(Daha önce kitaplarımı, özellikle de öykü kitabım olan “Yağmurda Eriyen Adam” ı okuma şansı bulan okurlar varsa, rüyalarla olan garip etkileşimimi iyi bilirler. O kitaptaki öykülerden dördü, değişik zamanlarda gördüğüm fantastik rüyalarımdan üretilmiştir. İşin gerçeği, çok fazla ekleme yapmadan, rüyamı öykü diliyle yazdığımda ortaya çıkar rüya-öyküler. Ben kendime yirmi dört saat rüya gören adam ismini taktım. Değil derin uykular, yorucu bir günün ardından TV karşısında bir-iki saniyeliğine başım önüme düştüğünde bile uyanıp size gördüğüm kapsamlı rüyayı ayrıntısıyla anlatabilirim. Bilim adamları laboratuar ortamında rüyalarımı inceleme şansı bulsa, psikoloji biliminde olağanüstü ilerleme kaydedileceğine içtenlikle inanırım. Aslına bakarsanız, büyük ihtimal günlük yaşamın sıkıntılarından kaynaklanan nedenlerle bir süredir fantastik rüyalar görmüyordum ama dün gece o rüyalardan birini görünce, onu sizin için öyküleştirerek paylaşmak da kaçınılmaz oldu haliyle. Bu öykü ile de yazarınızın ruh halini biraz daha yakından tanımış olacaksınız muhtemelen… Öyleyse buyurun öykümüze, ama önce doğayla olan ilişkimize dair birkaç söz;

“Ağacın yeşilini, denizin- göğün mavisini, toprağın kahverengisini ve buğdayın sarısını bütünüyle kaybetmemize kaç yıl kaldı? Aç gözlü sanayicilerin, vizyonsun politikacıların,paragöz beton hastası inşaatçıların çıkarları uğruna doğayı tümüyle yok etmesine ne kadar var. Nükleer santraller, ölçüsüz deniz avcılığı, artan nüfus nedeniyle artan barınak ihtiyacı, yok edilen ormanlar, küresel ısınma, fabrika bacaları, egzost gazları ve diğer emisyonların yarattığı sera etkisi mavi gezegenin yok oluşunu hızlandırmıyor mu sizce de? Baksanıza buzullar kopuyor, kuşlara, balıklara barınak olan göller yok oluyor, akarsular, ağaçlar kuruyor, doğa çölleşiyor, canlı türleri tamamen yok oluyor. Onyıllar sonra, acaba torunlarımız aşağıdaki rüyayı bizzat yaşıyor olabilirler mi. Umarım onlar bu felaketi yaşamazlar, umarım yukarda bahsedilen insanlar dünyamız aşağıdaki hale gelmeden önce uyanırlar…”)

Beton, cam, plastik ve her türlü sentetik malzemeden üretilen gri bir dünyada, açık hava hapishanesinde gibi hissediyorum kendimi. Tanrım! Kim getirdi dünyamızı bu hale? Ne zaman yitirdik toprağı, denizi, ne zaman yitirdik çevremizi saran onca yeşilliği? Ağaçlar nerede? Ya çiçekler? Nerede ilk çağlardan beri dünyamızı bizimle paylaşan evcil hayvanlarımız? Hani güvercinler? Yüreğimi daraltan bu sürekli kasvet duygusu niye? Soluk alamıyorum… Boğuluyorum sanki…

Mart 2076,

Öğle üzeri, hafif bir yağmur ıslatıyor caddeleri. Gökyüzü boz bulanık. Zaten göğün mavisini unutalı öyle çok oldu ki. Dışarıdayım, bir yandan içimi heyecanla doldururken aynı zamanda beni suçlu yapan bir duygu yüküyle yürüyorum. Bu yasak duygunun adı; “doğallık ve aşk”. Yaşadığımız günde, dünya toplumunun yüzde doksan beşini oluşturan “elitler” için bu duygu, serseriliğin, dışlanmışlığın simgesi, bir toplumsal hastalığın en rahatsız edici göstergesi…

Elimi cebime sokuyorum.. hala orada. Cebimde, sanki yüreğimi elimde taşırcasına sıkı sıkı tuttuğum plastik yemek kabında, benim için bir hazine anlamı taşıyan çok özel bir şey saklıyorum. Arada çıkarıp bakıyorum o ruhumu saran yeşilliğe. Şeffaf plastikten bir “fast food” kabında, çöpten toplanmış pamuklar arasında baş gösteren o yeşil canlılar, hiç kimseye göstermeden şehir dışından toplayarak o kapta yeniden canlandırmayı başardığım sıradan ot tohumları. Hani eskiden çiçeklerimize zarar vermesin diye bahçemizden söküp attığımız isimsiz otlardan biri. Belki de yıllardır döküldükleri yerde canlanıp büyümeyi beklediler ama toprak yoktu ki kök salacakları. Nasıl da bahara uyanıyorlar yeni doğmuş bebekler gibi. Oysa yasak… Doğal doğumlar, doğal yoldan hayvan veya bitki yetiştirmek kesinlikle yasak. Yakalanırsam beni bekleyen yer, o elektronik sistemlerle korunan hapishanelerden biri olacak. Belki beyin loblarımla da oynarlar, onlara hastalık gibi gelen doğallığıma neyin sebep olduğunu bulmak için. Üzerimde, beni mikroplardan ve güneşten koruyan sentetik elbiseler yerine, en son elli yıl önce kullanılan eski püskü pamuklu ve keten elbiseler var. Bu bile elitler toplumundan dışlanmam için başlı başına bir sebep. Bana gittiğim yerde vebalı gibi bakıyorlar ama başka türlü davranamam, içimde doğal yaşam için savaşan anarşistin emirlerinden dışarı çıkamam.

Yürürken sulara, çamurlara özellikle bastığımı fark ediyorum. Islanmak bana huzur veriyor. Oysa çevredekiler bana iğrenerek bakıyorlar. Böyle davranmayı sürdürürsem birileri “Yaşam Polisine” bu doğallığımı şikâyet edebilir. Açlık ve uykusuzluktan olsa gerek kafam bulanık. Tanımadığım insanların peşindeyim, beni anlayacak ve bana yardım edecek birilerini arıyorum durmadan. Deşifre olmamak için elitlerle birlikte, ya da onların emrinde çalıştıklarını tahmin edebiliyorum ama elimde ne bir isim var ne de bir adres. Onları gördüğümde anlayacağım kim olduklarını, o yüzden de aramayı sürdürmeliyim, hem de yakalanmadan. Girdiğim yerlerde, çarşı ve restoranlarda aşağılayan, rahatsız bakışlar bana dönüyor. Ellilerin, altmışların Amerika’sında, Missisipi bölgesinde yaşayan bir zenciyim sanki. Ve tek suçum doğal yaşamı savunmak. Tüm bu yerlerde, özellikle de girip çıktığım restoranlarda, elitler beni yanlarına yaklaştırmamak için elektronik sınır koyabilirler bunu biliyor muydunuz? Bunun için ellerindeki oyuncağa benzer minicik elektronik işaretleyici ile bir daire çizmeleri yeter. Kendi masalarının etrafına çizecekleri görünmez bir daire. Özel gözlükleriyle o çizgileri görebilen “Yaşam Polisi”, sınırı aşmama, elitlere kir ya da mikrop bulaştırmama asla izin vermez. Beni boğan ve korkutan bakışlardan kurtulmak için girdiğim son restorandan dışarı çıkıyorum. İşte yeniden sokaklarda, bana yardım edecek kişilerin peşindeyim. Bir taksiye biniyorum, biraz hoşnutsuz bakışlarla karşılasa bile şoför daha çok para kazanmakla ilgili galiba. Nasıl olsa temas etmek zorunda değiliz. Tecrit edilmiş yolcu kabinindeki ekranda plaka yazan sütuna, kendi kredi hesabımdan taksi tutarı kadar kredi yüklemek yeterli olacak. O, nasıl olsa ben indikten sonra elimi dokunduğum ekranı antiseptik bezle silerek temizler.

Elim sık sık cebimdeki plastik kutuya gidiyor, onları yeni doğmuş, sevimli köpek yavruları gibi okşuyorum.

Girip çıktığım mağazalardan birinde, eski bir tanıdığımı görüyorum. Beni durdurup biraz acıyan, biraz da iğrenen bir ifadeyle böyle bir yaşam sürdüremeyeceğimi, artık değişmem gerektiğini söylüyor. Onun kötü biri olmadığını biliyorum ama o artık bir elit ve bana öylesine uzak ki. Onunla konuşurken arkamda bir bağırtı kopuyor. İçgüdülerim sorunun benden kaynaklandığını söylüyor. Arkama dönüyorum, bir grup elit, elleriyle beni işaret ediyor dehşet içinde. O anda anlıyorum yanımdan hiç ayırmadığım şeffaf plastik kutunun, cebimden taşarak içindeki baş vermiş tohumların çevredekilerce görüldüğünü… İşte bu hiç iyi olmadı. Tutuklanmamak için ondan bir an önce kurtulmalıyım. Peki, ama nasıl? Bin bir özenle yetiştirmedim mi ben onları, onca çelik, beton, cam ve plastik arasında aylarca arayarak bulmadım mı o tohumları. Onlar için su bulamadığımda gözyaşlarımla, tükürük bezlerimin ifrazatıyla yaşamda tutmadım mı? Şimdi bir anlık dikkatsizliğin bedelini onlar mı ödeyecek. Ama mecburum, özlediğim yaşam ortamını bulduğumda bir bahçem, çiçeklerim ve ağaçlarım olmayacak mı nasılsa? Yan koridora fırlayıp telaşla boşaltıyorum kutunun içindekilerini plastik bir örtünün altına. Onun yerine, diğer cebimde tedbiren taşıdığım cansız ve tüylü mantar alglerini tıkıştırıyorum kutuya. Bu onları ikna edebilir mi peki? Neyse ki ediyor ama yine de beni dışarı atıyorlar oradan karga tulumba. Artık gözüm gibi baktığım bitkim, yeşil yol arkadaşım yok.

O zavallıyı kendi yaşamıma kurban ettim.

Üzgün, çaresiz, yeniden dışarıdaki aralıksız arayışıma dönüyorum.

Sonunda aramalarım bir nebze işe yaşıyor ve bir köşede aynı duyguları paylaştığım, benzer arayışlardaki üç kişiyle karşılaşıyorum. Biri siyah diğeri beyaz iki sevgili ile orta yaşlı bir siyahî. Onlar da duymuşlar cennetin gerçekten var olduğunu ama nerede olduğunu kimse bilmiyor. O yeri bilen bilge kişiyi birlikte aramaya karar veriyor ve biliyoruz ki dört, birden güçlüdür…

Sonunda birleştirdiğimiz ipuçları bizi bir “aşk evi” ne getiriyor. Aşk evi, gün içinde aklına seks yapmak düşen elitlerin, en hijyenik ortamda ve birbirleriyle temas etmeden seks yapabilecekleri steril bir ortam. Adamımız bu iğrenç yerde mi çalışıyor yani! Burası kesinlikle bizim gibi düşünen bir bilgeye, gerçek bir doğal yaşam savaşçısına uygun bir yer değil. Ama sonra onun aranmayacağı tek yerin gerçekten de burası olduğuna kanaat getiriyoruz. Öyle ya, aşk evinin en eski çalışanı, elitlere yıllardır saygıyla hizmet veren bu kişi, asla bir doğal yaşam anarşisti olamaz.

Şimdi içimizden birilerinin risk alarak oraya girmesi, o kişiden, bizler gibi doğal yaşam anarşistlerinin, elitlerin baskısı olmadan özgürce yaşadıkları o ütopik toprak parçasının adını öğrenmesi gerekiyor. İşin içine bir de siyah-beyaz aşkını katarak tepkileri daha fazla üzerimize çekmemek adına, sevgililerden siyah kadınla, gruba son katılan siyah erkeğin aşk evine birlikte girmesine karar veriyoruz. Ne yazık ki kapıdaki görevli elitlerin tepkisi buna izin vermiyor. “Bu garip görünüşlü doğal yaşam anarşistlerinin, bu güzel aşk yuvasında işi ne!” Daha ana kapıdan girer girmez ikilinin çevresini saran üniformalı güvenlikçiler, ikiliyi ite kaka dışarı atıyorlar. Hırpalandılar ama yüzlerinde garip bir gülümseme var galiba dostlarımın. Bakışlarına yerleşen sevinç, bir anda içimin heyecan ve coşkuyla dolmasına, boğazımın kurumasına neden oluyor. Kapıdaki üniformalı görevlilerden birisi -hem de arkadaşlarımı dışarı atarken en çok kaba kuvvet kullananı- sihirli adı fısıldayıvermiş o hengâmede kulaklarına.

“Norfolk…”

Doğal yaşamı savunan bir avuç insanın, yaşamı yeniden yeşerttikleri o iki heceden oluşan yerin adı Norfolk’muş yani.

Yıllarca ağızlarda bir efsane olarak dolanan cennet, rüyalarımızı süsleyen ütopya gerçekmiş. Birbirimize bakıyor, sonra dördümüz coşkuyla birbirimize sarılıyoruz. Dünyanın diğer ucundaki bir ada da olsa, böyle bir yerin gerçekte var olması, bizlere mutluluk gözyaşları döktürüyor.

Şimdi yollara yeniden koyulacağız. Binlerce kilometre ötede, güney yarım küredeki okyanus aşırı o cennete hiç varamayacağız belki de. Ama içimizde yeniden güneş gibi parlayan umudun önderliğinde, bizler değilsek bile çocuklarımız ulaşacaklar mutlaka o kutlu yere. Orası bir cüzamlılar adası değil, yaşamın yeniden kök saldığı, yemeklerin bahçede yetişen sebzelerle yapıldığı, kedilerle köpeklerin, koyun ve keçilerin, alaca renkli tavukların hiçbir tedbir almadan insanlarla yan yana, yüz yüze, koyun koyuna dostluk ettiği yer. Orası, insanların güneş ışığından, temiz havadan, çamurdan, yağmur ve rüzgârdan sentetik elbiselerle tecrit edilmediği, güneşin doğrudan bedenimiz ısıttığı, maviyi, sarıyı, yeşili barındıran yer.Orası, deniz tuzunu tenimizde hissettiğimiz, hayat tohumunun yeniden baş verdiği kutsal toprak parçası…

Sabit Sümer