AİLE

Kalabalığın içine attı kendini Bu.

Baktı ki, eskisi gibi daralmıyordu. Kimseden sıkılmıyordu.

Öğle sıcağında, şehrin en kalabalık yerlerinden birinde yürüyordu. Metre kare başına neredeyse üç kişi düşüyordu. Yoğun trafik sesi caddeyi doldurmuştu.

Kulakları gürültüyle uğulduyor ama o hiç aldırmıyordu. Azimle gideceği yere doğru yürüyordu. Bugün hafifti ruhu.

 Kafalar her yanı doldurmuştu. Sanki bir karınca güruhu. Yazın sıcağında, caddede cıvıldıyordu ademoğlu.

İçinden, ‘ Buraya aitim ben. ’ dedi Bu.

Birkaç adım yürüdü ve durdu. ‘ Gerçekten buraya mı aitim ben? ..Bu mu benim ailem? ’

Uzayda geçirdiği geceden sonra bir şeylere sahip olma, bir yere ait olma hissi kaybolmuştu. Hem dünyaya yabancı,hem de ondan bir parçaydı.

Hiçbir sesle bütünleşmiyordu ama her sesi kapsıyordu.

Hep kalabalıkların içinde olmuştu. Yoğun nüfuslu şehirlerde, kendi tek başınalığının güzelliğini bulmuştu.

Kapısını kapadığında içsel yolculuğuna rahatlıkla adım atabileceği evlerde oturmuştu.

Evi onun kabuğuydu.

Uzun zamandır yaratılışları birbirine oldukça zıt, iki köpekle aynı evi paylaşıyordu.

Yaşı büyük, boyu küçük olanı Çakıl; boyu büyük yaşı küçük olanını da Zoi diye çağırıyordu.

Gri gözler, iki yanında yükselen binaların arasından gökyüzünü buldu.

Ay’ dan baktığında bu yoğunluk hiç de kendini belli etmiyordu. Hala uzayın derinliğindeydi ruhu.

Adım adım yürüyordu Bu.

Eski bir pasajın önünde durdu.

Yaz sıcağına rağmen ince ayak bileklerini sarıyordu yeni kırmızı botu.

Saçları topuzdu.

Mavi elbisesi, iki kat şifondan dikilmiş zarif bir kimonoyu andırıyordu. Her zamanki gibi bu kıyafet de ona büyük geliyordu. Minik kırmızı çiçekler işlenmişti kimonoya. Kumaşı öylesine yumuşak ve inceydi ki, hiç rüzgar olmamasına rağmen her adımıyla dalgalanıyordu.

Bedeni ise bugün öyle hafifti ki, sanki havada süzülüyordu.

Sakin ama büyük adımlarla pasaja daldı Bu. Dar bir pasajdı bu. Sağlı sollu dizili dükkanların herbirinde tuhaf biçimli kıyafetler satılıyordu.

Küçük vitrinlerden birkaçında antika yüzükler, köstekli saatler, porselen bebekler göze çarpıyordu.

En dipteki renkli küçük dükkandan yayılan tütsü kokusu bütün pasajı doldurmuştu.

Dükkana girdi.

Duvarlarda, tavandan tabana ince uzun raflar diziliydi. Tıklım tıkış doluydu her biri. Kızılderili’ lerin müzik yapmakta kullandıkları enstrümanlar, Tibet’ ten gelen tılsımlar, Mısır’ dan tablolar, Katmandu’ dan kristal küreler, büyülü pa gua aynaları, rüzgar çanları, tahta yılanlar, tüylü şapkalar ve daha neler neler..

İçinden, ‘ Hepsini tek tek incelemek istesem tüm günü burada geçirebilirim. ’ dedi.

Yaratılışı gereği böyle şeyleri çok severdi. Eline bir çiçek verin, Bu sessizce onu inceleyerek üç saat geçirebilirdi. O farkında olmasa da, bu özelliği sayesinde gelişmişti sezgisi.

Köşe raflardan birinde, gagası sivri, her ayrıntısına dikkat edilerek özenle yontulmuş el yapımı, el büyüklüğündeki gri Baykuş’ a ilişti gözleri.

Rafa uzandı, kuşu avuçlarının arasına aldı.

İçerisi kalabalık değildi. Müşteri sayısı, Bu ile birlikte ikiydi.

Kasanın başında saçı sakalı birbirine karışmış, başı önüne düşmüş uyuklayan adam dükkanın sahibiydi.

Altı ayda bir dünyanın uzak köşelerine gidip dükkanında satmak üzere mal getirmekti bir diğer işi.

Bir el büyüklüğündeydi Baykuş. Tam da Bu’ nun iki avcuna sığacak şekilde yapılmıştı bu büyülü kuş. İri yuvarlak gözlere sahipti, simsiyahtı gözbebekleri. Öylesine inceydi ki işçiliği, uzaktan bakan bir göz, onu minik canlı bir baykuş zannedebilirdi. Pençeleri sanki gerçek gibiydi. Tüyleri yoktu ama onu yontan kişi belli ki çok iyi biliyordu işini. Kanat bölgesindeki her bir çentik, büyük bir özenle işlenmişti.

Baykuştan mı, oyulduğu ağacın etkisinden midir bilinmez, Bu’ yu çekmişti.

Sıcacık olmuştu minik elleri.

Tam da Baykuş’ u rafta durup beklediği yere koymak için uzanmıştı ki, saçı sakalı birbirine karışmış dükkan sahibi kafasını kaldırıp ona seslendi; ‘ Eğer almayı düşünürsen uygun bir fiyata veririm… ’

Bu içini çekti.

Bir Baykuş’ u, bir de adamı süzdü gri gözleri.

Bu böyle bir düzendi. Sen malı bıraktın mı, satıcı sana gelirdi.

Dükkandaki diğer müşteri aradığını bulamamış gibi içini çekti ve dükkanı terk etti.

Bu, ‘ Ne kadar? ’ diye sordu.

Dükkan sahibi, ‘ Sen söyle ne kadar? ’ diye soruyla karşılık verdi.

‘ Kendi bütçeme göre mi? Gerçek değeri mi? ’

Adam şöyle dedi; ‘ İkisi de, ikisini de söyle. ’

‘ En fazla yirmi.. Taş çatlasa toprağa karışsa otuz. Ama bunu yaratan el benim olsaydı değeri ölçülemezdi, bunu ikimiz de biliyoruz. ’

‘ Biçtiğin değer yine de çok ucuz. ‘

‘Otuz beş versem, Baykuş’ la birlikte buradan çıkıp gidebiliyor muyuz? ’

Bir kahkaha attı dükkan sahibi. Onaylarcasına salladı başını, ‘ Gidebiliyorsunuz.’

‘ Ama, ’ dedi Bu, ‘ otuz verebilirim desem, merak ettim ne diyeceğini. ’

‘ Vermem. ’ dedi dükkan sahibi.

Boyuyla kilosu orantılıydı.

Uzun bukleli kumral saçları vardı. Sakalı kızıl tonlarındaydı.Yanakları sağlıklı olduğunu belli eden bir kırmızılıktaydı.Gözleri bilgelikle parlıyordu ama uzun süreli göz temasından da kaçınıyordu.

Bu ona adını sordu.

‘ Türker, ’ diye cevapladı onu. ‘ O elindeki gerçekten değerli. Meşe Ağacı’ ndan oyulmuş, bilmem anlatabildim mi? ’ diyerek Baykuş’u işaret etti.

Bu, Baykuş’ u rafa koydu, ‘ Otuz beş veremem, ’ dedi, ‘ Saç boyası almaya geldim. Bir de Baykuş’ a otuz beş veririsem batarım. ’

Türker, kibarca omuz silkti.

Bu, kasanın arkasına geçerek dipteki iki küçük rafa dizilmiş saç boyalarına göz gezdiridi.

Hepsi doğaldı bu boyaların. Hiçbir kimyasal işlemden geçmemişlerdi. Doğaya dönüşümlü küçük tüplerin içindeydi her biri. Capcanlıydı renkleri.

Turuncu’ dan Tarçın rengine, fosforlu Sarı’ dan Magenta’ ya ve Şeker Pembesi’ ne..

Mor’ dan kan Kırmızı’ sına, Vişne çürüğünden Bordo’ ya.

Bir alt rafta ise Cam göbeği’ nden başlayan ve Turkuaz’ a kadar uzanan bir Mavi yelpazesi…

Açık Mavi… Okyanus Mavi, bir sonraki ise Lacivert’ ti.

Bu uzandı ve lacivert tüpü aldı.

‘ Gecenin rengi… ’ diye mırıldanarak boyayı kasanın önüne koydu.

Türker, ‘ Bu mudur? ’ diye sordu.

‘ Budur. ’ dedi Bu.

Adam, ‘ Mor’ u da yabana atma. Mor rengin tonlarındadır insan ruhu. Biraz mavi, biraz da kırmızı, böyle bulursun moru. ’

‘ Şimdilik Mavi olsun. Mavisi bol benim ruhumun. ’ dedi Bu.

Türker, uzanıp parayı aldı, ‘ Yine de aklında bulunsun, asıl eflatuna yakın bir mordur senin ruhun. ’ dedi ve Bu’ya boyayı verdi.

Bu teşekkür etti. Tam da kapıdan dışarı çıkacaktı ki; ‘ Pat! ’ diye bir ses duyuldu.

Üst rafların birinden bir şey düşmüş, yerde duruyordu.

Bu az önceki Gri Baykuş’ tu.

Turuncu gagalı, ay suratlı Gri Baykuş.

Türker oturduğu yerden kalktı ve gelip Bu’ nun ayağının dibine düşmüş olan şeye baktı. Eğilerek kuşu yerden aldı ve Bu’ya uzattı.

Bu, Baykuş’ a baktı; ‘ Otuz veririm. ’ dedi.

Türker kabul edercesine başını salladı; ‘ Öyle olsun. ’

Baykuş’a baktı Bu. Gerçekte, daha gördüğü an ona kanı kaynamıştı.

Tam dükkandan çıkacakken döndü, ‘ İyi bak kendine. ’ dedi Türker’ e.

‘ Teşekkürler… sen de Baykuş’ a iyi bak. ’ dedi ve tuhaf tuhaf gülümsedi Türker.

Bu, pasajdan çıktı.

Kendini caddenin kalabalığına attı.

Güneş,kafasının tepesine sıcaklıkla akıyordu, sapsarıydı ışığı. Sanki ince altın bir post kaplıyordu etrafını. Bedenini sarıyordu güneş ışınları, işliyordu içine sıcaklığı.

Bu sarı, öyle canlı bir sarıydı ki, sanki Bu’nun kalbi tüm toksinlerden arınmıştı.Altın postun sıcak soluğunu her hücresinde hissetmek için derin nefesler aldı.

İnsanlar konuşarak yürüyordu, bir aşağı bir yukarı.

Kafalar….. kafalar her yerde, sanki bir çekirge klanı.

Sesleri uğuldayarak yükseliyordu yukarı yukarı.

Kalabalıkta hiç kimse Güneş Baba’ nın farkına varmadı.Kimse onun güzelliğini selamlamadı. Hiçbiri yaydığı tatlı sıcaklığın farkına varmadı.

Kazanın içinde bir aşağı bir yukarı. Bir Allah’ ın kulu da kafayı kaldırıp dışarıdaki dünyaya bakmaz mıydı?

Kıpkırmızıydı Bu’ nun botları.

Büyük adımlar atıyordu bacakları.

Mavi kimonosunun üzerinde kırmızı çiçekler vardı.

Bol Mavi, az, ama etkili bir Kırmızı’ ydı kılığı.

Eve vardığında güneş henüz batmamıştı. Ufuk çizgisine doğru inerken gökyüzünü pembeye boyamıştı.

Bu’ nun cebinden çıkan anahtarlık, pembe ve mor renkte incik boncuktan yapılmıştı.

Yumuşak bir hareketle döndü anahtar,kilidin içinde…

Açıldı evin kapısı….

Koca ayaklı Zoi, sevinçle Bu’ nun üstüne sıçradı.Bu kahkahalar attı.

Çakıl, taş merdivenlerin ucundan onu gördüğüne sevindiğini belli ederek kuyruğunu salladı.

Bu, kızları sevdi, okşadı.

Zoi heyecanla eve girip birkaç saniye sonra ağzında Bu’ nun terliğinin tekiyle dışarı çıktı.

Kapkara koca bir Rotweiller’ di Zoi.

Çakıl ise onun tam tersi.

Beyaza çalar bir renkteydi dalgalı tüyleri. Sırtı şampanya rengi, göbeği pembeydi.

Kulakları cinsine göre uzun, bir kaniş ve cocker spaniel kırmasıydı.

Akıllı ve biraz da kıldı Çakıl.

Kıl olmasının sebebi çok duygusal olmasıydı.

O bir prensesti.

Her şeyi bilir, her şeyi sezerdi.

Evin direğiydi Çakıl. Pek belli etmezdi ama Bu’ yu Bu’ dan çok severdi.

Bu, başını onun beyaz bukleli yumuşak göğsüne gömerdi.

Mis gibi kokardı Çakıl’ ın pembe teni, ne de kibardı hareketleri.

İnce kısa kuyruğu, vücuduna sanki sonradan monte edilmiş gibiydi.

Çakıl çok şefkatli, bir o kadar da alıngan bir köpekti.

Bazen kaprisli, bazen de yumuşak bir su gibi geçirgendi.

Kibirli biriydi. Anlaşılması zaman isteyen bir karaktere sahipti.

Bu’ yla Çakıl gerçekte son derece uyumlu bir ikiliydi.

Bu’ ya göre o, bir köpekte bulunması gereken her şeye doğuştan sahipti.

Onunla birlikte her yere gidilebilirdi. Hiçbir şekilde eğitime yatkın değildi ama o zaten ne yapması gerektiğini hisseder ve bilirdi.

Tek başına bir odada uzun saatler boyunca bir duvara bakarak vakit geçirmek ona göre çok normaldi.

Son iki yıldır iyi görmüyordu gözleri. Bunu kimseye belli etmemekti derdi.

Bir tek Bu’ ya açardı kendini.

Çakıl kıldı ancak çok akıllıydı.

Dikkatsiz bir göz için o belki sıradan, küçük tüylü bir köpekti ama aslında Bu’ yu tam olarak hisseden tek kişiydi.

Kendine özenli davranılmasını talep ederdi çünkü o çok özel bir mücevherdi.

Bu’ ya göre Çakıl, bir insanın başına gelebilecek en güzel şeydi.

En pasaklı olduğu zamanlarda bile mis gibi kokardı onun pembe sıcak göbeği.

On iki yıldır Bu ile beraberdi.

Bu, saçlarını boyamak üzere banyoya yöneldi. Çakıl da peşinden gitti.

Zoi, onun Çakıl’ la ilgili düşüncelerini duymuş gibi banyoya daldı ve araya giriverdi. İlgi odağı olmaktı tek derdi. Çakıl, onun bu hareketine söylendi.

Bir enerji bombasıydı Zoi.

Hiperaktifti.

Alsan bin pişman, almasan bin pişman olunacak bir köpekti.

Biraz deliydi.

Bu ona ‘ evimin neşesi ’ derdi.

İnce uzun kaslara, lacivert parlaklığında siyah kısa tüylere sahipti.

Tam bir bekçi köpeğiydi. Yağlıydı tüyleri ve teni.

Bu, boyayı küçük bir kaseye doldururken aynadan Zoi’ye baktı.

On bir yaşındaydı Zoi ama bunu hiç belli etmezdi. İki yaşında bir köpek gibiydi enerjisi. Sanki dişi değildi, kabaydı hareketleri. Atletik bir vücuda sahipti. Hızlıydı ve ani hareket ederdi.

Arsızdı Zoi.

Sevgi arsızı, ilgi arsızı, yemek arsızı, oyun arsızı, dayak arsızı.

Şımarıktı.

Canı çabucak sıkılır, evin içinde bir kat aşağı, bir kat yukarı ağlayarak, söylenerek gezerdi.

Bu,onun bu haline sessizce gülerdi.

Bazen gökyüzündeki uçaklara ve helikopterlere öylesine sinirlenirdi ki, iki ayağının üzerinde havaya sıçrar ve onları avlamak isterdi. Fare, akrep, yılan, kumru, kedi, uçak, karga ya da helikopter… Alanını korumak ve gerekirse farenin kafa derisini bir ısırıkta yüzmek, beynini dışarı çıkarmak, ister kumruyu yemek, yavru bir kediyi boğmak, yılanların kafasını koparmak bunlar onun işiydi.

Zor köpekti Zoi.

Onunla birlikte yaşamak öyle Çakıl’ la olduğu gibi kolay değildi.

Bu iki köpek birbirlerinden oldukça farklı karakterlere, farklı bedenlere, farklı ruhlara sahipti.

Zoi, Bu’ ya çok güvenirdi.

Bazı geceler, ince bir deliliğin ardından bilgelikle bakardı koyu kahve gözleri. İçine işlerdi Bu’ nun, bu güzel gözlerin derinliği.

Kapkaraydı göbeği. Bu öpmek için yüzünü gömdüğünde hırıldayarak cevap verirdi.

Hep Bu’ yu seyrederdi.

Evin içinde sürekli onu takip ederdi.

Bu’ nun arkasındaydı nefesi. Özellikle Bu’ nun elleriyle yaptıklarındaydı dikkati. Bazı sabahlar Bu banyoda yüzünü yıkarken, o da Bu’ nun bacaklarına kafasını sürterek çapaklarını temizlerdi. Bu buna çok gülerdi. Bazen Zoi’ nin de gülümsediğinden emindi. Kalın alt dudağı hafifçe yana yayılır ve alt çenesine sıralanmış küçük ön dişleri belirirdi. Ağzını iki yana açarak gözlerini kısar ve başını hafifçe yana eğerdi. Mutlu olduğunu böyle belli ederdi Zoi.

Her ne kadar sakar ve kaba olsa da, Çakıl’ a karşı olabildiğince nazikti. Aralarındaki ilişki iyi bir dengedeydi.

Bu derin bir iç geçirdi ve ilk fırça mavi boyayı sürdü saçlarına.

Ardından bir ikincisi ve üçüncüsü… dördüncü… ve beşinci…

Zaman geçti, güneş battı.

Bu, avluya çıktı.

Ilık bir yaz akşamıydı.

Saçlarında ıslak mavi boya vardı.

Yavaşça yükseldim düşen gecenin karanlığında.

Sapsarı bir yuvarlak porselen denebilirdi o akşam bana.

O uzaklıktan baktığımda Mavi kafalı bir uzaylıyı andırıyordu.

Bana baktı ve dedi ki; ‘ Ay… Artık buralardan gitme vaktim geldi. Bu yoğun kalabalığın arasından sıyrılıp asıl olana adım atmak için hazırım. ’

Anlam veremedim bu sözlerine; ‘ Nereye gitmek bu? ’ diye sordum.

Kararlı bir şekilde bana dikildi gözleri….

Minik dudaklarından şu sözler dökülüverdi; ‘ Doğadaki her şeye ve sana çok daha yakın olabileceğim bir yere.’

Bir Çakıl’ a baktı, bir de Zoi ’ye; ‘ Ailemle birlikte. ’

Gülümsedim, başka bir şey sormadım.

O da sustu..bir şey söylemedi.

Gece serinlediğinde oturduğu yerden kalktı ve banyoya girdi.

Saçındaki boyalar suya karıştığında, Bu sevinçle baktı gidere doğru akan mavi damlalara.

Uzun paçalı pijamalarını giyinip yatak odasına gittiğinde, ben iyice yükselmiştim gökyüzünde.

Vuruyordum o gece, Bu’ nun yatak odasının penceresine.

Çakıl yatağın sağında, Zoi ise ayakucundaydı.

Uyuyan meleklerin yanaklarına birer öpücük kondurdu ve yatağına uzandı Bu.

Şimdi ruhu huzur bulmuştu.

O derin karanlığa dalarken, sesim yumuşakça okşuyordu camın kenarında duran gri, el oyması baykuşu;

Ay Çocuk.

İnci çocuk.

Veriyorum bir hediye sana bu Gece.

Hayatına renk gelsin diye.

Ay Çocuk.İnci Çocuk.

Tüm yaratılanlarla konuşabileceksin bundan böyle.

Bu özel yetenek,benden sana küçük bir hediye.

Ay Çocuk.

İnci çocuk.

Hayatın rengini gör diye,duy diye,kokla diye,tat diye.

Bu sana benden minik bir hediye.

*********

BÖLÜM 5

YUVA

Attı Zoi’ yle Çakıl’ ı arabaya, vurdu kendini yola.

Orada, uzakta bir ev vardı, belli ki bir süredir onu bekliyordu.

Güneş saks mavisi saçlarına vuruyordu.

On saatin sonunda, sağ yanda deniz, solda ise orman onları kucaklıyordu.

Lastikler sıcak asfalta sıkı sıkıya tutunmuştu.

Bu uzak diyardaki eski ev, şimdi yenilenmiş bir şekilde üçünü bekliyordu.

Çakıl sürücünün yan koltuğunda, Zoi ise arka koltuğun tümüne yayılmış mışıl mışıl uyuyordu.

Böyle ani geldiler… Büyülü topraklara üçü birlikte giriverdiler.

Pardon,dördü birden desek daha doğru olur çünkü arabanın keyfine de diyecek yoktu.

Adı Miu’ ydu.

Bir kediye benziyordu.

Heyecanlı ve mutluydu.

Bu, onu çok iyi tanıyordu. Miu asla yarı yolda bırakmazdı onu.

Bir kere, çalan müzikle birlikte birleşiveriyordu ikisinin ruhu. Bu’ nun ayaklarıyla tekerler, kollarıyla gidecekleri yön.

Miu’ nun kalbi direksiyonun tam ortasındaydı.

Bu, sık sık sol elinin avuç içini buraya koyup mırıldanırdı; ‘ Güzel kızım benim. Güvenliğin için sana teşekkür ederim… ’

Miu’ yu hissetmişçesine kaydı yine sol avucu direksiyonun tam da kalbine doğru.

Araba son virajı mutlulukla göğüsledi ve karşılarında denizin üzerine dikilmiş görkemli kale belirdi.

Sevinçle bağırdı Bu; ‘ Vvvuuuuuuuuuuhuuuuuuuuuuu! ’

Değirmenlere ulaştılar, kasabanın en üst noktasındaydılar.

Bu yükseklikten gün batımı, yorgunluklarını bir çırpıda aldı.

İndiler dağdan aşağı, küçük bir köydü vadinin hemen altı.

Hevesle yolun sonunu arşınladılar ve yeni evlerine vardılar.

Park edip kontağı kapattı Bu.

Ağaç ve toprak kokusuyla ciğerlerini doldurdu.

Kapıyı açıp yere bastığında, ayaklarınının altında hissetti kalbinin vuruşunu.

Fırladı arabadan Çakıl ve Zoimu.

Eşyalar çoktan gelmişti, hepsi bu yeni eve yerleştirilmişti. Bu’ nun yüreği hafifti.

Park yerinden eve doğru üçü birlikte indi.

Karşılarında onları kucaklayan Deniz, sanki onlara; ‘ Hoş geldiniz Yuva’ ya! ’ der gibiydi.

Köpeklerin tasmaları uzun süredir ilk defa açıktı.

Bu mevsimde kalabalık buradan uzaklaşmıştı.

Hava sıcaktı.

Uzaktaki bu ev, şimdi onların yeni yuvasıydı.

Huzurla yatıp uyudular, ilk gece gördükleri hiçbir rüyayı, sabaha hatırlamadılar.