Uçsuz bucaksız evrenin derinliklerinde Güneş Sitemine bağlı “Dünya” adında bir gezegen varmış ve bu gezegende insan denilen akıllı varlıklar yaşarmış.

İnsanlar yaşadıkları dünyayı önceleri tepsi gibi bir şey sanmışlar ve bu tepsiyi de götürüp bir öküzün boynuzları üzerine oturtmuşlar. Öküz kafasını salladıkça tepsi dünya sallanır, insanların birçoğu da bu sallantıdan çok korkarmış.

İnsanların korktukları şeyler bununla da kalmazmış. Kimi zaman şimşek çakıp gök gürlediği ve tepelerine yıldırım düştüğünde, kimi zaman yanardağlar büyük bir patlamanın ardından lav püskürttüğünde de çok korkarlarmış. Bu nedenledir ki yeri, göğü, güneşi, ayı ve kendilerine göre gizemli olan şeyleri tanrı saymışlar, tanrılarına büyük saygı duymuşlar, zamanla da korktukları şeylerden korkmaz olmuşlar.

Aradan uzun yıllar geçmiş. İnsanlar dünyanın yuvarlak olduğunu ve öküzlerin de dünya üzerinde yaşadıklarını günün birinde öğrenmişler. İnsanların bildikleri bilmediklerinin yanında bir hiç denecek kadar azmış ama, yine de onlar çok şeyler bildiklerini sanırlar, sanal bir dünyada yaşamaktan hoşlanırlar, kimi özel günlerde de azdıkça azarlarmış.

Yaşamın sırlarını öğrenmek isteyen insanlar da varmış. Onlar meraklarından oraya buraya parmak basarlarken önce ellerindeki parmakların sayısının “On”, 10 sayısının İngilizce yazılış ve söylenişinin “Ten” olduğunu öğrendikten sonra, “On = Ten” eşitliği içinde parmakla hesap yapmayı, hesap yaparlarken birbirlerine hesaplı bir şekilde parmak atmayı becermişler.      

İş bununla da kalmamış. “Bal tutan parmağını yalar” düşüncesi ile hareket eden kimileri, nerede ballı bir iş bulurlarsa ona parmak atmayı, daha sonra da ağzımıza layık deyip bala bulaşmış parmaklarını yalamayı adet haline getirmişler.                 

Büyükler, çocuklara “Parmak çocuk” adında bir masal bile anlatırlarmış ama, çocuklar parmak kadar olsalar da küçük hesaplar peşinde koşmayı büyükler kadar bilemediklerinden, bazı işleri de büyükler kadar beceremediklerinden, birbirlerine parmak atmayı pek sevmezlermiş.

 

Küçüklerin kendilerine göre bir dünyası varmış ve çoğu zaman bir elma şekeri bile onların mutlu olmasına yeter de artarmış. Elma şekerini seven küçükler, yedikleri elma şekerini bitirince, çevreyi kirletmemek ve başkalarına zarar vermemek için ellerinde kalan şekerin kazığını büyüklere örnek olsun diye çöp kutusuna atarlarmış. 

Bal tutan parmağını yaladığından, bal da çok tatlı olduğundan, ağzının tadını bilen büyükler, “Laf “ olsun diye parmak hesabı yaparlarken, istemeseler de birbirlerine hesaplı bir şekilde parmak atmaktan öylesine hoşlanır olmuşlar ki, kendilerine doğru bir laf söylense kızarlar, eşeklerin “hoş laftan” anlamadığını hiç mi hiç akıl edemezlermiş de, “Eşek hoşaftan  ne anlar” deyiverirlermiş.

Eşekler hoşaftan bir şey anlamazlarmış ama, onların da kendilerine göre hoşlandıkları çok  şeyler varmış ve en çok hoşlandıkları şey ise birbirlerine hoş olmayan kaba saba incitici şakalar yapmakmış.

Karşısındaki insana hoş olmayan kaba saba, incitici şakalar yapan insanların bu hali her nedense “Eşek şakası” olarak nitelendirilir, yaşı büyük olduğu halde yaşının gereğini yapmayanlara da ” Eşek kadar adam” denilirmiş.

“On = Ten” dengesinden söze başlamanın ne derece akılcı olacağı bilinmese de, “Laf ola, beri gele” demek kimilerinin aklının ucuna gelmese bile, bu işin öte denilen bir boyutunun olduğu, maddenin ön plana çıkartılıp paranın putlaştırıldığı, metafizik bir alan olan insanın mânevi (ruhsal) yönünün dışlandığı, sevgiden ve aşktan, evrensel bir değer olan sevmekten ve sevilmekten çok söz edilmesine karşın sevgi ve saygının yozlaştırıldığı bir zamana gelivermiş insanlık.

İnsanı insan yapan değerlerin kıymetini bilmeyen ve onların yozlaştırılmasını umursamayanlar, krallar gibi yaşayabilmek sevdası ile kendilerine göre kurallar koyup işlerini atmış altıya bağlamanın yollarını aramaya başlamışlar.

İşlerini atmış altıya bağlamanın yollarını arayanların ellerinde ne bir yol haritası ne de kendilerine yol gösterecek bir bağlamaları yokmuş. Bağlama çalarak yol göstermenin bir usulü  varmış ama, onlar önlerine gelen her kapıyı çalmamak için alfabetik sıraya uymasa bile ilden  ile dolaşırlarken A’dan Z’ye doğru giden bir yolu il trafik numaralarına göre izlemeyi daha uygun bulmuşlar ve Adana’dan başlayıp yola koyulmuşlar. 

“A”dan sonra “B” gelse de il trafik numarası “01” olan Adana’dan il trafik numarası “10” olan Balıkesir’e varmak için epey yol kat etmeleri gerekirmiş. İşlerini atmış altıya bağlamak isteyenler  tersine işler yapmamak için  A’dan A’ya yol alırlarken Nemrut dağına çıkmayı göze alamadıklarından “02” olan Adıyaman’a gitmeyi bir başka haftaya bırakıp üçüncü sıradaki Afyon’a uzanıvermişler.

Afyon denilince akla kaymak gelirmiş ama, Amasya’ nın elması, Ankara’nın da armudu çok meşhurmuş. Aslında armudun iyisini yiyen belli imiş, çünkü altı (6) üstü bir armutmuş ama Ankara’ya gidip armudun iyisini yiyenlerin bir çoğu deveyi hamutu ile yutmayı severmiş      

Onlar Afyon’a varır varmaz meşhur kaymaklı lokumun tadına bakmışlar ve bunun üstüne de ne kadar meşhur olursa olsun kesinlikle Ankara’nın armudu yenmez, zaten onu yiyenler yedi (7) deyip Antalya istikametine yönelmişler. 

Antalya doğal güzelliklere ve tarihi eserlere sahip bir tatil beldesi olsa da Antalya’nın dillere destan bir mor üzümü varmış ki,  türkülerde bile dile getirilip söylenirmiş. Her ne kadar “Üzümünü ye, bağını sorma“ denilmiş olsa da  taktıkları kemerin kendilerine  verdiği  sıkıntı bir  yana, devamlı kemer sıkmaktan her yanları morardığından, Antalya’ya vardıklarında onların mor üzümü yiyecek halleri bile kalmamış ama, yine de “Acı patlıcanı kırağı çalmaz” sözüne uyup o mor üzümün tadına bakmadan da edememişler.

Dünyada nice kemerler, çeşitli patlıcanlar bulunsa da Kemer patlıcanının rengi, şekli ve tadı bir başka imiş. Patlıcanın kurutulmuşuna kimi yerlerde“çan”denilirmiş ama, patlıcanın çanı kilisenin çanına hiç benzemezmiş.

Patlıcanın çanından dolma yapılır, ağız tadıyla afiyetle yenirmiş ama, canları çok tatlı olanların kendilerine has özel huyları varmış, hem de onların hali bir başka imiş.

Canları çok tatlı olanlar, patlıcanın morundan hoşlansalar da canlarının sıkılmasından hiç hoşlanmazlar, canları sıkılınca da akıllarına ne gelirse yaparlarmış.

Antalya’da Kemer diye bir belde varmış, o da bele takılmazmış. Kemer’de yapılsa yapılsa iyi bir tatil yapılacağından, onlar da yiğitliğe toz kondurmayıp “Madem ki Antalya’ya geldik, Kemer’e gidip canımızı hiç sıkmadan kısa bir tatil yapalım” demeyi de ihmal etmemişler ama, onların ihmal ettiği neler neler yokmuş ki?

Az gitmişler dersek biraz anlamsız olacağından, çok gitmişler desek de kimseler inanmayacağından, iki arada bir derede kalmamak için işin doğrusunu olduğu gibi söylemekte büyük yararlar varmış.

Onlar, akşam karanlığı basmadan A’nın sonuna varmaya çalışsalar da Aydın’a ancak gece yarısı varabilmişler ama, orada da saat 9’dan beri elektrik kesintisi olduğundan her taraf zifiri karanlıkmış.

Zifiri karanlıkta kendilerine zar zor yatacak bir yer bulup yatmışlar yatmasına da hava çok soğuk olduğu için don gömlek yattıkları yatağın içinde donmaya başlamışlar. Çünkü kaldıkları yerde sobada yakılacak bir gram kömür bile yokmuş. Hancı Yatağan’a gidip kömür alsa imiş, yolcular sıcacık yataklarında yatacaklarmış.

Buna kızan kızlar değil kızanlar imiş ve onlar da zifiri karanlıktan faydalanıp kimselere çaktırmadan biran önce kara elmas diyarı olarak anılan kömür havzası Zonguldak’a ulaşabilmemin tatlı hâyâller kurarlarken az gitmemişler, uz gitmemişler ve sabahın kör vaktinde vara vara Yozgat adında bir şehre varmışlar varmasına ama, gün ışımaya başlayınca Yozgat’taki bütün vasıtaların plakalarında “66” yazılı olduğunu görünce oraya vardıklarına da varacaklarına da bin pişman olmuşlar.

Gördüklerine inanmak istemeseler de neler göreceklerini, neler duyacaklarını bilemedikleri için yanlış bir yere geldiklerini sanarak, “Eller işi resmi yollarla çoktan 66’ya bağlamışlar” deyip bu işin içinden çıkabilmek için türlü türlü planlar yapmışlar ama, onların olanlardan hiç ders aldığı da, alacağı da yokmuş. Şayet, Yozgat’ın “Dersini almışta ediyor ezber” diye bir sürmelisi olduğunu bilselermiş, derslerini çoktan alıp hiç yoktan bu duruma düşmezler, boş yere de üzülmezlermiş.

Aslında olanlardan ders alamamış olanların üzülmelerine ve yılgınlık göstermelerine pek gerek de yokmuş. Uzun zaman önce birilerinin adı Yılkı olmasa bile kır bir atı varmış, kır at da şaha kalkınca yıldırım hızıyla gidermiş. O kır “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş” derlermiş ama, o zamanlar ne uçaklar, ne yatlar ne de plakası olan araçlar varmış.

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethedip“Yeni Çağ’ı” başlatmış olsa da, İstanbul Boğazı’na köprülerin yapılmasına, iki yakanın bir araya getirilmesine uzun yıllar sonra yani “Uzay Çağı’nda” başlanılmış olsa bile o zamandan bu zamana kadar geçen süre içinde insanların iki yakasının bir araya geldiğini görebilen pek fazla kimse yokmuş.

Her şeyin bir nedeni varmış. Nedenler nedeni ise daima gizli kalmış. Aslında edenler hep belli imiş, bunun için de  “ Eden bulur “ denmiş. Edenler bulduğu gibi arayanlar da bulurlarmış bulmasına ama, Muş’ un yolu yokuş olduğundan yokuşları aşmak da her yiğidin kârı değilmiş. Çünkü yokuşları ancak “hûş” (akıl) aşarmış ama, onu da yeterince kullanabilenler çok azmış.

Geçmişte “Pire itte, bit yiğitte olur” demişlerse de “iki kere ikinin dört” ettiğini öğrenen birileri, gözlerini dört açıp dört bir yana bakıp çevreyi iyice gözden geçirlerken, “iki daha ikinin de dört” ettiğini kısa zamanda öğrenivermişler ama, olup bitenlerden pek bir şey anlayamadıklarından “üç bir dört” denen sayının “Pi” sayısı olduğunu bilemezler, bu nedenle de üzerine un serilen ipin ucunu iyice kaçırmışlarmış. Halbuki “üç bir daha”  işleminin sonucu da dört edermiş. 

İpin ucunu kaçıranların canları öylesine çok sıkılırmış ki onlar da can sıkıntısından ipsiz ipsiz dolaşırlar, ipe sapa gelmez işler yaparlarmış. İpe sapa gelmez iş yapanların ayaklarına olmadık bir anda öyle bir şey dolanmış ki, o da upuzun bir ipmiş.

İpsizler ayaklarına dolanan ipten kurtulabilmek için çare arayacakları yerde kendi etraflarında dönmeye çalışırlarmış ama, onlar düşünmeden döndükçe ip ayaklarına daha çok dolanır, dolandıkça da kördüğüm haline gelirmiş.

Kördüğüm görülmeye değer bir şeymiş. Gezip görenler bilirlermiş ama, kimileri “Gördüğüm öylesine çok şey var ki “ demiş  olsalar da, tarihi Tunç Devrine kadar uzanan, en parlak dönemlerini Kral Midas’ın devrinde yaşamış olan ve adına da Gordiyon (Gordion) denilen yerdeki kördüğümün öyküsünü duyan ve onun gerçeğini bilen kimseler pek yokmuş.

Efsaneye göre Kral Midas’ın kulakları eşek kulağına benzermiş ama, işin aslı hiç de öyle değilmiş. Günün birinde kralın bu sırrını öğrenen bir berber, bildiğini başka bir berbere “bire berber” deyip söyleyemediği için ne yapacağını şaşırır, sıkıntıdan patlarmış.

Sır saklamanın zorluğuna dayanamayan berber, bu sırrı ağzımdan kaçırırsam başıma çok büyük bir dert  açarım düşüncesiyle işi gücü bırakıp kimselerin bulunmadığı bir yere gitmeye karar vermiş.

Berber adet olduğu için az gittikten sonra uz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş, dere tepeyi de düz etmiş etmesine ama, hep burnunun doğrultusunda gitmeyi marifet saydığı için nedense vardığı her yer bir öncekinden daha kalabalıkmış. Berber, “Böyle gidersem günün birinde bu işin cılkı çıkacak” diye kara kara düşünerek yol alırken, nasıl oldu ise berberin karşısına kör bir kuyu çıkıvermiş.

Kör kuyunun başına oturan berber etrafta kimseciklerin olmadığı görünce, artık daha fazla dayanamayacağım, bu sırrı kör kuyunun kulağına fısıldarsam belki biraz rahatlarım demiş ve durduğu yerde uyuyan kör kuyunun kulağına “ Midas’ın kulakları eşek kulakları ”  diye öyle bir bağırmış ki; uykusunda neye uğradığını şaşıran kör kuyu önce duyduklarına inanamamış ama, sonra da durduğu yerde duramayıp susuzluktan yanan bağrına aldırmadan ussuna uyup su koymanın tam sırası şimdi diyerek öyle bir su koymuş ki, berberin sakladığı bu sırrı duymayan hiçbir kimse kalmamış. 

Gerçekler, ne sır saklamasını bilmeyen berberin tıraşına ne de susuz kuyunun dibi delik bakracına benzemezmiş. Doğru olan bir şey varmış ki, o da  Kral Midas’ın  hayatının başlı başına bir efsane olduğu imiş.

Kral Midas’ın kulakları aslında çok az duyarmış. Bu sebepten konuşulanları doğru bir şekilde algılayabilmek için büyük bir çaba harcar,  her sese  kulak kabartırmış.

İyi duyamadıkları şeyleri ne yapıp ne edip öğrenmeye çalışan, yarım yamalak duyduklarını da kendilerine göre yakıştırıp başkalarına aktaranlar için Midas’ın kulakları çok güzel bir örnekmiş. 

Kral Midas’ın efsane olan kulaklarına en saf olanlar bile gülerlermiş ama, Kral Midas’ın Zeus tapınağına armağan ettiği arabanın boyunduruğunda bulunan ve kızılcık ağacının iç kabuğundan yapılmış olan kördüğümü çözebilmek ise büyük bir marifetmiş.

Efsaneye göre boyunduruğun içindeki bu körüğümü çözebilen kimse, medeniyetlerin beşiği Anadolu’ya tümden egemen olacakmış.

Kral Midas, günün birinde uzak diyarlardan Anadolu’ya gelen birileri kördüğüm denen bu sırrı “ Bu bizim gördüğümüz, bildiğimiz bir şey” deyip kördüğümü çok kolay bir şekilde çözüp su yüzüne çıkartır da gerçeklerin ne kadar basit şeylerin altında gizli olduğunu insanlara anlatırlar ümidi ile kördüğümü insanlığa tarihi bir miras olarak bırakmış.