Bana sıklıkla”siz sahnedeyken korkmuyor musunuz? Heyecan duymuyor musunuz?” diye sorarlar. Soranlar genellikle çocuklar da olsa, yetişkinlerden de bu gibi sorular geliyor. Anlıyorum ki, bu konunun üzerinde biraz durmam faydalı olabilir. Bazı tecrübelerimi paylaşıp insanlara yararlı olabilirim, çünkü müzik sadece bir örnektir. Hayatımız da aslında bir sahne, ve hayat sahnesinde korkmadan nasıl durabileceğimizi de belki bu müzik örneğinden yola çıkarak öğrenebiliriz.

Başlıkta “ben” diyecekken yanlışlıkla Anjelika Akbar yazmış değilim. Başka biri gibi söz ediyorum, çünkü sahnede “ben” yokum! Yani sınırlı bir kişilik yok. “O” bir aracı, ismi Anjelika Akbar, iyi bir eğitim aldı ve müziğe aracılık yapıyor. “Gerçek ben” ise orada değilim… Neden? Çünkü müzik seslendirmek ruhanî bir süreçtir. Müziği seslendirmek istiyorsam, kendi ruh bilincime konsantre olup, müzikle bir olmalıyım. Müzikle bir olmam zaten sınırlı benlik kavramını nötralize ediyor. Yani ben orada yokum! Müzik var benim yerime. Ben olsa olsa yukarıdan piyano çalan bir kadın figürünü görebilirim… O zaman korkacak kim var ki? Ya da heyecan duyacak?

Sahne’de heyecan neden duyulur? Çünkü “sınırlı kişilik” diyor ki içinden:
”- Aaa, bu kadar insanın önüne çıkacağım…
– Hepsi bana bakacak…
– Ya yaptıklarımı beğenmezlerse….
– Ya hata yaparsam…
– Rezil olurum…”
Ve bunun gibi çeşitlemeler…

Farkındayseniz, tüm bu düşünülenler “ben” merkezli. Ama o “küçük ve zayıf” ben. Yani bizim gerçek, güçlü, sınırsız ve Tanrı ile bir olan “ben”imiz ile hiçbir alakası yok bunun. Bu tür düşünceler o anda zaten hassas olan dengelerimizi iyice bozar, ve sahnede daha da devam ederse, her türlü hatayı bize yaptırır. Bunu enstrüman dersleri alan en küçük öğrenci bile biliyor: eğer enstrüman çalarken “ben hata yapacağım” diyorsa, anında hata yapıyor! İşte düşünce gücünün en net örneği. Fazla beklemeye gerek yok, etkisi o anda görünüyor…

Şimdi, burada önemli olan, sahneye çıkmadan önce müziğin kendisine çok derin bir şekilde yoğunlaşmaktır. Düşünceler maymun gibidir, o anda hiç söz dinlemek istemezler, sizin onlara hangi yön verdiğinizi dinlemez, kendi bildiği yola devam ederler. Ama siz, onlar yokmuş gibi davranarak, müziğe yoğunlaşmaya devam edersiniz. Unutmamak gerekiyor ki, düşüncelerimizin kölesi olamayız, biz ancak onların efendisi olabiliriz! “Ben yokum, müzik var” düşüncenizi, bir formül gibi, ya da bir mantra gibi okur, devam edersiniz. Sanki yüce bir varlığa saygı gösterisinde bulunarak, ona, önden geçsin diye yol açarmışçasına kendinizi bilinçli olarak ikinci plana almalısınız. Bunu başardığınız anda heyecandan hızlı atan ve kulaklarınızda yankılanan kalbinizin mucizevî bir şekilde sakinlediğini ve normal hıza döndüğünü hissedersiniz. O anda da aynı düşünce ve ruh halinizi koruyarak sahneye çıkarsınız.

Sahne öncesinde kimse ile konuşmamaya çalışın, konsantrasyonunuz bozulmasın.

Sahneye çıktığınızda insanlar karşısında hâlâ “siz” değil, “müzik” olarak olmaya devam edin. Siz sadece bir aracısınız, bu sizin başrolünüz değil…

Bu arada, ben besteciyim, diğer bestecilerin müziğinıni seslendirmemin yanı sıra kendi müziğimi de yorumluyorum. Bu durumda nasıl kendimi soyutlayabilirim diye sorarsanız, cevabım şöyle olur: Ben kendi müziğimi seslendirirken “bu benim müziğim” diye düşünmüyorum zaten. Müzik bestelerken de “ben aracıyım” diyorum. Çünkü müzik çok yüce diyarlardan gelen, sonsuz gücü ve enerjisi olan bir olgudur. Ben bir yeteneğe sahipsem, ve bunun üzerine bir iyi de bir eğitim aldıysam, bu sonsuz şelalenin bazı su damlacıklarını yakalayıp dünya diline tercüme ediyorum sadece. Bu bakış açısı her zaman tam anlaşılmayıp, mütevazı kişiliğime yoruyorlar. Ama bu şekilde düşünen tek ben değilim. Tasavvufun altyapısında bu bakış açısı var. Mozart, Beethoven, Hindemith, Skryabin gibi müzik insanları de bunu çok net bir biçimde dile getirmişti. Tüm zamanların büyük felsefecileri de aynı bakış açısına sahiplerdi. Bundan dolayı, kendi eserlerime “benim” muamelesi yapmadan “müzik” kategorisine yerleştirip aynı formüle tabii tutuyorum.

Şiir mi okursunuz, konuşma mı yaparsınız, dans veya müzik mi sergilersiniz; aynı hazırlık söz konusu olmalı. “Ben yokum, o var” diye yola çıkarsanız, en iyi performansı sergilersiniz.

Hayatınızın diğer birçok alanlarına bu alıştırmayı uygulayabilirsiniz. Mesela bir kişiye önemli bir şey söylemek istiyorsunuz. Söylemenizin doğru olacağından eminsiniz. Kalbiniz ve vicdanınızın bunu doğruladığından eminsiniz. Bunlara rağmen heyecan veya korkudan dolayı söylemekten vazgeçiyorsanız, aynı metod kullanılabilir: “Ben yokum, bu konu var. Bunun söylenmesi gerekiyorsa, ben çekileyim, o gerçek kendisi konuşsun. Ben sadece aracı olurum…”

İnanın, çok rahatlarsınız… “Küçük ben” bilincinden uzaklaşıp, “yüksek öz benlik” bilincine varınca farklı bir bakış açısı kazanılıyor. Ve bencil yaklaşımların bize getirdiği tüm zorluk ve sıkıntılarından kurtulabiliyoruz. Bu bilinci her dakika muhafaza etmek elbette zor olabilir, ama ne kadar sıklıkla bu formülleri aklımıza getirirsek, o kadar daha başarılı oluruz.

Konser salonları, tiyatro, okul ve hayat sahnelerinde başarılar dilerim!

Anjelika Akbar

400’den fazla senfonik ve oda orkestrası, şan, koro, enstrümantal ve etnik-klasik gruplar için bestesi bulunan Anjelika Akbar Kazakistan’da, müzisyen ve filozof bir baba ile yine müzisyen bir anneye sahip olarak dünyaya geldi. Belki de hayata ve çevresindeki her şeye sadece müzikal açıdan değil felsefi açıdan bakmasının bir nedeni de genleri... Anjelika Akbar’ın, 1999 yılında kendi prelütlerinden oluşan ilk albümü “Su” çıktı. Aynı yıl Can Dündar’ın “Köy Enstitüleri’’ adlı belgeselinin müziklerini besteledi. 2002 yılınında çıkan Vivaldi’nin “Dört Mevsim” keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlaması, Sony Music International etiketiyle çıktı ve Sony Classical kataloğuna girerek, bu katalogdaki ilk Türk Klasik Müzik albümü oldu. Yine 2002 yılında Rana Erkan ve Zara ile çalıştığı, “bir’den Bir’e” isimli albümünü çıkardı. Anjelika Akbar evli ve 2 çocuk annesidir.