Tüm varlığını açmıştı kendini yükselten, yücelten düşüncelere.

Doğada uzun süreler vakit geçiriyor, derin derin nefesler alıp veriyor, her geçen gün çağlardır üzerine yapışmış olan tüm korkularını teker teker salıveriyordu.

Bir anda aydınlanmıştı çocuk.

Yeni yerler arayışında değildi, yeni gözlerle görüyordu şimdi her şeyi.

Gökkuşağını takip ediyodu çocuk.

Yeni bir Ay Çocuk doğmuştu, pembe bir inci çocuk.

Uzanmış yatıyordu, bana bakıyordu.

Beton iskelenin ayaklarını dalgalar okşuyordu tatlı tatlı. Deniz kokusu sarmıştı her yanı. Sanki bir hamaktı suyun kucağı. İçinde, dalgalar onu hafifçe sallıyor gibi bir duygu vardı.

Denizin kokusu ve tadı vardı. Derin nefesler alıp verdikçe daha da denize daldı..

Bir dalga çarptı..

Yüzüne küçücük su tanecikleri kondu.. Sessizce dinledi Bu. Sanki tüm doğa müzikten oluşmuştu.

Nefesliler kuşlardı.. Cırcır böcekleri ritmin ustaları.. Bas’ lar, şüphesiz ki kurbağalardı… Deniz solist.. Vokaller ise martılardı… Araya kaynıyordu uzaktan geçen yaşlı bir teknenin tapırtısı… Havada aşk vardı..

T biçimindeki iskelenin üzerine, denize yakın beyaz bir şezlong atılmıştı. Üzerinde Ay Çocuk vardı, ne de parlaktı ışığı!

‘ Ay? ! ’

‘ Söyle Bu? ’

‘ Kaç yaşındasın? ’

‘ Yaklaşık 4.6 milyar yıl. ’

‘ Epey yaşlısın yani. ’

‘ Olgunluğa yeni adım attım diyebilirim. ’

‘ Pek de tevazu sahibisin.. ’ diyerek güldü.

‘ Senin zaman biriminle bu yaştayım çocuk. ’ diye seslendim.

Meraklı gözlerle sordu; ‘ Peki ya seninkiyle? ’

‘ Dört buçuktan beş. ’

‘ Çocukluktan olgunluğa geçişin benim zamanıma göre 4.6 milyar yıl, ama sende bu dört buçuk, beş yıl. ’

‘ Farkındalık arttıkça zaman sıfırlanır Ay Çocuk. Senin 28 günün, benim 1 günüm. Şafak vaktinde görünen Hilal’ le başlar benim her günüm. ’

Uyanık hemen yapıştırdı; ‘ Öyleyse benim üç yüz altmış beş günüm, Dünya’ nın bir günü. ’

‘ Aferin Ay Çocuk. Çok doğru.. Önemli olan sorgulamaya devam etmektir. Merakın var olmak için kendi nedenleri vardır. Bilmem anlatabildim mi? ’

‘ Bu bana tanıdık geldi… ’ dedi; pırıl pırıldı gözleri, simsiyahtı iri göz bebekleri.

‘ Çok yakın değil mi?  Albert Einstein çünkü. ’ dediğimde; ‘ Ah doğru ya, Albert Einstein.. ’ dedi, ‘ Kuantum mekaniği.. Zamanın eğilip bükülebildiği.. Paralel evrenlerin bu evrene olan etkisi, şimdilerde son zamanların gelmiş geçmiş en büyük keşiflerinden biri, Sicim Teorisi… Albert Einstein baba.. Evrenin sihirli yanına dokunmuş ve aşık olmuş değil mi? ‘

‘ Aşk nedir sence? ‘diye sordum ona. Gizemli bir hal katıvermiştim ses tonuma..

Gri gözler odaklandı denizin karanlığına. Sanki bakmıyordu da içiyordu keskin tuzlu suyu tam o anda; ‘ Bence aşk, var oluşun bütünüdür. ‘ dedi.

‘ Doğru söylüyorsun Ay Çocuk.. Tüm doğanın dokusundadır O… Tükenmez bir müziktir aşk. Paha biçilemez bir klasiktir… ve bu sebeple vazgeçilmezdir. Hiçbir yerde görünmese bile, özünde o her yerdedir. Aşk her şeydedir.. her şeydir. ’ diye dokundum kulaklarına.

‘ Ne olduğunu artık biliyorum. Çünkü şu an onu yaşıyorum. Aşkı biliyorum çünkü artık O’ yum ben.. ’ diye titredi içi.

Oysa daha aşkın yakınından bile geçmemişti.

‘ Aşk ne değildir peki? ’ ; soru sorma sırası bu gece bendeydi.

Hiç düşünmeden yanıtladı, ‘ Baskılamak, sahiplenmek aşk değildir. O güçsüz egodur.

Kaybetmekten korkmak aşk değildir. O birlikten yoksun egodur.

Ödün vermek aşk değildir. O kafası karışmış egodur.

Ciddiyet aşk değildir. O hastalıklı egodur. Çünkü bir yerde ciddiyet varsa orada hastalık var demektir bence. ’

‘ Aşık oldun mu hiç Bu? ’

‘ Aşık oldum dörtten beşe.. İlk okul dörtten beşe geçerken aşık oldum. ’

‘ Hmmm.. ’ dedim, ’ Bu epey bir zaman önce. ’

‘ Şimdilerde aşk olmak peşindeyim Ay… Dans etmek yerine.. Dans olmak.. Oyun oynamaktansa, oyunun kendisi olmak dileğim.. Müzik yapmak yerine, müzik olmaksa işin sırrı; bundan böyle aşık olmam öyleyse. Aşkın kendi olurum ben de! ’ dedi ve ellerini çırptı sevinçle.

‘ Aşk olurum. Aşkın kendi olurum ve her şeyi öyle görürüm sonsuz bir şimdide.. Çünkü gerçekte aşk her yerde.. ’

Ölümsüzlük böyle bir şeydir işte. Hiçbir şeye acelesi yoktur onun.  – Zamandan bol ne var – der ölümsüzlük. Sonsuz bir şimdidedir onun verdiği özgürlük. Beyaz bulutların yoluna dokunmuştu bu çocuk. Masmavi saçlı bir çocuk, bir porselen bebekti Ay Çocuk. Sınırsız bir güçle doluydu Bu Çocuk.

İçinden fışkıran sonsuzluğun farkındaydı şimdi.

En nihayetinde ruh, bedene inmeye karar vermişti.

Gölgesi önünde değil arkasındaydı şimdi..

Bu bir bebeğin savunmasız saflığı değildi.

Ergenlik sırasında üzerine yapışan balçığın içinden bir elmas çıkarıvermişti.

Bilgiyi hayata geçirmek tam da böyle bir şeydi.

O tam bir Ay Çocuk’ tu. Sonunda simya onu bulmuştu.

Masumiyetinin üzerine titreyen bir özgür irade doğmuştu.

Güçle donanmış bir bilge olmuştu.

Mavi saçlı bir kurda benziyordu. Adeta bir alfa dişiyi andırıyordu.

Derin bir nefes aldı… veririken bana bakarak uludu;  ‘ Auuu auuuuu aaaauuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu! ! ’

Hoşuna gitmişti bu.

Bir daha uludu; ‘ AAAAUUUUUUUUUUUUUUU! ’ 

Gri gözler yaşlarla doldu. Bakışları gecenin içinde titreyerek benimle buluştu.

‘ Ay! ’ dedi;  ‘ Şu an oluyorum ben. ’

O konuştukça deniz ona cevap verdi, dalgalar arttı.

Hafif esen yel hızını aldı ve ‘ Uuuu… uuuuu ’ diye sesler çıkardı.

Ay Çocuk ellerini iki yana açtı karanlık sulara baktı.

Sesi bana kadar aktı.. Bugün bile kulaklarımda hala kokusu… tadı…

‘ Ölmeden önce öldüm ben. Akıp geçebilirim her şeyin içinden. Kayar giderim, doğaya dönerim ben.. Gün doğumu olurum ben.. Kızıl çöllerde gezenim ben.. Kendi yüzüme tek tek damlayan yağmurum ben.. Yıldızlar, atom altı parçacıklar, denizin derinliğiyim ben.. Yedi çatallı boynuzu olan bir geyiğim ben.. Cesaret gösteren vahşi bir yaban domuzuyum; havuzdaki som balığı, ovdaki gölüm ben.. Kendime geldim ben! .. Ölmeden önce öldüm ben.. ’

Köpüklü dalgalar vurdu iskelenin ayaklarına.. Bir ürperti sardı Ay Çocuğu tepeden tırnağa.

İç geçirdi, titredi.. Minik vücudu rüzgarda dans eden narin bir yaprak gibiydi.

‘ İnsan şükredebilir Ay! .. Rahatlayıp özgürce nefes alıp verebilir. ’ dedi.

‘ Evet, Ay Çocuk. İnsan dilerse, aşkla bunu yapabilir. Aşkın ta kendi olabilir. Hatta bununla, üzerinde bulunduğu gezegeni bir anda, çoktan hak etmiş olduğu yere yükseltebilir. Hayal et Bu! .. Dünyanın kurtarılmış bir bölge olduğunu hayal et. Tüm korkulardan arınmış, bilinçli olarak sevgiye çapalamış bir aşk ve özgürlük alanı olduğunu hayal et. Yolu beyaz bulutların yolu olan masmavi bir gezegen hayal et. Üzerinde her şeyin aşkla yapıldığı özel bir cennet. Düşünsene Ay Çocuk! . . Biz hepimiz aynı yerden çıktık.. Aramızdaki tek fark soğuma hızlarımız. Solucanlar bile ailemizin bir parçasıysa eğer, şu anda burada olman her şeye değer. ’

Saflığım onu bana çekmişti.. Berrak bir maviydi şimdi ruhunun rengi.. Bu küçük İndigo’ nun titreşimi tam da bu dönemde dünyanın aradığı şeydi. Minik dudakları aralandı… ortalığa ılık bir ses yayıldı;  ‘ Duy beni Dünya, tanı beni! … ve dokun bana Ay Tanrıçası.. çünkü ben de sizinle birlikte yükseleceklerdenim. ’

Havada aşk vardı dostlarım..

Yasemin çiçeklerinin kokusu benimle aynı kattaydı.. O kadar yakın ve bir o kadar da ferahtı bu taze kokunun tadı.

Duru beyazdı Ay çocuğun suratı, sanki fildişi beyazı. Kalbi koskocaman bir Bu çocuk vardı yeryüzünde…, Ay Çocuk’ tu onun yeni adı. Usulca mırıldandı.. ‘ Yaz ortası.. ’

Kendi kendine saks mavisi saçlarını okşadı. Kuvettle avuçladı kafasının her yanını. Boğazını sevdi, elleri göğsüne  ve oradan karnına ilerledi.. Kollarıyla kendini kucaklayarak tuttu sıkı sıkı. Başını omuzlarına gömüp, sırtını sıvazladı.. Yoğun bir tutku ile bedenine sarıldı.. ve kokusunu aldı…. anının tadına vardı; ‘ En çok sana sarılmalı, en çok seni kucaklamalıyım böyle.. ’ diye fısıldadı. Bacaklarını sevdi. Sıcacıktı avuç içleri.

Beden ona sevgiyle cevap verdi.. Tümüyle Ay Çocuk’ tan akan ilgiye bıraktı kendini… Gevşedi….

‘ Bu harika! ’ dedi.

Aşktı.. akıyordu sesi,  ‘ İçi boş bir bambu çubuğu gibi. Sanki aydınlanmış bir çobanın kavalı olmak gibi. Yılanın her yıl değiştirdiği deri gibi.. 40 yaşına gelen bir kartalın ölmek yerine dönüşmeye karar vererek yenilediği pençeleri gibi. Kaydedilebilir ya da belgelenebilir bir şey değil, kendi kendine bir hayret duygusu bu. Her şeyle bir olduğumun nazik dokunuşu. Aşk bu.

Aşk.

Aşkın doğası bu.

Madeni altına dönüştürmekle bir bu..

Simyanın kendisi işte tam da bu! ’

Bir mavi çocuktu bu.

Sanki cırcır böcekleri kalbinde öterken, ateş böcekleri de göz bebeklerinde yanıp sönüyordu.

Özgürlük onu sade ve sıradan olmaya karar verdiğinde gelip bulmuştu.

Basit bir oyundu bu.

Yalınlıkla birlikte gelen şey ölümsüzlük olmuştu.. Dans olmuştu, müzik olmuştu, nefes olmuştu, AŞK OLMUŞTU…

‘ Ay! ’ dedi,  ‘ Şimdi cennet yeryüzüne indi… ’

Sonrasında ne mi oldu dostlarım? …

Ay Çocuk, bana yeryüzünün sanatçılara ait olduğunu söyledi.

Ona göre, yeryüzü asilerle birlikte yükselecekti..

Asiler, gerçek sanatçılar idiler..

Özgürlük aşığı idiler.

Yeryüzü anne ve Gökyüzü babanın çocukları idiler.

Ayaklarında geçmişin zincirleriyle dünyaya gelmişler, kalplerindeki anahtarla bu bağlardan kurtulup gezegeni dönüştürecektiler.

Onlar, sanata çekilen pervanelerdiler.

Işığın askerleriydiler.

Özgür iradeye sahiptiler.

O dönem için azınlıkta da olsalar, buradan baktığınızda teker teker seçilebilecek bir kaliteye sahiptiler.

Aşkın bir ruhsal titreşim içindeydiler.

Her şeyden önce galaktiktiler.

Bireyseldiler.

Hiçbir topluluğun boyunduruğu altında değildiler.

Bir gecede siyaseti, ekonomiyi, karanlık oyunun tümünü ışıklarıyla aydınlatarak çökertecek güçteydiler.

Asiler, yeni dünyanın liderleriydiler.

Onlar birer rehberdiler.

Zor bir görev için burada idiler..

Bir an evvel uyanmalıydılar.

Çok uzaklardan gelmişti onlar.

Işığın vaadidir Ay Çocuklar.

Aydınlığa çapalamaya and içmiş ruhlar bunlar.

Bu hassas dönemde onların desteğe ihtiyaçları var.

Az biraz doğa, ufacık sihir bu çocuklara yeter de artar.

Bu onlara verildiğinde kalpleri gümgüm çarpar. Ruhları aşkla dolar.

Sarar dünyayı yeni, taptaze kokular.

Yıkılıverir birden korkuyla tutunmaya çalışan bloklar ve gri, köşeli duvarlar.

‘ Ay.. ’ dedi Ay Çocuk; ‘ Işığınla parlıyorum bu gece, sedefi parlak düşüncelerle, ’

Gözlerini hafifçe kısarak, ‘ Bu çok gizemli. ’ diye düşündü, ‘ İçimden bir ses seninle ilgili henüz pek az şey bildiğimi söylüyor. ’ dedi bana.

‘ Doğrudur.. ’ diye yanıtladım.

‘ Ne yapmalı sence? ’

‘ Bir ip ucu mu istiyorsun? ’

‘ Evet, hem de gümüşten, ince bir kordon şeklinde… ’ dedi.

Ayağa kalktı.

Kollarını yukarı kaldırarak açtı.. Avuç içleri bana baktı. Gerilerek esneyen parmaklarını tam  o anda esmeye başlayan rüzgar yaladı…

Çivit mavi saçlar, ışıldayarak  dalgalandı.

Üzerindeki gümüş rengi ince hafif elbise ona ne de çok yakışmıştı..

İki yana açmıştı bacaklarını. Çıplaktı ayakları.

Ellerini bana uzattı, nefesini rüzgarla birlikte saldı.

Kalbi aşkla attı, sesi aşkla aktı;  ‘ Al beni Ay! .. Sok içine.. Bu gece! ’

Dileği benim için bir emirdi.

Pırıl pırıl bir gümüş kordon, salına salına beton iskelenin üzerine, tam da Ay Çocuğun avcunun içine kondu. Yumuşak bir hareketle doladı bileğine onu. Usulca çektim kendime doğru.

Hafifçe kanatlandı;  minik ayakları yerden kesildiğinde, bedenini bana bıraktı.

İrice bir karabatak gördü olanları. Şaşırmış olacak ki, ‘ CUP! ’ diye suya daldı.

Siyah dalgalar Ay Çocuğa el salladı.

Denizin yoğun bir kokusu vardı. Ay Çocuk mutlulukla kahkahalar attı.

Havada aşk vardı. Geri kalanıysa teferruattı.

Zeka denilen şey aslında bir ön yargıydı. Hayal gücünü köreltmekten başka bir işe yaramazdı.

Tanımlamalar ve anlamaya çalışma arasında gelip gider, aşkı yaşayamaz..

Zeka, Aşk olamazdı.

Yükseldikçe heyecanı ve coşkusu arttı.

Beton iskele bir noktacıktı.

Başını kaldırıp bu küçük yarım adanın incisi;  denizin üzerine dikilmiş göz alıcı kaleye baktı.

Ne de güzel aydınlatılmıştı.

Marinanın çevresindeki yelkenlilere el salladı.

Tekneler, sanki bunu hissetmiş gibi birer birer sağa sola salındı.

Deniz kenarında gezinen insanlar vardı ama Ay Çocuğu duyan gören olmadı.

Havalandı.. Havalandı.

Kollarını iki yana açtı.

Gümüş ipe güveni tamdı. Kendini tümüyle bana bırakmıştı.

Havada salınıyordu gri elbisesinin yumuşak kumaşı.

Gözlerini kapadı, bir süre sessizce süzüldükten sonra baktı dünyaya, ‘ Ay.. ’ diye yumuşakça seslendi bana.

‘ Söyle Bu. ’

‘ Şu gördüğüm kara parçalarının hepsi, denizin içinde geziniyorlar gibi. ’

‘ Bu doğru Ay Çocuk, ’ dedim.

‘ Bildiğim kadarıyla Dünya benzeri gezegenlerin hiçbirinde kıtalar yüzeyde gezinmiyor. ’

‘ İnsanoğlunun savaşmaktan ya da  yüzeysel işlerle uğraşmaktan çok bu soruları sorması ve kafa yorması daha yerinde bir amaç olur bence de, ’ dediğimde benimle birlikte güldü uzunca bir süre.

Mantık yürütmek de neydi?

Buraları çıplak gözle gören biri için tüm sorular önemsizdi.

O şu anda hem dünyalı, hem de dünyadan değildi.

Bulunduğu yerin ölçüleri,dünyanınkilerle bir değildi.

Dünya’ nın görüntüsü şahaneydi..

Bir sanat eseri.

Ruhuna dokunamayacak olanlar için ise cehennemin ta kendi.

İster karanlık olsun, isterse aydınlığın tüm tayflarını içinde taşısın, her hayale, her düşe, ‘ EVET ’ demişti.

O, ayırt etmeksizin izin veren, sınırsız bir anneydi.

Sudan bir bilye.

Kıtalar üzerinde ne kadar gezinse de nafile!

Buradan bakıldığında beyaz parlak mavi bir küre.

Hayretle büyüdü gözleri, ‘ Şu gördüğüm manzara, bana öğretilenle bir değil.. ’ dedi,             ‘ Buradan baktığında hiç de kara parçalarını görüyor değilim, bulutlar ise seçilemiyor kesinlikle. O;  mavi beyaz, parıldayan bir tohum aslında. Şu kartpostallarda, uzaydan çekilen fotoğraflarda dünya böyle görünmüyor ki!! Hani nerede o bildiğimiz, bize yutturulan görüntü? ‘

Gülümsedim. Hiç ses etmedim. Bir önceki turunda fark etmemişti oysa. Kartpostallar ya da internetteki görüntüleriyle asla ve asla bir değildi şu anda gördüğü Dünya. Mavi beyaz pırıl pırıl bir bilyedir aslında.

‘ Yalanlarla uyutulmuşuz. En kötüsü de ne biliyor musun? .. Hiç mi hiç uyanma ihtiyacı hissetmiyoruz. Nedendir bilinmez, Dünya buradan bakıldığında uçuk mavi parlak bir mücevheri andırıyor. Karanlıkta ışıldayan mavi bir kuarz sanki. ’

Bu dedikleri, anlayana büyük bir gizdi.

‘ Dünyalıları işletmiş birileri.. ’ dedim, konuyu değiştirmekti dileğim. Ay Çocuk’la arama, hiçbir şeyin girmesini istemiyor gibiydim.

‘ Yine kandırdılar bizi öyle değil mi? ! ’

Sessizliğimi korudum.

Gözleri doldu.

Kızgınlıktan değil, şimdi varabildiği farkındalıktan.

Ona öğretilmiş her şeyin bir yalan olduğundan değil, bundan şimdiye kadar hiçbir şüphe duymayışından.

Üzerine bir ağırlığın çökmüşlüğünden değil, tam tersi, onu hür kılan bu.. Aşk’ tan!

‘ Al beni uzay!  Al beni içine.. Bırak seni göreyim, çünkü ben senim.. ’ diye titredi kalbi..

Zaman yoktu..

Zamansızlık çoktu.

Zaman yok oldu..

Hayal yoktu… Hayalin tam içindeydi..

Yaşıyordu..

Aşkla doluydu.

Dalgın gözlerle baktı dünyaya, bir yarısı karanlıkta, diğer tarafı aydınlıkla.

Sırıttı Ay Çocuk.

‘ Yeryüzü Anne, Gökyüzü de Baba’ ysa eğer… sen ne oluyorsun peki? ’

Biraz bekledim…

Sonra cevap verdim; ‘ Çocuk. ’

‘ Ay Çocuk! ’ dedi, hayretle küçülmüştü civciv dudakları, büyümüştü gözleri.

‘ Evet bu doğru. ’ dediğimde gülümsedi, ‘ Ben de! ’ dedi.

Yüzüme dokunmasına ramak kalmıştı, kordonu bileğine yavaşça doladı… sardı..

Uyudu uyuyacaktı. Bedenini yumuşak bir dokunuşla kumlarıma bıraktı.

Bir an sonrasında ise deriiiiin bir rüyaya dalmıştı.

İzin verdim Ay Çocuğa.. Yoğun bir aşkla…………………………………ve seyrederken onu kül rengi kumlarımda,.. yaşamla doldum bir kez daha…..

*****

Uyku duvarının ötesindeydi…

Onu uyandırmamak elde değildi…

‘ Pşşşt.. pşşşşt! .. Hadi uyan.. ‘dedim…

Tepki vermedi.

İnce gümüşten ip hala avucunun içindeydi.

Bekledim..

Kendiliğinden uyansın istedim.

Bekledim,… sessiz… sakindim.

O uyurken… çok şey olup bitti.

Hiçbirini fark etmedi.

Üzerimde yaşayanlar Ay Çocuğu görmeye geldi..

Neden şaşırdınız ki?

İşin simyası Aşk’ sa eğer, yaşam her yerde değil mi?

Gözleriniz sizleri yanıltabilir, boşluk sandığınız şey, gerçekte bir illüzyon değil de nedir?

Usulca aralandı göz kapakları.

Yer yer koyu renkle örtülü düz alanlarıma baktı.

Yattığı yerde yüzüstü doğrularak kafasını kaldırdı.

‘ Ay, ’ dedi dudakları;  ‘ Belki öteki uydular da kusursuz küreler değildir ama senin gibi sırtında kambur olanı da yoktur sanırım.. ‘ diye mırıldandı.

 Ayağa kalktı duru gözlerle etrafa bakındı. Şimdi az önceki uykulu halinden eser kalmamıştı.

Ağzı hayretle açıldı, ‘ Bu arazi ne  tuhaf bir çıkıntı böyle! ’ diye bağırdı,  ‘ Burası sanki bildiğim, tanıdığım Ay değilde, *Quasimodo’ ya ait bir bölge. ’

Karanlık vardı.

Dünya’ dan baktığında hiç görülmeyen bölgelerimden birine inmişti.

Issızdı ortalık.. çok sessizdi.

‘ Sen nesin? ’ diye sorgulayarak devam etti.

Varlığı o kadar alışılmışın ötesinde bir yerlerdeydi ki..

‘ Dev bir mezarlık mı?  Yoksa yaşamın tamamen sona erdiği bir ölüler şehri mi? !.. Ya da sürücüleri tarafından terk edilmiş bir hayalet gemi mi? ! ’

‘ Aynı malzemedeniz biz ikimiz Dünya’ yla, ‘dedim ona;  ‘ Ancak onun tamamı gibi değilim ben. ’

‘ Farkınız ne peki? ’ diye sordu merakla.

‘ Benim hamurum, Dünya kabuğu ile hemen hemen aynı olsa da  onun çekirdeğindeki demir gibi ağır bileşenlerden oluşmuyor. ’ dedim ona,  ‘ Katı maddeye çok da yer yok burada.. Bana ruhlar ülkesi denmiyor boşuna. ’

Bileğindeki kordonu dört beş tur döndürerek açtı;  sadece bir kaç santim havadaydı.. Yerçekimi azdı… ama vardı!

Ay denen kütle beklendiği gibi olmayan garip bir doğaya sahipti. Çekimi tutarsızdı ve bu bölgeden bölgeye değişiyordu.

Ay’ ın karanlık tarafı, niçin sanki onun içi dışına çıkmış hali gibiydi?..

Dünya’ dan bakıldığında görünmeyen bu arka yüzeydeki büyük çıkıntıyı nasıl oluyor da taşıyabiliyordu peki?’

Tam o anda,  ‘ GONNNNNGGGGGGGGGG……. ’ diye bir ses çınladı, ve yankılanarak karanlığa yayıldı.

‘ Bu da ne böyle! ? ‘ diye bağırdı şaşkınlıkla.

Ses dağıldıkça esniyordu uzayın boşluğunda,  ‘ Gonnnnnnnnnnnnggggggggg! …….. ’

‘ Şşşşş… ’ dedim usulca,  ‘ Bekle, birazdan sessizlik olacak yine. ’

‘ Ay’ da böyle sesler duyacağım kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi? ’ diye afallamış bir ifadeyle ekledi,  ‘ Sezgilerim doğruymuş.. Seninle ilgili pek az şey biliyorum. ’

Eğildi, yerden bir avuç kum aldı.

Avuç içini açtığında dikkatlice baktı.

Kum tanecikleri yavaşça süzülerek havaya karıştı.

Hemen yere konmayacaklardı tabii, ağırlıklarını göz önünde bulunduracak olursak epeyce bir süre böyle süzüleceklerdi.

Hayretle büyümüştü gözleri;  ‘ Bunlar kahverengi! ’

‘ Ne sandın? ‘ dedim,  ‘ Üzerimde sadece beyaz ve gri tonlarını taşıyacağımı düşünmüyordun herhalde. Şu ilerideki tepeciği aştığında yeşil ve maviler bile bulabilirsin bende. ’

Gümüş ipi bileğinde sadece tek bir tur  kalıncaya kadar gevşeterek saldı..

Şimdi minik bedeni havalanmıştı.

Kendini boşluğa bıraktı. Üzerimde bir tur atmaktı amacı…

Kuş bakışı!….

Vakit kaybetmeden ona söylediğim tepeye yöneldi.

Zirvesi gri, etekleri yeşildi.

‘ Bu çok garip, ’ dedi; biraz alçaldı ve daha yakından baktı; yoncaları andırıyordu bu yeşillikler, sanki kalp şeklindeydiler.

Yükselip tepelere baktığında gri görünen yerlerin parlaklığı gözlerini aldı.

‘ Bunlar ne böyle! ’

‘ İnci tozunu andırıyorlar değil mi? ’ dedim gururla. Kumdu buraları da, ama çok özel ve değerli bir kum…

Gerçek inci tozundandı hamurum.

Biraz daha yükseldi, tepenin ötesini görüyordu gözleri.

Fildişi kumlara sahip bir çöl vardı az ötede şimdi.

Sessiz, ılık ve nemli.

Hafif bir esinti bile vardı sanki.

Tenindeki tüm gözenekler açılıvermişti. Gözleriyle, çölü içiyordu şimdi.

Bu daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu ki.

Havada asılı kalmış bir bez bebek gibi bekledi.

Hiçbir şey demedi. Büyülenmişti.

Şu anda tek dileği, bu gördüğü şeyi onun gözlerinden görecek biriydi.

Var mıydı acaba öyle biri?

Gelseydi, ikisi de aynı şeyi görseydi.

Minik yüreği, göğüs kafesinin içinde titreyerek irileşti.

Yarım hissetmiyordu kendini. Tek başına kuvvetle dünyaya köklenen bir bireydi.

Ağır ağır dizlerini bükerek karnına çekti… Havadaydı bedeni, bir yumurtayı andırıyordu şekli..

Kozmik bir yumurta..

Parmak  uçları uyuşmuştu. Hele hele sol elinin serçe parmağını hiç mi hiç hissetmiyordu.

Uyuşukluk şimdi başının tepesine kadar yükselmişti. Karıncalanıyordu her hücresi.

Başını dizlerine gömdü, ‘ Yeniler yeniler yeniler!!!! ’ diye seslendi.

Sesi boşlukta yankılanıyordu şimdi.

Çakılmış kalmıştı olduğu yere.

Hareketsizdi.

Başını kaldırdığında, etrafını aydınlatacak kadar nur saçıyordu tüm bedeni…

Duru gri gözler boşluğa dikiliydi;  ‘ Kaderime güveniyorum, ‘dedi,  ‘ Dünyaya gelmeden önce yapmış olduğum sözleşmeyi ince eleyip sık dokuduğumu çok iyi biliyorum.. Kendimi o kadar iyi tanıyorum ki Ay, hiçbir şeyi şansa bırakmadığımdan eminim. Hayal ettiğim aşkı yaşayacağımın garantisi bana verilmese dünyaya asla gelmezdim. Sence eş ruhumu, yarattığım oyunun içinde bulacağımın teminatını almadan böyle bir sınava girer miydim? Hazırlamış olduğum yolculuğun, aşkımı da içinde barındırdığından adım gibi eminim. Kaderime güveniyorum Ay! .. Aşk olmak istiyorum.. Aşkımı bekliyorum.. Bir yandan,zamandan bol ne var derken, bir diğer yandan da onu artık şimdi ve burada istiyorum. *- I want it all, and i want it now!.. – diye ince ince bağırıyor ruhum. Artık rahat bir nefes alıp kendimi dünyaya bırakabilirim. Çünkü ne olduğumu biliyorum.. Ben aşk oluyorum.. Aşkla doluyum! ’

Bileğindeki gümüş kordonu yavaşça açtı… ve boşluğa bıraktı.

Annesinin güvenli kollarından dışarı fırlayarak aşka daldı.

Gümüş ip, sanki bir makaraya bağlıymış gibi havada yumuşak sarmallar çizerek bedenime doğru çekildi.

O geceden sonra aşk, evrenin sonsuzluğuna attığı çapası oldu Ay Çocuğun…

Aşk, ona verilen her An’ a teşekkürü oldu bu Kalp Çocuğun.

Ay Çocuk, şimdi uzayın bir parçası..

Hayatını baş yapıta dönüştürmeye adanmış bir sanatçı.

********

Hemen, şimdi demeli!

Ne diye daha fazla beklemeli?

Hemen, şimdi.. hepsi!

Tek yapılması gereken aşkı yeryüzüne indirmeyi dilemek değil mi?

Bunu hak etmediniz mi?

I want it all and i want it NOW!

Sizce de öyle değil mi?

Bu kadarı bu günlük yeterli.