İnsanın yaşı ne kadar genç olursa olsun, İstanbul’un nasıl değiştiğini görebiliyor . Bir zamanların doğa parçalarının yerini şimdi betonlar aldı. Artık mevsimler de eskisi gibi yaşanmıyor. Ama ne olursa olsun İstanbul eski güzelliklerini kısa sürelerde de olsa bizden esirgemiyor.

Gerçi İstanbul’a sonbahar biraz geç geldi ama, yine de bize sonbaharın güzelliklerini biraz da olsa yaşama olanağı verdi. Hele bu yaşanılan yer İstanbul’da kalan son dokunulmamış parçalardan biriyse.

İşte böyle bir sonbahar öğleden sonrasında, İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Anadoluhisarı’nda Güzelcehisar Kafeterya’da Anjelika Akbar ile söyleşimize başlıyoruz. Belki buralarda zamanında bir Jüpiter Tapınağı vardı. Belki de Neapolis kenti. Ama şimdi bu kutsal mekân, derKi okurları için bir sohbete ev sahipliği yapıyor. Biz de bu sohbetin havsını bozmadan size aktarıyoruz. Eee, böyle güzel bir yerde olunca, sözün buradan başlaması da doğal.

Erhan Altunay : Gerçekten İstanbul’un en güzel mekânlarından birindeyiz. Boğaz boyunca bu önemli mekânlar yer almakta. Üsküdar’dan buraya kadar kutsal mekânlarla dolu burası. Beylerbeyi, Çengelköy, burası, Beykoz ve tabii Yuşa Tepesi. Eski dönemlerin kutsal mekânları. Aslında bana göre zamanlar değişiyor artık. Eskinin kutsal bir mekânındayız ama, gelecek daha farklılaşıyor. Yeni bir çağa giriyoruz gibi geliyor. Artık bazı konular insanlar tarafından daha çok dillendirilmeye başlandı. Yeni bir çağa giriyoruz muyuz gerçekten?

Anjelika Akbar :  Evet, yeni zaman, yeni insan, yeni, çağ. Bunlar hayatımda öncelik taşıyorlar. Ancak bunu sadece felsefe olarak yapmıyorum, bunları aynı zamanda yaşam tarzına çevirmeye çalışan bir insanım. Özellikle bu ana bakarsak, dünyadaki bütün gelişmeler bunu gösteriyor. Dünya değişiyor, yeni bir zaman geliyor. Yeni insan oluşuyor. Bunları da kutsal bir yerde konuşuyoruz. Kutsal yerler her zaman böyle olmuşlardır ve özellikle dünya dışı ile bağlantısı olan yerlerdir.

EA : Dünya dışı derken? Ruhsal ? Fiziksel?

AA: Dünya derken gezegen olarak. Her ikisi aslında. Madde ve Ruh… Beraberlerdir aslında. Fiziksel olan bir şey manen de vardır. Fiziksel boyut ne olursa olsun içiçedirler. Biliyorsunuz bir zamanlar “çalışan” yerler önce uykuya yatıyor, sonra tekrar uyanıyorlar. Bakıyorsunuz eskiden yoğun enerji merkezi olan bir yer yeniden harekete geçiyor. Türkiye zaten bu açıdan çok zengin. İstanbul da…

EA : Ben bazen , ne diye bu şehirde yaşıyorum diye düşünüyorum. Trafiği başka dert, kirliliği başka dert. Ama çekiyor sonuçta. Bırakmıyor.

AA : Bu tür yerler iki türlü çekiyor. Hem insanları çekiyor. Hem de yukarıdan bir şeyleri çekiyor. Daha yukarılardan bir enerji çekiyor.

EA : Anjelika Akbar gelecekten çok ümitli gibi …

AA : Evet. Kesinlikle.

EA: Ben de öyleyim. Özellikle çocukları gördükçe. Indigo ya da kristal gibi tanımları kullanmıyorum ama bu farklılığı seziyorum.

AA : Ben de kullanmıyorum. Ancak yine de bunu gözlemliyorum. Bu çocukları ilk olarak böyle adlandıran kadından dolayı böyle deniyor. Ama bu çocuklar daha önceden gelmeye başladılar.

EA : Evet . Genetik birikim olarak da yüklü çocuklar. Bir de , ben şöyle diyorum, algı kapıları açılıyor.

AA : Evet, zaman geldi zaten.

EA : Neyin zamanı geldi peki?

AA : Belli öğretilere göre bir zaman var. Binlerce yıl önce söylenmiş. Binlerce yıldır bekleniyordu zaten. Işık Orduları bunlar.

EA: Işık orduları?

AA : Evet Işık Orduları bunlar. Işık Savaşçıları. Nereden biliyorum bunu? Biliyorum ki ne kadar felaket olursa olsun, ne kadar yıkım olursa olsun, bunu dengeleyici, ışığı getirici insanlar geliyor. Aslında hep geliyorlar. Yeni Dünya’yı oluşturacak insanlar geliyor. Her şeyin zamanı geliyor.

EA : Hep felaket mi olması lazım?

AA : Aslında bu şöyle bir şey. Bir iltihap durumu varsa, iltihap yeteri kadar toplanmadan önce doktorlar müdahale etmez. Beklenmesi kadar beklenecek, ancak ondan sonra başarılı olabilir. Her şeyin bir zamanı var. Her şey tam zamanında oluyor.


EA : Evet buna ben de katılıyorum. Gerçekten de farklı bir konumda insanlık. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında başladı bu durum ve algılar açıldı, ezoterik varsayılan bilgiler açığa çıktı.

AA : En azından insanların anlayacağı şekilde ortaya çıktı. İlk olarak Blavatsky tarafından açıklanmıştı bu bilgiler. Özellikle Secret Doctrine kitabında. Ondan önce belli grupların elindeydi. Ama Secret Doctrine çok komplike bir kitap. Onu da insanların seviyesine indirmek gerek.

EA : Bir anektod var aklıma gelmişken. Blavatsky öldükten sonra, bir zaman, kitabın adı Secret Doctrine, Gizli Öğreti diye, Teozofi Cemiyeti’nde, bu kitabı okumayalım, gizli çünkü demişler. Sonra bu değişti tabii, bu bilgileri yaymak için Nouvelle Acropole Derneği, yani Türkiye’deki Yeni Yüksektepe kuruldu. Livraga bu öğretinin daha çok insana yayılmasına çalıştı. Hatta onunla ilgili de bir anektod vardı yanılmıyorsam. Birisi ona “Gençlerin beyninin yıkıyorsunuz “ demiş, o da “Doğrudur, kirli olan şeyler yıkanır” diye yanıtlamış. Tabii teozifinin kurucularına yöneltilen eleştiriler var. Örneğin Blavatsky’nin sözünü ettikleri kaynakları ondan başka gören olmadı daha. Varlığı bile şüpheli.

AA : Bu doğru tabii, çünkü bu bilgileri koruyan merkezler var, o nedenle bu bilgileri herkese göstermiyorlar. Her zaman bu bilgiler açık olmuyor. Arada bir bazı kimseler ulaşabiliyor. Şu an zaten sanıyorum artık bilgi ya da kitap zamanı değil hareket zamanı.

EA  : Yine Blavatsky ve teozofide kalırsak. Bunların öğretilerinde, kök-ırklar, alt ırklar falan vardır. Bilindiği gibi bir çok öğretide Dünya üzerinde bir çok çağ yaşandığı söylenir. Şimdi Demir çağında olmamız ya da Kali Yuga gibi.  Teozofide de, şimdi beşinci kök ırk var.

AA : Evet. Tabii

EA : Tabii bundan önce de dördüncüsü vardı.

AA : Atlantis.

EA : Evet. Peki Anjelika Akbar Atlantis’e inanır mı?

AA : Tabii ki. İnanıyorum . İnanmam için çok çok geçerli sebeplerim var. Şimdi anlatamam burada.

[…]

EA : Peki. Atlantis fiziksel olarak var mıydı? Yoksa sembolik bir anlatım mıydı?

AA : Yok vardı. Platon’un anlattığı aslında onun küçük bir bölümü idi. Bunlar var. İnsanlar deneyimden geçiyor. Burada Reenkarnasyonu da hatırlamak gerek.

EA : Tabii dünya da bir deneyimden geçiyor.

AA : Tabii ki, Dünya da bir canlı varlık. O da deneyim yaşıyor.

EA : Biz ona Tanrıça diyoruz.

AA : Tabii kim neye inanıyorsa. Tanrı der, Allah der, Tanrıça der.

EA : Ortak yanımız bu gezegeni sevmek.

AA: Tabii tabii.

EA : Ama bu gezegen bir gün isyan edecek. Aklıma Platon geldi. İnsanlığın başına periyodik olarak felaketler geldiğini söyler.

AA : Felaketlerden bahsetmeyelim. Ne olacaksa olacak, güzel şeyler olacak. Biz güzel şeylere odaklanalım. Biz güzel şeyleri düşünürsek, bütün olarak aynı hedeflere odaklanırsak çok güzel şeyleri gerçekleştirebiliriz.

EA : Tabii ki müzik de buna bir araç. Müziği kullanmak çok önemli. Siz şifalanmak için kullanabiliyorsunuz.

AA : Tabii ki. Burada bencil olmamak gerek. Ben yaratıyorum demeden, ben aracıyım demek önemli. Ben aldığımı insanlara aktarıyorum. Bu bir tür geçirgenlik ve bu geçirgenlik de farkındalıkla olur. Bu nedenle projeler çok önemli ve projeler çok önemli. Onu yaratırken yaşanılan enerjiler çok önemli.

EA : Peki dinleyenler bunu algılıyor mu?

AA :Tabii ki algılıyorlar. Açık olanlar algılıyor. Açık olmayanlar ancak ağlıyor. Bir arkadaşım söyledi, “Anjelika o kadar çok ağlayan insan var ki, kendini tutamayan var ki” dedi. Erkekler de kadınlar da ağlıyorlardı. O anda o kadar yüksek bir enerji geliyor ki ve ben bunu bilinçli olarak kullanıyorum. Kullandığım müzik dili de direk olarak insanların unuttukları duygulara hitap ediyor. Onları uyandırıyor. O zaman insan ister istemez ağlamaya başlıyor reaksiyon olarak. Saklanmış olanlar çıkıyor göz yaşları ile, böylece müzik terapisi oluyor.

EA : Biliyorsunuz eskilerce kabul edilen , bilginin yedi ana temeli: Gramer, Belagat, Mantık, Aritmetik, Geometri, Astronomi ve Müzik idi. Müzik de bunların içindeydi, çünkü Evren’in titreşimi ile bir olmayı gösteriyordu. Bu titreşim yıllar boyu sembollerle aktarılmış, ama müzik bunu hiç bir sembol kullanmadan yapabiliyor.

AA : Evet. Unutuldu bu. Doğru kullanılmadı. Doğru kullanılmadı demek belki doğru değil. Boşu boşuna aktı diyelim.

EA : Aslında kötü yönde de kullanılıyor. Biliyoruz örneklerini.

AA : Tabii orası malum. Ama o bitecek. Ben inanıyorum ki insanların farkındalığı yükseldikçe o bitecek. Girmek istemiyorum o karanlık şeylere ama çok iyi biliyorum, nelerin bilinçli yapıldığını. Filmler, çocuklar için oyuncaklar. Ama Işık geldiğinde bunlar kalmayacak. Ve Işık her zaman kazanacak. Bunu her zaman insanlara söylemek gerekecek.

EA : Burada tabii ki sanatçılara da , sizin gibi sanatçılara çok büyük iş düşüyor.

AA : Bunu farkında olmadan yapan sanatçılar da var. Bach gibi.

EA : Bu irtibatı kuran besteciler var.Zaman zaman kuranlar var. Schubert gibi.

AA : Evet

EA : Peki , Anjelika Akbar bu kadar çalışma arasında Dünya’yı dolaşmaya da vakit bulabiliyor. Tabii yolculuk çok önemli.

AA : Tabii ki. Ama ben her yere gitmiyorum, her yolculuğa çıkmıyorum Çünkü kısıtlı zamanım var. Belli yerleri tercih ediyorum, çünkü belli yerlerde yüksek bir enerji var. Ve buralarda belli şeyler de çok daha çabuk yaşanıyor. Başka şeylere zaman harcamaktansa oralara gitmek daha önemli. Oralarda doğayla içiçe oluyorum, meditasyonumu yapabiliyorum. Kanallar oralarda çok daha iyi çalışıyor.

EA : İsterseniz İstanbul’da da var böyle yerler var.

AA : Tabii ki. Anlam yüklediğiniz her yerde yapabilirsiniz.

EA : Tabii , Eliade’nin deyişiyle kutsal zaman ve kutsal mekana gidebilmek.

AA : Evet. Ama insan buna hazırsa. İnsanlar bazen hiç bir şey görmüyorlar.

EA : Tabii çaba gerek.

AA : Sadece çaba yetmiyor. Karma da önemli.

EA : Karma önemli ama insan bunu kapatabiliyor. Saplantılar, problemler hep kapatıyor bunu. Bunu da aşmak bir çaba.

AA : Ruhsal yön en kolay olması gerekirken çaba istiyor.

(Bu arada Anjelika Akbar’ın oğlu geliyor. Üzerinde Galatasaray üniforması. Artık söz yeni nesile geliyor.)

EA : Aslında konu tam yerine geldi. Artık yeni nesiller çok dolu ve açık geliyorlar. Bu bizim en büyük sorumluluğumuz . Onları geliştirmek ve kapatmamak için çalışmak zorundayız. Aslında Anjelika Akbar bunu yapıyor. Hem anne olarak hem de , o suratsız gözükebilecek Bach’ı bile gençlere sevdirerek.

AA : Evet. Gençlerden çok olumlu tepki aldık. Çocuklar da çok hoşlandı. Çocukların konser sonrası yazdıkları notlar da var. Hepsini saklıyorum. Anlatamam o kadar güzeller ki. Konser sonrası onlardan sorular alıyorum. Çok güzeller.

EA : Evet Anjelika Akbar kendine çok iyi bakan biri. Gerçekten öyle. Zaten insan önce kendini sevmezse başkalarını sevemez.

AA : Tabii ki. Buraya bir amaçla geldik ve beden bizim aracımız. Ona çok iyi bakmak zorundayız.

EA : Evet zaten derKi okurları resimlerinizi görecekler. Ne kadar iyi baktığınızı ve ne kadar güzel olduğunuzu.

AA : Teşekkür ederim.  Öyle olmaya çalışıyorum.

EA : Evet. Anjelika Akbar şimdi sadece sıcak su içiyor. Vejetaryen aynı zamanda.

AA : Evet. Ama arada yumurta yiyoruz. Süt ve peynir tüketiyoruz. Ama içki asla. Kahve ve çay da yok. Başka uğraşlarım var. O yüzden içkiye ve sigaraya yer yok.

EA : Evet. Bedene iyi bakmak gerek. Belki ileride şimdikinden çok daha fazla gerekli olacak. Benim de sigarayı bırakmam gerek mesela .

AA : Evet. Bazı rivayetler var. İleride yeniden doğal hayata geçeceğiz diye.

EA : Bir çok arkadaşım böyle düşünüyor ve kendini eğitiyor.

AA : Haklılar gibi geliyor bana.

EA : Bu arada  felaketleri bırakalım yine. Reiki kullanıyor musunuz?

AA : Evet üçüncü dereceyi aldım, ama benim hayatta kullandığım başka enerjiler de var. Yıllardır kullandığım metodlarım var.

EA : Konser sırasında ?

AA : Tabii konser sırasında yapıyorum Dinleyicilere de.

EA : Ben de canlı yayınlar sırasında dinleyicilere böyle bir enerji gönderdiğimi biliyorum. Bazı dinleyiciler de hissediyor.

AA : Zaten konser sırasında salondaki bütün enerjiyi algılıyorum.

EA : Sizin gibi bir sanatçıyı tanımak çok güzel. Müzik programları hazırlıyorum, müzik dergilerinde yazıyorum, ama ilk defa böyle bir sanatçı ile görüşüyorum. Ancak bir keresinde bir röportaj yapmıştım. Pink Martini Türkiye’ye geldiğinde. Hem Jazz Dergisi hem de radyo için. Orada da Thomas bu tür enerjileri hissettiğini söylemişti. Onunla da dostluğumuz olmuştu ama siz çok daha bilinçli yapıyorsunuz.

AA : Amacım müzik değil zaten. Müzik sadece bir araç benim için. Bu arada ilk defa söylüyorum burada, bir kitabım çıkıyor benim.

EA : Çok güzel.

AA : Ama önce Rusya’da çıkıyor, Rusça yazdım. Orada basılacak ilk. Babam ilgileniyor. Masallar kitabı gibi. Masal halinde on iki hikâye. Çok şey var ama çocukların okuyacağı kadar sade. Özellikle anlayana anahtarlar var içinde. Çocuk da anlayabilir, ama çok daha derinini anlayan insan da bir şeyler alabilir.

EA : Artık çocuklara yatırım yapmak gerek zaten. Bizden geçiyor biraz. Yani benden ama artık bugünkü çocuklar götürecek bundan sonrasını. Bizlerin bir şeyler yapması onlara yatırım yapması gerek.

AA : Evet insanların bu konuda bilinçli olması gerek.

EA : Yapacak çok şey var.

AA : Evet. Ama herkes kendi yolunda ilerliyor işte kim ne yapabilirse onu yapacak. Neye hazırsa onu yaşayacak. Sonunda bir noktada buluşuyoruz. Zaten oradan hiç ayrılmadık. Hepimiz ruh taşıyoruz.

EA : Evet Anjelika Akbar. Çok teşekkürler vakit ayırdığınız için. Bu güzel sohbet için .

AA : Ben teşekkür ederim.

Anjelika Akbar, gerçekten büyük bir incelik göstermiş ve yoğun programına rağmen derKi için bu sohbeti kabul etmişti. Bu onunla aslında ikinci sohbetimizdi. İlk sohbetimizi de NTV Radyo‘da yayınlanan  Troubadour programı için yapmıştık. Cumartesi geceleri saat 21:00’de yayına giren programın, 11 Aralık 2004 ‘te yayınlanacak bölümü için radyo mikrofonlarının başına da geçmiştik , bu programdan da kesitler sunalım:

EA : İyi geceler Değerli dinleyiciler. İşte NTV Radyo’da, Troubadour programında yine sizlerle birlikteyiz. Sizlerle birlikteyiz derken çok değerli bir konuğumuz da bizlerle birlikte olacak. Nasıl tanıtsak konuğumuzu? Önce insanım diyor. Sonra filozof ve sonra da sanatçı. Evet, Anjelika Akbar, hoş geldiniz.

AA : Hoş bulduk.

EA : Evet kırmadınız geldiniz. Çok teşekkürler. Kırmadınız […] Gelirken de Bach à L’Orientale albümü ile gelmişsiniz. Sizlere daha önce  Bach’ın değişik yorumlarını sunmuştuk ama bu kez en güzel ve değişik yorumlarından biri, Doğu ile Batı’yı birleştiren yorumlarından biri. Nasıl tanımlayalım bu albümü?

AA : Ben bir kucaklaşma diye adlandırıyorum bu albümü.Asla bir sentez değil, zaten böyle bir amacım da yok. Bir kucaklaşma. […] Albümün kapağında şunu da diyorum, bu bir sadece müzikal deneme değil, çağın ihtiyacıdır. İnsanlar birbirleriyle kucaklaşmadan önce müzikler kucaklaşsın dedim.

EA : Bu bağlamda müziğin etkisi…

AA : Çok önemli tabii. Çünkü müzik ve sanat biliyoruz ki insanlara öncülük yapıyor. Umuyorum ki Önce Bach à l’Orientale sonra insanların birliği.


EA : Albümün kapağında bir yazı daha var : «Dağ köyünde çobanın söylediği türkü, Mozart’ın senfonisi, Hint Ragası ya da Hırvat dansı, doğa ritmleri ya da Bach’ın ölümsüz eserleri… Hepsi özünde “BİR”…»

AA : […] Biz herşeyi ayırıyoruz ama aslında her şey bir. Dolayısıyla da müziklerimiz de bir. Bir ses. Ses de Evren’in yaratıcı frekansı. Altyapımız aynı. 

EA : Yine sizi bir yazınızdan. İçimizdeki müzikle dışarıdaki müzik, Evrenin ritmi aynı. Eski felsefelerde vardır. Plotinus gibi. Tanrı’ya ulaşmanın  aşk bir yoludur, müzik bir yoludur.

AA : Evet, kesinlikle öyle. Zaten müzik , ilk frekans, ilk ses, Evren’i yaratan ses olarak tanımlayabiliriz. Zaten müziği yaratan sanatçılar bunu kendilerinden geçiriyorlar ve bir şekilde o Tanrısal sesi insanlara duyurmaya çalışıyorlar. Ve aracı ne kadar temiz ve açık olursa o tanrısal frekans insanlara ulaşabilir.

EA : Bu aracılardan biri de Anjelika Akbar.

AA : Teşekkür ederim.

EA: Gelelim albüme. Burada çok farklı sanatçılarla çalışmışsınız. Çok farklı yerlerden gelen sanatçılar. Albüm bu haliyle de bir kucaklaşma zaten.

AA : Evet. Kesinlikle. Hatta ben şunu da söyleyeyim, bu çok yansımadı. Biz albümü farklı stüdyolarda yapıyorduk. Bunlardan biri Hollanda’da bir stüdyo ve orada oda orkestrasını kullanmak gerekiyordu ve kullandık ve oraya gelen on iki kişi vardı ve onların isimlerini alırken öğrendik ki hiç biri aynı ülkeden değildi. Şimdi bile heyecanlanıyorum söylerken.

EA : O zaman bunu Evren’in bir işareti olarak alabiliriz.

[…]

EA : İlk dinlediğimiz parça Isparta Gülü idi. Neden Isparta Gülü. Gül çok önemli sembolik olarak da.

AA : […] Ben parçanın çeşitli versiyonlarına öyle isimler verdim. Çöl gülü, Isparta gülü, Gizemli Gül gibi. O da Isparta Gülü Türkiye’den bir tını.

EA : Tabii parçaların hepsi çiçek ismi. Tabii gül olması bana çok anlamlı geliyor. Özellikle de üç tane gül var Hermetizmin üç gülü gibi. Bir tamamlanmışlığı gösterir.

AA : Kesinlikle ben de aynı şekilde düşünüyorum ve bu sayıları tesadüfen koymadım. Teşekkürler doğru anladığınız için. 

[…]

EA : Peki Bach à l’Orientale nasıl oluştu ?

AA : Bu ilginç bir şey. Ben daha önce oryantal müziği dinlemedim. B

Erhan Altunay