“Birgün insan virgülü kaybetti;

o zaman zor cümlelerden korkar oldu ve basit ifadeler kullanmaya başladı. Cümleleri basitleştikçe, düşünceleri de basitleşti.

Bir başka gün ise, nida işaretini kaybetti. Alçak bir sesle ve ses tonunu değiştirmeden konuşmaya başladi. Artık ne bir şeye kızıyor ne de bir şeye seviniyordu. Üstelik hiç birşey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu.

Bir süre sonra, soru işaretini kaybetti ve soru sormaz oldu. Hiç birşey ama hiç bir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kainat, ne dünya, ne de kendisi umrundaydı.

Bir kaç sene sonra iki nokta üstüste işaretini kaybetti ve davranış sebeplerini, başkalarina açıklamaktan vaz geçti.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız tırnak işareti kalmıştı. Kendine has tek düşüncesi yoktu, yalnız başkalarının düşüncelerini tekrarliyordu.

Son noktaya geldiğinde, düşünmeyi ve okumayı unutmuştu zaten.

A. KAVEVSKI

Uruatu 

“17. yüzyılın ortalarına doğru Madagaskar içlerinde yol alan iki misyoner Woods ile Blake, dönüş yolculuğu sırasında yedi yaşlarında bir yerli çocuğa rastlarlar. Urutau adlı çocuğu da İngiltere’ye beraberlerinde götürmeye karar verirler.

Urutau, o zamanın en iyi okullarında eğitilir, Latince ve Yunanca öğrenir. Bir İngiliz gibi yetişir.Görünüşte son derece uyumludur, zekidir… Otuz yaşına geldiği gün ortadan kaybolur… Geride küçük bir defter bırakmıştır.

“Çocukluk evresini aşamadım. Sizin çocuklarınız bile benden daha olgun doğuyorlar. Bu nasıl oluyor anlamıyorum. İçimde ne iyilik var, ne de kötülük. Ne suçluluk duyuyorum, ne de gurur… Bütün öğrettiklerinizden bir şey anladim. Nedir diyeceksiniz öğrendiğin. Basit, ben sizlerden farklıyım. Mesela sözcükler… Sizinki de dahil olmak üzere -benim fakir dilimi de eklersek- dört dil biliyorum ama kelimelere güvenmiyorum. Burada her şeyin değişmez bir adı var. Oysa hatırlıyorum, benim ormanımda, sözcükler, mevsimlere, güneşe, geceye, yağmura veya şişe gre değişirler… Görmüyor ve fark etmiyorsunuz…

Örneğin şu karşıdaki elma ağacı, onu gördüğümden beri kaç isim değiştirdi… Siz şimdinin geleceği değiştirdiğini varsayıyorsunuz…

Bence yanılıyorsunuz… Gelecek şimdiyi henüz var olmayan ise var olanı belirliyor…

Siz dünyaya sizden ayrı bir şeymiş gibi bakmaya alışmışsınız… Ben bir şeyi görürken kendime bakıyorum oysa, kendimi görmek için bakıyorum… Ben kendi kendimin labirentiyim.

Hayatımı ölüme göre tasarlamayı yeğliyorum… Ölüm benim arkamdan gelmiyor, ben ölümün peşi sıra gidiyorum…

İyiliği reddediyorum… İyilik, çocukluğun kutsal kralliğini yasaklamakla eş bir şey, benim için… Şiddet ve kötülük ahlak düzeniniz gereği hapsedildikçe hayat saf bir lütuf olmaktan çıkıveriyor… Niye anlamıyorum, hayatı düzenlemeye, onu kötülükten ayrıştırmaya bu denli çaba harcıyorsunuz… Lanetleyip yeryüzünden kovdüğünüz her şey sizi hasta edecek…

Çocukluğu ayrı bir dünya olarak gören uygarlığınız, rastlantıyı, oyunu ve hatayı reddediyor… Kendine egemen olmak; eğitiminizin özü bu… Her çocuğun içine bir bekçi köpeği yerleştiriyorsunuz, ve o köpek ölene kadar o insanı gözlüyor… Her uygunsuz harekette ya da düşüncede köpek çocuğu ısırıyor… Sizin toplumunuzda yaşamak için olmazsa olmaz bir kural var: Suçluluk duygusu… Sizin bekçi köpeğinizin adı bu…

Ben masum olmak istemiyorum… özgürlüğümü, kötülük özgürlüğmu istiyorum… İyilik kabullenmektir…

Henüz ahlakınızın erişmediği ormanıma geri döneceğim, içimdeki köpeği zehirleyecek kara büyüler sadece orada…” “

Krişnamuti’den…

Bilmem hiç sabahın erken saatlerinde güneşin sudaki yansımasını ilgiyle izlediniz mi? Nasıl olağanüstü bir yumuşaklığı vardır ışığın ve nasıl karanlık sular kımıl kımıldır.

Ağaçların üzerinden gördügünüz Çoban Yıldızı gökteki tek yıldızdır. Hiç böyle şeylerle ilgilendiniz mi? Yoksa günlük işlere kendinizi öyle kaptırmış olduğunuzdan uğraşlarınız daha ağırlıklı bir yer tuttuğu için bu dünyanın onca güzellikleriniunuttunuz ya da hıç tanımadınız mı?

Bir kimseyi sevmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bir ağacı, bir kuşu ya da bakıp gözettiğiniz bir evcil hayvanı sevebilir mısınız? Size hıç bir karşılık vermese gölgesinden de yararlanmasanız, arkanızdan da gelmese size bağımlılık da duymasa gene de sevebilir mısınız?

Çoğumuz böyle bir sevgiye kapalıyız, çoğumuz bu biçimde sevemeyiz çünkü sevgi bizim için her zaman kaygıyla, tedirginlikle, kıskançlıkla, korkuylaçevrelenmiştir. Yalnızca sevip sevgiyi orada bırakmak istemiyoruz, sevip de sevmekle yetinemiyoruz, sevgimize bir karşılık bekliyoruz. Bu isteğimizle de başka bir kimseye bağımlı olmuş oluyoruz. iste bunun için sevin ve bununla yetinin. Sevgi bir tepki değildir. Eğer siz “Beni severseniz, ben de sizi severim,” diyorsanız bunun adına ticaret derler, alış veriş derler.
Sevmek karşılık beklememektir.

Krişnamurti

{mospagebreak title=Dünyayı Düzeltmek}

Dünyayı Düzeltmek

Bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak içın eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü.

Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti. Bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hıç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve öğluna ˋeğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim´ dedi. Sonra düşündü; ˋoh be kurtuldum… en iyi çoğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez.´

Aradan on dakika geçtikten sonra öğlu babasının yanına koşarak geldi. ˋBaba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz´ dedi. Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk:

ˋBana verdiğin haritanın arkaşında bir insan vardı´ dedi… ˋİnsanı düzelttiğim zaman, dünya kendiliğinden düzelmişti´

İki Küçük Ruh

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri herşeyden habersizmiş.

Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamıs. Bu arada, etraflarında olup biteni farketmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmis. Birbirlerine hep ayny şeyi söylüyorlarmıs:

“Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!”

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştirirken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler.

“Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan herşeyi gönderiyor.”

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor. İkizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle “yolun sonu”na yaklaşıyormus. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terkedeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

“Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir?”

Öteki daha sakın aklı başındaymıs. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir alemi arzuluyormus. O cevap vermiş:

“Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.”

Ve eklemiş: “Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.”

“Ama ben gitmek istemiyorum.” Diye haykırmış kardeşi. “Hep burada kalmak istiyorum.”

“Elimizden gelen birşey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.”

“Bize hayat veren o kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?” Diye cevaplamış öteki. “Bize hayat veren kordon kesilirse nasyl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana?.. Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söyleşin… Hayır bu herşeyin sonu olacak.”

Bütün bunlary söyledikten sonra eklemiş:

“Hem belki de anne diye birşey yok!”

“Olmak zorunda ” diye itiraz etmiş kardeşi. “Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?”

“Sen hiç anneni gördün mü? Diye üstelemiş öteki. “O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.”

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum ani gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terkettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmyslar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş…..

Ayna

Dünyanın başlangıcında ilk insan topluluğunun masalı bu.
İkizler ülkesi.
Bu ülkede sadece ikizler bulunurdu. Her ailenin mutlaka ikizleri olurdu. Bunlardan biri iyiydi, içinde biraz kötülük bulunurdu ve diğeri kötüydü, içinde biraz iyilik bulunurdu. Bu dengenin bozulmamasına dikkat ettikleri için oldukça mutlu, birbirleriyle barışık yaşarlardı. Ama krallıkta asla iyi kötü kavramları kullanılmazdı.
Ülke barış içindeydi ama yönetim halkın alıştığı gibi ikizler tarafından yönetilmiyordu. Ufak bir aşk hatası yüzünden ülkeyi yöneten TEK bir kral vardı.
Kralın hikayesi şöyledir:
Ülkeyi iyi kral ve kötü kral yönetirmiş. Aralarında bir anlaşmazlık yokmuş. ama evlilikleri ülke geleneklerine göre oldukça sıradışı ve sorunluymuş. İyi kralla iyi kraliçe, kötü kralla kötü kraliçe evliymiş. Bu ülke için imkansız olanı yaratmışlar. Tüm denge bozulmuş. Her iki ailenin de tek çocuğu olmuş. Biri iyiliğe adını verebilecek kadar iyi, diğeri şeytanı süründürecek kadar kötüymüş. Bunlar kuzen olmalarına rağmen ikizlermiş.
Yıllarca pek sorun çıkmadan iyi kralın elinde yönetilmiş ülke. Ama kötü kuzen her zaman tetikte bekliyormuş. Bir gün krallıkta isyan çıkmış. Nedeni: yeni moda bir adetmiş; orijinal olmak. İkizler günlerce, neden sen benim gibisin? Niye benim giydiklerimi giyiyorsun? Diye kavga ediyorlarmış. Sonunda kral halkını toplayıp bir konuşma yapmaya karar vermiş. Toplamış halkını meydana ve tarihi bir hata olan konuşmasını yapmış.
– “ sevgili halkım lütfen birbirinize iyi ve hoşgörülü davranın.”
İşte o an kıyamet kopmuş. İyiler; “ iyilik erdemdir. Herkes nasıl iyi olur? “ diye, kötülerse; “ bizden nasıl iyi olmamızı beklerler? ” diye isyan etmişler. Fırsat bu fırsat kötü kuzen iyi kralı devirmiş ve tahta geçmiş. İsyanlar devam ederken kötü kral bir icadını çıkarmış ortaya: “ bir ayna”.
Halkını meydana toplamış ve icat ettiği şeyi tanıtmaya başlamış.
– sevgili halkım, bu bir aynadır. Cama benzer ama arkası görünmez. Şimdi size sadece düz beyaz bir cam gibi görünen bu şeyin içi dolunca görüntüler meydana gelecek.” Demiş.
Halk heyecan içindeymiş. Kötü kral haince bir kahkaha atmış ve ordusuna bütün iyileri toplayıp aynalara hapsetmesini söylemiş.

İşte o gün bu gündür insanoğlu sonsuz kötülüğe mahkumdur. Aynaya her baktığında iyi yüzünü ona gülümsüyor bulur.

KUTLU İNSAN / Chuang Tzu

Öyle ise doğru bilginin varlığı, ancak kutlu insanın varlığına bağlı. Peki ama nedir kutlu insan?

Eski devirlerde kutlu insanlar, bilgileri ile baş başa kalmaktan korkmazlar, kahramanlıklara girişmezler, planlar kurmazlardı. Bu yüzdendir ki, başaramazlarsa yerinmezler, başarırlarsa övünmezlerdi. Bu yüzdendir ki, başları dönmeden en yükseklere çıkabilirler, ıslanmadan suya dalabilirler, yanmadan ateşi geçebilirlerdi. Bu yüzdendir ki bilgileri, ‘her şey olan’la uyumla yükselirdi.

Eski devirlerde kutlu insanlar, uyurken karabasan görmezler, uyanıkken korku duymazlardı. Yedikleri basit, solukları derindi. Kutlu kişi nefesini topuklarından alır, basit insanın ise soluğu boğazında kalır, sözcükler gerilim içinde ve zorlukla, kusar gibi fırlar onun ağzından. Tutkular ne kadar derinse, gerçek benliğinin yaşam gücü de o denli zayıftır.

Eski devirlerde kutlu insanlar, doğuma sevgiyle, ölüme nefretle bakmazlardı. Onlar için başlangıç sevinmek için, geri gönüş ise üzülmek için bir neden değildi. Gelişleri telaşsız, gidişleri telaşsızdı. Kaynaklarını gözden yitirmezler, sonlarına erişmede acele etmezlerdi. Yazgılarını olduğu gibi kabul eder, mutlu olurlar ve sonunda da kaygısız göçer giderlerdi. Böylece bilinçleri ile ‘olan’ı çarpıtmazlar, insan olarak doğanın akışına yardımcı olmaya kalkışmazlardı. İşte budur kutlu insan.

Bu yüzdendir ki, yürekleri sağlam olurdu onların, yüzleri korkusuz, alınları kırışıksız olurdu. Yürekleri ısınmazsa, bu, kışın soğuğu değil, güzün serinliği olurdu. Yürekleri ısınırsa, bu, yazın sıcağı değil, baharın ılıklığı olurdu. Duyguları kişisel tutkulardan uzaktı dört mevsim gibi. Her bir varlığa ona uygun şekilde davranırlardı ve kimse bilmezdi onların benliklerinin derinliğini…

Bu yüzdendir ki, her kim ki dünyayı değiştirdiğine sevinirse, gerçekten kutlu kişi değildir o. İnsanlara sevgi ve bağlılıkla yönelirse, gerçekten iyi değildir o. Etkisi zamana bağlı ise, gerçekten büyük değildir o. Mutluluk ve mutsuzluğun ötesinde değilse, gerçekten yüce ruhlu değildir o. Şan uğruna canını yitirirse, gerçekten yiğit değildir o. Ve özveriyle canını da verse, yerinde yapmayı bilmiyorsa bunu, yine de insanlığa hizmet etmiş olmaz. Eski devirlerde öyle kişiler de vardı ki, özverileriyle ün yapmışlardı. Oysa bunlar yalnızca başkalarının tutkularını doyurmaya çabalamışlar, bu sırada kendileri için çok gerekli olan şeyleri ise göz ardı etmişlerdir.

Eski devirlerde kutlu insanlar diğer insanlara karşı görevlerini yerine getirirlerdi, ama onları dostluğun bağı ile kendilerine bağlamadan. Alçakgönüllüydüler ama dalkavukluk etmeden. Kişilikliydiler, ama “dünyanın merkezi benim” demeden. Ayrıntılara yakalanmazlardı, ama kimseye tepeden bakmadan. Neşeli, dost, güleçtiler, ama yine de geride kalır, çevreleriyle ilişkiden olanağınca kaçınırlardı.

Bu insanlar bizi kendilerine çeker, yüreğimize işlerler; onların varlığının etkisi ile bizim de yüreğimiz pekişir. İçinde yaşadıkları çağın kurallarını hor görmez, onlara eksiksiz uyarlar. Yüreklerini açmaz, gururla içlerine kapanık yaşarlar. Konuşurken sözlerini tutumlu harcarlar; çoğu kez gözlerini indirir, sözlerini unuturlar…

ŞEYTAN:
Neden Geçmiş?
Geçmiş! Ne saçma bir laf.
Neden ki bu amaçsız yaradılış.
Yokolacaksa bir gün her yaratılmış?
Geçmişle hiç olmamış aynı şey!
“Geçmiş, Gitmiş!” yani neymiş?
Hiç yaşanmamış ta
Sanki yaşayıp sonuna gelmiş.
Öyleyse en iyisi bence sonsuz boşluk.

(Faust ölürken tüm yaşamı gözlerinin önünden geçer, ve bir zafer edasıyla şunları söyler)
FAUST:
Dur Güzel An, Kal biraz!
Bin yıl silemez yaşantımda bıraktığım izleri
Önceden görüyorum herşeyi büyük bir saadetle
Ve tadına varıyorum şimdi bu büyük anın.

[GOETHE] Faust”

Konuk Yazar