‘Müzik’ denilince; tam ‘Bir dokun bin ah işit!’ dedikleri durumdayım. Müzik benim için o kadar önemli ve vazgeçilmez ki… açıkcası çok dertli ve çok dolu olduğum bir konu.

Bu yazım biraz uzun ve paparazzivâri olabilir; ama madem konu ‘Müzik’ ben de bu sektörü ve sektörde faaliyet gösterenleri tanıdığım kadarıyla ele alacak ve bugüne kadar müziğe dair yaşadıklarımı paylaşmaya çalışacağım.

Bana göre müzik; altı üstü sekiz notadan ibaret olsa da gerçekten bir okyanustur. Ama içinde vahşi piranaları, köpek balıkları, Titanik’i bile yutan buz dağlarıyla… bazı kıyılarda cennet gibi plajlar varsa da kendini hafife alanları, oyun oynamaya çalışanları yutmaya hazır koskoca bir okyanus!.. Bu tanım biraz paranoyak oldu ancak yaşadıklarımı ve gözlemlerimi okuyunca bana hak verecek misiniz bakalım?..

Klâsik bir ifadeyle, kendimi bildim bileli şarkı söylüyorum. Emin olmak için anneme sordum “Benim sesimin güzel olduğu ne zaman anlaşıldı? Şarkı söylemeye kaç yaşında başladım?” diye. Bana “Kızım sen iki yaşında falandın ‘Rüzgâr kırdı dalımı ellerin günâhı ne?’ diye o zamanki bir Türk sanat müziği eserini gayet muntazam okuyor ve bizi hayretler içinde bırakıyordun!” dedi.

Yalnız, evde çok kaliteli müzik dinleniyor ve hatta icra da ediliyordu. Şöyle ki; dedemiz harika ud çalıp şarkı söylüyordu. Kendisi büyük bir işadamı olduğundan ve bu ‘çalgıcılık’ işleri hafif kaçacağından ısrar üzerine bazı konserlerde kulisten çalmak suretiyle katıldığını sonradan duyduk. Babaannemiz ise Elazığ eşrafından ve 1. Dünya Savaşı’nın o kargaşalı ortamında ailecek İstanbul’a göç etmiş; erkek kardeşlerinden biri Fransızca öğretmeni, diğeri akşamları Atatürk’le rakı içip muhabbet eden büyük bir tüccar olan ve eve gelen keman öğretmeninden özel ders almak suretiyle dedemizle zaman zaman meşk eden bir başka kabiliyetti.

 

Öğretmeni ‘Kemânî Kevser Hanım’ın sonradan okuduğum dönem kitaplarında adını görünce “Meğer ne büyük bir hoca evimize gelip gidiyormuş!” diye şaşakaldım. O zamanlar pek küçük olmama rağmen Kemânî Kevser Hanım’a dair net olarak hatırladığım şey; duvar gibi sağır olmasına rağmen en ufak bir yanlış notada derhal kıyameti koparan ve nerdeyse hiç duymuyor olmasından kaynaklanıyor olsa gerek bir türlü perdesini ayarlayamadığı sıtma görmemiş ses tonu idi… O yüzden, o geldi mi biz kaçacak delik arar evin en ücra köşelerinde olmayı tercih ederdik!..

Bir başka ilginç durumda; genelde çocuk konuşması yarım yamalak ve özellikle ‘r’ harfi ile ‘y’ yer değiştirerek ‘bilmiyoyum’ ‘istemiyoyum’ şeklindedir. Bense “Börrek istiyorum, börrek!” diyerek ‘r’lere basarak konuşuyordum. Halbuki evde değişik lehçelerde konuşan, başta yardımcı hanımlar olmak üzere bir dolu insan vardı. Ama ben oldum olası bilerek ve isteyerek ‘taklit’ yapmanın dışında hiç ‘İstanbul Türkçesi’nden vazgeçmedim.

İlkokula başlayana kadar bana “Haydi bize şarkı söyle” dendiğinde aman bir utanırdım bir sıkılırdım; ancak yan odalara gidip oradan okumak kaydıyla söylerdim… Zamanla aşmak zorunda kaldığım bu durum sayesinde; ilkokul döneminde, başta ‘Gül ağacı değilem, her gelene eğilem’ adlı eser olmak üzere bol bol şarkı okudum. Hatta seçildiğim okul korosunda “Bunun kulağı çok sağlam” deyip verdikleri görevle, koroya karşı tek ses söyledim. O dönem Türk sanat ve Türk halk müziği dışında ‘Pop Müzik’ veya ‘Türkçe sözlü batı müziği’ gibi bir kavram henüz hayatımıza girmemişti. Daha sonra bu konuda öncülüğü, -özellikle o dönem en çok Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca şarkılar dinlendiğinden- yabancı popüler şarkıların üzerine türkçe söz yazmak suretiyle Fecri Ebcioğlu ve Sezen Cumhur Önal yapmıştır…

O zamanlar San Remo Müzik yarışması son derece önemliydi. Türkiye’de öylesine yakınen takip edilirdi ki; yarışmanın ertesi sabahı, kazanan eser başta olmak üzere mutlaka başka birkaç eser türkçe sözlerle müzik piyasasındaki yerini alırdı. Amerika’nın ticari müziği henüz piyasaları işgal etmemişti.

İlkokul mezuniyet sınavında öğretmenim Mürüvet Hanım heyete; “Şiyma’ya soru sormakla vakit kaybetmeyin! Sesi çok güzel size şarkı söylesin” dedi. Mezuniyet sonrası aile gündemine; ‘Bu kız özel bir kabiliyet, tahsiline konservatuarda devam etsin’ gibi bir durum girse de, ailenin bir kanadı modern diğer tarafı muhafazakâr olduğundan, ne yazık ki konservatuarda eğitim konusu hayata geçirilemedi!..

Ortaokul ve lise yıllarında ise o zamanlar çarşamba günleri de okula yarım gün gidildiğinden haftada iki kez okunan İstiklâl Marşını kürsüye çıkıp tüm okula ben okuttururdum.

Sene sonlarında, zaten sınıf sınıf gezdirip öğretmenlerin taklitlerini yaptırtır ve henüz ‘kendim gibi’ okumayı beceremediğimden; başta Ajda, Nilüfer, Sezen, Nükhet, Zerrin ve Muazzez Abacı olmak üzere bol bol ünlü sanatçıları taklit ederek ve şarkılarını söyleyerek geçerdi. Daha sonra bunun büyük bir hata olduğunu, ses tellerimde oluşan ‘Nodül’ yani ‘nasır’ sonucu ameliyat olmak zorunda kalarak anladım!..

Ses Allah vergisi ve kalıtımsal bir şey olsa gerek. Çünkü babamın ve rahmetlik teyzemin de sesleri güzeldi. İki taraftan gelen bir genetik durum var anlayacağınız…

Bu arada normalde bir ailede kurulu ve tıkır tıkır yürüyen bir iş varsa erkek evlât onu devam ettirir. Bizim babamız varlıklı ailenin pohpohlanarak büyütülmüş tipik şımarık ‘tek’ çocuk modeliydi. Dedemizin işine burun kıvırmakla kalmayıp kurulan başka bir dolu işi de ilgilenmemek suretiyle batırıp, bir tek 15 sene müddetle süren ‘Plâkçılık’ işinde dikiş tutturabildi.

70’li yılların başında Türkiye’nin en büyük iki plâk-kaset firmasının ‘Plâkçılar Kralı’ diye anılan sahibi ‘Aksekili’ idi. Hayatı boyunca büyümemekte, haylaz ve hergele bir delikanlı olarak kalmakta ısrarlı olan babacığım, bir tek onların yanında müdür olarak çalışmakta istikrar gösterdi.

O zamanlar babam; “Sesi zayıf olanlara, stüdyoda çoğaltıp kendi sesinin korosunu kullanıyoruz” derdi. Zaten açık açık “Kızım bu sesle seni ancak önden göbek deliğine, yanlardan beline, arkadanda kuyruk sokumuna kadar dekolte bir kıyafet giyersen dinlerler!.. diyoruz” derdi. Buna rağmen 70’li yıllarda, sonradan ‘Kurt Kapanı’ diye anılan ‘Unkapanı İ.M.Ç.’ Bloklarındaki Plâkçılar Çarşısı’na günde ortalama 40-50 hatun geliyor ve “Bizi şöhret yapında ne yaparsanız yapın!” diyerek adeta ‘açık çek’ veriyorlar” derdi.

Sırf sporuna ve keyif aldığından işe gidip gelen babam her gün eve bir dolu 45’lik veya 33’lük -diğer deyişle longplay- plâklar getiriyordu. Bize öyle şeyler anlatıyordu ki ünlülerin özel yaşamına dair; resmen kulaklarımızı tıkıyor “Yeter duymak istemiyoruz!” diyorduk. O ise “Evlâdım İstanbul çocuğusunuz bunları bilmeniz, açıkgözlü olmanız lâzım” deyip inatla anlatmaya devam ediyordu.

Artık o zamanki en büyük otelin lobisinde kocası tarafından erkeklere peşkeş çekilen assolistten, kendi yaşlanıp da talep görmemeye başlayınca mankenlerden bir ekip kurup kadın pazarlamacılığına başlayan bir başka assoliste ve hatta pek lâzımmış gibi hepsinin bu işler için ne ücret talep ettiklerine kadar ayrıntılı öğrendik!..

Babam bir ara o zamanki en popüler gece kulübü ve restoranlardan olan Nişantaşı’ndaki Rouge et Noir’ın da yöneticiliğini yaptı. Eğlence piyasasında herkesi tanıdığından tiyatro, gazino nereye gidersek gidelim son anda dahi girsek salona yerimiz en önde olurdu. Gittiğimiz eğlencelerde; bilirsiniz bazen sanatçı şarkının bilhassa meyanında mikrofon uzatır, bundan gaye; zaten tok ve oturuyor pozisyonda olan ve mikrofon uzatılan kişinin diyaframı iki kat olduğundan garantili bir biçimde detone olacağı, dolayısıyla sanatçının karizmayı daha da sağlamlayacağı hesabıdır. Maalesef bana uzatılan mikrofonlar, sanatçı açısından hüsranla sonuçlanıyordu…

Neyse 70’li yılların ortalarında tam Garanti Bankası’ndan Osmanlı’ya geçtiğim dönemde; babamdan dolayı ne olup bittiğini ıcığına cıcığına kadar bildiğimden piyasadan ümidimi kestim. “Bari TRT’nin sınavına gireyim. Orası düzgündür” dedim. Çünkü başta akrabalar olmak üzere herkes bana söyleniyordu “Senin bu sesi kendine saklamaya ne hakkın var!..” diye. İyi saklamayalım!..

Kurtuluş Şubesi müşterileri arasında udi bestekâr Baki Duyarlar, akordeonist Edward Aris gibi sanatçılar vardı. Bana “TRT’nin sınavına sap gibi gidip girme. Biz sana yardımcı olalım” dedilerse de dinlemedim. Kimseden yardım almayı, -madem sesim çok güzeldi- torpile ihtiyaç duymayı kendime yakıştıramadım.

TRT’nin sınav günü yanımda can arkadaşım Jaklin de geldi. Harbiye’deki o kocaman ve yüksek duvarlı binanın koridorlarında ve sınav yapılan salonun kapısında bulduk kendimizi. Ben gelen yardım önerilerini reddedip burun kıvırınca “TRT’de şu sıralar Avni Anıl çok tutuluyor ondan bir eser oku. Bari bu tavsiyemizi tut!” dediler. Bu öneriye nasılsa itibar edip onun bir bestesi olan ‘Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok’ adlı eseri sınavda okuma kararı aldım.

İmtihan yapılan salondan, dışarıya konulmuş bir hoparlör sayesinde sırasını bekleyenler içeride ne olup bittiğini duymaktaydı. Sıra bana gelene kadar şarkıyı yarıya kadar okuyanı “Kâfidir, teşekkürler…” deyip dışarı uğurladılar. İçeri girdim, beş kişiden oluşan saz heyetinin huzurunda şarkıya başladım, bitirdim. Kemânî Cahit Peksayar gözlerimin içine bakarak “Üsküdar Musiki Cemiyeti’nden misiniz?” dedi. “Hayır” dedim. Ben o zaman daha ÜMC’nin kapısından geçmemişim!.. Nasıl ‘evet’ diyebilirdim ki?.. Adam hayretle başını sallayıp “Sizden bir eser daha dinleyelim” dedi. Netice olarak, her şarkının sonunda aynı konuşmalar tekrarlanarak bana ‘5’ tane eser okutturdular. Dışarı çıktığımda sınav için sıra bekleyen ve tanımadığım bir dolu insan bu mini konserin sarhoşluğuyla tebrik etmek için boynuma sarıldı.

Ben artık son derece eminim sınavı kazandığımdan…

Sonuçların açıklanacağı gün, ablam gitti öğrenmeye. TRT’deki görevli aynen şunu demiş: “Kazananlar baştan belliydi. Sınav göstermelik olarak düzenlendi!!!” Bunu duyunca burnuma yumruk yemiş gibi olduğumu tahmin edersiniz. Sen misin kendine, sesine güvenen?.. Yardım  etmek isteyenleri reddeden!..

Bir müddet sonra Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü Başkanı olan eniştemin sayesinde okulun Türk halk müziği koro ve oyun çalışmalarına katılmaya başladım. 1,5 yıl süren bu süreçte TRT Türk Halk Müziği Dairesi Başkanı değerli sanatçı Mehmet Özbek’ten çok feyz aldım. Her geçilen eseri ilk benden solo almak isterdi sağolsun.

O yıllarda guruplar halinde gittiğimiz, bugünkü şehirleşmiş ve alıp başını gitmiş halinden çok farklı Bodrum tatillerimizden birinde, bir akşam Kortan Restoran’da yemekteydik. İki masa ötemizde ise Zeki Müren yanında arkadaşları ile viskisini içip sohbet etmekteydi. Koroda da birlikte olmanın uyumuyla keyifle şarkılar söylüyorduk. Ben tam ‘Akşam oldu hüzünlendim ben yine’ adlı esere girmiştim ki oranın sahibi Zeki Müren’e yağcılık olsun diye plâğını koydu. Zeki Müren’den tarafa baktığımda hemen eliyle ‘kesin’ işareti yapıp kendi plâğını durdurttu. O gece büyüklüğünü bir kez daha idrak ettiğim bu hakîki sanatçı, kendi için gösterdiği titizliği hiç tanımadığı bana da göstermişti.

O’nu tanıma ve programında bulunma şerefine nail olanlar çok iyi bilirler. ‘Sanat Güneşi’ payesini fazlasıyla hak eden bu unutulmaz sanatçı sahne aldığında salonda çıt çıkmaz, değil konuşma çatal bıçak sesi dahi istemediğinden garsonlar evvelce hesapları keser ve masaların üstünü toparlarlardı. Herkes huşû içinde onu dinlerdi. Çünkü sahnede gerçek bir sanatçı, okudukça coşan ve devleşen bir star vardı. Zeki Müren bir ay süreyle gazino programı yaptığında, her gece gidip dinleyenlerin sıkılmayacağı her akşam ayrı bir bestekârın eserlerinden oluşan repertuarlar sunardı. O hiçbir zaman cinsel kimliğini öne çıkararak erkeklerle nişanlanıp, evlenmek gibi eşcinselliği özendirici tutumlar sergilemediği gibi; yaptıklarını sahneye yenilik, farklı bir soluk getirmek ve şovunun bir parçası olarak sundu. Kimseyle polemiğe girmedi. Bütün muhteşemliğine billur sesine, eşsiz yorumuna, engin sanatına rağmen kimseye tepeden bakan, sivri konuşmalar yapan biri değildi. Buna rağmen yıllar sonra; O’nu çekemeyenler tarafından burun damlasına ‘Siyanür!’ konduğunu, mikrofona ‘elektrik’ verildiğini anılarında okuyunca kanım dondu.

Seneler önce, “Bir insanın şanslı olup olmadığına sakın ölümünü görmeden karar verme!” diye bir söz duymuş ve “Bu da ne demek oluyor böyle?” diye tuhaf karşılamıştım bu cümleyi. Yıllar sonra bu sözleri; Zeki Müren canlı yayında adeta naklen vefat edince, tüylerim diken diken hatırladım. Bizim toplumumuz pek bir meraklıdır başkalarının tenasül hayatına. Ve Zeki Müren bu konudaki şaibeli kişiliğiyle, şayet gözlerden ırak bir köşede ölseydi; adım gibi eminim ki dedikodu ve iftira makineleri olmayacak b.klar atıp O’nun anısını karalamak için kimbilir neler yapacaklardı. Ayrıca, servetini de iki önemli ‘hayır kurumuna’ yarı yarıya bırakarak, sanat camiasında pek rastlanmayan bir başka örnek davranışa da imzasını atıp öyle gitti… Nur içinde yat ‘Sanat Güneşi…’

Bodrum’da aynı gece unutulmayacak bir başka olayı da; bu seyahat öncesinde henüz çıkmış olan Timur Selçuk’un ‘Güneşin Sofrasında Söylenen Türkü’ adlı albümünden beğenip repertuarıma aldığım ‘Aldırma Gönül’ adlı eser sayesinde yaşadım. ‘Başın öne eğilmesin’ diye başlayıp nakaratları hep birlikte diğer bölümleri solo olarak okuduğum bu hayli uzun şarkı sonlandığında Zeki Müren’in masasından iki kişi birden fırlayıp yanıma geldiler ve “Paşa sizi rica ediyor” dediler. Yanına gittim -kendisine öyle hitap edilmesinden çok mutlu olduğunu bildiğimden- “Buyrun Paşam, beni istemişsiniz” dedim. “Paşan sana kurban olsun!.. Paşanın kızı. Bana bu muhteşem eserin bestekârını ve güftekârını lûtfeder misin?” dedi. “Elbette Paşam. Sabahattin Ali’nin sözleri ve Kerem Güney’in bestesiyle İstanbul’da henüz yayınlanan Timur Selçuk’un longplay’inden” dedim. Cevabı; “Derhal aldırtıcim efendim. İzmir’e birini göndertip ordan aldırtıcim” oldu.

Dile kolay, bu anlattığım olay yaklaşık otuz sene evvel oluyor. Söke’den sonra Bodrum’a kadar doğru düzgün yol bile yok o zaman!.. Arabayı kullanana, elimizde pusulalar ve yol haritaları ile yardım ederek binbir güçlükle gidip geliyoruz nam-ı diğer Halikarnas’a… Dolayısıyla, İstanbul Unkapanı’nda çıkan bir plâğın Bodrum’a ulaşması en az 6 ayı buluyor. O yüzden İzmir’e adam yollatacak sevgili Paşa’mız.

Zeki Müren beni sarılıp öptü, çok teşekkürler etti. Artık mutluluktan uçtuğumu herhalde tahmin edersiniz. Dönüşte ben bu olayı herkese ballandıra ballandıra anlattım. O dönem sağlığı daha bozulmamıştı ve sahne çalışmaları devam ediyordu. O kış gazinoya gidenler ‘Aldırma Gönül’ü okumazdan evvel “İlk kez Bodrum’da dinlediğim, beni fazlasıyla mütehassis eden nadîde bir eseri şimdi sizlere sunucîm efendim” diye anons ediyor ki; nerdeyse adlı adınca bir senden duyduğunu söylemiyor” dediler. Bundan sonra şarkı zaten öyle bir patladı ki, günümüze kadar okumayan şarkıcı kalmadı desem yeridir.

Bodrum’da, gündüzleri tekne kiralayıp gittiğimiz koylarda gece ise başta ‘Han’ olmak üzere o zamanki en var varlık tavernalarda gece kulüplerinde; bazen oturduğum yerden bazende sahnede şarkı söylüyordum. Gündüz bizi gören hep sorardı “Bu gece nerdesiniz? Söyleyin biz de gelelim” diye…

TRT sınavı bozgunundan yıllar sonra o gün adı sıkça geçen Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde öğrenci oldum!.. Cinsel tercihi farklı olanlara kat’iyyen müsamaha edilmeyen, değerli bestekâr Emin Ongan’ın disipliniyle ortalığı tir tir titrettiği konservatuarı aratmayan bir yerdi. Gerçekten Ü.M.C. bu ülkenin sanat hayatına hemen aklıma geliveren Ahmet Özhan, İnci Çayırlı, Âmir Ateş gibi değerli ses sanatçıları başta olmak üzere bir dolu da saz üstâdı yetiştirmiştir. Şimdilerde assolist olan ve adı bugüne kadar hiçbir erkekle anılmamış bir hanım; bayandan çok bıçkın haller sergileyen delikanlı tavırları ve başka bayanlara karşı laubali tutumları nedeniyle bir-iki kez ikaz aldıktan sonra cemiyetten kovuldu. Şimdilerde katıldığı programlarda “Cemiyetten mezunum” deyince ben hayret ediyorum. Kovulduğu yerden nasıl mezun olduğuna!!! Benim dört yıl kadar süren eğitimimin son dönemlerine biraz mega starımız Tarkan da denk gelmişti. Ne kadar iyi bir alaturka gırtlağa sahip olduğunu o da zaman zaman dinleyicilerle paylaşıyor.

Cemiyette bir gün bizlere “Bugün ders yapılmayacak, sizlerin sesiniz ölçülecek” dediler. Sıra bana geldiğinde enstrüman eşliğinde gam yaptırtmaya başladılar. Do’dan do’ya bir oktav. Ben en temiz verdiğim pes sesten yine en net olarak çıkarabildiğim tiz ses aralığında 3,5 oktav sesim olduğunu öğrendim o gün. Türk sanat müziği olarak söylendiğinde ise ‘Kaba çargâhtan, tiz muhayyere kadar’ deniyor.

Üsküdar’a dört yıl boyunca çok büyük keyif ve feyz alarak yaz kış, kar buz demeden gittim. Hatta bütün günün yorgunluğu gerginliği üzerine, eğer hava çok kötüyse eve gidip uzanıp dinlenmek varken tam tersi istikamete ve hatta Anadolu yakasına geçerken bazen kendi kendime “Ben deli miyim?” diye soruyordum. Ama Cemiyet’e varıpta bir klârnet, bir kanun ya da herhangi bir enstürman taksimi dinlediğimde ve birkaç eser geçildiğinde; “Değil Üsküdar da, Cemiyet Yakacık’ta da, olsa yine geleceğim” diyor tüm yorgunluğumu unutuyordum. Hakîkaten müzik ruhun gıdasıydı…

Bir gece dışarda yediğimiz akşam yemeği sonrası, içki içmek ve sohbet etmek için sıkça gittiğimiz Sheraton’un Roof’unda otururken arka tarafta bulunan gece kulübüne geçtik. İstanbul Gelişim Orkestrası eşliğinde o dönem tamamen caz okuyan Zerrin Özer program yapıyordu. Biz de Timur Selçuk’un kardeşi Selim Selçuk’u tanıyorduk. Kendisini selâmlayıp hal hatır sorduk. Bana “Gel bir şey oku” dedi. Saat olmuş gecenin 3’ü ben ertesi sabah 9’da işimin başında olmak zorundayım. “Yok olmaz!” dediysem de kâr etmedi… Gece kulübü hafta arasıda olmasının etkisiyle oldukça tenhaydı, ısrarları kıramayıp bir ‘Kaybolan Yıllar’ okudum. Nerden çıktı onca insan bilemiyorum “Sezen Aksu” geldi diye bir anda kulübe doluştu herkes! Zerrin Özer ise, hiçbir kompleks yapmadan boynuma sarılıp “Ne kadar güzel bir ses rengin var. Neden aramıza katılmıyorsun?” diyerek sağolsun iltifatlarını esirgemedi. Aslında Zerrin’e ayıp olmasa İstanbul Gelişim gibi orkestrayla sabaha kadar şarkı okunurdu ama iş güç malum…

Akrabalar başta olmak üzere çevrem sitem yağdırmaya devam ediyordu. “Kızım bütün güzellikler gibi ses güzelliği de geçici. Bir şey yapta bari sesinden hatıra kalsın” diye… Fakat şükürler olsun bir tek annem; babamdan ayrıldığımız ve maddi manevi en dara düştüğümüz günlerde bile, bana asla “Bankadan ayrıl, şu sesini paraya çevir” demedi.

Kıztaşı’nda oturduğumuz ve benim evde içimden geldikçe şarkılar söylediğim dönem; meğerse yan komşu besteci, yorumcu, müzisyen Ali Kocatepe ile evli aktris Fatma Karanfil’in teyzesiymiş. Sonradan “Seni sürekli duvara kulağımızı dayayıp dinlerdik” dedi. Zamanla tanışıp görüştüğümüz bu hanım beni Ali Kocatepe ile tanıştırmakta ısrar etti. Bende piyasadaki en mürekkep yalamış ve düzgün insanlardan biri olduğunu bildiğimden kabul ettim.

Bir akşam, yan komşuların evinde biraraya geldiğimiz Ali Kocatepe, sesimi anlayabilmek için değişik sanatçılardan ve türlerden şarkılar söylememi istedi. Gecenin sonunda “Seninle mutlaka bir şey yapmalıyız” dedi. O dönem Taksim’de Aydede caddesinde Ali Kocatepe, Onno Tunç ve Emin Fındıkoğlu’nun ‘Polifon’ isimli bir ortak stüdyoları vardı. Zaman zaman gidip Ali Kocatepe’nin hâlâ yayınlamadığı bazı bestelerini çalıştık. En sonunda ilginç bir karar aldı. Şöyle ki; “Biz seni lânse etme amaçlı bir kollektif longplay çıkaracağız ve sana değişik türde iki şarkı okutturacağız. Gelen tepkilere göre bilâhare senin müstakil çalışmanı yaparız” dedi.

Beni aldı mı bir heyecan!.. Hemen bankadaki işimden olmamak için personel müdürüne çıktım. “Efendim böyle bir durum var. İzin verir misiniz?” dedim. Cevabı “Kızım biz seni ve aileni gayet iyi biliyoruz. Buraya ters düşecek bir şey yapmayacağından da son derece eminiz. Yolun açık olsun. Plâk çıktığında bana bir tane getirmeyi sakın unutma!” dedi.

Böylece Türkiye’de ilk defa, yani tanınmamış birini sunma amaçlı diğer katılanların tümünün profesyonel olduğu ilk plâk, 1980 yılında Ali Kocatepe’nin sahibi olduğu 1 Numara Plâkçılık etiketiyle,  ‘Gazino 1 Numara’ ismiyle Nükhet Duru, Modern Folk Üçlüsü, Gökben, Kamuran Akkor, Nebahat Çehre, Suna Yıldızoğlu, Ertan Anapa, Selma Güneri ve Senem-Çetin ikilisinden oluşan sanatçı gurubunun katılımı ve Halit Kıvanç’ın sunumuyla çıktı. Kapak düzenlemesi, karikatürist İsmail Gülgeç’in mizâhi çizimleriyle çok hoş bir biçimde yapılmıştı.

Bir Nükhet Duru bir de ben iki eser seslendirdik. Diğer sanatçılar birer şarkı ile katıldı. Benim okuduğum eserin biri o sıralar çok gündemde olan ‘Yine yakmış yar mektubun ucunu’ alaturka sazlar eşliğinde; diğeri ise aranje edilen ve batı müziği enstürmanlarıyla çalınan bir başka meşhur eser ‘Bir Tanrı’yı bir de beni unutma’ idi. Şarkıların arasında alkış replikleri ve üstad Halit Kıvanç’ın sunumuyla hakikaten bir gazino programı akışı kurgulanmıştı…

Kayıt için girdiğim stüdyo da bir-iki yıl evvel rahmetli olan tonmaister Sıtkı Acım’ı tanıdım. Hiç teklemeden biri prova ikincisi kayıt olmak üzere eserleri okudum ve çıktım. Sıtkı Bey kendini tutamayıp “Kızım Allah bir insana ya pes, ya da tiz ses verir. Sana ikisini de vermiş. Eğer istersen, sesinle her şeye sahip olabilirsin” dediğinde hemen yanında duran sayın prodüktörüm nerdeyse sinirinden sakallarını yolacaktı. Sanki ben iki güzel sözle şımarıp tepesine çıkacakmışım gibi!..

Stüdyoda, bu işten ekmek yiyenlerin bir şarkıyı değil baştan sona okumak, iki satır söyleyebilmek için bile duble duble içki içtiklerini, çanak çanak tuz yaladıklarını ve hatta “Ay bugün günümde değilim! Okuyamıycam!..” deyip çekip gittiklerini görüp şaşakaldım…

Eve geldiğimde, hemen merak edip evdeki plâklara baktığımda Sıtkı Acım’ın Nilüfer’den Ajda’ya, Zeki Müren’den, Abacı’ya bir dolu starın plâklarının tonmaisterliğini yapmış olduğunu görünce, iltifatı daha da bir anlam kazandı.

Plâk çok ses getirdi ve hatta ‘Hey Mecmuası’nın longplaylerden seçme parçalar listesinde haftalarca bir numarada kaldı. Ama hiç para pul lâfı yok ortada. Hatta eşe dosta akrabalara vermek için plâk istediğimde, sevgili yan komşumuz “Plâkçıdan gidip alacaksın!” deyince tepemin tası attı. Hâlâ müzik için acaip para harcayan ve asla korsan kitap ve müzik almayan biriyim. Ama kendim, üstelikte ‘bedava’ okuduğum plâğı parayla alacak kadar enayi değildim!..

O dönem, ‘Gong’ isimli bir başka müzik mecmuası yayın hayatına yeni girmişti ve benle roportaj yapmak istedi. Ancak roportaj İnönü Stadı’nda ve üzerime giyeceğim atlet şortla yapılacaktı. “Beni kimse tanımıyor. Normal bir kılıkla roportaj versem insanların ilgisini çekmez mi, bu da nerden çıktı?” deyip reddettim. Zira bütün korkum, bankaya ters düşecek bir şey yapıp tazminatsız işten atılmak ve ondan sonra kebapçı kedileri gibi plâkçıların kapısında dolanma durumuna düşmekti!.. Allah’tan hiçbir yere değil imza, paraf bile atmamıştım. Elimde sesimden hatıra bir plâkla öylece kalakaldım…

Bir gün; gerek kendi çabalarımla, gerekse aldığım eğitimler esnasında öğrendiğim yüzlerce şarkıya rağmen; parsayı 3-5 şarkıyla toplayanlara bakıp sigortalarım attı!.. “Benim bu işten ekmek yemem -piyasaya ters düşen kafa yapımdan ve prensiplerimden dolayı- mümkün değil! Artık daha fazla eser öğrenip kafamı doldurmayacağım, ben lisan öğreneceğim” deyip müzik eğitimini terk ettim. Terk ettim etmesine ama müzik bir tutku, vazgeçilmez bir olgu hayatımda. Sonra nereye gidersem gideyim adım çıkmış. İnsanlar şarkı söylemeden bırakmıyorlar ki… Açıkcası bende okumaktan keyif alıyorum. ‘Bir lira ver söylet, bin lira ver susturamazsın’ sözü sanki benim için söylenmiş! Sesimde birkaç şarkı okuyunca kısılmak bir yana, Arap atı gibi okudukça açılıyor…

90’lı yılların başında, bir arkadaşımın aracı olmasıyla Selçuk Başar’ın stüdyosunda sponsor olmak için iyi bir ses arayan bir iş adamıyla buluştuk. Yanında da eski bir plâk firması yetkilisini danışman olarak getirmiş. Ben lisan öğrenmeye başlayınca Fransızca, bir de oldum olası çok müzikal bulduğum Rumca parçalar almışım repertuarıma. Değişik şeyler okudum, beğendiler. Müteakip günlerde iş adamının sözcüsü mahiyetindeki bey aradı ve “Sesiniz çok güzel ama tipinizi değiştiricez. Madonna gibi…” der demez ben gerildim. Hiç sevmediğim biridir bu dünya starı. Keza Michael Jackson’da!.. Kendiyle barışık olmayan insanları sevmiyorum bir kere.

Bir kez daha arayıp; sesime iltifat, tipime değiştirme lâfı edince ben hemen “Beyefendi sesime bir eleştiri veya öneri getiremiyorsunuz. Güzellikte fazla iddialı değilim, ancak ben halimden memnunum. Siz eğer illâ birini değiştirmek istiyorsanız kendinizden başlayın” deyip bu gaz bidonu kılıklı herifin yüzüne kapayıverdim telefonu.

Ama sonra, Selçuk Başar’dan gelen bir reklâm müziği okuma işi sayesinde, hayatımda ilk defa sesimle para kazandım. Gerçi onlar ne uygun gördüyse, verilen sembolik bir rakkamdı neticede. Olsun, verdikleri çekin fotokopisini aldım. Hatıra olarak hâlâ saklamaktayım.

Müzikâl flörtler “İllâki bir şeyler yapmalısın” ısrarları sonucu tanışmalar, tanıştırmalar hep devam etti. Bu esnada Orhan Gencebay’ın ağabeyi Kervan Plâkçılığın sahibi Burhan Kencebay, aranjör Osman İşmen, Nilüfer’i keşfedip lanse eden prodüktör Nino Varon gibi önemli isimleri tanıdım. Hepsine sözümü sakınmadan, “Benim babamda bu sektörde yıllarca çalıştı. Neler döndüğünü gayet iyi biliyorum. Şayet seks, skandal, sansasyon gibi beklentileriniz varsa benimle hiç vakit kaybetmeyin!” diye açık açık söyledim.

Firma sahiplerinin hemen hepsi ağız birliği etmişcesine; dengesiz özel yaşantılardan ve bugünde medyada yeralan muhtelif kötü alışkanlıklar sebebiyle, dağıtmış sanatçıları ordan burdan toparlamaktan şikâyetçi olduklarını, benim gibi aklı başında insan aradıklarını böyle bir sesin zaten başka yöntemlere ihtiyacı olmadığını beyan etseler de; fazla bilmiş biriyle ‘hak hukuk’ diyenle uğraşmak istemiyorlardı. Bu açık ve net!..

Bir başka ilginç hatıra da, tesadüfen tanıdığım TRT’nin eski spikerlerinden Orhan Ertanhan kanalıyla o dönem kurulmuş çok büyük müzik firması, Raks’ın müzik direktörü Perran Kutman’ın eşi Koral Sarıtaş ile olandır. Beni gayet güzel karşıladı ve sohbet esnasında onların kendilerince ‘anahtar’ soruları var, meselâ; “Medenî durumunuz nedir?”  veya “Gece kulübü, bar gibi yerlerde program yapma konusuna nasıl bakıyorsunuz?” gibi. Haliyle o da sordu. Bende “Bekârım, hiç evlenmedim” ve “Alkol ve sigaranın hâkim olduğu bir ortamda, ciddi bir şey yapılacağına inanmıyorum. Ben konser sanatçısı olmayı hedefliyorum” diyerek kafadan diskalifiye oldum. Beni usulen stüdyoya deneme kaydına yolladı ve bir daha hiç aramadı!..

Bir başka stüdyo kaydı deneyimini de; İstiklâl caddesindeki o tarihi binalardan birinde, daha henüz ilk albümünün hazırlık aşamalarında olan ve sonradan Mahsun Kırmızıgül olduğunu anlayacağım, eşofmanla gezinen şahısla da karşılaştığımda yaşadım. “Kendinizi müzikâl mânâda tanıtın lütfen!” diyen stüdyo yetkilisine laf arasında “Sesim 3,5 oktav” deyince “Olamaz!” dedi. Bende “Az sonra deneme kaydına girilecek. O zaman kaç buçuk oktav olduğu anlaşılacak. Böyle şeyin yalanı mı olur?” dedim. Nitekim, çok dik bir şarkı olan ‘Ah bu şarkıların gözü kör olsun’u ayrı ayrı seslerden defalarca okutturup “Doğruymuş!” diye hafiften morardılar!..

1994’te Levanten İtalyan dostların ısrarıyla Tepebaşı’ndaki Casa d’Italia’da yapılan San Remo müzik yarışmasına, Lucio Battisti’nin ‘Con il nastro rosa’ parçasını ezberleyerek katıldım. Büyük sükse yaptı.

Moda’daki bir lokalde yapılan özel bir gecede Müzeyyen Senar’ın yanında çıkıp şarkı okudum. Bitirdiğimde bana “Ne işle meşgulsün bakiyim sen çocuğum?” dedi. “Bankacıyım efendim” cevabı üzerine “Bu sesle bankacı mı olunurmuş!” diye azarladı sağolsun…

Bir dostların davetiyle; Neve Şalom Sinanogu’nda düzenlenen ‘Musevi’ bestecilerin eserlerinin çalındığı gecede ‘Les feuilles mortes’ şarkısını söyledim. Cemaat dakikalarca ayakta alkışladı.

Müziği ve şarkı söylemeyi her zaman tutkuyla sevdim. Ama başımda ne bir baba, ne ağbi, ne de koca olmadığından; “Ya kurda kuşa yem olurum, ya da kazandığımı sinir haplarına, psikologlara ve bodyguardlara sarfetmek zorunda kalırım” deyip kenarda durdum. Bugün her sektörün mafyası olduğu gibi müziğinde mafyası var bence. Sesi gerçekten güzel olan, üstelikte eğitimli bir dolu sanatçı; şayet eşleri, ağbileri, babaları falan piyasanın içindeyse maddi manevî onları himaye edecek güçleri varsa ancak o sayede bir şeyler yapabiliyorlar…

Bazılarının ‘Müzik’ paravanı ardında ne haltlar karıştırdığı o kadar bariz ki, giydiklerine benim ‘yara bandı’ tâbirim bile hafif kalır!..

Bu kadar teşhirden ve iç gıcıklayıcı danslardan sonra, birileri tahrik olupta “Getirin bana O’nu” diyorsa!.. Artık kime ne demeli bilemiyorum?..

Nerde şimdiki sesten ziyade seksle ortaya çıkan, vokalist güdümlü, teknoloji destekli, estetik takviyeli starlar! Nerde Hamiyet Yüceses, Zeki Müren, Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla ve daha niceleri gibi gerçek sanatkârlar… Ya “Daha önceleri neredeydiniz?” diyen zarif dizelerin bestekârı Selahattin Pınar, ‘Leylâ bir özge candır’ gibi güftelere hayat veren Sadettin Kaynak, ‘Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç’ diyen Münir Nurettin Selçuk gibi ölümsüz eserlere imza atan bestekârlar?.. Artık her şey yoz!.. Seviyesiz!.. Aksini temsil edenlere, seviyeli ilkeli olana hayat hakkı yok ki…

Son yıllardaki estetik furyasına bir de ses estetiği eklendi. Nr1 fm’de program yaparken konuk ettiğimiz Dr.İsmail Koçak, bu konuda öncü bir isim. İyi güzel, ses estetiği de yapsınlar ama yüreğe, beyine, duygulara estetik yapılabilir mi?..

Her zaman söylerim; “Benim bir şarkıyı repertuarıma almam için gönül telimi titretmesi gerekir. Ben severek, hissederek okuyacağım ki dinleyenler de bir şeyler hissetsin, gönül telleri titresin.”

Bütçem ne kadar sınırlı olursa olsun, üretene ve emeğe saygımdan asla ‘korsan’ cd ve kitap almam!.. Senelerce kollarımda bebek gibi ihtimamla taşıyıp getirdiğim plâklarımdan ve pikabımdan ise -imkânlar ölçüsünde yeni cihazları edinsem bile- kat’iyyen vazgeçmem.

Müzikten asla kopmadım ömrüm oldukça da kopmayacağım. Ticari kaygıyla yapılmış işlere ‘Kakafonik’ müziklere kat’iyyen itibar etmedim. Şimdilerde şarkılarımı dost meclislerinde ve hayır kurumlarında, huzur evlerinde kalan yaşlılara okuyorum. Eli beli silahlı, alkol, sigara, uyuşturucu bağımlısı ne idüğü belirsiz, kültür fıkarası tiplerin önünde okumaktan, rakı masalarına meze olmaktan bin kat daha iyidir!.. Bana hâlâ sitem eden “Kızım sesine yazık ettin!” diyenlere ise cevabım “Bana yazık olacağına, sesime yazık olsun” diyorum. Haksız mıyım?..

Aslında bütün yaşadıklarıma rağmen; sonuçta Nietzche’nin de dediği gibi “Müziksiz hayat bir hatadır…” diyerek satırlarıma son veriyorum.

Şiyma Aksekili