BÖLÜM DÖRT: Yaratılış

Peder Cristiano kürsüye çıktığında herkes ayağa kalktı. Oturmaları için işaret ederek öksürdü. Ufak tefek bir adamdı. Yetmişlerindeydi ama dinçti. Yirmi yılı aşkın bir süredir kasabadaydı. İnsanlara hıristiyanlık inancını bildirmek ve onları İncil yaşamına çağırma görevi konusunda oldukça titiz biriydi. Keskin gözleri en arka sırada oturan kadını yakaladı. Kaşlarını çattığında kadın rahatsız olduğunu belli ederek kıpırdandı. Nasırlı elleriyle, hazırlamış olduğu vaazın yazılı olduğu kağıdı iç cebinden çıkararak kürsüye koydu. Kalabalık pür dikkat bekliyordu.

‘ Bugün burada, bu kutsal yerde tüm iyi niyetli kardeşlerimizle birlikte toplandık. Katolik Kilisesi din ve ahlak ilkeleri, şüphesiz her birimizin içindeki umudun neye dayandığını ve Katolik Kilisesi’ nin neye inandığını öğrenmek isteyen her insana sunulmak içindir.’

Morgana daha şimdiden sıkılmıştı. Kilise gibi ibadet yerleri ona manastırda yaşadığı eski boğucu günleri hatırlattığı için ruhu daralıyor ama Karga’ nın uyarısını göz ardı etmemek için mecburiyetten bu pazar ayinine katılmak zorunluluğunu hissediyordu. İçindeki ses, ‘ Benim bir dine ihtiyacım yok. Doğa benim kilisem, doğan güneş ve ay benim Tanrım, Tanrıçam!’ diye bağırıyordu.

Peder Cristiano’ nun yükselen sesi, düşüncelerinden sıyrılıp tekrar bulunduğu ana mıhlanmasına sebep oldu, ‘ Ama İsa dönüp Petrus’ a şöyle dedi: Çekil önümden Şeytan! Sen yolumda engelsin. ’

Kilisedeki işe yaramaz sofu kalabalık pederin her cümlesini hipnotize olmuşcasına dinlemeye dalmıştı. Peder son derece dramatik bir sahneyi oynuyormuş gibi rolüne kendini kaptırmış, kalabalığın nidalarıyla yükselip alçalan duygu yüklü bir sesle hazırladığı vaazı süslüyordu.

Bir an için yine Morgana ile göz göze geldi. Sert bir ifadeyle kadını süzdüyse de Morgana bu sefer bakışlarını kaçırmadı.. Aksine o da dik dik pedere baktı.

‘ Senin düşüncelerin Tanrı’ nın değil, insanın düşünceleridir.’ dedi peder.

Asıl onunkiler öyleydi. Gözü bu adamı hiç tutmamıştı. Adam kalabalığa babacan bir ifadeyle göz gezdirdi, huşu içinde onu dinleyen bir kadının yanaklarından aşağı yaşlar süzülüyordu. ‘ Her insan yaptıklarından sorumludur ve onlardan dolayı ya ödüllendirilir ya da cezalandırılır. Günah, hataya denk olan bir cezayı gerektirir.’

Bu sözler Morgana’ nın tüylerinin ürpermesine sebep oldu. Anglikan kilisesine direnen katoliklerin halk meydanında diri diri yakılışına pek çok kereler tanık olmuştu.

Günah.. Morgana’ ya göre tek bir günah vardı, olanı sınırlamak. Geri kalanı safsataydı. Yaratılmış tüm dinler, insan topluluklarını kontrol altında tutmak için kullanılan silahlardı. Korkuyla hükmeden bir Tanrı’ ya inanmıyordu. Dinlerin içindeki insan yapımı tuzakları kaldırdığında, bir dinin bir başka dinden pek bir farkı olmadığına inanıyordu.

Yüzüne geniş bir tebessüm yayılan yaşlı pedere baktı, ‘ Nefsin işleri açıktır.’ dedi peder,

‘ Bunlar cinsel ahlaksızlık, pislik, sefahat, putperestlik, büyücülük, düşmanlık, çekişme, kıskançlık, öfke, bencil tutkular, ayrılıklar, bölünmeler, çekememezlik, sarhoşluk, çılgınca eğlenceler ve benzeri şeylerdir.’

Hafifçe yutkunarak kalabalığı süzdü, gözleri bir an için yine buluştuysa da, bu sefer bakışlarını kaçıran peder oldu, ‘ Ve sizi daha önce uyardığım gibi yine uyarıyorum, böyle davrananlar Tanrı’ nın egemenliğini miras alamayacaklar.’

Ah Tanrım, sana neler atfediyorlar duyuyor musun? Senin cezalandırıcı bir Tanrı olduğunu savunuyorlar. Bunun böyle olmadığını anlamaları için daha kaç aydının kazıklara bağlanıp yakılması, şu at gözlüklü kalabalıklar tarafından aşağılanarak işkenceye uğraması gerek? Tanrım, Tanrıça ile ne alıp veremediğin olabilir ki senin? Neden insanın ne oluğunu keşfetmesi için, ne olmadığının hallerinden geçmesi gerek? Ben neden böyle bir zamanda yaşıyorum? Fikirlerimi rahatlıkla ifade edebilmek için niçin daha barışçıl bir zamanda dünyaya gelmedim?

Ayağa kalkan kalabalıkla birlikte, onu kasıp kavuran düşünceler de dağıldı. Ayin sonu gelmiş, kilisedekiler Tanrı’ nın ve İsa’ nın vücudunu temsilen pederin elinden yiyecekleri komünyon için sıraya girmişti. Morgana bir an karasız kaldıysa da, göze batmamak için kuyruğa girmenin daha doğru olacağını düşündü.

Peder tarafından kutsananlar birer birer kiliseden ayrılırken Morgana gözlerinin içindeki minnet dolu ifadeye bakarak bazılarının da buna ihtiyacı olduğunu düşündü. Tam o anda çıkışa doğru yönelen Gregor ve Leopoldo ile göz göze geldiğinde, adamlar irkildiler. Morgana onları görmemiş gibi yaparak adım adım ilerledi. Pederin önüne geldiğinde ağzını açtı.

Adam, bir an meraklı bakışlarla onu süzdü, sonra nasırlı parmaklarıyla ağzına bir adet komünyon koyup, ‘ El cuerpo de Cristo.’ diyerek onu kutsadı. Yavaşça arkasını dönüp kiliseden dışarı çıkarken, tatsız tuzsuz mayasız ekmeği yuttu ve arkasına bakmadan yürüdü özgürlüğe doğru.

Dışarı çıktığında dağılan kalabalığı yararak, bir an evvel oradan kaçma isteğini belli etmeyecek kadar makul büyüklükte adımlarla yürümeye başladı. Orman yolunun başlangıcını belli eden meşe ağaçlarını gördüğünde derin bir nefes aldı. Kasabanın dışında bir arazi almakla akıllılık etmiş olan büyük dedesini şükranla anmadan edemedi.

İnce ince çiseleyen yağmur, güneşin üzerini örten kara bulutları beraberinde getirdiğinde mutlulukla yüzünü göğe kaldırdı. Su damlacıkları yumuşak dokunuşlarla tenini okşadığında  kalbi bir an önce kedi Mia ve Zoi’ ye kavuşmak için heyecanla tıpladı. Şimdi ne pederin vaazıyla ruhuna çöken kederden, ne de dış dünyanın içinde uyandırdığı korkudan eser vardı. Doğanın kollarındaydı.

Birkaç adım arkasında onu takip eden birilerinin olduğu hissi, içinde bulunduğu huzurlu anı  tatlı bir rüyadan ani bir şekilde uyanmış gibi dağıttı.

‘ Pederin dediğini duydun Gregorio, putperestlik ve büyücülük en büyük günahlar arasında. Ve günah, hataya denk olan bir cezayı gerektirir.’

Gregorio, susması için panikle arkadaşını dürttüğünde Morgana arkasını döndü. Yüzü kireç beyazı, gözleri akik taşı gibi parlaktı, ‘ En büyük günahlar arasında düşmanlık, öfke ve bölünme de vardı bilmem hatırlıyor musun?’ donmaya yüz tutmuş bir göl kadar soğuk ve sakindi sesi.

Korku dolu gözlerle ona bakan Gregor’ a, ettiği yemini hatırlatmak istermiş gibi bir bakış atarak devam etti, ‘ Dahası peder verdiği vaazda sarhoşluğa da değinmişti. Sen Leo, Tanrı’ nın egemenliğini miras alabileceklerden olduğunu nasıl savunabiliyorsun? Gece aldığın alkolün kokusunu buradan duyabiliyorum. Doğru ya, burnun kırık.. Koku alma duyun bir süre daha işlevini yitirmiş kalacak.’

Leopoldo, ‘ Bir anlık boşluğuma geldi. O bir kere olur. Seni pedere ispiyonlamadığım için ayağıma kapanacağına, kadın halinle bana cevap yetiştirmek neyine?’ diyerek bir iki adım attı ama Gregor onu teskin etmek için koluna girdi, ‘ Bırak Leo, onunla uğraşma.’

Dik dik onlara bakmayı sürdüren Morgana’ nın yanından geçip giderlerken Leopoldo yine öfkesine yenildi, ‘ Sana içim hiç ısınmadı.. Geldiğin yere dön yoksa seni burada yaşatmam.’

Gregor, Morgana’ yla göz göze gelmekten sakınarak arkadaşını çekiştirdi, ‘ Yürü gidelim Leo.’

Morgana arkadaşını mümkün olduğunca hızlı adımlarla yanı sıra sürükleyen Gregor’ un ardından sırıttı. En iyi yaptığı şeylerden biri, bir meydan okuma ile karşılaştığında soğukkanlılığını koruyarak karşısındakini çıldırtmaktı.

Leopoldo, gözüpek ve cesurdu cesur olmasına ama her nedense bir aslanın ince analiz ve stratejik hareket etme özelliğinden payını almamıştı. Morgana, böylesinin daha mı iyi, yoksa daha kötü mü olup olmadığını düşündü. Akıllı bir düşmanı, her şartta aptal olanına yeğleyeceğine karar vererek tekrar yürümeye başladı.

Koltuk kayanın üzerinde oturan Karga’ yı gördüğünde gülümsedi.

‘ Sözünü dinledim. Kiliseye bile gittim.’

Karga, başını sallayarak piposunu tüttürdü, ‘ Aferin. Şimdi git biraz şarap iç. Şişenin dibinde kalanı toprağa ver. Dünyanın sağlıklı olmasını dile, zira dünya şifa bulursa üzerindekiler de sağlıklı olur. Hem bedenen.. hem ruhen.’

Morgana, ‘ Peki, öyle olsun.’ diyerek eve yöneldi. Yarı yolda aklına bir şey gelmiş gibi dönerek Karga’ ya seslendi, ‘ Bu arada bana neden Bu dediğini sonunda buldum! La Bruja’ nın kısaltılmış haliydi!’

Neşeyle eve doğru koşarken, piposunu tüttüren adamın yüzünün aldığı düşünceli hali görmedi. Ağır ağır göz kapaklarını kırpıştıran adam, ‘ Sen öyle san..’ diye fısıldadı.

Eve girdiğinde Zoi zıp zıp zıpladı. Kedi Mia, bacaklarına sürtünerek mutluluğunu belli etti. Sönmeye yüz tutmuş şöminenin içine hemen biraz çalı çırpı attı. Eski sandığı açarak desteye uzandı. Gözlerini kapatıp karıştırmaya başladı, bir soru soracaktı.. Tek bir soru.. Sezgileri durmasını söylediğinde karıştırmayı bırakıp masaya yaklaştı. Saniyeler içinde, yarım daire şeklinde masanın üzerine dizilivermişti deste. Tereddütsüz çekti ve açtı. Bu, Dünya kartıydı. İlk göz ağrısı.

Bu desteyi kendi elleriyle yaratmıştı. Kendine ait bir kehanet destesi yaratma fikri, son derece egzotik bir çingenenin nasihatiydi. Manastırın küflü sıkıcılığından kurtulup kendini bit pazarına attığı o yağmurlu pazarı dün gibi hatırlıyordu. Birkaç saat özgürlüğe kavuşabildiği pazar günlerinde hemen pazar yerine giderdi. Yöre halkının, haftalık geçimini sağlamak için mallarını sergiledikleri tezgahlardan birinin ardından seslenmişti ona kadın,

‘ Hey Bruja!’

Her nedense dönüp bakmıştı ona. Esmerdi teni, siyaha çalan ön dişlerine rağmen gözlerinin içi gürül gürül akan bir ırmak kadar parlaktı. Kalın dudakları, kıvır kıvır siyah saçları vardı. Parmağıyla, yaklaşmasını ister gibi bir hareket yaptığında Morgana ona çekilmişti.

Kadın, onun elini avuçlarının arasına alarak, ‘ Bir Bruja olmasan, sana seslendiğimi nereden bilecektin?’

‘ Bruja ne demek?’

‘ Dişi bir büyücü demek.’ diyerek sesini alçalttı kadın, ‘ Avucunu aç da, kendine biçtiğin kaderi göreyim.’

Morgana yavaşça parmaklarını gevşetti ve kadının neler diyeceğini merakla bekledi. Cadı, ya da büyücü dendiğinde, herkeste uyanan o korkunç, çirkin, ürkütücü ve kokuşmuş imgeler canlanmazdı gözünde.

Ona göre cadılar, görünenin ardındaki görünmeyen şeylerle uğraşan, madeni altına dönüştürmek için denemeler yapan simyacılardı. Bunu ona bildi bileli peşini bırakmayan ve bir tek ona görünür olan Karga söylemişti. Gerçek büyü, hayali gerçeğe dönüştürme sanatıydı.

Ciddi bir ifadeyle elinin ayasını inceleyen kadının dudakları titredi, kuvvetlice öksürdü ve derin bir nefes alarak pes bir sesle döküldü, ‘ Annesiz ve babasızsın..’

Şaşırmıştı ama gizlemeye çalıştı.

‘ Sende güç var, gerçek bir Bruja’ sın. Bir rahibe olamayacaksın çünkü ateşlisin. Bahsettiğim bu ateş, senin parmaklarının ucunda..’

Morgana tedirginlikle kıpırdandı. Kulaklarının ucu karıncalanarak ısındı.

Parmağını şıklattığında çıkan alev parçacığını ilk fark ettiği günü hatırlayarak elini kadının avuçlarından çekmeye çalıştı.

Karga, bu yeteneğini sadece kendine saklaması gerektiğini tembihlemişti. Morgana sır saklamayı bilirdi. Özellikle kendine ait olanları.

Kadın sıkı sıkı yapıştığı eli bırakmadı, ‘ Sırrın bende saklı ve henüz farkına varmadığın başka sırların da olacak.’ dedi.

‘ Manastır sana göre değil. Kaderin başka bir ülkede. Asıl vatanın orası.’

Bu kadın gerçekten biliyordu. Yüreğine su serpilmişti, istediği tek şey bir an evvel o kasvetli yerden kurtulmaktı. 

‘ Ne yapmalıyım söyle bana.’

Kadın, onun elini sevgiyle sıktı, ‘ Bir şey yapmana gerek yok çocuğum. Sadece bekle.. Beklenmeyeni beklemelisin ve o gerçekleşene kadar yapman gereken şey, kendine ait bir deste yaratmak.’

‘ Deste mi?’

‘ Seni bekleyeni görmek için kimseye ihtiyaç duymayacağın kendine özel kehanet kartları. Sözcüklerin dili yeterli değildir. Ruh, görüntülerle konuşur. Kartlarını kendi ellerinle yarat ve onlara kulak ver. Geçmiş ve şimdiki zaman onlarda gizlenir, anlattıkları öyküde geleceğin şekillenir. Şekiller ve renkler kendi mesajlarını fısıldar. Ruh bunları anlar.’

Kadının söyledikleri, Morgana’ nın uyuyan yüreğinin toprağa düşen yağmur tanelerinin verdiği ferahlığa eş bir dürtüyle uyanmasına sebep oldu.

Bir deste yaratacaktı. Onu bekleyen geleceği görmek için yardım alacağı, kendine ait bir deste…

‘ Şimdi git.’ dedi kadın, ‘ Ve hep hatırla, gerçek bir bruja derinliklere bakar.. Bilge, içinden gelene kulak verir.’

Kedi Mia, onu daldığı düşüncelerden uyandırmak istermiş gibi masanın üzerine zıplayarak yarım daire şeklinde dizili destenin tam ortasına zarif bir biçimde oturdu.

Dünya kartı.. Bu kartı hazırlarken Dünyanın yaratılışıyla ilgili bilgilerinden yararlanmıştı.

‘ Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu.’ 

Morgana, baş rahibenin odasından aşırdığı kağıtlardan, el büyüklüğünde dikdörtgen bir parçayı nasıl da özenle kestiğini hatırlayarak gülümsedi.

‘ Tanrı’ nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.’

Thames nehrinden aldığı bir kavanoz suyun içinde, dağılmaması ve ertesi günün güneşli bir pazar olması için dua ederek gece boyunca bekletmişti bu kartı.

‘ Tanrı, – Işık olsun- diye buyurdu ve ışık oldu.’

Göğe yükselen sabah güneşinden önce kalkmıştı her zamanki gibi.. Bekledi.. ve güneş doğdu. Tüm gün.. Parlak, sıcacık bir gündü o gün. Gün boyunca manastırın dip odalarından birindeki küçük pencere pervazında güneşlenmeye bırakılan kağıt kurumuştu.

‘ Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.’

Tepesinden aşağı doğru ince bir hat halinde kavis çizen belirgin bir çizgi vardı. Kağıdın sol yanına düşen bölge hafif gölgelenmişti. Olsun. Sağ yanı ise suya girmeden önceki hali gibiydi. Kağıt zarar görmemişti. Sağlamdı.

‘ Işığa gündüz, karanlığa gece adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.’

İkinci gün erkenden kalkıp çivit boyasıyla kartın tepesine bir gökkubbe çizdi.

‘ Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı. Kubbeye gök adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.’

Göğün altına, kartın tabanının belli bölgesine biraz mürekkep yayarak kuru toprak görüntüsü vermeye çalıştı. Artan çivitin bir kısmıyla boş kalan bölgelere sular çizdi.

‘ Ve öyle oldu. Kuru alana kara, toplanan sulara deniz adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.’

Birkaç kök boyasıyla yeryüzü bitkileri, tohum veren otlar ve meyve ağaçları resmetti.

‘ Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.’

Kartın gölge tarafına ayı ve yıldızları, aydınlık tarafına da güneşi çizdi.

‘ Yeryüzünü aydınlatmak, gündüze ve geceye egemen olmak, ışığı karanlıktan ayırmak için onları gökkubbeye yerleştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve dördüncü gün oluştu.’

Suların içine balıklar, gökyüzüne kuşlar çizdi.

‘ Tanrı büyük deniz canavarlarını, sularda kaynaşan canlıları ve uçan çeşitli varlıkları yarattı. Bunun iyi olduğunu görerek onları kutsadı. Akşam oldu, sabah oldu ve beşinci gün oluştu.’

Mürekkeple boyadığı toprak kısma yılan, köpek, kedi, fare, domuz ve tavuk çizdi.

‘ Ve öyle oldu. Tanrı çeşit çeşit yabanıl hayvan, evcil hayvan, sürüngen yarattı. Bunun iyi olduğunu gördü.’

Kartın tam ortasına bir kadın çizdi. Elindeki mürekkep bitince, kadının saçlarını artan çivit mavisiyle boyamaya karar verdi.

‘ Tanrıoğulları, – İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım- dedi. Ve öyle oldu. Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu.’

Çizdiği kadının gerçekten de kendini andırdığını gören Morgana mutlu oldu. Kartın üzerindeki şekiller ve renkler birbiriyle uyumluydu.

‘ Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.’

Ertesi gün kalktığında destenin yaratılan ilk kartına büyülü gözlerle baktı. Gerçekten iyi iş çıkarmıştı.

‘ Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı.’

 

Morgana, gülümseyerek kartı kapattı. Desteyi oluşturmak tam elli iki haftasını almıştı. Bir yıl.

‘ Tak tak..’

Kapı.

Zoi hemen girişe koştu. Morgana sessiz ve sakin, desteyi sandığa koyarak kapağı kapattı. Kedi Mia ile göz göze geldiklerinde kapı tekrar vuruldu.

‘ Tak tak tak..’

Bu nazik dokunuşlar, gelenin kim olduğunu merak ederek pencereden dışarı göz atmasına sebep oldu. Yavaşça perdeyi araladığında verandada oturmuş kapıya doğru bakmakta olan beyaz kurdu gördü. Parmak uçlarına basa basa girişe yöneldi. Zoi’ ye bir el hareketi yaptı. Köpek şömineli odaya geçti.

Sağ elini kapıya dayadı ve sol elinin avuç içini kalbine koydu. Bir süre yüreğini dinledi. Nefesi sakinleşip derinleştiğinde, avucunun içinden kapının ardındaki kalbi dinlemeye koyuldu. Geniş aralıklı ama coşku dolu bir devamlılıkla atan vuruşların arasından, beyaz köpeğin aksak ritim tutturarak heyecanla devinen  nabzını rahatlıkla ayırt edebiliyordu. Eli yavaşça kapı koluna kaydığında onu bekleyen şeyi sonsuz derecede merak ediyordu. Kapıyı açtı.

Uzun boylu, geniş gövdeliydi. Kalemle çizilmiş gibi bir yüzü, küçük muntazam bir burnu vardı. Tanrı çocuk… Başını hafifçe eğerek selam verdiğinde gülümsedi. Üst dudağının sağ yanının yukarı kalkmasına sebep olan tebessümü, sağlıklı beyaz dişlerini ortaya çıkarıyordu.

‘ İyi geceler senora..’

Buğday tenliydi. Giydiği yumuşak dokumadan gömlek, altındaki asil hatlara sahip bedenin kusursuz biçimini ortaya koyuyordu.

Morgana, koca gri gözlerini kırpmaya korkarak gülümsedi. Ne tuhaf, onun da sağ dudağı içten gülümsediğinde böyle çarpılırdı.

‘ Bağışlayın..Ben, köpeğinizin iyi olup olmadığını merak ettiğim için size gece vakti rahatsızlık verdim.’

Morgana, Tanrı çocuğun yanında put gibi oturmuş, berrak bakışlarıyla kendisini tartan köpeğe baktı.

Tanrı çocuk, ‘ Birkaç hafta önce Chica ile kavgaya girip ağır yara almıştı.’

Hareketlerinin ardında alçakgönüllü bir güven vardı.

Yeryüzü ayaklarının altından kayarken, Morgana ‘ Zoi!’ diye içeri seslendi. Kara köpek kapı eşiğine geldiğinde beyaz kurda dişlerini göstererek hırlamaya başladı.

Beyaz kurt, oturduğu yerde hafifçe kıpırdanarak boynunu eğdi.

Bir yandan nazikçe inleyip kuyruk sallarken, diğer yandan da duru gözlerle Zoi’ ye bakıyordu. Bu dostça hareket Zoi’ nin dikleşmiş sırt tüylerinin tekrar yatışmasına sebep oldu. Temkini elden bırakmadan verandaya doğru bir iki adım attı ve Chica’ yı kokladı. Chica yere yatarak hızlı hızlı kuyruk sallamaya başladığında, Zoi ani bir neşeyle dışarı fırladı. Chica peşinden koşmaya başladığında, iki köpek geniş daireler çizerek kovalamaca oynuna daldılar.

Bir süre iki köpeği seyreden adam ve kadın göz göze geldiler. Zamanın dışında süre gelen bir sonsuzluk anından sonra adam sessizliği bozarak gömleğinin cebinden küçük gri bir tüy çıkarttı, ‘ İçimden bir ses bunun size ait olduğunu söylüyor.’

Morgana tüyü almak için uzandığında parmakları birbirine değdi. Tanrı çocuk, evin yakınındaki ağacı işaret ederek, ‘ Yaşlı köknar ağacının yanından geçerken yere düştü.. Bir baykuş tüyü.’

Yeryüzünün, gökyüzünün yaratılmış ve yaratılmamış her şeyin mimarı adına! Bu adam büyülüydü, ‘ Teşekkür ederim.’

‘ Adım Cenobia.’

Morgana, ‘ Zeus’ un çocuğu..’ diye mırıldanırken gözlerini ondan alamıyordu.

‘ Ah! Evet, herkes bunun bir kız adı olduğunu söylüyor ama ben Zeus’ un çocuğu olmakla gurur duyuyorum.’ diyen Cenobia’ ya gülümsedi. Kalp atışları yanaklarına vurduysa eğer, kızarmış demekti ama gece karanlığında.. Ay ışığının altında bu seçilebilir miydi?

Heyecandan ne diyeceğini bilemediği için tiz bir ıslık çaldı, ‘ Zoi!’

Akıllı köpeği, derhal oyunu bırakıp yanı başında bitti. Morgana derin bir iç çekerek yutkundu.

‘ Artık içeri girmem gerek.’

Cenobia, Zoi’ nin ardından koşturup yanına gelen beyaz kurdun sırtını okşayarak gülümsedi. Bunu görmek Morgana’ nın kalbinin kulaklarında atmasına sebep oldu. İçi doldu taştı. Duygularını nasıl ifade edeceğini bilmediğinden bir an evvel eve girmek istedi.

‘ İyi geceler.’ Tam kapıyı yüzüne kapatacaktı ki, Cenobia araya ayağını koyuverdi. Kapı aralığından bakıştıklarında, Morgana yüzünde adamın cüretine duyduğu şaşkınlığın okunduğu bir ifade ile bir eşikteki biçimli büyük ayağa, bir de Cenobia’ ya baktı.

‘ Adınızı bağışlarsanız çok sevinirim senora.’ Cenobia bu mesafeden onun saçlarının güzel kokusunu alabiliyordu.

Kadın kısa kesip kapıyı kapatmak istiyordu. ‘ Morgana..’

Cenobia, son anda aceleyle, ‘ Sizi tekrar ne zaman görebilirim?’

‘ Tekrar karşılaştığımızda… Artık içeri girmeliyim.’ 

Cenobia, Morgana’ nın isteğine boyun eğmek zorunda kaldı. Israrcı davranırsa yanlış bir izlenim uyandırabilirdi.

Ayağını yavaşça çekti, ‘ Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. İyi geceler..’

Kapı kapandı.

Cenobia, gökyüzündeki yıldızlara bakarak gülümsedi. Ellerini cebine soktu ve ağır adımlarla evden uzaklaştı.

Morgana..

İri gri gözleriyle uyumlu gri saçları vardı. Taş çatlasa kırklarındaydı. Gri saçların arasından akarak omuzlarına uzanan parlak beyaz tutamlar..

İnce belini saran uzun elbisesinin altındaki bacakları merak etmeden edemedi.

Elleri kadar zarif, küçük ayakları vardı. Ormana girdiğinde nehre doğru yürümeye devam etti.

Morgana…

Onda güç vardı.

Chica, nehirle birlikte yukarı kıvrılan dar patika yola doğru koşturdu. Cenobia onu takip etti. Biraz yürüdükten sonra tepenin bitimindeki büyük kayaya baktı. Koca bir maymunu andırıyordu kaya. Kayanın hemen yanından çağıldayarak nehirle birleşen akarsuyun kaynağı yeryüzüyle buluşuyordu. Geçici evi buradaydı. Kayanın geniş gövdesinin arkasında, yüksek tavanlı küçük bir mağara vardı. Burada kaldıkları süre boyunca, gözlerden ırak ve rahat edebilecekleri bir oda büyüklüğündeki yüksek tavanlı mağarayı Chica bulmuştu. Onun gibi bir köpeğe sahip olduğu için çok şanslıydı. Hem akıllı hem de uyumlu bir köpekti Chica.

Islık çalarak gülümsedi, ‘ Chica!’

Yanına koşan köpeğin ensesini severek poposuna bir şaplak attı. Mağaraya girdiklerinde gündüz topladığı çalı çırpıyla odunları tutuşturdu. Aklında Morgana, koynunda boynuna sokulan güzel Chica ile tatlı bir uykuya doğru bıraktı ruhunu.

BÖLÜM SONU