Berter ve Hakan yılbaşında Alsancak’ta turlamaya, gördüğümüz her bara dalmaya, içmeye , sarhoş olup rezalet çıkarmaya ve her bardan atılmaya karar vermiştik.
Plan iyi gidiyordu, üçüncü bardan da atıldığımızda saat sabah 1 civarıydı. Kalacak yer konusunda problemimiz yoktu. Ne de olsa Berter Alsancak’ta oturuyordu ve ailesi yılbaşında evde olmayacaktı.
Gazi İlkokulu’nun ordan giderken karşıdan gelen 4-5 kişilik sarhoş bir grup gördük. Bizim yaşıtımızdı hepsi ama “genç irisi” denilen tiplerdendi.
Az önce bahsettim ya, Kızılderili mantığı… Savaş çığlığını atan acar savaşçı (yada “Atatürk” diye bağıran Berter), karşı kabileden gelen cevaba göre hareket eder.
Bu sefer şansımız yaver gitmişti. Karşı taraftan “Göz göz Göztepe “ diye bir çığlık gelmişti. Bunun manası “Atatürklü değiliz ama bizde bu semtin çocuklarıyız, size saygımız sonsuz “ demekti (Bu arada harbiden 90lı yıllar bir başkaydı, ah ahhhhh!).
Zaten yılbaşı, herkesin kafa kıyak, oldu bizim grup 9 kişi. Muhabbet ede ede bir iki bara daha uğradık ama adamlar haklı olarak karşılarında 9 tane sap görünce içeri almadılar. Eee madem içemiycez, kordona çıkıp bir çorbacıya dalalım bir şeyler yiyelim içelim dedik. Heykelin orada bir yer bulduk, daldık içeri … Çorba içerken karşı masadan bir savaş çığlığı duyduk .
“Atatürk”
Hemen oraya baktık. O masada da 8, 9 kişi oturuyordu. Birkaç kişi bizim gibi Atatürklüydü, sima olarak tanıyorduk, geri kalanlarsa sempatizandı. O masaya çöktük ve muhabbete devam ettik.
“Naber lan gudik” dedi yanına oturduğum kişi.
“Kim bu dal ? “diyerek baktım… Emreydi.
“Berter, bak kim var masada … Emre…”
“O kim oğlum ?”
“Ya geçen sene bizle beraber barda dayak yiyen eleman var ya…”
“Ha hatırladım , naber abii.”
O çorbacıdan yaklaşık 1 saat kadar çıkmadık. İnanılmaz derecede eğlenceli ve keyifli bir muhabbet ortamı oluşmuştu.
Dışarı çıktığımızda hepimizin feci halde uykusu gelmişti. Yorulmuştuk, sıkılmıştık ve paramız da kalmamıştı. Emre o anda gülerek “Hadi bize gidelim” dedi.
Onların da evi Alsancak’taydı. O kalabalık güruh -ki Emre’nin birkaç arkadaşı ve bizim 3 kişilik tayfa dışında Emre’nin kimseyi tanıdığı yoktu- gece Emre’nin evine gittik. Bizi yolda öyle kalabalık gören 2-3 kişi de peşimize takıldı (ki bu olay oldukça komiktir. Sabah ayık kafayla evde olması gerekenden 2-3 kişi fazla olduğunu görünce Emre olaya uyanmıştı. Uzun bir süre bu konu hakkında Emre’yle dalga geçmiştik ) ve o gece Emre’nin evinde 20-21 kişiye yakın kalmıştık. Kim nerde yer bulduysa orda yatmıştı. Ben torpilli tayfadan olduğumdan ranzada sızmıştım. Her zamanki gibi sabah olunca erkenden kalktım, su içmek için mutfağa gittim ve Emre’yi mutfakta dertli dertli düşünürken buldum.
“Günaydın Tunç”
“Günaydın Emre…”
Çocuk bayağı dertliydi.
“Hayırdır baba, ne oldu?”
Bana kan çanağına dönmüş gözlerle baktı.
“Oğlum bu kadar kişi nasıl eve geldik, nerde yattık, nasıl bu kadar adam bir araya geldi ?”
“Sabah oldu be abi , boş ver.”
“İyi de ben bu kadar adamı nasıl evden çıkarıcam ?”
“Abi, niye dert ediyorsun, yaparız bir şeyler…”
“Bir salona gir bak istersen”
Salona girdiğimde Emre’nin durumu dramatize etmediğini gördüm.
Resmen koğuşa dönmüştü ev.
Emre’ye döndüm ve haklısın der gibi başımı salladım.
“O değil de salonda yatan üstü badana olmuş, DYO şapkalı , pis sakallı bir işçi var, o ne zaman eve geldi onu bilmiyorum“ dedi.
Gülmemi zor tuttum.
Emre arkadaşlarını uyandırdı, ben de Berter ve Hakan’ı uyandırdım. Doğru mutfağa gittik ve bu acil durum için ne yapacağımız düşündük. En sonunda çareyi bulduk.
Herkesi uyandırdık, “Hadi baba, Emre’nin ailesi geliyormuş, acil hepimizin gitmesi lazım” şeklinde bir yalanla yarım saat kadar kısa bir zamanda evi, tanımadığımız tiplerden arındırmıştık. Sonra yine hummalı bir çalışmayla evi toplamış, havalandırmış, iş bitince de koca bir demlik çay ve simitle kendimizi ödüllendirmiştik.
Ama işin esas komik olan kısmı biz içerde 6 kişi muhabbet ederken gerçekten de annesinin ve babasının gelmesiydi. Daha ilginciyse Emre’nin babasının bana bakarak;
“Way Emre, Tunç’u da davet etmişsin “ demesiydi.
Meğer babası ile benim babam aynı kooperatife üyelermiş , babamı da yakından tanıyormuş, beni de onun yanında görmüş birkaç kez… Bir de oralardan tanıdık çıkmıştık yani.

“Walla Emre büyük cesaret , git tanımadığın onca adamı eve al.”
“Sarhoşluk be baba. Sen ayık kafayla yapar mısın öyle bir şey:?”
“Hayatta…”
“Şansıma evden bir şey çalınmadı o gün. Bizim millette vardır, giderken “hediye” almak.”
“Hiç aklıma gelmedi be abi, yoksa alırdım walla”
Gülümsedik. Kafamı kaldırdım ve aya baktım.
“Abi manzara da nereye kadar. Gel bakkala gidip bir iki bira daha alalım” dedim Emre’ye.
“Tamam” dedi.
Surlardan aşağıya indik, tam kapatmak üzere olan bir bakkala girip 4 bira daha aldık, yanına da biraz bisküvi.
Tekrar surlara çıktık.
“O yılbaşından sonra seni daha sık görmüştüm değil mi Tunç , yılda birden ayda bire çıkmıştı görüşmelerimiz galiba.”
“Ta ki,ben üniversiteyi kazanıp İzmir’i terk edene kadar”
“İzmir’i bedenen terk ettin sen… Ruhen değil… Ruhen terk etmiş olsan her fırsatta dönmezsin İzmir’e…”
“İzmir’i ruhen nasıl terk edersin ki Emre, delilik bu, imkansız bir şey.”
“Haklısın, İzmir aşığı olmak gibi bir şey yok şu dünyada”
Biradan bir yudum aldım.
“Geleceğimin nasıl olacağını bilmiyorum Emre. Bu da beni korkutuyor. Stajı Singapur’da yaptık, ama oraya döner miyim bilmiyorum? Ne de olsa tatil için güzel bir yer ama yaşanası bir yer değil. İnşaat mühendisi olarak iş bulmak da oldukça güç. Zaten piyasada bir sürü işsiz güçsüz adam var. Canım o yüzden sıkkın biraz…”
Emre birasından bir yudum aldı.
“Geleceğin nasıl olacağını kimse bilemez ki Tunç. Bak abim de babamla beraber çalışacaktı yeni eşyalar falan almışlardı, tekrardan dekore etmişlerdi muayene’yi, sonra… bam, o lanet trafik kazası…”
Emre’nin canı sıkılmıştı ve konuşmak istiyordu. Normalde sessiz biridir ama… “Hayattayken bir sürü insanla konuşurdum. Bazı ilginç gözlemlerim var bu konuda… Çok değişik tipler gördüm ve gözlemledim bu esnada… Mesela çok yaşlılar, camiden çıkmazlardı, öbür tarafta iyi bir yere gitmek için. Yada bazı aşırı yoksul çocuklar, bu dünyadan ümidi kesmiş ümitlerini tamamen öbür dünyaya bağlamışlardı. Ne kadar yanlış bir düşünce tarzı olduğunu keşke anlatabilsem onlara. Eğer yaşantını ikiye ayırırsan, birisi bu dünyadaki yaşantın, diğeri öbür taraftaki yaşantın… Sen sırf öbür tarafı düşünüp, bu tarafı tamamen öbür tarafın hayali ile geçirirsen, yarım bir yaşantı seçmiş olursun. Yarım bir yaşantı yaşayacağına hiç yaşama daha iyi…”
Haklıydı…
“Ben çok genç ayrıldım bu dünyadan Tunç. Daha yapacak çok şeyim vardı aslında. Kim bilir evlenirdim, çocuklarım olurdu, onların büyümesini izlerken ev satın alıp onun taksitlerini öderdim, ara sıra senle geyik yapardık, eskilerden konuşurduk Atatürk Lisesi’ni anardık, sonra huysuz bir ihtiyar olup torunlarıma hikayeler anlatan sıkıcı biri olurdum, bir gün oturduğum sandalyede ölür giderdim… O zaman “tam yaşadım” deme şansım olurdu. Yanlış anlama şu anda “yarım yaşadım” demiyorum zaten, bir sürü yaşıtımın yapmadığı şeyleri yaptım, ama hala içimde ufak ta olsa bir ukte var, keşke biraz daha…”
Bana döndü.
“Senin inançların daha tuhaf değil mi Tunç? Sen Budist felsefeye inanıyordun galiba.”

“Walla şu anda neye inandığımı bende tam bilmiyorum“ dedim gülerek.
“Budist felsefe eğitimi aldım, ama onun dışında üç büyük dini ve eski antik çok tanrılı pagan dinlerini filan da araştırdım. Her din diğerinden bir şeyler almış, yapı taşları gibi üst üste konmuş…. Her din bir altını “upgrade” etmiş resmen, ama bazı yerlerde eksiklikler hissediyor insan. Ateist değilim, orası yüzde yüz, ama hala araştırıyorum.”
Gizemli bir ifadeyle gülümsedi.
“Öbür tarafın nasıl olduğunu düşünüyorsun?”
“Bilmem, nasıl?”
“Gidince görürsün dostum… gidince görürsün…”
Emre, hayalet olduğundan dolayı belki içtiklerinden dolayı etkilenmiyordu ama ben aşırı derecede etkilenmiştim. Hava yine kapatmıştı ve yağmur yağacağa benziyordu.
“Emre, birazdan yağmur yağar… Gel kaldığım yere gidelim.”
“Şadan Apart Otel? Hadi gidelim.”
“Ulan her bir şeyi de biliyosun ha…. İyi röntgencilik yapmışın”
“Daha dün akşam Victoria Sildvest’in evini ziyaret ettim oğlum…”
“Hadi be… Eeee, nasıldı?”
“Dopdolu, bir sürü hayalet onu dikizlemeye gitmişti. Zaten hayaletler ya evlerini, ya tanıdıklarını ziyarete gider abi. Benim gibi bazı uyanıklar da Victoria’yı, Anna Nicole’u filan ziyarete gider.”
“Ya da Carmen Electra’yı?”
“Bak unutmuşum onu, sağol abi, hatırlattığın için”
Yavaş yavaş yürüyerek Şadan’a doğru yola koyuldu.
“Yaş kaç senin Tunç? 24-25?”
“Yaşıtız ya oğlum unuttun galiba.”
“Hala eskileri mi dinliyorsun? Heavy Metal filan?”
“Evet, var mı özellikle istediğin birisi?”
“Kimler var ?”
“Eskilerden var evde… AC DC, Helloween, Iron Maiden, Alice Cooper, uhmmm. GunsnRoses, Bon Jovi…”
“Bon Jovi ha… Way be uzun zaman oldu onu dinleriz…”
“Tamamdır…”
“Hadi hadi üç çekiyoruz baba…Atatürk için”
“Olm maçta mıyız?”
“Hadi hadi, bir iki üç”
“Atatürk” şak şak şak “Atatürk” şak şak şak “Atatürk” şak şak şak

Odama vardığımızda , son anda bastıran yağmurdan dolayı ıslanmıştık.
“Havlu vereyim mi Emre… Kurulanırsın”
“İhtiyacım yok be Tunç sağol…”
“Pardon ya unutmuşum. Hayalet olmanın iyi taraflarından biri daha ha ?”
Bon Jovi’yi açtım.
“İnsanoğlu gerçekten tuhaf değil mi Emre“ dedim esneyerek.
“Ne gibi?”
“Mesela ayık halde karşıma çıksan, önce altıma yapardım sonra da bildiğim tüm duaları okuyup koruma büyülerini yapardım.
“O bildiğin büyülerle bir de beni cehenneme yollardın… O yüzden viskinden biraz içtikten sonra karşına çıktım ya… “
“Ve de barda…”
“Eeee, eski bir Atatürklü’nün karşısına nerde çıkılır ki zaten? Ya barda, ya da maçta…“
“Ben de maça gitmediğime göre.”
“Bingo…”
Beyaz ışıktan hiç hoşlanmam, sanki Emre de hoşlanmıyormuş gibi geldi. O yüzden floresanı kapatarak duvardan yansıyan şu lambalardan birini yaktım, loş ortam ve dışarıda yağan yağmurla iyice güzel bir ambiyans yakalamış oldum. Gittim bir de odanın içinde bir tane mum yaktım… Süper…
“Çok romantik oldun be Tunç… Yanında ben değil de Burçin olsa, kesin extra birkaç puan alırdın.”
“Bakıyorum da ağzından Burçin’i düşürmüyorsun Emre. Hoşuna gitti galiba kız.”
“Gidilmeyecek gibi değil ki? Akıllı, güzel bir kız, ama kendim için düşünmüyordum “
Sırıttım. Buzdolabımı açtım ve tesadüf eseri kalan 2 bira ve bir tane de beyaz çikolata buldum.
“Hey beyaz çikolata ister misin ? Tamamen sütün yağından yapılanlardan, eşek gibi kalori yüklü… Ne dersin?”
“Cennette böyle yararsız gıdalar yok be abi… Alırım tabii…“
“Az önce dediğim gibi Emre… İnsanoğlu tuhaf… Seni bir daha görebilir miyim bilmiyorum, o yüzden gitmeni istemiyorum. Ama inanılmaz uykum geldi ve sabah seni burada bulamayacağımı da biliyorum…”
“Haklısın…”
“Baksana, Japon inancına göre… Ölü adamların ruhları, yaşayan birine gözükürse, nedeni nasihat vermekmiş. Yoksa bana nasihat vermeye filan mı geldin? Yoksa annene ve babana bir şey iletmemi mi istiyorsun?”
Emre birasından büyük bir yudum aldı.
“Ne nasihat vereceğim oğlum sana… En fazla yemek yeme derim sana, dana gibi olmuşun baksana…”
Karşılıklı sırıttık. Emre yine ciddi ruh haline büründü.
“Hiçbir zaman nasihat vermekte usta biri olmadım Tunç. O yüzden nasihat filan yok. Bu görüşmemden de aileme bahsetme istersen. Şu an zaten annemle babamın araları iyi değil, onları daha fazla stres altına sokmaya gerek yok. Dediğim gibi sadece, beni görünce aklını kaybetmeyecek bir arkadaşım sen varsın. O yüzden geldim. Sadece bir ziyaretti…”
Biramı kaldırdım…
“Şerefe dostum”
“Nasihat değil de….Belki de içimi dökmek istedim birine…O yüzden…”
“Dök o zaman”
“Öbür tarafa gittiğinde dostum ; ki hangi inanca bağlısın bilmiyorum cennet ve cehenneme mi inanıyorsun, reenkarnasyona mı, ya da ölünce toprak olduğuna mı, ama öbür tarafta içinde bir ukteyle gitmemek lazım. Daha çok gençsin dostum. Kaçsın 25-26 filan di mi? Şu ana kadar denemek istediğin, ama etik açıdan yada bazı tabular ve kurallardan yapmadığın şeyler oldu mu? Yüzde yüz olmuştur, en basitinden MMT’yi kendine örnek al. Eleman açık açık herkese biseksüel olduğunu söyledi. O tabuyu yıktı kendince. Sen erkeklerden hoşlanmıyorsun bunu biliyorum, ama hoşlandığın bir kız vardır. Git açıkla bunu o kişiye… Hep yamaç paraşütü yapmak istedin ve yapamadın mı? Git bir dağdan aşağıya atla… İçinde o ukte kalmasın”
Emre birasından bir yudum daha çekti.
“Bir şey daha dostum. Öbür tarafta bahsettiğim gibi bir sürü terörist ve askerle tanıştım. Elemanların çoğu sonuçta bir toprak parçası uğruna öldüklerini anlayınca şok oluyorlar. Hayat çok kısa dostum. Yıllar evvel önce başlamış ve artık senin dahi ne olduğunu bilmediğin ideolojiler uğruna hayatını harcama. Eğer illa ki, hayatını bir ideoloji üzerine kuracaksan, bu senin kendi düşüncen olsun, başkalarının ki değil. Sağda solda gördüğümüz binlerce beyni yıkanmış insan var. Bizim düşünen, kendi mantığını kullanan insanlara ihtiyacımız var, kuklalara değil.”
Loş ortam bana yaramamıştı, gözlerim kapanıyordu.
“Ve sana son bir şey söyleyeyim Tunç. Öbür tarafta bir sürü yiyecek var. Ama ne kadar yersen ye, asla o “tokluk” hissini tatmıyorsun. Ne kadar koşarsan koş, asla yorulmuyorsun. Bir sürü huri var, istediğin kadarıyla seviş, asla orgazm olamıyorsun.”
Gözlerimi kapamadan evvel, yüzünde acı bir gülümsemeyle son bir şey söyledi.
“Bu yüzden bu dünyanın kıymetini bil”

Sabah ayılıp da kendime gelince tüylerim diken diken oldu. Yataktan kalkmadan evvel iki üç kez “Emre” diye seslendim. Yataktan kalkıp da giyinirken sürekli arkamdan biri izliyormuş gibi arkama dönüp baktım ama kimseyi göremedim. Ne kadar sabah olduğu için daha sürreal ve ürkütücü gelse de gece bir hayaletle konuşmuştum. Hızla dışarı çıktım ve birkaç gün evde ışıklar açık yattım.
Bu olayı bazı kişilere anlattım, kimi cin dedi, kimi halüsinasyon… Ama ben yine de onun Emre olduğuna inanıyorum. Onu bir daha görmedim, hissetmedim ya da algılamadım. Ama söylediği sözleri gerçekten unutmadım. Bir nasihat değildi, belki dediğine kendisi bile inanmıyordu ve bana palavra sıkmıştı ama “hayat kısa, yaşayabildiğin her şeyi elinde fırsat geçince yaşa” lafını unutmadım. Şu anda yaşadığımı da zannediyorum. Yaşadıklarımı düşünüyorum da kimisi çok lüzumsuzdu, kimisi eğlenceli, kimisi ise tehlikeli, ama Emre’nin deyimiyle “En azından ilerde huysuz bir ihtiyar olunca torunlarıma anlatacak” hikayelerim oldu.
Aradan biraz zaman geçip de daha mantıklı düşünmeye başlayınca, o geceki yaşadığım olayı, Emre’yle eskiden yaşadığımız olaylarla karşılaştırdım. Emre , öldüğünden sonraki o 6 ayda hiç değişmemişti.
İyi içen ve içtikçe çenesi düşen, Atatürklü olduğu için bunla gurur duyan, henüz 25 olmasına rağmen 60’lık dinazorlar gibi “bizim zamanımızda durum şöyleydi“ şeklinde konuşan, hızla değişen dünyaya ayak uydurmaya çalışan, çoğu 70li yıllarda yani karma kültürde doğanlar için bir evvelki jenerasyona göre fazla modern düşünen, ama bizden bir sonraki kuşağı boş bulan, ne kadar saçma da olsa fikirlerini açıkça söylemekten kaçınmayan, sürekli neşeli olan , tanıdığı birkaç insan için canını hiçe sayan ve aynı zamanda da palavracının biri. Ama tüm bunların en önemlisi ise altın gibi kalbi olan biri.
Umarım bu yazıyı yazdığım için bana kızmazsın Emre, ama senin dediğin gibi “eğer bunu yapmasaydım içimde ukte kalırdı.”
Esasında en fazla istediğim şeylerden biri , bir gün Berter ve Hakan’ı bulup mezarına gitmek, hepimiz birer bira içerken senin mezarına da bir tane dökmek ve Atatütk lisesi marşını söylemek, çünkü her zaman gülerek hatırlanmak isterdin ve eminim cenazende etrafta bir sürü ağlayan genç insan görünce sinirlenip “Ne var be, cenaze mi var niye ağlıyorsunuz “ şeklinde, belki de sadece 4-5 kişinin anlayacağı bir kara-mizah esprisi yapardın. Maalesef bu isteğimi yapamayacağım Emre; çünkü mezar bekçisini atlatsam bile Berter şu an Hollanda’da insanlara İncil öğreten tuhaf biri oldu çıktı, Hakan’dan da iki senedir haber almıyorum.
O yüzden editörümün de insafına sığınarak bu yazıyı okuyan herkesten rica ediyorum. Eğer şu an bira içiyorsanız , bardağınızı havaya kaldırın ve Atatürk Lisesi marşının şu dizelerini söyleyin.

Bize iman veriyor
Hür vatanın hür sesi
Ebediyen var olsun
İzmir Atatürk lisesi

Dostum Emre,
Senin için

Şerefe…

Not: Dostum Emre Ayhan, Balçova’da , daha sonra taşınacağım evin hemen dibinde 12 Temmuz 1999 yılında aşırı hızdan büyük bir kaza geçirdi, o anda arabada olan 6 kişinin ikisi (ki birisi abisiydi) kaza anında öldüler, Emre 1 ay kadar yoğun bakımda kaldıktan sonra aramızdan ayrıldı.

Tunç Pekmen