ÇAKIL TAŞI

Tarih tekerrürden ibarettir dostlarım. Dünyanın sırları herkese değil, sadece arayanlara ve bulmasını bilenlere açıktır. Şu yeryüzü dediğiniz gezegen nice gelişmiş uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. Ben bunların her birinin canlı tanığıyım. İnsanlığın gizli tarihinde gününüz dünyasından kat be kat daha ileri uygarlıklar yeryüzünde yaşamış, ancak kibir ve korku yüzünden hepsi birer birer kendini sonlandırarak varlığına dair ardında sadece gören bir göze görünür olabilecek derecede kanıt bırakmıştır. İnsan soyu yeryüzünde hep var olagelmiş olsa da evriminin nihai noktalarındaki geçişlerde asıl amacından saparak yozlaşmıştır. Verdiği onca zarara rağmen insanın beşiği tozdandır. İnsan, doğası gereği vahşidir ve buna saygı gösterilmelidir. İnsan doğası gereği vahşidir, bu da onun gizli kuvvetidir. Nadiren de olsa, karanlık bir buluttan çakan şimşek misali çatlak sesler de sürünün arasından yükselir. Kalabalıklar onları bir sülükmüşcesine tükürür. Dahi insanların çoğu, çağdaşlarına deli gibi görünür. Yine de hayat, uğrunda mücadele edenler için korkakların hiç bilmedikleri bir tat sunar. 

Bizimki bu sefer bir aşama kaydetmeye karar vermişti.

Ölüm ve yaşam üzerine.

Ölmeden önce ölmenin aşkıyla yanıp tutuşan başka bir varlık açmıştı gözlerini o karanlık geceye..

Puslu bir sarı tabaktım gören göze, elle tutulacak kadar yakın bir bakır tabak…

Toprağa uzanmıştı yine boylu boyunca. Nemli bir mezarlıktaydı, ilikleri acıtacak kadar keskin bir poyraz vardı.

Aldırmıyordu Ay Çocuk buna. İsli puslu bir şarkı eşlik ediyordu ruhuna.

‘ UUuuuuuuuuuu… Aaa… UUUUaaaaauuuuu! Uuuuuuuu you are the one..

….and i am the moon… in the endlesss sky you’re still alivee.. in my dreams… wolf and i…’

Göğün sağ yanında beliren gümüş bir ışık topu gördü.

Yıldız kayması denemeyecek kadar büyük olan ışık, karanlığı yararak ilerledi ve kayboldu.

Ay Çocuk, yavaşça yattığı yerden doğruldu.

Az ötede, bulunduğu yerin bir metre yukarısında, Zoi’ nin mezarı ne de cılız kalmıştı Çakıl’ ınkinin süsü püsü yanında!

Gömmüştü tatlı Çakıl’ı… Parlak mücevheri yatıyordu orada.. Toprağın altında.

Küçük dikdörtgen bir taş yerleştirmişti başucuna, gömünün tepe bölümünde birkaç büyük kayraktaşı vardı.

Başka hayvanlar gelip kazamasın diye taşımıştı onları. Mezarın sınırlarını daire içine alsın diye el büyüklüğünde taşlar yerleştirmişti yine. Geri kalanı ise süs püstü işte; elma şeklinde bir mumluk, incik boncuk, her boydan taşlar, beyaz taşlar.. Çakıl taşları!… Adı Çakıl’ dı.

Ay Çocuk cebinden çakmağını çıkardı.. İki tütsü yaktı. Nag Champa’ ydı tütsünün adı. Birini Zoi’nin, diğerini Çakıl’ın mezar başına toprağa tutturdu.

Tütsüler esen poyrazla aynı ritimde tüttü durdu.

Elindeki beyazlı kırmızılı gülleri Zoi’ye ve Çakıl’a paylaştırdı.

Bir sigara yaktı.

Artık Mavi vardı, Zeytin vardı.

Bir Zoi’ye baktı.. Bir de Çakıl’a.

Koca bir sayfa yatıyordu toprağın altında. Yaşam denen sarmalın 14 yıllık döngüsü.

‘ Ay..’ dedi dudakları, ‘ Mezardan yükselen bir kadın hayalini andırıyorsun. Tıpkı ölü bir kadın.. Sanki ölü şeyler arıyormuş gibi.’

‘ Sana geri gelecek.. Biliyorsun..’

Dolu gözlerle toprağa bakarak omuz silkti. Bir şey söyleyecekmiş gibi titredi dudakları. Elleriyle başını yukarı aşağı sıvazladı. Parmakları sağdan sola karıştırıverdi kısa saçlarını.

‘ Buna tutunuyorum. Yoksa delirebilirim. Bir buçuk yıl içinde iki köpek kaybettim.’

Gülümsedi.

‘ Küllerinden doğan bir anka kuşu gibi hissediyorum şu an.’

Yarıda bırakıp attı sigarayı.

Az ötede güzel bir köpek vardı. Mavi’ydi adı. Büyümüş, boyu uzamıştı. Pırıl pırıl gri tüyleri vardı.

‘ Heu! Heu! ‘

Bu tuhaf havlama biçimi Ay Çocuğu neşelendirmeye yetti de arttı. Yine de bir yay kirişi kadar gergindi bacakları.

Hareketlendi Mavi. Sıkılmıştı mezarlıkta besbelli. Koşmak istiyordu henüz çok gençti.

 ‘ Yörü yörü yörüüüü..’ diye bağırdığında ilk önce sağlı sollu zikzaklar çizerek sekti, sonra dört nala yağladı tabanları kıçından ateşlenmiş bir tazı misali.

Ay Çocuğun kahkahası denize doğru esen rüzgara karışıp gitti.

Yürürken düşündü çocuk, ‘ Neden hasta oluyoruz biz? Neden Dünya’ da hastalık denen şey var?’

Takip ediyordu Mavi’yi.

Köpek onun nerede olduğunu kontrol etmek istermiş gibi durdu.. Meraklı gözleri aradı Ay Çocuğu telaşla, kabarttığı gri kadife kulaklarıyla döndü baktı ardına.

Ay Çocuk aşıktı bu bakışlara. Sürü liderini arayan gözler buluştuğunda, hayvan neşeyle hızlandı denize doğru inen bayıra.

Ay Çocuk hayrandı köpek denen yaratığa.

‘ Anlamın gizli kapısı açılınca gerçeği, en gerçeği görürsün.. Bütünü..’

Ayaklarına bakıyordu. Dünya’nın nabız atışları tabanlarından ne de rahat akıyordu..

‘ O bütüne ulaşmak için geçilmesi zorunlu olan bir karanlık gece vardır.. Ruhun karanlık gecesi.’

‘ Çoktan geçtim oralardan ben.’ dedi, sesinin tonundan anladığım kadarıyla konuşmaya istekli değildi.

‘ Bütünle bir olmak için varlığın kat etmesi gereken bir yol vardır, kendi içine doğru..’ dedim hiç oralı değilmiş gibi.

‘ Ben bütünle bir olmak değil, bütünün kendi olmaya göz diktim.’ diye cevap verdi; alay ediyordu belli.

Kabul ediyordu. Artık ölümü biliyordu ama yine de yaşama tapıyordu.

Çakıl’ ın gidişiyle beraber kendi ölümünü de kabul edip içine alarak Mavi’yi, yaşamı takip ediyordu masmavi denize doğru.

Ölmeden önce ölmüştü Bu. Aldığı her nefesle kalbine bir buz zerresi daha yapışıyordu.

Nabzı hızla atıyordu. Anlık bir derin nefesten sonra adımları hızla arşınlamaya devam etti denize doğru açılan patika yolu.

Mavi’nin uzun bacakları dalga seslerinin içine işlemiş yosunlu koku moleküllerini takip ediyordu. Köpek, dik bayırın sonundaki tepeye geldiğinde durdu.

Ay Çocuk takip etti onu.

Dalgalar, esen rüzgarla aynı ardışıklıkla vuruyordu tepenin eteklerine doğru.

Yanına vardığında, Mavi az önceki havlama biçimine tezat, vakur bir ifadeyle oturdu.

Ay’ daydı gri gözleri, bana bakıyordu.

Ay Çocuk Mavi’nin yanı başına oturdu, gri gözleri denizi aydınlatan yakamoz büyümü hayranlıkla içiyordu.

Işıl ışıldı deniz..

Planktonların da yardımı vardı.

Vakit dünya zamanı ile 00:00’ dı.

Az sonra ikizler burcunda harika bir ay tutulması olacaktı.

Tepeden baktığında bir çakmak bayırını andırıyordu deniz kenarındaki çakıl taşları. Gecenin karanlığına tezat, gökteki yıldızlar kadar berrak mı berraktı kumsalın taşları.

Dar bir koydu burası.

Adı, ‘ Çakıl Koyu.’

Kulağı okşayan bu melodik ses bir kadına aitti.

Ay Çocuk irkildi. Onunla aynı anda, ‘ Eu!’ diye havladı Mavi.

‘ Biri az önce bir şey mi dedi? Çakıl Koyu dendiğini duydum sanki?’

Burnuyla Ay Çocucuğun çenesininin altını hafifçe dürttü Mavi, yabancı sesi kendisinin de duyduğunu söylüyordu besbelli. Snif snif snif.. Geceye dağılan kokuyu takibe dalmıştı şimdi. Ay Çocuk onun ardından gitti.

Gözleri aşağılara ve yol kenarına iliştiği kadarıyla, çok çeşitli boy ve şekilleriyle en küçük parçası bile keskin ve bir iğne gibi sivri çakıl taşlarından başka bir şey göremiyordu başlarda.

Bayırı inip kumsala yaklaştıkça taşların şekli de değişmeye başladı.

Hilal biçiminde küçük bir koydu burası.

Kıyıya vuran dalgaların uzun zamandır süre gelen gelgitleri, aşındırarak yumuşatmıştı taşların köşelerini.

Bej kumun üzerine seriliydi irili ufaklı taşlar. Bakır ışığım, çakıl taşlarının aralarına serpiştirilmiş deniz kabuklarını bile aydınlatıyordu.

Kıyıdan birkaç kulaç ötede büyükçe bir kaya vardı koltuk gibi.

Ay Çocuk tutulmayı kayanın üzerinde seyretmeye karar verdi. Ayakkabılarını çıkardı, pantolonunun paçalarını sıvadı.

Vakit gece yarısıydı..

Denizin rengi tıpkı bir okyanus gibi petrol yeşiliydi. Derin mavi bir sır gecesi.

Kuzeyli rüzgar dinmişti şimdi..

Sanki o da benim gibi heyecanla tutulmayı bekliyor gibiydi..

Poyrazla birlikte durulmuştu dalgaların sesi.. İyot kokusu capcanlıydı, hava tazeydi.

Uzun bacaklı Mavi, koşarak deniz kenarına gitti. Yumuşakça kıyıya vuran dalgalarla oyun oynamaya karar vermişti. Boydan boya koştu deniz kıyısında. Derin bir çukur kazma işine tutuldu sonra.

Tam o anda başladı tutulma.

Sisten bir tülü andıran, duman gibi hızlı ilerleyen gri bir bulut kümesi üzerimi ince bir peçeyle örtüverdi.

Dünya, benimle Güneş’ in arasında idi. Dünya’ nın gölgesine dokunmuştum şimdi. Gölgeler daima oradaydı gerçi ama onların düzlemine uğrayış zamanlarım pek nadirdi. Toplasan yılda iki, bilemedin üç ederdi. Parçalı tutulmaydı bu seferki.. Zaman yine sonsuz çoklukta katlanarak ilerleyecek kadar esnemişti. Gök, derin ve garip bir parlaklıkla mavileşti.

Ay Çocuk hayranlıkla beni seyre dalmıştı. Mavi bile koşturmayı bırakmış, çocuğun ayaklarının hemen dibinde dimdik oturmuş bana bakmaktaydı. Ansızın duyduğu izleniyormuş hissiyle irkilerek denize döndü ikisi de..

Kayanın üzerinde oturan biri vardı. Bir kadın.. Bir deniz kızı!

‘ Bir Nemf..’ diye düzeltti onu deniz kızı. 

Elinde gümüşten bir tarak vardı; uzun şampanya rengi saçlarını taradığı.

Bir avuç büyüklüğündeydi gümüş tarak. Bir dirsek boyundaydı gümüş sapı. Sırt kısmında bir ayna vardı tarağın.

Suretim aynanın yüzeyinde adeta dans ediyordu.

Ay Çocuk, konuşma arzusuna direndi.

Bildiği kadarıyla Nemfler, deniz kızlarına benzeyen ama istedikleri zaman başka hayvanların da kılığına bürünebilen efsanevi su perileriydi.

Şaşkınlıktan mı yoksa korkudan nutkunun tutulmasından mıdır bilinmez; Mavi de havlama cesaretini gösterme arzusuna direniyor gibiydi…

‘ Ahahahh!’ , büyülü gecenin içinde neşeyle çınlamıştı Nemf’ in su gibi duru kahkahası.

Tarağın tersini çevirerek aynadaki aksine baktı.

Ona yansıyan görüntüden memnun kaldığını belli edercesine omuzunu hafifçe kaldırarak, aynadaki yansımasına ufak bir buse üfleyip Ay Çocuğa baktı.

Gözlerinin ardında perilere has bir neşe vardı. Doğasından gelen zarafetle, oturduğu kayanın etrafındaki çakıl taşlarından birine doğru eğilip avucuna aldı…. ve suya attı.

‘ CULUP…….’ diye suya dalan taş, denizin yüzeyinde büyükten küçüğe doğru içiçe geçmiş dairelerden izler bıraktı.

‘ Uzak geçmişte yaşamış atalarımdan miras bir söz var aklımda kalan,’ dedi Nemf; taşın denize gömüldüğü noktaya doğru eğilerek, ‘ Bir çemberin mükemmel simetrisi içinde evrenin esas doğası bulunur. ’

Özlem dolu gözlerle bana bakarak iç çekti, ‘ İşte parçanın bütünle bir olduğunun kanıtı.. Çakıl taşı, mükemmel bir silsile yarattı…’

Ay Çocuk, bir an için insanlığın suda yaşayan bir yaratığa dönüşmeye doğru evrimleşmesinin ne denli büyük bir dönüşüm olabileceğinin hayaline daldıysa da, ‘ CLUP’ diye suya dalan ikinci çakıl taşı dikkatini dağıttı.

‘ Ah!!’ diye tutkuyla iç geçirdi deniz kızı; ‘ Suda nefes alabilme yetisi, inan bana insana bahşedilebilecek en önemli yeteneklerden biri. Suda nefes almak tıpkı gökte uçmak gibi…’

Romantik biriydi belli.

‘ Düşünsene, karada yaşayan ama suya girdiğinde hiç zorluk çekmeden nefes alabilen..’

Heyecanla kıvrıldı pullu alt bedeni, ‘ Sence de büyüleyici değil mi?’

‘ Ben de suyun altında uzun süre kalabiliyorum.’ dedi Ay Çocuk, sonunda.

‘ Yo.. anlatmak istediğim bu değil, suda nefes almaktan bahsediyorum ben. Potansiyel ebedilik, gerçek ölümsüzlük değildir. Suda uzun süre nefes tutabilmekle suyun altında nefes alıp vermek bir değil.’

Tam bir periydi.. Su perisi. Karşısında ebediyen taş ve deniz arasında yaşayan bir varlık vardı.

‘ Çok güzelsin..’ dedi çocuk, samimiydi çünkü karşısında duran şey bir mavi lapis lazuli taşı kadar mükemmeldi.

‘ Neden biliyor musun?’ diye kıkırdayarak sordu su perisi, aynalı tarağı yine elindeydi.

On günlük bir astragan kadar parlak saçlarını büyük bir keyifle taramaya başladı ve şöyle dedi, ‘ Çünkü evreni güzel, adil ve kusursuz görüyorum.. Bu yüzden işte.. Ruhum huzurlu olduğumu bilir.’

Aynaya, suretinden memnun bir bakış atıp eğildi…

Yeni bir çakıl taşını suya attı, ‘ CLUP…’

Bir tane daha, ‘ CLUB..’

‘ Heeeuuuummm!’ diye mırıldandı Mavi. Hareket etme cesaretini gösterme arzusu, henüz su perisini hipnotize olmuşcasına seyretme güdüsünün önüne geçememişti.

‘ Sana birkaç soru sorabilir miyim?’ diye sorduğunda Ay Çocuk hayret etti.

Yine de tedbiri elden bırakmayarak ve içinde bulunduğu halin, üzerinde bıraktığı etkiyi çaktırmamaya çalışarak bekledi.

Saygıyı elde etmek için korkuyu yenmek şarttı değil mi?

‘ Tedirgin olmana gerek yok.’ dedi su perisi, ‘ En basit sorular, en derin olanlardır.’

Ay Çocuk yutkundu.

‘ Nerede doğdun?’

Ellerini pantolonunun cebine soktu, derin bir nefes aldı, ‘ Samanyolu Galaksisi’ nde bir yerlerde.’

Nemf, yanıtın onu heyecanlandırmış olduğunu belli edercesine kıpırdandı, ‘ Evin nerede?’

Offf!!  Bu soru gerçekten sorulmalıydı.

‘ Dünya’da.’

Deniz Kızı kollarını göğe doğru açarak, ‘ Wauuuu!!’ diye bağırdı.

Mavi, ‘ Eeeuuuuu!!’ diye uluduğunda Ay Çocuk kıkırdadı.

‘ Adım Çakıl Taşı..’ dedi su perisi.

‘ Ah!’ diye iç geçirdi çocuk, ‘ Ne demeliyim bilmiyorum… Dünya sihirli bir yer.. Çakıl diye bir kızım vardı. Yakın zamanda gömdüm. Sana bakmanın verdiği keyfi görmesini isterdim.’

‘ Görmediğini de nereden çıkarıyorsun?’ diye sordu deniz kızı.

‘ Gözleri görmüyordu son yıllarda. Beş yıl kör yaşadı.’

‘ İyi ama görmediğini de nereden çıkarıyorsun?’ diye sorusunu tekrarladı deniz kızı.

‘ Bu mantıklı..’ dedi Ay Çocuk… Yanılıyor olabilirdi. Onun anladığı görmek ile dünyayı Çakıl’ ın gözünden görmek arasında dağlar kadar fark olabilirdi.

‘ Nereye gidiyorsun?’ diye basit bir soru daha sordu Nemf.

‘ Galaksinin merkezine doğru yol alıyorum.’ demesiyle yıldızlar göz kırpmak istercesine parıldayıverdiler karanlığın içinde.

‘ Ne yapıyorsun?’

Gözlerini kapadı çocuk. Yıldız kayması denemeyecek kadar parlak gök cismini bir kez daha gördü göz kapaklarının ardında.

‘ Duruyorum… Duruyorum ama durgunluğumla aynı hızda yol alıyorum, saate altmış bin kilometre hızla… uzay boşluğunda.’

Nemf derin derin iç geçirdi,  ‘ Biliyor musun? Sen de büyüleyici birisin..’

‘ Teşekkür ederim…’ Yanakları kızarmış, gözleri parlamıştı Ay Çocuğun ama aynı anda peri kızın suratında belli belirsiz bir hoşnutsuzluk görür gibi olmasıyla suçluluk duygusunun üstüne çökmesi bir oldu.

‘ İnsan ruhunun mevkii baştadır.’ dedi su perisi. ‘ İnsan, her ne kadar büyüleyici bir varlık olursa olsun şimdilik ayağında zincirler var. Çünkü düşüncelerinden etkileniyor.’

‘ Cluppp…’ Denize bir çakıl taşı daha attı.

‘ Halbuki ne yapması gerek?’ diye sorduğunda, biliyordu cevabı çocuk; kalbindeydi zincirlerin anahtarı.

‘ Kendini affet..’ dedi su perisi, ‘ Kendini affetmelisin ki sana başka bir surette geri gelsin küçük peri köpeğin.’

Ay Çocuk, her utandığında ya da canı sıkıldığında yaptığı gibi gri gözlerini ayaklarına devirdi. En büyük hazdan bile daha kıymetli olan bu acıyı, istemeyerek de olsa kaybetmemek için kıpırdamadan durdu. İnci tanesi gibi iri iki gözyaşı denize karışıp gitti.

Yumuşakça kulağını okşadım tüm ruhumla, içi huzur dolsun istiyordum tam da tutulma anında; ‘ Biliyorsun Mavi aslında Zoi’nin ikiz alevi.. Sana geri geldi.’

Biliyordu Ay Çocuk.. Biliyordu ama yine de kalbinden geçene güvenmesi için birilerinin bunu doğrulamasına ihtiyaç duyuyordu.

‘ Ah!’ diye iç çekti Çakıl Taşı, ‘ Siz insanlar, kapanan kapının ardından öyle çok gözyaşı döküyorsunuz ki yenisinin açıldığını her nedense göremiyorsunuz.’

Neşeyle Mavi’ye bakarak kahkaha attı sonra, ‘Asıl kör olan kim acaba? Hadi artık ağlama.. Baksana muhteşem bir gece bu, yıldızların altında.’

Eğildi ve iri bir çakıl taşını suya attı çocuk, ‘ Clupp..’

‘ Peki öyleyse, ben de sana birkaç soru sorabilir miyim?’

‘ Ahh! Tabii ki..’ diyerek heyecanla kuyruğunu suya vurdu deniz kızı. Yan gözle aynaya bakıp tebessüm etmekten de geri kalmadı.

‘ Nerede doğdun?’

‘ Okyanusların dipsiz derinliklerinde..’

‘ Evin nerede?’

‘ Kalbimde.’

‘ Ne yapıyorsun?’

‘ Anımı yaşıyorum.’

‘ Nereye gidiyorsun?’

‘ Tam da şimdi..Buradayım.’

Gülüştüler. Göz göze geldiklerinde, su perisinin ifadesi ona tanıdık geldi. Ruhu güneşten başka hiçbir şey tarafından rahatsız edilmemiş bir göl kadar sakindi.

Bakışları Ay Çocuğun yüreğinin mutlulukla atmasına yetti. Kafasının içi yakalanmamacasına uçuşan kelebeklerle doluydu şimdi.

‘ Anı yakala..’ dedi su perisi, ‘ Bak şu tutulmaya.. Ne kadar mistik bir gece değil mi? Hüzünlenmek sana yakışmıyor. Ayrıca yanındaki köpek, kalbinde son derece hassas bir radar taşıyor. O bir indigo ve senin zihnini okuyor, auranı görüyor, yüreğinden geçeni hissediyor.’

Bunu da biliyordu çocuk. Biliyor ve yine birilerinin onaylamasına ihtiyaç duyuyordu.

Tam o anda geceden daha koyu bir karanlık çöktü.Zifiri siyah, dünyadan görünen bakır yüzüme muazzam bir gölge gibi düştü. Kızıla çalan rengimle aşağı baktım. Dünya sustu, kalabalıklar bir an için sessiz kaldı. Kelimelendirilmesi imkansız olan tuhaf bir his Ay Çocuğun içinde korku bıraktı. Gökyüzü, titreyen gümüş taneciklerinin deldiği kara bir eleği andırdı. Bu bana dünyanın aysız olduğu çok çok eski zamanları hatırlattı.

‘ Ah…’ diye iç geçiren deniz kızının nefesi Ay Çocuğu dalmış olduğu hülyadan şimdiki ana çapaladı, ‘ Dünya sihirli bir yer.. Bu büyüleyici..’

Derken karanlık dağıldı ve yerini az önceki mavi parlaklığa bırakıverdi. Ortalık aydınlanmıştı şimdi.

Nemf, Ay Çocuğa seslendi, ‘ Hadi, bir büyü yap şimdi..’

‘ Hazır değilim ki.. Ne yapacağımı bilmiyorum.’

‘ İçinden ne geliyorsa onu yap ve büyü oluşsun şimdi.’

Bana baktı ve gözlerini kapayarak tüm kalbiyle, ‘ Çakıl’ı diliyorum..’ dedi Ay Çocuk, ‘ Zamanını ya da ne şekilde geri geleceğini bilmiyorum ama istiyorum.’

‘ Şimdi oldu..’ diye fısıldadı su perisi.

Gözlerini açtığında, kayanın üzerinde oturan deniz kızı suretindeki varlığın, birkaç gün önce toprağa verdiği Çakıl’a  dönüşmesine hiç şaşırmadı.

Mavi, bu tanıdık kokunun sonunda Çakıl’ a dönüştüğüne sevinerek ayaklandı. Suya atladı ve Çakıl’ ın bulunduğu kayaya doğru yüzmeye başladı.

Çakıl, kuyruk sallayarak ve hep yaptığı gibi ön patilerini ufak ufak kayanın yüzeyine vurarak sabırsızlıkla beklediğini belli etti.

Bir astragan gibi parlak ve gürdü şampanya beyazı tüyleri. Görüyordu yine boncuk gözleri. Tamdı kendine güveni. Bütünüyle Çakıl’ dı tavırları, hali.

Yanaklarından aşağı boşaldı inci taneleri… Özlemle iç çekerek ağladı, ‘ Bebeğim, bebeğim, bebeğim…’

Beraber geçirdikleri son beş yıl Çakıl, bildiği alıştığı Çakıl’ dan giderek uzaklaşmıştı. Ay Çocuğun vicdanının sızlamasına sebep olan şey ise onun dünyadan el etek çekmesiyle birlikte kendisinin de onunla iletişim kuramayıp en sonunda vazgeçerek sadece Çakıl’a ait günlük görevlerini yerine getirir oluşuydu.

‘ Kendini affet..’ dedi Çakıl, ‘ Kendini affetmezsen eğer, sana geri gelemem.

Sevinçle ona doğru yüzerek kayanın üzerine tırmanan Mavi’ye kuyruk salladı.

Mavi onu tekrar görmüş olmanın verdiği sevinç patlamasıyla başını eğdi. Yandan yandan bakarak sadece kuyruk değil, tüm vücudunu sağa sola sallamaya devam etti.

‘ Ben de sana geri geleceğim Ay Çocuk. Sen bunu hak ediyorsun, her ne kadar kendinin buna layık olduğuna aklın ermese de, ruhun senin ne kadar yumuşak ve nazik olduğunu biliyor. Kalbin de öyle, ben de öyle…’

‘ Ama ne zaman?’ diye sormasına fırsat bulamadan kayanın üzerindeki kanlı canlı Çakıl da, ondan hemen önce vücut bulan deniz kızı da gözden yitip gitmişti.

Mavi, ‘ Huııımmmm..’ diye homurdandı. Snif snif Çakıl’ın yerinde yeller esen kayayı kokladı.

Sanki Çakıl hala oralardaymış gibi kuyruk salladı ama beden dili kafasında oluşan soru işaretleriyle aynı kıvamdaydı.

‘ CLUPPP..’ denize fırladı bir çakıl taşı.

Kıyıya yüzdü Mavi.

Eve doğru yürüdüler..

Yatağa yatıp  iki kırmızı sarmaşık gülü gibi birbirlerine sokulduklarında Ay Çocuğun hançeresinden yükselip dudaklarından dışarı akan bir dua karıştı geceye.. Tutulma daha devam edecekti saatlerce.

‘ Bugün göklerin gücünü çağırıyorum.

Ayın parlaklığını,

Ateşin ışığını,

Şimşeğin süratini,

Rüzgarın atikliğini,

Denizin derinliğini,

Toprağın sabitliğini,

Taşın sertliğini…’

En derin uykuda, ‘ Cluppp…’ diye bir Çakıl Taşı daldı derine; ardında iç içe geçmiş daireden şekiller bırakarak suda.

Kalp diyarına, hayal gücü ve sezginin ülkesine doğru bir büyülü yolculuk. İçteki madeni altına dönüştürmek için var oluşun ta dibine inen bir simya süreci… Kalpteki anahtar sayesinde ayaklarındaki zincirlerden kurtulma fikri.

*******