Bölüm 6: Galaktik Gen.

 

Kalabalıklardan uzak durmayı tercih etmesinin pek çok sebebi vardı. İnsanlığın gerçeklik üzerine mutabık kıldığı belirli kalıplar mevcuttu ve insanlar inandıkları gerçeklerin dışında fikirler sorgulandığında korkup kızabiliyorlardı.

 

‘ Kanatlanmayı dene..’ derdi Karga, ‘ İnsan önce uçmayı istemeli.. eğer uçabilecekse.’

 

‘ Uçmak ve suda nefes almak! Parmaktan alev çıkarmak ya da zamanı dondurmak yerine bu ikisini yapabilir olmayı yeğlerdim. Hatta bu uğurda ışık kalkanlarını görmeyi bile feda edebilirim.’

 

‘ Atalarımızın Mavi Kitabı, sanatın bir dalına yeteneği olanın, eğer sıkı çalışmaktan ve kendi derinlerine dalmaktan korkusu yok ise, diğer güçler üzerinde de hakimiyet kurma becerisinin olduğundan söz eder.’

 

Soğukkanlı, bir o kadar da tuhaf bir insandı Karga.. Ne geçmiş kaygısı, ne de gelecek korkusu tanıyordu… Anda olmayı biliyordu. Ne yapacağı ön görülemez biriydi. Bir bebek doğduğunda hüzünlere boğulup hüngür hüngür ağlaması, bir cenazede ise mutlulukla dans ederek zıp zıp zıplaması olasıydı.

 

‘ Keseyi aç.’ dedi. Morgana siyah kadife kesenin içini yavaşça açtığında Karga içine bir taş koydu. Masmavi bir taştı bu. Zamanın yonttuğu küçük mavi bir taş.

 

*******

 

Peder Cristiano, ahşap perdenin üzerindeki kafesli aralığa doğru hafifçe eğilerek baktı.

 

Gregorio, peder Cristiano’nun oturduğu bölmenin diğer yanında diz çökmüştü,  ‘ Bağışlayın peder, günah işledim.’

 

‘ Son günah çıkarmandan beri ne kadar zaman geçti?

 

‘ Ben… Söylemeye utanıyorum.’

 

‘ Günahları Tanrı’ ya itiraf etmek ve bağışlanmayı Tanrı’ dan istemek gerekir. Ancak bu sayede güvenilir ve adil olan Tanrı, günahlarımızı bağışlayıp bizi her kötülükten arındıracaktır.’

 

‘ Peder, ben birinin evine girdim. Ondan gizli, yani o.. evde yokken.’

 

Peder Cristiano, kaşlarını çattı ama yargılamanın ona düşmeyeceğini bilecek kadar erdemli olduğuna dair inancı tamdı. Sabırla Gregorio’ nun anlatacaklarını bekledi.

 

‘ Evine girdiğim şu kadın.. Morgana.’

 

Morgana? Kimdi acaba?

 

‘ Geçen pazar verdiğiniz vaazda o da bulunuyordu. Belki hatırlarsınız. Arka sıralarda.’

 

Ah, tabii ya.. Şu gri saçlı kadın. ‘ Eski taş evde oturan.’

 

‘ Evet, peder. Onun evine girdim. Amacım zarar vermek değildi. Tanrı esirgesin, ama kendi gibi gri bir kedisi var. Tavuklarımızı çalıp duruyor diye şikayet amaçlı oraya gitmiştik… Dostum Leo ile beraberdik.’

 

Leopoldo, biraz baş belası bir tipti. Peder hafifçe iç geçirdi.

 

‘ Uzunca bir süre kapıya vurduk, açan olmadı. Sonra, nasıl olduysa  bir anda kapının ardına kadar açık olduğunu fark ettik ve buna bir anlam veremeyerek, biraz da korkarak içeri girdik.’

 

Bu ne demekti şimdi? ‘ Çocuğum eve zorla girmediniz de kapı kendiliğinden mi açıldı?’

 

‘ Evet, efendim kapı sıkı sıkıya kapalı iken bir an sonrasında ardına kadar açıktı. Nasıl açıldığını görmedik. Bir anlam veremememiz bu yüzden.’

 

Peder meraklanmıştı.

 

‘ İçeride kimsecikler yoktu ama benim gözüme masanın üzerinde duran bir deste ve el yapımı bir kitap çarptı peder. Desteye rahatça bakamadım ancak kehanet kartları olduğu aşikardı. Kitabın kapağında ise ne yazsa beğenirsiniz? Bir Gölgeler Kitabı..’

 

Gregor, pederle aynı anda ıstavroz çıkardı.

 

‘ Arkadaşım Leo, o kadının bir cadı olduğunu söylüyor efendim.’

 

‘ Tanrı korusun.’

 

‘ Eve gizlice girdiğim için mi, yoksa o deste ve kitaba el sürdüğüm için mi günah çıkarmam gerektiğini bilemeyerek size geldim.’

 

Peder Cristiano, ahşap hücrenin içinde sabırsızlıkla kıpırdandı. Şimdi ne yapmalıydı? Bu kadınla ilgili hükmü kendi adaletine mi, yoksa Tanrı’ nın merhametine mi bırakmalıydı?

 

‘ En doğrusunu yaptın çocuğum. İçin rahat olsun ve ruhun huzur bulsun, işlediğin bu hafif günah bağışlandı. Tanrı’nın soluğu seni kutsasın.’

 

‘ Amen.’

 

Gregorio, sessizce doğrulup dışarı çıktığında içten içe rahatlamış olmanın verdiği bir tebessüm yüzünü aydınlattı. Şimdi iş, peder Cristiano’ daydı.

 

********

 

Kadın, izlendiğinden bihaber kadim bir meşe ağacının önüne diz çökmüş, kendi kendine konuşuyordu. ‘ Adı neydi demiştin?’

 

Karga, ‘ Uchelwydd..’

 

Elindeki bitkiyi inceleyerek, ‘ Bu ne demek Karga?’ diye sordu Morgana.

 

Sessiz tanık, soluğunu tutmuş, olan bitene bir anlam yüklemeye çalışıyordu. Morgana, birkaç metre uzağında, kendi kendine konuşuyordu, ‘ Her zehirin panzehiri..’

 

‘ Evet,’ dedi Karga, ‘ İhtiyacın olan şey bu, bir bitki olmayan bir bitki.’

 

‘ Zehirlendiğimi de nereden çıkarıyorsun?’

 

Sessiz tanık, gizlendiği yerden ağacın dallarına doğru göz gezdirdi. Ortalıkta karga falan yoktu.

 

‘ Bitkinin adı Ökse Otu,’ dedi Karga, ‘ Her şeyi iyileştiren anlamına gelir. Şimdilik bunu bilmen yeterli.’

 

Morgana, gereksiz sorular sormaması gerektiğini öğrenmişti. Küçük demeti siyah kadife keseye atarak ince bedenini yeşil çimenlere bıraktı. Güneşin iç ısıtan yoğun altın sarısı sıcaklığı her yerine yayılırken göz kapakları mutlulukla kapandı.

 

Karga, meşe ağacına sırtını dayayarak piposunu doldurdu. Yan gözle Morgana’ ya baktı.

Simsiyahtı elbisesinin kumaşı.

Bu öylesine parlak bir siyahtı ki, gün ışığı üzerine vurduğunda altına çalıyordu ince kadife kumaşın yumuşak kıvrımları.

Eteği büyük bir balon gibi açılmış, yeşil çimenlere yayılmıştı.

Çıplaktı minik ayakları.

Sanki uçuk pembe bir gül yaprağı dudaklarına dokunarak rengini bırakmıştı.

 

‘ Sana bir sorum var..’

 

‘ Hmmm..’ dedi, Morgana gözlerini aralamaksızın.

 

‘ Şimdi yaşamın sonlansa ne yaparsın?’

‘ Tekrar dünyaya gelirim.’

‘ Neden?’

‘ Çünkü fiziksel ölümsüzlüğü arıyorum.’

‘ Neden?’

‘ Bu insanın yaratılışında var. İnsan tanrının suretinde yaratıldı ve tanrı ölümsüz. Bana göre yaratılışın doğası bu.’

 

Cenobia’ nın içi deliler gibi akıyor, kalbi tüm damarlarına kan pompalıyordu. Afrodit, Kybele, Bast, İnanna, Freya, Şakti, İsis, Ezulie gibi erotizmi temsil eden isimlerin tümü onda birleşmişti. Morgana, cadı olunmayacağının.. cadı doğulacağının canlı kanıtıydı. İç güdüleri yerine sezgisel doğasını kullanıyordu.

İçinde bir yerlerde uyanan bir dürtünün, onu ölçeğin ötesinde sevme arzusuyla kıvrandığını hissetti.

 

Morgana, hafifçe burnunu çekerek havayı kokladığında sipher aldığı çalının ardında iyice büzülüp küçüldü. Şu an ona yakalanmak istediği son şeydi.

Kadın yavaşça doğruldu ve onun bulunduğu yöne doğru gözlerini kısarak baktı.

Suratı bembeyaz kesti; kanı donmuş bir halde, ‘ İzleniyoruz.’ dedi.

 

Karga, uzun piposundan derin bir nefes çekerek gülümsedi.

Cenobia, olduğu yere mıhlanmıştı. Oradan uzaklaşmaya davransa bir çuval inciri berbat edecekti. Zaten kadına fark ettirmeden sıvışması olanaksız gibiydi.

 

‘ Kim olduğunu biliyorsun,’ dedi Karga.

 

‘ Cenobia..’ diye fısıldadı Morgana, ‘ Çık ortaya!’

 

 

********

 

Yaşlı ayaklar emin adımlarla, eski taş eve doğru arşınlıyordu orman yolunu,. Koltuk biçimindeki kayaya vardığında, soluklanmak için oturdu. Az ötedeki evin ahşap verandasında gri kedi, güneşe sırtını vermiş miskin miskin yatıyordu. Kara köpek, eve yaklaşan bir yabancı olduğunu anlatan kesik havlamalarına o henüz kayanın yakınlarına varmadan çok evvel başlamıştı. Peder Cristiano, Morgana’ nın izni olmaksızın daha fazla ileri gitmemeye karar vererek beklemeye koyuldu. Derken Leopoldo göründü elinde sapanıyla. Evin yakınındaki yaşlı köknar ağacının ardına saklanıp sapana sivri bir taş yerleştirerek kediye doğru nişan aldı. Kedi, yabancının varlığını hissederek tısladığında, köpek ağacın bulunduğu yöne doğru süratle koşmaya başladı. Peder Cristiano tam da duruma müdahale etmek için ayağa kalkacaktı ki, yanından beyaz tüylü, kurdu andıran bir hayvanın son hızla olay yerine doğru koşturuşuna tanık oldu. İki köpeğin ona saldırmak üzere atağa geçtiğini gören Leo, sapanı bırakıp var gücüyle kaçmaya başladı. İki köpek, adeta sürü güden birer çoban gibi adamı arazinin dışına sürdüler.

Peder Cristiano, temkini elden bırakmayarak  kalktı. Bir yandan köpeklerin geri dönüp dönmediklerini kontrol ediyor, diğer yandan eve doğru yürüyordu. Verandaya yaklaştığında  kedi Mia, sakince gerinerek esnedi. Merakla bakan gri gözleri pederin üstündeydi.

 

*******

 

Leopoldo, canını dişine takmış koşuyordu. İki köpeğin nefesini baldırlarının arkasında hissedebiliyordu. Arazisinin girişini belirleyen çitleri gördüğünde umutsuzluğu arttı. Daha nereden baksan üç yüz adımlık mesafe vardı. Korkunun yaydığı, insan burnunun ancak kırk fırın ekmek yerse belki algılayacağı yoğun kokudan olsa gerek; o koştukça köpekler gittikçe köpürerek hırıldamaya ve iri bir geyiği avlamak üzere olan bir kurt sürüsünün açlıktan kudurmuş coşkusuyla kovalamaya devam ettiler.

Leopoldo’ nun ciğerleri yanıyordu. Tabanlarındaki kan çekilmiş ve yerini aniden buzul çağına girmişçesine soğuk ve ayak damarlarına yavaş yavaş yayılan bir acıya bırakmıştı. Birkaç koşum sonra sinsi bir kramp ayaklarının hareketini kısıtlamaya başladı ve Leopoldo, elinde olmadan yavaşlamak zorunda kaldı. Bedeni onu engelliyordu, ciğerleri az sonra patlayacak gibiydi. Değil koşmak, avaz avaz bağırmaya bile gücü kalmamıştı.

Leopoldo aniden durdu. Yapabileceği başka bir şey yoktu Diz üstü kendini yere bıraktığında, köpekler patinaj çekerek onun birkaç adım önünde fren yaptılar.

Güneş ufukta batmak üzereydi.

Leopoldo bir gün önce boğazladığı tavuğu düşündü. Düzenli yumurta veren, kümes horozunun gözdesi. 

‘ Beyaz ’ , diye çağırdığı, her sabah köhne kulübeden çıktığında, ona doğru ilk koşan. Kümesin önünden her geçtiğinde bıg bıg gıdaklayan.

Gözlerini köpeklerden yana çevirmeye korkuyordu. Zaten henüz bakmaya cesaret bile edemeden beyaz kurtla, son sekiz haftanın galibi; ölümden dönmesine sebep olduğu, adına Leo dediği ve dişi çıkan kara zebani dibinde bitivermişti. Leopoldo’ nun kalbine bir sancı girdi. Bir külçe gibi ağırlaşan başı, bıraksa sanki vücudundan ayrılarak toprağa düşecekti. Kulak zarına baskı yapan nabız atışlarının sesi öylesine yükselmişti ki, sanki az sonra kalbi atmaktan vazgeçecekti.

Güneş ufuk çizgisinde yer almış, gökyüzünü kırmızı, turuncu, sarı ve pembeye boyamıştı.

 

Böyle bir gün batımında son kez görmüştü annesini.

Böyle bir gün batımında tatmıştı ilk tek başınalığı.

 

Şarabı ilk, böyle bir gün batımında sevmişti.

Yüreğini ilk kez, böyle bir gün batımında dinlemişti.

Kendi ayakları üzerinde duracak güce sahip olmaya ilk kez, böyle bir gün batımında karar vermişti.

Kendini unutmayı ilk, böyle bir gün batımında hatırlamıştı.

 

Böyle bir gün batımında açmıştı gözlerini dünyaya.

Böyle bir gün batımında kovalamıştı iki köpek onu.

Buydu bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçen,

Böyle bir gün batımında toprağa yavaşça yığılıverdi Leopoldo’ nun iri gövdesi..

Ruhu bedeninden ayrılırken bu hayata dair gördüğü son şey, ruhunun havalanarak göçüşüne tanık olan iki güzel dişi köpek ve böyle bir gün batımı idi.

 

********

 

Yarı aralık pencereyi sessizce ittirerek içeri doğru açtığında, göze çarpan ilk şey sol köşedeki kitapların dizili olduğu taş dizenin hemen altındaki şöminenin içinde tıslayarak yanan yarı dumanlı alevlerdi.

Dikdörtgen bir ladin masa, oda genelinden kendini ayıran cibinlikli bir yatak, pencerenin altında üst üste yığılmış parlak dokumalarla işli yumuşak minderler ve şöminenin önündeki küçük kadife minder.

Kedi Mia’ nın pencereyi ittiren elinin üzerinden sıyrılarak içeri atlayışıyla irkilen peder, bir gören olur düşüncesinin verdiği dürtüyle ardındaki araziye hızlıca göz gezdirdi.

Tekrar içeri göz attığında, kedi şöminenin önündeki küçük minderine kurulmuş, ateşi seyrediyordu.

Gregorio’ nun bahsettiği şu deste ve kitaba dair bir kanıt yoktu. İçeriye şöyle bir göz gezdirdiğinde evde anlam veremediği bir  tuhaflığın var olduğuna emindi ama peder Cristiano, gördüğü bir demet adaçayı, gri bir kedi, üzerine birkaç çeşit yaprak ve taşın işlenmiş olduğu bir cibinlik yüzünden insanları ateşe gönderecek kadar korkak biri değildi. Birini cadı ilan etmek için onun gerçekten bir cadı olduğuna dair göze görünür, elle tutulur bir kanıt olması gerekirdi.

 

‘ Tanrı esirgesin.’ diyerek ıstavroz çıkardı.

 

Verandadan inip yaşlı köknar ağacına baktığında güneş battı batacaktı. Gülümseyerek gözlerini kapattı ve bir süre öylece durduktan sonra emin adımlarla Leopoldo’ nun kaçtığı yöne doğru yollandı.

 

********

 

Cenobia, yavaşça gizlendiği çalıların ardında doğruldu. Yakalandığı için utanç duymuyordu ancak Morgana’ nın şüphe dolu bakışlarıyla karşılaşmak görmek istediği en son şeydi.

 

Morgana, sağ elini Cenobia’ ya doğrultarak yumruğunu sıktı, elini kendine doğru çekerek son süratle öne doğru savurup parmaklarını açacak ve bu adamla ne yapması gerektiği üzerine karar vermek için onu bir süreliğine donduracaktı.

 

Cenobia başına geleceği anlamış ancak eylemsiz kalmaya karar vermişti. Zaman sonsuz çoklukta katlanmış, neredeyse akmaz olmuştu. Morgana, yumruğunu ona doğrultmuş ama her nedense henüz güç kullanmamıştı.

 

‘ Yapma,’ diye fısıldadı Karga, ‘ Kendini koruman gereken biri değil o.’

 

Morgana elini yavaşça indirerek, Cenobia’ ya yaklaşması için  başıyla işaret etti. Gözlerini bir an bile onun gözlerinden ayırmadı. Adamın çevresindeki ışık, korkunun işareti olan buz sarısı değildi. Utancı belli eden yer yer kumlu kahveler ve turunculardan eser yoktu. Biraz daha odaklanıp bedeninin etrafına hakim olan rengi gördüğünde şaştı. Dış çeperi simsiyah olan bir kalkanı vardı. Cenobia’ nın onun bir cadı olduğunu düşündüğü apaçıktı. Hisler ve düşüncelerle ilgili bilgi okumanın en güvenilir yolu ışık kalkanlarıydı ve bir ışık kalkanındaki yoğun siyah renk cadıyı anlatırdı.

Öfke kırmızı, düşünce sarı, ruh mavi, büyüme yeşil, denge beyaz ve cadı için siyah.

 

‘ Bana bir itirafta bulunman gerekiyor.’ dediğinde, Cenobia’ nın kanı dondu. Küçük sırrının açığa çıktığının farkındaydı. Karşısında duran kişi bir cadı ise eğer, var olan yetenekleri sadece Medusa gibi baktığını taşa çevirme ile sınırlı olmasa gerekti.

Morgana, görünmeyen şeylerle konuşabilmenin yanı sıra, düşünceleri de okuyabiliyordu belki. Dürüstlüğün en büyük akıllılık olduğunu hatırlayarak, ‘ Ben,’ dedi, ‘ Senin şu iki köylüden Leopoldo olanını hareketsiz bir taşa dönüştürdüğünü ve sonrasında onu pataklayarak nasıl etkisiz hale getirdiğini gördüm. Koltuk kayanın ardına gizlenmiştim ama asıl amacım seni gözetlemek değil, Zoi’ nin iyi olup olmadığını öğrenmek istemiştim. Malum, Chica ile yaptığı dövüşte bacağı kırılmıştı. Şans eseri senin o adama yaptıklarına şahit oldum. İyi ki oldum, bu bende seni daha yakından tanımak için bitip tükenmeyen bir  isteğin uyanmasına sebep oldu.’

 

Morgana’ nın kalbi o an dünyanın kalbiyle bir atıyordu. Yeryüzü ayaklarının altından kayarken, sanki mide boşluğunda minik kelebekler kanat çırpıyordu. Adamın sesi kuytu bir liman gibi güven verici, teni gün batımının altın sarısı ışıklarını yansıtan bir ayna gibi pürüzsüzdü. Morgana, hafifçe yutkunarak, ‘ Peki,’ dedi.

 

Ağacın dibinde piposunu tüttürmekle meşgul olan Karga, gülümseyerek ciğerlerindeki dumanı dışarı üfledi.

 

Cenobia, Morgana’ nın neden peki dediğine bir anlam verebilmiş olmasa da sebebini sormadı, ‘ Sırrın bende saklı.’ demekle yetindi. Bu kadınla ilişki kurarken süreçten keyif almayı bilip, hemen sonuca ulaşmaya çalışmamaya karar vermişti. Daha hızlı veya daha fazla olanın, daha iyi olmadığı gerçeğini uzun zaman önce öğrenmişti.

 

‘ İki kişinin bildiğinin, artık bir sır olmaktan çıkacağından emin olsam da sana güvenmek zorundayım.’

 

‘ İşte bu!’ diye içten içe zıpladı Cenobia, ‘ Sırrınız benimle mezara gidecek senora.’ diyerek eğildi. Tekrar doğrulduğunda gözleri tutkuyla parıldıyordu. Morgana’ nın gözlerinden de hafif bir gülümseme mi geçmişti sanki?

 

*********

 

Birkaç adım ötesinde yerde biri yatıyordu. Leopoldo’ nun iri bedeni kendini yüzü koyun toprağa bırakmıştı. Yanı başına çömelmiş, gözyaşları ve hıçkırıklarını bastırmaya çalışan Gregorio, elleriyle ağzını kapamış ağlıyordu.

Peder Cristiano, koşar adımlarla Gregorio’ nun yanına vardı.

 

‘ O gitti, peder,’ dedi Gregorio, ‘ Leo öldü.’

 

‘ Bu nasıl olur çocuğum?’ diyerek diz çöktü peder, ‘ Az önce elinde sapanı, ardında iki köpek bu yöne doğru koşturuyordu.’

 

Bir yandan Leopoldo’ nun cansız bedeninde bir ısırık olup olmadığına göz atarken, diğer yandan ne yapması gerektiğini düşünüyordu.

 

Gregor, ‘ Köpekleri görmedim peder.’ diye hıçkırıklarının arasından cevap verdi, ‘ Onlar tarafından zarar görmüş olsa göze görünür izler bulunurdu.’

Arkadaşının cansız bedenini bir süre süzen Gregorio, tekrar hıçkırıklara boğulduğunda tüm bedeni sarsıntıya kapılmış bir arazi gibi tir tir titriyordu.

 

Peder Cristiano, teskin edici bir sesle, ‘ Çocuğum,’ dedi, ‘ Ağlamayı bırak.. Bize düşen, onun günahlarının affedilmesi için dua edip Tanrı’nın merhametine sığınmak.’

 

Gregor, başını kaldırarak pederle göz göze geldi, ‘ Onun tek günahı Morgana denen Bruja ile didişmesiydi peder. Bu işte onun parmağı olduğundan adım gibi eminim.’

 

********

 

Uyuyan kalbi uyanmıştı. Dünyadaydı ama dünyaya ait değildi. Bu adamla geçirdiği dakikaların keyfini çıkarırken onları sahiplenmeye çalışmamaya karar verdi. Andaydı, tam da şu içinde bulunduğu an bir hediyeydi ona.

 

Cenobia’ nın uzattığı içi kıpkırmızı şarap dolu kadeh dudaklarına değdiğinde; mavi gökyüzüne bakıp batmakta olan güneşin sıcaklığını hissetti. Dinlerin çoğu manevi bir hayat sürdürebilmek için arzuları yok saymak gerektiği fikrini savunuyordu. Peki dinin tutkuları yok etme isteği de bir arzu değil miydi?

Tutku olmadan büyü nasıl yapılabilirdi? Arzu olmadan sanat nasıl var olabilirdi? Doğadaki her şey bir sanat eseri değil miydi? Var olan her şey İlahi Olan’ın vücut bulmuş hali değil de neydi? Konuşmak istiyordu ama yanlış bir şey söylemeye de korkuyordu.

‘ Morgana….’

 

Güzel gözlü adam, maymun kayanın üzerine yan yatmış ona bakıyordu.

 

Gülümsedi Morgana, ne diyeceğini bilememenin verdiği rahatsızlıkla baktı. Bir büyünün, bir hayalin, bir duanın gerçekleşmesinin değerini her zaman bilmişti ve şu an istediği yegane şey Cenobia’ nın şarabı yudumlayan yumuşak dudaklarını öpmekti.

Eski bilgeliğin modası uzun süre önce geçmişti.

 

Bu kadın, beline kadar uzattığı saçlarını duygularını saklamak için kullanıyordu.

Saçlarınının ardına gizlemişti duygularını. Ne var ki, özlem duyduğu vahşi kadının gölgesi şu an pusudaydı ve ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın ardında tırıs giden bu gölge dört ayaklıydı.

 

‘ Morgana..’ dedi Cenobia; sesi derinden geliyordu, ‘ Sence hayatın anlamı nedir?’

 

Kadın bileğinden sarkan siyah kadife kesesini açarak gülümsediğinde çehresi ay ışığı vurmuşcasına aydınlandı, ‘ Hayatın anlamı..’ dedi ve kesenin içinden bir parça tütün ve kağıt çıkardı. İnce parmaklarıyla sigarasını sararken Cenobia, ellerinin ne denli zarif olduğunu düşünmekten kendini alamadı. ‘ Andır. İçinde bulunduğumuz her an, hayatın anlamıdır.’

Kadın, kayanın üzerinde yavaşça süzülerek yanı başına oturdu.

 

‘ Bugün tek başına değildin.’

 

‘ Görünmez bir öğretmene sahibim.’ diyerek parmaklarının arasındaki sigarayı evirip çevirdi Morgana.

 

Cenobia doğrularak, ‘ Şarap getireceğim, hem küçük bir ateş yaksam fena olmaz.’

 

‘ Sigaramı kendim yakabilirim.’ diyerek parmaklarını şıklattığında, kadının işaret parmağının ucunda küçük bir alev parçacığı parladı. Cenobia, buna hiç şaşırmadı ama büyülenmişti. Belki duyguları dile getirmek her zaman ön koşul değildi. Karşısındaki varlığın şu an yaptığı şey de yakınlığın bir başka dili değil miydi?

 

Morgana, sakince parmaklarını kapattı ve ateş yok oldu. Sigarasından derin bir nefes çektikten sonra ışıl ışıl gözlerle Cenobia’ ya baktı ve kadehini uzattı. Tanrı çocuk onu yavaşça kendine doğru çekerek yumuşak dokunuşlarla üzerindekileri sıyırıp attığında, Morgana adamın yoğunluğunun, yıllar yılı üzerinde birikmiş uyuşukluğu sıyırıp attığını hissetti.

Teninin kokusunu içine çekti,…. doyasıya…. Ve yaşadı,… bir kez daha.

 

Parlak gözleri gökyüzünde gümüş bir orak gibi yükselen ay ile buluştuğunda, Tanrıça kulaklarına fısıldadı; ‘ Mucizeler gerçekleşir, dualar karşılık bulur. Yüreğini aç, büyü kendiliğinden gelir…Öyledir. ’

 

 

BÖLÜM SONU